PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Filozoflar



sevgen
05-09-2010, 03:16 PM
- Johannes Heinrich Abicht
- Luc Irigaray
- Bathlı Adelhard
- İbn-i Sina
- Max Adler
- Acontius Jacobus
- Theodor Adorno
- Benjamin Franklin
- Anaksagoras
- Jamblichos
- Alfred Adler
- Martin Luther
- Anaksimandros
- William James
- Thomas Aquinas
- Wilhelm Reich
- Anaksimenes
- Pierre Simon Laplace
- Arkesilaos
- Immanuel Kant
- Auguste Comte
- Karpokrates
- Aristoteles
- Karneades
- Archimedes
- Kierkegaard
- Anselmus
- Gottfried Leibniz
- Agrippa
- John Locke
- Antisthenes
- Hermann von Helmholtz
- Aristippos
- George Edward Moode
- Jean Piaget
- John Stuart Mill
- Aristoksenos
- Daniel Schleiermacher
- Athenagoras
- Erich Fromm
- Francis Bacon
- Lukianos
- Roger Bacon
- Gaston Bachelard
- Jose Ortega y Gasset
- Pierre Gassendi
- Wilhelm Wildelband
- Ernst Bloch
- Heinrich Rickert
- Alain Badiou
- Oswald Spengler
- La Mettrie
- Arnold Joseph Toynbee
- Wilhelm Wundt
- Georg Lukacs
- Granville Stanley Hall
- Ludwig von Mises
- Jean Francois Lyotard
- George Berkeley
- Nicola Malebranche
- Desiderius Erasmus
- Machiavelli
- Hermann Ebbinghaus
- Menippos
- Paul Gerhard Natorp
- Albertus Magnus
- Walter Benjamin
- James Mill
- James Beattie
- Karl Marx
- Jeremy Bentham
- Charles Montesquieu
- Moritz Schlick
- Isaac Asimov
- Henry Bergson
- Moses Maimuni
- Emile Durkheim
- Johann Gregor Mendel
- Bernhard Bolzano
- Friedrich Nietzsche
- Bonstetten
- Nermi Uygur
- Galileo Galilei
- Numenios
- Jean Bodin
- Ernst Cassirer
- Albert Camus
- Georg Simmel
- Clemens
- Isaac Newton
- Cerinthe
- Origenes
- Peter Alekseyeviç Kropotkin
- Albert Schweitzer
- Benedetto Croce
- Maurice Ponty
- Wilhelm Dilthey
- Pythagoras
- Marcus Tulius Cicero
- Panaitios
- İbn-i Rüşd
- Karl Raimund Popper
- Maimenides
- Poseidonios
- Aquinalı Thomas
- Paracelsus
- Nicolas Copernicus
- Protogoras
- Conring
- Proteus
- Andrea Cesalpino
- Pierre Bayle
- Gilles Deleuze
- Parmenides
- Arthur Coleman Danto
- Platon
- Denis Diderot
- Plotinos
- Demokritos
- Georges Politzer
- Dupuis
- Blaise Pascal
- William James Durant
- Gilbert de la Porree
- Jacques Derrida
- Paulus
- Rene Descartes
- Proklos
- John Dewey
- Philon
- Eugen Dühring
- John Rawls
- Charles Darwin
- Max Horkheimer
- Friedrich Albert Lange
- Jean Jacques Rousseau
- Diogenes
- Novalis
- Elealı Zenon
- Bertrand Russell
- Sigmund Freud
- Roscelinus
- Robert Anson Heinlein
- El Razi
- Johannes Eriugena
- Schelling
- Empedokles
- Straton
- El Kindi
- Duns Scotus
- Epictetus
- Adam Smith
- Epicuros
- Speusippos
- Euclides
- Saint Simon
- Albert Einstein
- Friedrich Schiller
- Farabi
- Arthur Schopenhauer
- Fabricius
- Lucius Annaeus Seneca
- Fhavorinus
- Sokrates
- Abauzit Firmin
- Baruch Spinoza
- Michel Foucault
- Hippias
- Gottlob Frege
- Keoslu Prodikos
- Johann Gottlieb Fichte
- Jean Paul Sartre
- Gabriel Acosta
- Max Ferdinand Scheler
- Hans Georg Gadamer
- Thales
- Giambattista Vico
- Theopheras
- Gorgias
- Tertullian
- Louis Althusser
- Thrasyllos
- Felix Gouattari
- Friedrich Engels
- Antonio Gramsci
- Thukydides
- Arnold Geulincx
- Hesiod
- David Hume
- Thomas More
- Nicolai Hartmann
- Archytas
- Paul Henri Thiry Holbach
- Alexander von Humboldt
- Georg Wilhelm Friedrich Hegel
- Wilhelm von Humboldt
- Herbert Marcuse
- Leopold von Ranke
- Friedrich August von Hayek
- Phrrhon
- Pierre Joseph Proudhon
- Timon
- Lucretius
- Aleksandros
- Ferdinand de Saussure
- Ainesidemos
- Martin Heidegger
- Burrhus Skinner
- Herakleitos
- Herder
- William McDougall
- Marie Voltaire
- James McKeen Cattell
- Andreas Vesalius
- Ludwig Andreas Feuerbach
- Xenon (Zenon)
- Mihail Bakunin
- Ockhamlı William
- Edmund Husserl
- Ludwig Wittgenstein
- Jürgen Habermas
- Johannes Scottus Erigena
- Augustinus
- Xenophanes
- Homeros
- Hipokrat
- Thomas Hobbes

sevgen
05-09-2010, 03:19 PM
Johannes Heinrich Abicht Kimdir? (1712-1804)

Alman düşünürüdür.

Felsefe sorunlarına eleştirici bir tutumla çözüm bulmaya, ahlak ile doğal hukuku bağdaştırmaya çalışmıştır. Volkstadt'ta doğmuş, Wilna'da ölmüştür.

İlk ve ortaöğrenimim doğduğu yerde, yükseköğrenimini ise Erlangen Üniversitesi'nde bitirmiştir. Önce ilk çağ felsefesiyle ilgilenen Abicht daha sonra Kant ve Reinhold'un görüşlerini benimsemiş ve sonraları onlardan ayrı bir yol tutmuştur. Abicht, 1796 yılında Berlin Bilimler Akademisi'nin açtığı bir yarışmaya, Leibniz-Wolff dönemi metafizik sorunlarıyla ilgili bir çalışma ile katılmış ve ödül kazanmıştır.

Abicht Erlangen Üniversitesi'nde felsefe okutmuştur. Arkadaşı Born ile beraber 1789-1791 yılları arasında Kant'ın felsefesini yayma amacını güden "Neues Philosophisches Magazin zur Erlanterung des Kantischen Systems" adlı bir dergi çıkarmışlardır. Abicht, felsefeye Kant'ın geliştirdiği sorunlar üzerinde çalışmakla, onlara yeni yorumlar aramakla girmiş, sonra bu yorumcu tutumu bırakarak ahlak ve doğal tüze sorunlarını incelemeye yönelmiştir. Ona göre doğal hukuk ile ahlak ilkeleri arasında, köken bakımından bağlantı vardır. Ahlakın değişmeyen, genel geçerlik taşıyan ilkeleri yalnız duyu verilerinden kaynaklanan bir bilginin ürünü değildir. Birtakım deney öncesi düzenleyici ilkeler de vardır. Bir bilgi varlığı olan insan, doğal olarak, özgürdür.

Onun uyması gereken kurallar dışa dayalı düşünce ilkeleridir. Bilginin iki kaynağı vardır: Biri duyularla sağlanan ilk verilerdir. Bu veriler anlayış gücünde işlenir, yeni biçimler kazanarak bilgiye dönüşür. Öteki kaynak ise düşünme yeteneğidir. Bu yetenekte, deney öncesi, birtakım ilkeler vardır.

Deney bilgisi, duyu verilerinin bu ilkelere göre düzenlenip biçimlenmesiyle geçerlik kazanır. Us, tek yol gösterici, denetleyici, düzenleyici yetenektir, yargı gücünün kaynağıdır. Bu nedenle bütün davranışların us ilkelerine uyması gerekir. Ahlaklı olmak us ilkelerine göre davranmaktır. Abicht istenç, doğal hukuk, mantık, ahlak, bilgi, metafizik konularında çalışmıştır. Bütün bu yapıtlarında, eleştirici bir yöntemin uygulandığı görülür.

Onun felsefe alanında başlıca özelliği de sorunların çözümünde eleştiriye ağırlık vermesidir.

KAYNAKLAR

1) Türk ve ..... Ünlüleri Ansiklopedisi (Anadolu Yayıncılık)
2) Filozoflar Ansiklopedisi (Cemil Sena)

sevgen
05-09-2010, 03:22 PM
Luc Irigaray Kimdir?

Çağdaş Fransız feminist düşünürdür.

"Parlern Est Pas Jamais Neutre" (Asla Yansız Olmayan Konuşma), "La Sexe linguistique" (Linguistik Cinsiyeti), "Sexes et Geneologies" (Cinsiyetler ve Soy kütükleri), "Je, tu, nous: Pour une Culture de la Diffarance" (Ben, Sen, Biz: Bir Farklılık Kültürüne Doğru) isimli eserleriyle ünlüdür.

Felsefeye psikiyatri ya da psikoloji alanından gelen Irigaray çağın önemli kadın düşünürlerinin başında gelir. Derrida'nın metafiziğin zorunlu kıldığı bastırma ve marjinalleştirmelere dair açıklamasından ilham alan Irigaray tüm dikkatini kültür ta­rafından baskı altına alınana yöneltmiştir. O nitekim, kadının gerek metafizik ya da felsefede ve gerekse de kültürde dışlanmış ol­duğunu öne sürer. Kadın Batı'nın kültürel imarjinerinde var değildir. Batı kültürü Freud’un Totem ve Tabu’sunun baba katlin­den çok daha eski olan bir ana katli üzerine inşa edilmiştir.

Buna göre, Irigaray öncelikle felsefe tarihinde unutulmuş olan kadını arar. O bu bağlamda, görme duyusundan, nesne bilgi­sinden uzaklaşan ve özü varlığın, formu gerçekliğin ölçüsü yapan Platon’dan başla­yarak, günümüze kadar olan bütün bir Batı felsefesi geleneğini eleştirir. Irigaray bu­nunla da kalmayıp, dildeki cinsel yönelimleri araştırmıştır. Kadının fallik olan dilde temsil edilmediğini öne süren filozofa göre, iletişimde bulunmak ve başkalarıyla ilişki kurabilmek, yani sosyal olabilmek için ka­dınlar ya erkeklerin dilini konuşmak ya da kendi dillerini yaratmak zorundadırlar. Ge­leneğin kendisini eksik bir Gestalt, erkek öznenin uçuk, akıldışı, hiçbir zaman tam olamayan bir yansıması olarak gördüğünü söylediği kadının dilde temsil edilmediğini tekrar tekrar ifade eden Irigaray, özgül kadınca söylemin eski/yeni sözlerini egemen düzenin çeşitli şekillerde yıkıldığı köşe taşla­rına yerleştirmeye çalışmıştır. Buna göre, o kadın cinsel organının biçimiyle ilgili bambaşka yapılar ortaya atarak psikanalizin fallüsüyle alay etmiş, erkek düşüncesinin kadın için aynada oluşturduğu imgeyi parçalamaya veya boşaltmaya kalkışmıştır.

Irigaray aynı şeyin kadının sosyal statüsü için de geçerli olduğunu dile getirdikten sonra, kadının erkeğin, erkeğin de kadının yerinde hiçbir zaman olamayacağı bir fark­lılık etiği geliştirmiştir. Bir cinsel farklılık etiğinin kadın jeneolojileriyle olan bağlarını yeniden kurması gerektiğini savunan Irigaray’a göre, kadının jeneolojisini yeniden inşa etmek veya canlandırmak, bastırılmış kadını desteklemek, ona bir ifade imkanı kazandırmak, kendine özgü kültürünü iade etmektir. O kadınların son yıllarda kazan­dıkları hakların büyük bir bölümünün onla­rın erkek postuna bürünmelerine izin veren haklar 9lduğunu iddia eder. Ona göre, eşit haklara sahip olma ve hukuk düzeninin ta­rafsız olduğu mitosuna karşı, farklılık, ilk olarak haklarda kadınlar için ayrılık yapıl­masıyla aşikar hale getirilmelidir. Zira bu durumda yapılan klasik hukukun erkek ,damgalı şekli karşısında kadınları eşitliğe zorlamak olacaktır. İkinci olarak da, cinsle­rin hukukta ilk kez kendilerini göstermeleri gerekmektedir.

sevgen
05-09-2010, 03:23 PM
Bathlı Adelhard Kimdir? (1090-1160)

İngiliz düşünür ve tanrıbilimcidir.

Chartres Okulu'na bağlıdır. Öz-biçim sorununun çözümünde Aristoteles ile Platon'u bağdaştırmaya çalışmıştır. Bath'ta doğmuş, Bristol'da ölmüştür.

İlköğrenimini doğduğu yerde gördükten sonra Fransa'ya gitti, yükseköğrenimi bitirdi. Sonra Laon'da Anselmus'un kurduğu okulda, bir süre öğretmenlik yaptı. İtalya, İspanya, Anadolu ve değişik Arap ülkelerini kapsayan uzun bir geziye çıktı.

Yedi yıl süren bu geziden sonra, Araplardan edindiği bilgileri tanıtmak amacıyla İngiltere'ye döndü. Araplardan öğrendiği "Eukleides'in Stoikheiai" (İlkeler) adlı çalışmasını, Arap bilginlerinin matematik ve gökbilimle ilgili değişik yapıtlarını çevirdi. Bu gezisi süresince edindiği bilgilere, sürdürdüğü çalışmalara dayanan "Quaestiones Naturales" (Doğa Sorunları), "De Eodem et Diverso" (Özdeşlik ve Çeşitlilik Üstüne) adlı yapıtlarını yazdı.

Adelhard, felsefeye Arap düşünürlerinin çalışmalarını incelemekle, görüşlerini öğrenmekle girdi. Aristoteles ve Platon'un o dönemde bilinen yazılarını yorumlayan Arap bilginleri akıl ilkelerine dayanan ve genellikle Aristoteles mantığından kaynaklanan bir yöntemi benimsemişlerdi. Felsefe ve tanrıbilim sorunlarının yorumlanmasında uygulanan bu yöntemi benimseyen Adelhard, gelenekçi İngiliz tanrıbilimciliğine karşı çıktı.

Tanrıbilim sorunlarının akılcı bir yöntemle çözümlenmesi gereğini ileri sürdü. Felsefe ile tanrıbilim sorunlarının belli bir "neden" kavramı üzerinde yoğunlaştığı görüşünü savundu. Ona göre bütün varlık türleri ve bilinen nesnelerin oluşumunda, genel geçerlik taşıyan, belli bir neden vardır. Tanrı'nın yaratıcı gücü de bu "neden"le bağlantılıdır. Tanrısal gücün belli bir "neden" e dayanması bir eksiklik değildir. Varlık kavramı altında toplanan bütün nesneleri yaratan Tanrı, belli bir "neden" e dayanmadan edemez. Tümel kavramlar tanrısal bir anlayış gücünde önceden vardır. Yaratılış eylemi bu kavramlara göredir ve onlardan sonradır.

Bireysel anlayış gücü bu kavramların varlığını, öncelliğini, düşünerek kavrayabilir. Algılama, bu tanrısal kavramların sınırlarını aşamaz. Bilginin kazanılmasında başlıca etken temel ilkeleri kavramaktır. Bu temel ilkelerin kavranması da matematik kurallarına göre davranmakla olabilir. Matematiğin uyguladığı tümdengelim yöntemi maddenin, madde evreninin tanınmasını, bilinmesini sağlar. Bilginin sağlanmasında us ilkelerine dayanan matematik yönteminin uygulanması gereklidir. Tanrı ilk devindirici güçtür. Tanrı istenci dışında bir devinim söz konusu değildir. Devinimden yola çıkarak, ilk devindirici olan tanrısal gücü, yani Tanrı'yı kavrama olanağı vardır. İnsan akıl yürüten bir varlıktır, ölümlüdür; ancak ruh ölümlü değildir.

Ölüm ruhla gövdenin ayrışması, ruhun gövdeden uzaklaşmasıdır, insanda maddeyle ilgisi olmayan özellikler vardır. Hayvanda duyum olmadığı gibi, insan varlığının özünü oluşturan ruh da yoktur. Bu özellik hayvanın, evren bütünü içinde bir "tür" olmasından kaynaklanır. Salt duyularla algılanabilen nesnelerde "tür" ve "çeşit" ayrımı vardır. Sözgelişi hayvan için "tür", insan için "çeşit" ve "birey" söz konusudur. Adelhard, "tür" ve "birey" konusunda Aristoteles'in ve ondan kaynaklanan, Orta Çağ tanrıbilimcilerinin izinden gitmiştir. Evrenin yapısı ve düzeni konusunda da Platon ile Aristoteles'in görüşlerini uzlaştırmaya çalışmış, yeni bir görüş getirmemiştir. Onun düşünce tarihindeki önemi, daha çok, Arap düşünürlerinin yapıtlarına dayanması, onları çevirerek, Avrupa aydınlarına tanıtmasındadır.

Adelhard, Avrupa Orta Çağı'nda, Yunan-Roma ilk Çağı ve özellikle felsefesini tanıma ve İlk Çağ düşünce ürünlerini yazıldıkları diller olan Yunanca ve Latinceden öğrenme çalışmalarına ve böylece yeni bir dönemin başlamasına yol açmıştır. Daha sonraki dönemlerde, Yunan-Latin ilk Çağı'nı, kendi kaynaklarından tanıma amacım güden çalışmalar nedeniyle, bilimsel bakımdan, bir Doğu-Batı yakınlaşması başlamıştır. Bu arada, yine Adelhard'ın çevirileriyle, Arap felsefesi batıda ilgi uyandırmış, yeni bir çalışma alanı açmıştır.

YAPITLARI: Özdeşlik ve çeşitlilik Üstüne, Usturlab Üstüne, Doğa Sorunları.

sevgen
05-09-2010, 03:26 PM
İbni Sina Kimdir?


İbn-i Sina (tam adı Ebu Ali el-Hüseyin ibni Abdullah ibn-i Sina el-Belhi)


(d. 980, Buhara yakınları - ö. 1037, Hemedan)


Filozof, hekim ve çok yönlü Fars bilim adamıdır.


Samanoğulları sarayı kâtiplerinden Abdullah Bin Sina'nın oğlu olan İbn-i Sina (Batı'da Avicenna adıyla tanınır), babasından, ünlü bilgin Natili'den ve İsmail Zahit'ten ders aldı. Geometri (özellikle Eukleides geometrisi), mantık, fıkıh, sarf, nahif, tıp, doğabilim üstüne çalışmalar yaptı. Farabi'nin el-İbane's aracılığıyla Aristoteles felsefesini ve metafiziğini öğrenip, hastalanan Buhara prensini iyileştirince (997) saray kütüphanesinden yararlanma olanağına kavuştu. Babası ölünce, Cür-can'da Şiraz'lı Ebu Muhammed'ten destek gördü, (Tıp Kanunu'nu Cürcan'da yazdı). Çağında tanınan bütün Yunan filozoflarının Anadolu doğacılarının yapıtlarını incelemiştir.


Felsefesi


İbn-i Sina felsefesi, düşüncesi, varlık anlayışı bakımından örnek bir Ortaçağ filozofudur. Felsefesinde, deney ve akla dayanan duyularla edinilen akıl verilerini akıl ilkelerine göre değerlendiren, açıklayan bir anlayış görülür. Aristoteles'in görüşlerini benimsemiş, felsefeyi iki bölüme ayırmıştır: (kuramsal) hikmet, doğa felsefesi, matematik ve metafiziğe dayanan felsefeyi içerir. Bu alandaki felsefe dallarının temel konusu bilgidir. (uygulamaya ilişkin) hikmet, üçe ayrılır: Siyaset ya da medeni hikmet; iktisat ya da ev hikmeti (el-hikmet ül-menzili-ye); ahlâksal hikmet (el-hikmet ül-hulkiye). Daha çok eyleme dayanan bu üç bölümün konuları ve inceleme alanları ayrıdır.


İbn-i Sina, dini bağımsız bir bilgi alanı olarak ele almış, dinle felsefeyi bağdaştırmaya çabalamış, din felsefesini dört temel konuda toplamıştır: Yaratılış; ahiret; peygamberlik; Allah bilgisi. Yeni eflatuncu Plotinos'un etkisinde kalan İbn-i Sina, İslâm ile yeni eflatunculuğu bağdaştırmaya çalışmıştır. Ona göre tasavvufun temeli "aşk"tır. İnsan aşk aracılığıyla sınırlı varlığından kurtularak sonsuzluğa yükselir. İnsan gerçek kaynağı olan Allah'a feyz ve sudur basamaklarını tırmanarak ulaşabilir; öz kaynağına döner. Her şeyin kaynağı, insan varlığının özünde sürekli bir eylem biçiminde varolan "aşk"tır. Tasavvuf, "aşk"ın dışa vuruluşu, belirli bir düzene göre ortaya konuşudur.


Metafizik Anlayışı


İbn-i Sina bu alanda kendisinden önceki filozofların görüşleri ile kelam-cılarınkini uzlaştırmaya çalışmış, Aristoteles'in metafiziği ile kelamcıların ve yeni eflatuncuların düşüncelerini birleştirerek yeni bir bireşim ortaya koymuştur. İbn-i Sina'ya göre metafiziğin temel konusu, "vücudu mutlak" olan Allah ile yüce varlıklardır.|Vücut (var olan) üçe ayrılır: Olası varlık ya da ortaya çıkan ve sonra yok olan varlık; olası ve zorunlu varlık (tümeller ve yasalar evreni, kendiliğinden var olabilen ve bir dış neden sayesinde gerekli olan varlık); özü gereği gerekli olan varlık (Allah). Varlık'ı temel konu alan metafizik, gerekli bir bilim dalıdır.


Mantık Anlayışı


İbn-i Sina'ya göre mantık, araç (alet) bilimidir Ruhbilimden doğar ve onun kurallarını alır. Temel konusu, düşüncenin kararlarını bulmak, bunlar arasında bağlantı kurmak ve doğru düşünmeyi insanlara göstermektir. İbn-i Sina, önce kavramları inceler ve onları ikiye ayırır; Açık belirleme (el-mantık biddelale); kapalı belirleme (el-menfhum biddelale). Mantığın en önemli bölümü tanımdır. Tanımda iki temel ilkenin ("cins", "fark") varlığına inanan, İbn-i Sina, kesin ve eksiksiz tanımın, yakın cins ile öz farkların birleştirilmesi sonucu yapılabileceğini öne sürmüştür.


Ruhbilim Anlayışı


İbn-i Sina, ruhbilimin, metafizik ile fizik arasında bağlantı kuran ve bu iki bilimden de yararlanan bir bilgi alanı olduğunu savunmuş, ruhbilimi üç ana bölüme ayırmıştır: Akıl ruhbilimi; deneysel ruhbilim; tasavvuf ya da gizemci ruhbilim.


Akıl Anlayışı


Bu konudaki görüşleri Aristoteles ve Farabi'den farklı olan İbn-i Sina'ya göre, akıl 5 çeşittir; bilmeleke (ya da olası) akıl (açık seçik ve zorunlu olanları bilebilir); he-yulâni akıl (bilmeyi ve anlamayı sağlar); kutsi akıl (aklın en yüksek aşamasıdır; her insanda bulunmaz); muste-fat akıl (kendisinde bulunanı, kendisine verilen "makûllerin "suref'lerini algılar); bilfiil akıl ("makûl'leri, kazanılmış verileri kavrar). İbn-i Sina, akıl konusunda, Eflatun'un idealizmi ile Aristoteles'in deneyciliğini uzlaştırmaya, birleştirici bir akıl görüşü ortaya koymaya çalışmıştır.


Bilgi Anlayışı


Ana kaynağı sezgi olan bilgi, genel kesin ilkelere dayanmalıdır. Sezgi aracılığıyla algılanan veriler, sonuçlama yoluyla ("el-istintaç") bilgiye dönüşür. İbn-i Sina'nın bilgiye ilişkin görüşleri idealisttir; ama, bilginin doğuşunda deneyin oynadığı rolü de gözden uzak tutmamıştır.


Bilimlerin Sınıflandırılması


İbn-i Sina'ya göre bilimler madde ve biçim ilişkisi bakımından üçe ayrılır: Doğa bilimleri ya da aşağı bilimler (el-ilm ül-esfel), maddesinden ayrılmamış biçimlerin bilimidir; metafizik (mabad üt-tabia), mantık ya da yüksek bilimler(el-ilm.ıüll-âli), maddesinden ayrılan biçimlerin bilimleridir; matematik ya da orta bilimler (el-ilm ül-evsat), ancak insanın zihninde maddesinden ayrılabilen, bazen maddesiyle birlikte, bazen ayrı olan biçimlerin bilimidir.


Kendisinden sonraki Doğu ve Batı filozoflarının çoğunu etkileyen İbn-i Sina, müzikle de ilgilenmiştir. 250'yi aşkın yapıtının başlıcası olan Şifa ve Kanun, felsefenin temel yapıtı sayılarak, uzun yıllar boyunca pek çok üniversitede okutulmuştur.


İbni Sina'dan Seçme Sözler


- Hiç kimse görmek istemeyen kadar kör değildir.


- İlim ve sanat ittifak görmediği ülkeyi terk eder.


- ..... bir eğlence ve oyun yeri değildir.


- Kendinin ne olduğunu bilen insan, bazı kendini bilmezlerin, onun hakkında söylediklerinden etkilenmez.


- İnsanın ruhu kandil, bilim onun aydınlığı ve Tanrısal bilgelik de kandilin yağı gibidir. Bu yanar ve ışık saçarsa o zaman sana "diri" denilir.



İbni Sina Kimdir? (980 - 1037)

Ailesi Belh'ten gelerek Buhara'ya yerleşmişti. İbn Sinâ, babası Abdullah, maliyeye ait bir görevle Afşan'dayken orada doğdu. Olağanüstü bir zekâ sahibi olduğu için daha 10 yaşındayken Kur‘an-ı Kerim'i ezberledi. 18 yaşında çağının bütün ilimlerini öğrendi. 57 yaşındayken Hemedan'da öldüğü zaman 150'den fazla eser bıraktı. Eserleri Latince’ye ve Almanca’ya çevrilmiş, tıp, kimya ve felsefe alanında Avrupa’ya ışık vermiştir. Onu Latinler “Avicenna” adıyla anarlar ve eski Yunan bilgi ve felsefesinin aktarıcısı olarak görürler.

İbn Sinâ, daha çocukluğunda, çevresini hayrete düşüren bir zekâ ve hafıza örneği göstermiştir. Küçük yaşta çağının bütün, ilimlerini öğrenmişti. Gündüz ve gece okumakla vakit geçirir, mum ışığında saatlerce, çoğu zaman sabahlara kadar çalışırdı. Pek az uyurdu.

Buhara Emiri Nuh İbni Mansur’u ağır bir hastalıktan kurtardı ve bu yüzden de Samanoğulları sarayının kütüphanesinde çalışma iznini aldı. Bu sayede pek çok eseri elinin altında bulduğu için vaktini kitap okumak ve yazmakla geçirdi. Hükümdar öldüğü zaman o, henüz yirmi yaşındaydı ve Buhârâ'dan ayrılarak Harzem'e gitti: EI-Bîrûni gibi büyük bir şöhret ve değerin, onun çalışkanlığına, bilgisine değer vermesi, kendisini yanına kabul etmesi, beraber çalışması, hakkında kıskançlığa yol açtı. Bu yüzden takibata bile uğradı. Harzem'de barınamayarak yeniden yollara düştü. Şehirden şehre dolaşarak nihayet Hemedan'a kadar geldi ve orada kalmaya karar verdi.

İbni Sînâ, çoğu fizik, astronomi ve felsefeyle ilgili olarak 150 civarında eser yazmıştı. Farsça olan birkaçı dışında bunların hepsi Arapça'dır. Çünkü o devirde ilim eserlerini Arap diliyle yazmak âdetti. Arapça'ya bu bakımdan değer verilirdi. Bilhassa tıp ilmine dair araştırmaları son derece orijinal ve doğrudur. Bu yüzden doğu ve batı hekimliğine kelimenin tam anlamıyla, 600 yıl, hükmetmiştir.

Eserleri Batı dillerine Latince yoluyla çevrilerek Avicenna diye şöhrete ulaşan İbn Sinâ, yanlış olarak bir süre Avrupa'da İranlı hekim ve filozof olarak tanınmıştır. Bunun da sebebi, eserlerini Türkçe yazmamış olmasındandır... Bununla beraber, batılılar da kendisini Hâkim-i Tıb, yani hekimlerin piri ve hükümdarı olarak kabul etmişlerdir. 16 yaşındayken pratik hekimliğe başlayan İbn Sinâ, resmî saray doktorluğu da yapmıştır.

Matematik, astronomi, geometri alanlarında geniş araştırmaları vardır. İbni Sînâ, tıp araştırmaları yaparken bazı hastalıkların bulaşmasında göze görünmeyen birtakım yaratıkların etkisi olduğunu, yani mikropların varlığını sezmiş ve bu bilinmeyen mahluklardan eserlerinde sık sık bahsetmiştir. Mikroskobun henüz bilinmediği bir devirde böyle bir yargıya varmak çok ilginçtir.

Şifa adlı eseri bir felsefe ansiklopedisidir. Diğer eserlerine gelince bunlar arasında en tanınmış olanlarından: el-Kanun fi’t-Tıb isimli kitabı tamamen bir tıp ansiklopedisidir. Necât ve İşârât adlı kitapları ve Aristo’nun felsefesini anlatan yirmi ciltlik Kitâbü’l-İnsâf’ı başta gelen eserlerindendir.İbn Sinâ kimya alanında da çalıştı ve önemli keşiflerde bulundu. Bu hususta Berthelet, kimya ilminin bugünkü hale gelmesinde İbn Sinâ’nın büyük yardımı olduğunu söyler.Bu çalışmaları ve etkileriyle İbn Sinâ Doğu ve Batı kültürünü geliştiren büyük bilginlerden biri oldu. Bütün bunlardan başka İbn Sinâ çok güzel şiirler yazdı. Hatta Türkçe olarak yazmış olduğu şiirler de vardır.

İbn Sinâ, 1037 tarihinde Hemedan’da mide hastalığından öldü.

İbn Sinâ’nın asıl büyüklüğü doktorluğundadır. Şifâ adındaki 18 ciltlik ansiklopedisi, ismine rağmen tıptan çok matematik, fizik, metafizik, teoloji, ekonomi, siyaset ve musiki konularını içine alır. Onun tıp şaheseri, kısaca Kanûn diye bilinen el-Kanûn Fi’t-Tıb adlı büyük kitabıdır. Eser, fizyoloji, hıfzıssıhha, tedavi ve farmakoloji bahislerine ayrılmıştır. Konular dikkatle incelendiğinde İbn Sinâ’nın bugünkü tıp için bile geçerli olan pek çok ileri görüşleri bulunduğunu; mesela mikroskop olmadığı halde, hastalıkların ‘mikrop’ mefhumuna benzer yaratıklarca meydana getirildiğini sezebildiğini görürüz.

İbn Sinâ’nın Kanûn adlı eseri XII. yüzyılda Latince’ye çevrildi ve Batı tıp aleminde bir patlama tesiri yaptı. Roma’nın Galen’i de, Er Razi’de ilimde eriştikleri tahtlarından indirildiler ve çağın Fransa’sının en meşhur tıp fakülteleri olan Montpellier ve Lauvain Üniversiteleri’nin temel kitabı Kanûn oldu. Durum XVII. yüzyılın ortalarına kadar böyle devam etti ve İbn Sinâ, 700 yıl Avrupa’nın tıp hocası oldu. Altı yüzyıl önce Paris Tıp Fakültesi’nin kütüphanesinde bulunan 9 ana kitabın en başında İbn Sinâ’nın Kanûn’u yer almıştır.

Bugün hala Paris Üniversitesi’nin tıp fakültesi öğrencileri St. Germain Bulvarı yanındaki büyük konferans salonunda toplandıklarında iki kişinin duvara asılı büyük boy portresiyle karşılaşırlar. Bu iki portre, İbn Sinâ ve er-Razi’ye aittir.

Aristotelesçi felsefe anlayışını İslam düşüncesine göre yorumlayarak, yaymaya çalışmış, görgücü-usçu bir yöntemin gelişmesine katkıda bulunmuştur.

Buhara yakınlarında Hormisen'de doğdu, 21 Haziran 1037'de Hemedan'da öldü. Gerçek adı Ebu'l-Ali el-Hüseyin Abdullah İbn Sinâ'dır. Babası, Belh'ten göçerek Buhara'ya yerleşmiş, Samanoğulları hükümdarlarından II.Nuh döneminde sarayla ilişki kurmuş, yüksek görevler almış olan Abdullah adlı birisidir. İbn Sinâ, önce babasından, sonra çağın önde gelen bilginlerinden Natilî ve İsmail Zahid'den mantık, matematik, gökbilim öğrenimi gördü. Bir süre tıpla ilgilendi, özellikle, hastalıkların ortaya çıkış ve yayılış nedenlerini araştırdı, sağıltımla uğraştı. Bu alandaki başarısı nedeniyle, II. Nuh'un özel hekimi olarak görevlendirildi, onu sağlığa kavuşturunca, dönemin önde gelen tıp bilginlerinden biri olarak önem kazandı.

İbn Sinâ'nın felsefeye karşı ilgisi deney bilimleriyle başlamış, Aristoteles ve Yeni-Platoncu görüşleri incelemekle gelişmiştir. İslam ve Yunan filozoflarının görüşlerini yorumlayan ve eleştiren İbn Sinâ'nın ele aldığı sorunlar genellikle, Aristoteles ve Farabi'nin düşünceleriyle bağımlıdır. Bunlar da, bilgi, mantık, evren (fizik), ruhbilim, metafizik, ahlak, tanrıbilim ve bilimlerin sınıflandırılmasıdır. Belli bir düşünce dizgesine göre yapılan bu düzenlemede her sorun bağımsız olarak ele alınıp çözümüne çalışılır.

Bilgi sezgi ile kazanılan kesin ilkelere göre sonuçlama yoluyla sağlanır. Bu nedenle, bilginin gerçek kaynağı sezgidir. Bilginin oluşmasında deneyin de etkisi vardır, ancak bu etki usun genel geçerlik taşıyan kurallarına uygundur. Ona göre "bütün bilgi türleri usa uygun biçimlerden oluşur." Bilginin kesinliği ve doğruluğu usun genel kurallarıyla olan uygunluğuna bağlıdır. Us kuralları, insanın anlığında doğuştan bulunan, değişmez ve genel geçerlik taşıyan ilkelerdir. Sonradan, duyularla kazanılan bilgi için de bu kurallara uygunluk geçerlidir. Deney verileri us ilkelerine göre, yeni bir işlemden geçirilerek biçimlenir, onların bundan öte bir önem ve anlamı yoktur. Çelişmezlik, özdeşlik ve öteki varlık ilkeleri, usta bulunur, deneyden gelmez.

İbn Sinâ'ya göre varlık, tasarlamakla bağlantılıdır. Bütün düşünülenler vardır ve var olanlar tasarlanabilen düşünülür biçimlerdir (makuller). Bu nedenle, düşünmekle var olmak özdeştir. Atomcu görüşün ileri sürdüğü nitelikte bir boşluk yoktur. Uzay ise, bir nesnenin kapladığı yerin iç yüzüdür. Varlık kavramı altında toplanan bütün nesnelerin değişmeyen, sınır ve niteliklerini koruyan belli bir yeri vardır. Devinme, bir nesnenin uzayda eyleme geçişidir.

Mantık insanı gerçeklere ulaştırmaz, yalnız birtakım yanılmalardan korur. Düşünme yetisi gerçeği kavramak için mantıktan geçici bir araç olarak yararlanır. Düşünme eyleminin sağlıklı olması için mantık, ilkeler ve kurallar koyabilir, anlıkta bulunan ve bilinen bilgilerden yola çıkarak, bilinmeyenleri saptama olanağı sağlar. Bu özelliği nedeniyle, mantık, düşünmenin genel kurallarını bulan, düzenleyen, bu kurallar arasındaki gerekli bağlantıyı ve birliği kuran bir bilimdir. Mantık kuralları, genel geçerlik taşıyan ve değişmeyen kesin kurallardır. Mantığın kavramlar ve yargılar olmak üzere iki alanı vardır. Her bilimsel bilgi ya kavram ya da yargılara dayanır. Kavram, ilk bilgidir ve terim ya da terim yerine geçen bir nesneyle kazanılır. Yargı ise, tasımla kazanılır.

Mantığın konusu incelenirken, tanım temel alınmalıdır. Tanımlar birbirlerine bağlandıklarında, kanıt ve çıkarıma varılır. Kavram, önce tekil bir algıdır (sezgi). Yargı ise, iki tekil terim arasındaki ilişkidir. Kavramlar, açık ve kapalı belirleme olarak ikiye ayrılır. Varlığın, töz, nicelik, nitelik, ilişki, yer, zaman, durum, iyelik, etki, edilgi gibi on kategorisi vardır.

İbn Sinâ mantığında en önemli yeri tanım tutar. Bir kavramı tanımlamak için, bu kavramın bireylerinden biri göz önüne alınmalıdır. Tikelin belirlenmesi tümelden kolaydır. Eksiksiz bir tanım yakın cins ile yapılmalıdır. En yetkin tanımsa, kavramın yakın cinsi ile türsel ayrımdan oluşur. Tanım ikiye ayrılır; Gerçek tanım ve sözcük tanımları.

Önermeler, yüklemli ve koşullu olabilirler. Yüklemli önerme, bir düşünce ötekine yüklendiği zaman ya onaylanır ya da yadsınır. Koşullu önermeler, bir ötekinin koşulu ya da sonucu olarak bağlanan terimlerde görülür. Önermeler varsayımlı, nitelik ve nicelikleri bakımından, tekil, belirsiz ve belirli olur. Tasım, bitişik ve ayrık olmak üzere ikiye ayrılır. Bitişik tasımların öncüleri anlam bakımından, sonuç önermesini içerir. Ayrık tasımlarda ise sonuç önermesi öncüllerde bulunabilir.

Tümeller, bütün varlık türlerinin oluşumundan önce, Tanrı düşüncesinde, birer tanrısal kavram olarak vardır. Varlıkların oluş nedeni ve onlara biçim kazandıran tümellerdir. Tümeller Tanrı'da ussal olarak bulunan, nesnelerde ve bireylerde içkin olan, öteki de nesnelerin dışında ve anlıkla birlikte olan mantıksal tümel diye üçe ayrılır. Birinci türe giren tümel, metafiziği ilgilendirir. İbn Sinâ fiziği, metafiziğe giriş olarak düşünür.

Fiziğin konusu madde ve biçimden oluşan nesnelerdir. Biçim, maddeden önce yaratılmıştır. Maddeye bir töz özelliği kazandıran biçimdir. Maddeden sonra ilinek gelir. Biçimler maddeye, ilinekler ise, töze katılır. Doğal nesneler kendi öz ve nitelikleriyle bilinir. Bütün nitelikler de birinci nitelikler ve ikinci nitelikler olmak üzere ikiye ayrılır. Birinci nitelikler nesnelere bağlıdır, ikinciler ise, nesnelerden ayrı olarak varlığını sürdürür. İbn Sinâ'ya göre, nesnel evrende bulunan güç ve devinimin temelini ikinci nitelikler oluşturur. Nesneler, kendilerinde bulunan gizli güçle devinime geçerler. Bu güç ise, doğal güç, öznel güç, tinsel güç olmak üzere üç türlüdür. Doğal güç, nesnede doğal biçim ve yerlerle ilgili nitelikleri taşır. Çekim ve ağırlık bu türdendir. Öznel güç, nesneyi devingen ya da durağan duruma getirir. Bunda da, bilinçli ya da bilinçsiz olma özelliği bulunur. Tinsel güç, herhangi bir organın, aracın yardımı olmaksızın doğrudan doğruya bir istençle eylemde bulunmaktadır. Buna, gök katlarının özleri adı da verilir. İbn Sinâ'nın geliştirdiği bu güç kuramının kaynağı Aristoteles ve Yeni-Platonculuk'tur. Ancak, o bu güçlerin sonsuz olduğu kanısında değildir. Ona göre, zaman ve devinim kavramları da birbirine bağlıdır, çünkü, devinimin bulunmadığı, algılanmadığı bir yerde zaman da yoktur.

İbn Sinâ'nın felsefesinde, Aristoteles'in geliştirdiği düşünce dizgesine uygun olarak, ruh kavramının önemli bir yer tuttuğu görülür. Ona göre, biri bitkisel, öteki insanla ilgili olmak üzere, iki türlü ruh vardır. İnsan ruhu, gövdeye gereksinme duymadan, doğrudan doğruya kendini bilir, bu nedenle, tinsel bir tözdür. Gövdeyi devindiren, ona dirilik kazandıran bu tözün başka bir özelliği de, yetkin düşünme yeteneği anlık olmasıdır. Düşünme eylemi yaratan ruhtur, o gövdeyi gerektirmez, ancak gövde var olabilmek için tini gereksinir. İnsan ruhu gövde biçiminde değildir, usa uygun biçimleri kavramaya elverişli bir töz olduğundan, gövdesel yapıda yer alamaz. Gövde, bölünebilen öğelerden oluşmuş bir bütündür, oysa tin, bir birliktir, bölünmeye elverişli değildir, sürekli olarak özünü ve birliğini korur. Tin, bütün izlenimleri gövde aracılığıyla alır, anlık yoluyla kavramları, kavramlara dayanarak usa vurmayı oluşturur. Bu yüzden, gövdeyle dolaylı bir bağlantısı vardır. Ancak, bu bağlantı tin için bir oluş koşulu değildir.

Canlı sorununa, gözleme dayalı bir ruhbilim anlayışıyla çözüm arayan İbn Sinâ'ya göre dirilik bir bileşimdir. Doğal organların, göksel güçler yardımıyla bileşmesinden canlılar ortaya çıkar. Bu olay da, belli aşamalara uygun olarak gerçekleşir. İlk ortaya çıkan canlı bitkidir. Bitkide tohumla üreme, beslenme ve büyüme güçleri vardır. İkinci aşamada ortaya çıkan hayvanda ise, kendi kendine devinme ve algı güçleri bulunur. Devinme gücünden isteme ve öfke doğar. Algı gücü de, iç ve dış algı olmak üzere ikiye ayrılır. İnsan özü doğal evrim sürecinde en üst düzeyde gerçekleşmiş bir oluşumdur, bu nedenle, öteki varlıklardan ayrılır. İnsanda dış algı duyumlarla, iç algı da , beynin ön boşluğunda bulunan ortak duyu ile sağlanır. Duyularla alınan izlenimler bu ortak duyu ile beyne gider. Beynin, ön boşluğunda sonunda, tasarlama yetisi bulunur. Bu yeti duyu izlenimlerini sağlamaya yarar. İnsan için en önemli olan düşünen öz yapıcı ve bilici güçlerle donatılmıştır. Yapıcı güç (us) gerekli ve özel eylemler için gövdeyi uyarır. Bilici güç ise, yapıcı gücü yönlendirir. Özdekten ayrılan tümel biçimlerin izlerini alır. Bu biçimler soyutsa onları kavrar, değilse soyutlayarak kavrar. İnsanda iyiyi kötüden, yararlıyı yararsızdan ayıran yapıcı güçtür, bu nedenle bir istenç niteliğindedir.

Us konusunda İbn Sinâ ayrı bir düşünce ortaya atmıştır. Ona göre us beş türlüdür. Özdeksel us, bütün insanlarda ortak olup, kavramayı, bilmeyi sağlayan bir yetenektir. Bir yeti olarak işlek us, yalın, açık ve seçik olanı bilir, eyleme yöneliktir, durağan bir güç niteliğinde değildir. Eylemsel us, kazanılmış verileri kavrar ve ikinci aşamada bulunan ustan daha üstündür. Kazanılmış us, kendisine verilen ve düşünebilen nesneleri bilir. Aşama bakımından usun olgunluk basamağında bulunur. Bu aşamada usun kavrayabileceği konular kendi özünde de vardır. Kutsal us, usun en yüksek aşamasıdır. Bütün varlık türlerinin özünü, kaynağını, onları oluşturan gücü, başka bir aracıya gereksinme duymadan, bir bütünlük içinde kavrar.

İnsan, ayrıntıları duyularla algılar, tümelleri usla kavrar. Tümelleri kavrayan yetkin us, nesneleri anlama yeteneği olan etkin usa olanak sağlar. İnsan usunun algıladığı ayrıntılar, kendi varlıkları dolayısıyla değil, nedenleri yüzünden vardır. Us, bu kavranabilir nesneleri kazanabilmek için ilkin duyu verilerinden yararlanır. Sonra duyu verilerini usun genel kurallarına göre işlemden geçirir, yargıları ortaya koymada onları aşar.

Yaratılış konusunda İbn Sinâ, varlığın sıralı düzeninde, "bir'den bir çıkar" ilkesine dayanır. İlk "bir", zorunlu varlık, Tanrı'dır. O'nun varlığı yalnız kendisini gerektirir. Var olma, Tanrı'nın özünden gelen gerekimdir. İlk neden ilk gerçekliktir. Tanrı'dan ilk us ortaya çıkar. Çokluk bu usla başlar. Bundan da felek ve nefsin usları türer. Her ustan da, o usun özü ve cismi oluşur. Us cismi aracısız olarak devindiremeyeceği için, uslar sırasının sonunda etkin us, akıl bulunur. Ondan da ..... ile ilgili nesnelerin maddesi, cisimlerin biçimleri ve insan özleri doğar. Etkin us, tümünün yöneticisidir. Yaratılış önsüzdür ve yeri de maddedir. Madde, soyut ve tüm varlığın öncesiz olanı, nefsin eylem alanı, sınırı ve tüm parçaların kaynağıdır. İlk us, kendisini ve zorunlu varlığı bilir. Buradan ikilik doğar. İlk us kendinde olanaklı, ilk varlık için ise zorunludur. Her tikel feleğin ilk kımıldatıcısı vardır. İlk kımıldatıcıları eyleme sokan tinsel varlıklardır. Her feleğin de iyiliğini düşünen kımıldatıcı bir nefsi vardır. Nefsin eylemi, etkin usa ulaşır.

Evrenin varlığı, zorunlu olan, Tanrı'yı gerektirir. Başka bir varlığın etkisiyle var olan evren sonsuz olamaz. Devinme, nesnenin özünde saklı güçten doğar. Her nesnenin özünde devindirici bir güç vardır. Nesne kendini kendinin etkin öznesi değildir. Bu güç, nesneye biçim de kazandırır.

İbn Sinâ metafiziği genelde Aristoteles metafiziği ile Yeni-Platonculuk ve Kelam'ın bireşimidir. Konusu, ilkler ilki, tüm oluşların, yaratışların, varlık bütününün kaynağı olan Tanrı'dır. Tanrı, bütünlüğü nedeniyle nesnelerde, olay ve eylemlerde görünüş alanına çıkar. Varlık vardır, yok olamaz.

Varlık üç bölüme ayrılır:

1. Olanaklı varlık, nesnelerle ilgili değişimin, oluş ve bozulmanın egemen olduğu varlıktır. Bu varlık ortamında görülen ne varsa belli bir süre içinde başlar ve biter.

2. Kendiliğinden olanaklı varlık. Olanaklı olmasına karşın, ilk nedenle ilişkilerinden dolayı zorunluluk kazanır. Tümellerin, yasaların bulunduğu evren. Gök kürelerin usları böyledir.

3. Kendiliğinden zorunlu varlık, ilk neden ya da Tanrı'dır. Değişmez ve çoğalmaz. Çokluklar ondadır. Tanrısal zorunluluk ilkesi tüm yaratılanların da temel ilkesidir.

İbn Sinâ'nın benimsediği tanrıbilim dört ana konuyu içerir; Evren, öte....., ahiret, peygamberlik, Tanrı.

Evren yaratılmıştır. Yaratıcı ve varedici Tanrı'dır. O Kelamcılar'ın dediği gibi özgün yapıcı değildir, zorunludur. İlk neden önsüz ve sonsuzdur. Evrenin yaratılması, Tanrı'nın daha önceden varoluşunu gerektirir. Evrenin bütününde yer alan gök katları tanrısal evrenin varlıklarıdır, bunların özleri meleklerdir. Madde .....sında oluş ve bozulma vardır. Onların tanrısal niteliği yoktur. Bu yaratma olayı da bir fışkırmadır.

Ölüm, tinin gövdeden ayrılmasıdır. Gövdelerden ayrılan tinlerin geldikleri kaynakta toplanmaları insanda öte..... kavramını oluşturur. Ruh, tinsel bir tözdür, ölümsüzdür. Gövdeye egemendir. Ruh gövdeye girmeden önce etkin usta vardı. İnsana bireyselliğini kazandıran odur. Gövdenin yok olması, ruhun varlığını etkilemez. Dirilme tinseldir.

İnsanları yaratan Tanrı, onlara verdiği özgür istençle iyi ile kötüyü seçme olanağı sağladı. İstenç özgürlüğü, usla utku arasındaki çatışmadan ve ilkinin üstünlüğünden doğar. İnsan elinden çıkan bütün bağımsız eylemler tanrısal kayra ile gerçekleşir. Özgür istenç tüm insanlarda vardır. Peygamberler de bu bakımdan birer insandır. Ancak, onlarda insanların en yüceleri olan bilginlerde, bilgilerde olduğu gibi bir seziş vardır. Bu üstün seziş gücü, kavrayış yeteneği peygamberlerin etkin us ile buluşmalarını, gerçekleri kavramalarını sağlar. Bu üstün güç ve kavrayış vahy adını alır. Üstün anlayış gücü taşıyan melekler, vahyi peygamberlere ulaştırırlar.

Tanrı, özü gereği bilicidir. Kendi özünü bilmesi yaratmayı gerekli kılar. İbn Sinâ İslam dinine ve Kuran'a dayanarak bilmeyi yaratma olarak niteler. Yaratma eylemi Tanrı'nın kendi özüne karşı duyduğu sevgiden dolayıdır. Tanrı tümelleri bilir. Tikellerle ilgili bilgisi de, tümel nedensellikleri bilmesindendir.

Madde ve biçimin ilişkileri üzerinde bilimleri iç bölümde ele alırlar:

1. Maddeden ayrılmamış biçimlerin bilimi: Doğa bilimleri ya da aşağı bilimler.

2. Maddesinden iyice ayrı biçimlerin bilimi: Metafizik, mantık gibi yüksek bilimler.

3. Maddesinden ancak zihinde ayrılabilen, kimi yerde ayrı kimi yerde bir olan biçimlerin bilimi:

Matematik, geometri, orta bilimler. Zihin bu biçimleri doğru olarak maddesinden soyutlar.

Felsefe ise, kuramsal ve pratik diye ikiye ayrılır. Kuramsal olan, bilmek yeteneğiyle elde edilen bilgileri kapsar. Doğa felsefesi, matematik felsefesi ve metafizik gibi pratik felsefe, bilmek ve eylemde bulunmak üzere elde edilen bilgilere dayanır.

İbn Sinâ, gerek Doğu gerekse Batı filozoflarını etkiledi. Gazali, özellikle, ruh anlayışında ondan etkilendi. İbn Sinâ'nın deneyci yanı, Gazali'yi kuşkuculuk'a götürdü. Yapıtları 12.yy'da Latince'ye çevrildi, ünü yayıldı. Tanrıbilimci filozof Albertus Magnus, tin ve us ile güçleri konusunda İbn Sinâ'dan yararlandı.

Başlıca Yapıtları:

- El-Kanun fi't-Tıb, (ö.s), 1593, ("Hekimlik Yasası");
- Kitabü'l-Necat, (ö.s), 1593, ("Kurtuluş Kitabı");
- Risale fi-İlmü'l-Ahlak, (ö.s), 1880, ("Ahlak Konusunda Kitapçık");
- İşarat ve'l-Tembihat, (ö.s), 1892, ("Belirtiler ve Uyarılar");
- Kitabü'ş-Şifa, (ö.s), 1927, ("Sağlık Kitabı").

sevgen
05-09-2010, 03:31 PM
Max Adler Kimdir? (1873-1937)

(d. 05.01.1873, Viyana - ö. 28.06.1937, aynı yer)

Avusturyalı düşünür ve siyaset adamıdır.

Avusturya Marksizminin kurucularından ve Avusturya Sosyal Demokrat Partisi'nin sol kanat temsilcilerindendir. 15 Ocak 1873'te Viyana'da doğmuştur. 1896'da hukuk öğrenimini bitirmiştir. 1904-1922 arasında Marx-Studien dergisinin editörlüğünü yapmıştır.

Aynı dönemde Der Kampf dergisinde makaleler yazdı. 1907'de Karl Renner ile birlikte "Viyana Sosyoloji Topluluğu"nu kurdu. 1920-1923 arasında Avusturya Sosyal Demokrat Partisi'nin milletvekili olarak parlamentoda bulundu. 1934'te Viyana Üniversitesinde sosyoloji dersleri vermeye başladı. 28 Haziran 1937'de Viyana'da öldü.

Adler, "Avusturya Marksizmi" olarak bilinen ve 1904'ten sonra Karl Renner, Rudolf Hilferding ve Otto Bauer tarafından kurulan okulun felsefi kuramcısıdır. Sosyalist düşünce tarihinde, tarihsel maddeciliğin "revizyonu" denemelerinin yoğunlaştığı ve felsefeye yeni bir ilginin doğmaya başladığı bir dönemde Adler, Marksizm'in ekonomik determinizm temeline dayanan yorumlarına karşı çıkmış, tarihsel maddeciliği Yeni-Kantçı felsefeyle bağdaştırmaya çalışmıştır.

Marx'ın öğretisini, yaşadığı dönemin sosyal, ekonomik ve siyasal koşullarına uyarlamak isterken ve Marxizm'in değişmeye açık bir sentez olduğunu ileri sürerken, bireylerin düşünsel etkinliğini ön plana çıkaran görüşlerin savunuculuğunu yapmıştır. Adler, "Kausalitaet und Teleologie im Streite um die Wissenschaft" (Bilim Tartışmasında Nedensellik ve Teleoloji) adlı ilk kitabını 1904'te yayımladı. Kant'ın "sentetik a priori" adını verdiği, insan zihnine ilişkin mutlak sınırları toplumsal düzeyde ele alan Adler, insan zihninin toplumsal koşullar tarafından belirlendiğini ileri sürmüş ve bunun yol açtığı sınırlara "sosyal a priori" adını vermiştir. Adler'e göre, insan zihni toplum tarafından sunulan verileri seçerken özgür olmakla birlikte, çevre ve koşullar insanın bilgi ve eyleme ilişkin tercihlerini sınırlandırmaktadır.

Bu bağlamda, insan zihninin kendi dışındaki "tarafsız" bir veriler bütününü dolaysız bir nesnellik içinde edinmesi mümkün değildir, insan zihni edilgen bir algılayıcı olmakla kalmaz, yöneldiği dışsal gerçeği biçimlendirir de. Bu görüşlerden yola çıkan Adler, Lenin ve Kautsky'nin tarihsel maddecilik anlayışını eleştirmiş, bu yaklaşımın bireyi ekonomik güçlerin basit bir aracı durumuna indirgediğini ileri sürmüştür. Adler'e göre, Marx insan duygu ve düşüncelerini maddenin dolaysız bir yansıması olarak ele almamış, zihnin maddeden görece bağımsız işleyişini de vurgulamıştır. Marx, insanı fiziksel ve fizyolojik süreçler tarafından belirlenen bir makine olarak tanımlayan kaba maddeci yaklaşımlara karşı çıkmış ve sorunu zihin ile madde, birey ile toplum arasındaki diyalektik bir ilişki olarak ele almıştır.

Adler'e göre, toplum, maddi güçlerin bütünlüğü ile düşünsel-ruhsal çabaların birliğinden oluşmaktadır. İnsan pratiği aynı zamanda felsefi ideallerin gerçekleştirilmesine de hizmet etmektedir. Bu bağlamda, bilim ile ahlak, toplumsal yasaların belirleyiciliği ile amaçlanan idealler, tarihsel maddecilik ile felsefe arasında aşılmaz uçurumlar yoktur. Adler, Marx'ın gençlik döneminde yazmış oldu­ğu "Zur Kritik der Hegeyschen Rechtsphilosophie" (Hegerin Hukuk Felsefesinin Eleştirisi) adlı kitabında "Hümanist Marxizm" olarak adlandırılabilecek bir anlayışı doğrulayan kanıtlar olduğunu ileri sürmüştür. Lukacs'ın Marx'ın gençlik dönemindeki yazılarını Hegelci bir yaklaşımla yorumlaması gibi, Adler de Marx'ın bu dönemindeki yazılarını Kantçı bir bakış açısıyla yeniden değerlendirmiştir. Kişiliğin yaratıcı bütünselliğini insanın en yüce amacı olarak nitelendiren Yeni-Kantçı felsefeden yola çıkan Adler, daha zengin bir bireyselliğe ulaşmış sosyalist insanın oluş­turulması gerektiğini savunmuştur. Bir siyaset adamı olarak Adler, 1888'de Victor Adler tarafından kurulan ve içinde farklı siyasal eğilimleri barındıran Avusturya Sosyal Demokrat Partisi'nin sol kanadında yer almıştır.

Mücadelesini esas olarak genel oy hakkının elde edilmesi ve parlamenter yoldan iktidara gelinmesi çizgisinde sürdüren Avusturya Sosyal Demokrat Partisi içinde proletarya diktatörlüğünü ve işçi konseylerini savunmuştur. Bununla birlikte, Adler'in Avusturya Sosyal Demokrat Hareketi içindeki düşünsel etkinliği, esas olarak siyasal mücadele düzeyinde değil, felsefi düzeyde olmuştur.

ESERLERİ

- Kausalitaet und Teleologie im Streite um die Wissenschaft, 1904, ("Bilim Tartışmasında Nedensel­lik ve Teleoloji*)
- Marx als Denker, 1908, ("Bir Düşünür Olarak Marx’’)
- Das Soziologische in Kant's Erkenntnis kritiky 1925, ("Kant'ınBilgi Eleştirisinde Sosyolojik Öğeler")
- Das Raetsel der Gesellschafu 1935, (Toplumun Gizemi)

KAYNAK

Türk ve ..... Ünlüleri Ansiklopedisi; Anadolu Yayıncılık; İstanbul; 1983

Ek Bilgiler

Avusturyalı marksist hukukçu, sosyolog ve sosyalist teorisyen. Viyana Üniversitesi'nde öğretim üyesi. Otto Bauer'le birlikte Avusturya Marksizmi'nin en önemli teorisyenlerinden biri.

Max Adler yeni-kantçılığın etkisi altında Karl Marx'ın düşüncelerini Immanuel Kant'ın felsefesiyle bir araya getirmeye çalıştı. Özellikle Ernst Mach'ın felsefesinden etkilenerek bir sosyalbilimsel kuram olarak Marksizmin epistemolojik temellerini kurmaya çalıştı. "Yeni İnsan" kavramıyla şekillenen bir yaşam ve kültür felsefesi geliştirmeye çalıştı. I. ..... Savaşı'ndan itibaren Avusturya Sosyaldemokrat Partisi'nin sol kanadında yer alan Adler, işçi konseyleri hareketini desteklemiştir.

1896'da doktorasını vererek avukat olan Adler, 1920'deki doçentlik tezinden sonra Viyana Üniversitesi'nde sosyoloji ve sosyal felsefe kürsüsünde çalışmaya başladı. 1920-1923 yılları arasında sosyal demokrat partiden parlamenter olarak parlamentoda bulundu. Halk eğitimiyle ilgilendi. 1904-1925 yılları arasında Rudolf Hilferding'le birlikte Avusturya Marksizmi'nin teorik yayını Marx-Studien dergisini çıkardı. 1927'den itibaren yayınlanmaya başlayan Almanya Sosyal Demokrat Partisi'nin sol kanat yayın organı Der Klassenkampf dergisine katkıda bulundu.

Bunlar dışında; en önemli çalışmaları; devrim, I. ..... Savaşı sonrası işçi sınıfı içindeki değişiklikler, aydınlar, hukuk ve devlet (özellikle Kelsen'in "arı hukuk teorisi" eleştirisi) üzerine yaptığı incelemelerdir.

sevgen
05-09-2010, 03:33 PM
Acontius Jacobus Kimdir? ( ? -1565)

İtalyan düşünürüdür.

Aristoteles mantığını yeni bir yorumla tanrıbilime uygulamıştır. Tam olarak yılını bilemediğimiz 16. yy başlarında, Taranto'da doğdu. Yaşamı, ilk gençlik dönemi, ailesi ve öğrenimi konusunda kesin bir bilgi yoktur.

Kimi kaynakların bildirdiğine göre, çağdaşı bilgeler gibi Acontius da serüvenlerle dolu gezilere çıkmış, reform olaylarından etkilenerek İtalya'dan göç etmiştir. Önce Bale'a sonra da yapıtlarının çoğunu yayımladığı Strasbourg'a yerleşmiştir. Ardından İngiltere'ye gitmiştir.

Orada kendisine savaş tekniği konusunda yazdığı kitaptan ötürü kraliçe buyruğuyla mühendislik aylığı bağlanmıştır. Reformcu bir Protestan olan Acontius'a göre mantık, gerçeği bulma ve başkalarına bildirme öğretisidir. Bu öğretinin başlıca dayanağı da yöntemdir. Yöntem, "gerçeği arama, bilgiyi sağlayan verilerin edinilmesini izleme, kazanılan bilgiyi başkalarına aktarma yoludur." Bilgiyi sağlayan, onu biçimlendiren ve ona bütünlük, geçerlik kazandıran yöntemdir. Bilgi edinmenin iki yolu vardır: Biri ilk gereç niteliğinde olan olayların algılanması, öteki de olaylar arasındaki neden sonuç bağlantısının bilinmesidir.

Bu işlemleri denetleyen yöntem iki bölümlüdür. Birincide derin araştırma, olayların kaynağına, kurucu öğelerine varma, ikincide ise "gösterme", ortaya koyup açıklama söz konusudur. Derin araştırma, nedenlerle sonuçları kavramaya ve aralarındaki bağlantıyı bulmaya yarayan matematiğe özgü bir çözümlemedir.

Bu işlem doğuştan bilgiler için de geçerlidir. Acontius her alanda kullanılabilecek olan çözümleme yöntemini tanrıbilim konularım içeren "Stratagematum Satanae Libre Octo" ("Sekiz Kitapta Şeytanın Oyunları") adlı kitabında uyguladı, ileri sürdüğü düşünceleri kanıtlamada, önce amacını açıklar, sonra genel ilkelerle bu amaç-düşünce arasındaki bağlantıyı kurar. Böylece, neden-sonuç ilişkisini bulur.

Acontius'un, kendinden sonra gelenler üzerinde etkisi uzun sürdü. Onun düşüncelerini benimseyenler yaratıcı, bağımsız, üstün bir bilge olduğunu, tanrıbilimi ve mantık alanında yenilikler getirdiğini ileri sürdüler. Özellikle yazı dili konusunda Orta Çağ'ın ağır, sıkıcı anlatımını bırakıp akıcı, kolay anlaşılır, yalın bir söyleyişi olduğu görüşünü savundular. Ona karşı çıkanlar ise tanrıbilim alanında aşırılığa vardığını, alışılmış yoldan çıkıp genel ilkelere aykırı davrandığını ortaya atarak yapıtlarını acı bir dille eleştirip yerdiler. Bütün olumlu, olumsuz eleştirilere karşın Acontlus, mantık alanında, çağdaş çözümsel yöntemin ilk uygulayıcılarından sayılır.

BAŞLICA YAPITLAR

Arttum aç Saenüarum Ratione, 1558, ("Sanatların ve Bilimlerin Yöntemi");
Jacobi Acontil Tridentini de Methode, 1558, ("Jacobus Acontius' un Yöntem Üstüne Üç Görüşü"), Stratagematum Satanae Libre Octo, 1565, ("Sekiz Kitapta Şeytanın Oyunları.")

sevgen
05-09-2010, 03:37 PM
Theodor Wiesengrund Adorno Kimdir?

(1903-1969) Toplumbilim, ruhbilim ve müzik- bilim alanlarında da çalışmış, Frankfurt Okulu'nun "eleştirel kuram"ının felsefi mimarlarından olan Alman düşünür. Sonraları tüm felsefece görüşlerine damgasını vuracak olan Kant'ın Arı Usun Eleştirisi adli kitabını toplum eleştirmeni ve sinema kuramcısı Siegfried Kracauei le birlikte I. ..... Savaşı'nın bitmesine yakın her cumartesi öğleden sonraları okumaya başladı. Kracauer'in rehberliği Adorno'ya, bu kitabın yalnızca bir bilgi kuramı kitabı olmadığını, aynı zamanda tinin tarihsel konumunun da okunabileceği kodlanmış bir metin olduğunu düşündürttü.

Annesinin ve kız kardeşinin etkileriyle müziğe karşı beslediği ilgiyi beste yapmaya dek vardırır düşünür II. ..... Savaşı yıllarını ise Cafifornta'da sürgünde geçirdi. Adorno, 1924'rı Joham Wolfgang Goethe Universitesi nde Edmund Husserl üzerine yazdığı tezi tamamlayarak fesefe doktoru derecesini aldı. Bir yıl sonra Alban Berg ile kompozisyon çalışmak ve Arnold Schoenberg etrafında toplanmış müzisyenlere, bestecilere katılmak için Viyana'ya gitti. Viyana gezisinin Adorno üzerindeki etkisi çok kalıcı oldu; "yeni müziğin' hem önde gelen bir savunucusu oldu, hem de felsefece biçemi Schoenberg ile Bergin "atonal" kompozisyon tekniklerinin izlerini hep taşıyacak hale geldi.

Frankfutt'taki çalışmalarına dönen Adorno, Kierkegııard Konstrııktion der Astetichen (Kierkegaard: Estetik Olanın Kuruluşu , I933) adli kitabıyla doçentlik sınavını verdi. Bu güç kitapta üç konu daha bir öne çıkmaktadır: a) Kierkegnard' da, öznellik kavramında olduğu gibi, varoluşsal öğeleri soyut kategorilece dönüştürmek yoluyla varoluşçuluğun somutlaşma arzusunun açığa çıkarılarak eleştirilmesi; b) şeyleşmiş toplumsal .....nın yani kişilerin üzerinde baskı kuran öznelligin savlarına kayıtsız kalan kurumlar .....sının bir okuması; c) tanrıbilimsel düşüncelerin tarihsel ve maddi somutlaştırılmasının sağlanması girişimi. Adorno, Hitler Almanyasi’ ndan 1934' te kaçarak Oxford'a Memın College'a geldi. Burada geçirdiği üç buçuk yıl içinde o zamanlar arkadaşı Max Horkheimer’in yönetimindeki Institut für Sozial (Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü) dergisine makaleler yazdı; daha .sonra 1956'da yayımlanacak Husserl üzerine bir kitap hazırladı. II. ..... Savaşı yıllarını ABD'de geçiren düşünür bu sıralarda Horkheimer ile ortaklaşa Dialektik, derAufklarung (Aydınlanmanın Diyalektiği, 1947) adlı kitabı yazdı. Savaş sona erince Enstitü'yü yeniden kurmak için Frankfurt'a dönen Adorno izleyen yirmi yıl içinde müzik, edebiyat eleştirisı, toplumsal kuram ve felsefe üzerine çığır açıcı pek çok kitap ve makale yazdı. Örneğin, 1957 tarihli "Sociology and Empirical Research" (Toplumbilim ve Deneysel Araştırma) adli makalesi artık, 1960'larda Almanya'yı kasıp kavuran "olguculuk tartışması"nın başlatması sayılmaktadır. Adorno'nun iki önemli felsefe kitabı da bu dönemde yazılmıştır: Negative Diyalektik (Olumsuzlayıcı Diyalektik, 1966 ile Astetiche Theorie (Estetik Kuramı, 1970). Adorno'nun felsefesi, içinde yaşadığı toplumsal ..... anlayışına gösterdiği bir tepki olarak okunabilir. O, ileri Ban toplumlarının Mark’ın çözümlediği kapitalist üretim ilişkileriyle kurulmuş olduğundan asla kuşku duymamış, özellikle de Mark’ın meta fetişizmi ile kullanım değerinin değişim değerince baskı altına alındığı. konusundaki görüşlerine tümüyle kalmıştır. Adorno ayrıca iktisadı biçimlendiren düzeneklerin aynısının sonuçta kültürel etkinlikleri de belirdiği düşüncesini de benimser. Sermayenin, iktisadı ussallaştırmasının doğal sonucu tahakküm ve yoksulluk (kabaca söylenirse "adaletsizlik' olurken, kültürün ussallaştırılmasının sonucu yabancılaşma ve anlamsızlık (kabaca söylenirse "yoksayıcılık' olmaktadır.

Avrupa'da faşizmin yükselmesinin ve işçi hareketlerinin çözülmesinin ardında yatan -ve daha sonraları Yahudi Soykırımı ile doruğuna ulaşan- nedenlere karşılık Adorno, modern .....nın toplumsal ve iktisadi örgüsüne sinmiş gerçekten kayda değer ilerici eğilimlerin varlığından kuşku duymaya başladı. Hatta modern toplumların ussallaştırılması tasarısının tamamlanmış olmaktan uzak olduğuna ve dolayısıyla içgüdüsel olarak ilerici toplumsal oluşumların gelişmeci kesimleri de içinde olmak üzere Marx'ın tarih kuramının da egemen kapitalist üretimininkine benzer ussallaştırma yapıları talep ettiğine inanmaya başladı.

Adorno'ya göre modernliğin en köklü ikilemlerinin kökeninde usun ve ussallaştırmanın bu yapıları varsa, modernliğin bunalımı temelde "usun bunalımı" demektir. Her şeyden önce gerekli olan da usun eleştirilerek tedavi edilmesidir. Adorno'nun modern usun bunalımının merkezinde yöntemin, çözümlemenin, sınıflandırmanın, evrenselliğin ve mantıksal dizgeliliğin her şeyden önce geldiği modem bilimsel usçuluğun olduğuna inancı tamdır. Adorno nesnelerden kökten bir biçimde bağımsız tanımlanan usun dağıldığını, bozulduğunu ileri sürer. Aydınlanma’nın Diyalektiği ’nde Adorno, ussallığın soykütüğünü çıkarmayı amaçlar.

Aydınlanma, insanın korkularının ve umutlarının bulaştığı doğal .....ya, söylemlere karşıdır. Usun söylemden üstünlüğü varsayımı, böylelikle, usun insanbiçimci yansımalarından kurtuluşu haline gelir. Us .....yı öznel izdüşümlerden çok nesnel bir biçimde resmeder. Adorno, bu abartılı us tablosunu hem biçim hem de içerik bakımından çelişkili bulur. Ona göre söylen de us da insanlığın kendisini söylemsel güçlerden kurtarmak gereksinimlerini karşılamak ve tutkularını doyurmak için doğal ..... üzerinde denetim kurma savaşımı sonucu ortaya çıkmıştır.

Demek ki, aydınlanmış usun özerkliği varsayımı için gerekli biçimsel nitelikler, gerçekte insanın doğayla savaşımı içinde insanın soykütüğü üzerinde temellenmektedir. Aydınlanmış us nesnel değildir; doğayı denetim altında tutmak isteyen insanın tutkularının hizmetindedir. böylesi bir us insanın ayakta kalma güdüsünün somutlaşmasıyla, dolayısıyla ancak kendisi bir araç oldukça anlam kazanır. Adorno'nun felsefece duruşu ya da etkinliği, kendisini açıkça sanatsal modernliğin eylemlerine ve yazgısına bağlar; bu nedenle de iç tutarlılığı eksiksizdir.

Adorno felsefenin foyasını ortaya çıkarmak ister; usçuluğu ve anlama yetisini, bunların “özdeşi olmayan ötekisiyle” temellendirmek ister. Adorno’nun diğer önemli yapıtları arasında Arnold Schönberg’in atonal müziğini müzikal modernizmin en üst noktası olarak savunduğu Philosophie der Neuen Musik (Yeni Müziğin Felsefesi -1949); somut bireysel deneyimin modern, burjuva toplumundaki yokoluşuna ilişkin düşüncelerini yansıtan 153 çarpıcı aforizmadan oluşan Minima Moralia (1951); Husserl’e ilişkin, görüngübilimin kaçınılmaz soyutluğu ya da aradığı somutluğu yitirmeye yazgılı oluşu üzerine duran ve yoğun bir okuma sonucu ortaya çıkan Bilgikuramının Özeleştirisi: Husserl İle Görüngübilimsel Çatışkılar Üstüne İncelemeler, (1956); Hegel Üzerine Denemelerden oluşan, Hegel Üstüne Üç Çalışma, 1963 ile Heidegger’in varoluşçuluğunu soyut ve tarih dışı olarak yorumladığı Sahicilik Jargonu sayılabilir.

Felsefesi

Popüler kültürün insanları oyaladığını, işlem dışı bıraktığını ve durumun korunmasını sağladığını savunur. Başkalarının egemenliğindeki insanlar fala, astrolojiye yönelir; çünkü geleceğini bilmez durumdadırlar. Bunun sebebi de insanın kendi hayatının öznesi olmamasıdır.

sevgen
05-09-2010, 03:40 PM
Benjamin Franklin Kimdir?

Benjamin Franklin, (d. 17 Ocak 1706, Boston - ö. 17 Nisan 1790, Philadelphia) ABD'li yayımcı, yazar, mucit, felsefeci, bilim adamı ve diplomattır. On yedi çocuklu bir sabun ve mum imalatçısının onuncu oğluydu.

On yaşında okulu bıraktı. 12 yaşındayken basımevi yöneten ve liberal bir gazete yayınlayan ağabeyi William'ın yanına çırak olarak girdi. Basımcılık mesleğini öğrendi ve edebiyat çalışmalarına başladı. 1730'da Philadelphia'da bir basım evi ve gazete kurdu. Poor Richard’s Almanac'ı (Fakir Richard'ın Almanak'ı) yayınlamaya başladı:1732­-1757 yılları arasında yönetmenliğini yaptığı Amanac'da Richard Sounders imzasıyla yazılar yazdı. Siyaset, felsefe, bilim, iş ilişkileri gibi konuların tartışıldığı Junto adlı bir kulüp; kütüphane, hastane ve yangına karşı sigorta şirketi kurdu. Basımevlerini çoğalttı.

Franklin 1736'da Philadelphia meclis sekreteri oldu ve siyasete atıldı. 1750'de Pensilvanya meclisine seçildi, arazi vergisine karşı olan büyük ailelerle mücadele etti. İngiliz Amerikası postalarının genel müdürlüğüne getirildi. Posta servisinde çeşitli düzenlemeler yaptı. Özellikle elektrik olaylarıyla ilgili araştırmalar yapan Franklin, elektrik yüklerindeki artı ve eksi uçlarını keşfetti ve elektriğin korunumu ilkesini ortaya attı. Fırtınalı bir havada uçurtma uçurarak gerçekleştirdiği deneyi sonunda şimşeğin elektriksel bir olay olduğunu keşfetti. Elektrikten etkilenmeleri sebebiyle kendisinin kurtulmasına rağmen iki yardımcısının öldüğü bu deneyden yola çıkarak paratoner'i keşfetti, güneş ışığından daha fazla yararlanmak için saat uygulamasını başlattı.

1757'de Kuzey Amerika Sömürgeler isyanının başlangıcında sömürgelerde yaşayanlar Franklin’i, şikayetlerini Londra'ya iletmekle; 1765'te de damga resmi kanununa karşı itirazları Lord Grenville'e bildirmekle görevlendirdi. 1772'de Massachusetts Valisi Hutchinson'un sömürge halkına karşı hakaretlerle dolu mektuplarını ele geçirerek yayınladı. Sömürge halkı karşısındaki itibarı arttı. Amerikan Kongresine milletvekili seçildi. 1776'da Thomas Jefferson ve John Adams ile birlikte bağımsızlık bildirgesini hazırladı. Eylül 1776'da kongre, ekonomik ve askeri yardım istemek üzere aralarında Franklin'in de bulunduğu üç kişilik bir komisyonu Fransa'ya gönderdi. Franklin, Fransız dışişleri bakanı Charles Gravier ile görüşmelerinde çok başarılı oldu. 1775-1783 Amerikan Bağımsızlık Savaşı sonunda İngiltere ile barış görüşmelerini sürdürmek üzere seçilen diplomatlardan birisi olarak İngiltere'ye gitti. İngiltere ile barış antlaşmasının imzalanmasından sonra 1785'te Amerika'ya döndü. 1787'de Philadelphia Anayasa Kurultayının çalışmalarına katıldı. Bir müddet sonra da öldü.

Bazı Sözleri

- Para ve insan arasındaki karşılıklı ilişki şöyledir: İnsan paranın sahtesini yapar, para da insanın.

- Üç kişi bir sırrı saklayabilir; ancak ikisi ölüyse.

sevgen
05-09-2010, 03:43 PM
Anaksagoras (Anaxagoras) Kimdir? (M.Ö. 500 - 428)

Yunan doğa filozofu. Klazomenai'de doğan Anaksagoras Atina'da bir okul açarak Perikles, Euripides, Arkhealos (bazı yazarlara göre Sokrates), vb. bir çok öğrenci yetiştirmiştir. Bazı parçaları günümüze kadar kalan Tabiat Üzerine adlı bir eser yazdı. Platon'un Phaidion'unda Sokrates onun dersinden söz açar.Ayrıca Anaxagoras bir felsefe kitabı yazmştır aacak M.S 6. yüzyılda Kilikyalı Simplicius'un çalışmalarının korunması sayesinde bu kitabın ilk bölümünün fragmanları hayatta kalabilmiştir.

Felsefesi

Anaxagoras, İyonya'dan Atina'ya araştırma biliminin temel esasını ve felsefesini getirmiştir. Onun gökyüzü izlenimleri ve meteorların düşüşü ona evrensel düzenin yeni teorilerini biçimlendirme imkanını sunmuştur. Peloponnesos'tan daha geniş ve yanıcı bir metal yığını olarak adlandırdığı Güneşin, gökkuşağının, meteorların, güneş tutulmalarının bilimsel açıklamasını yapmaya çalışmıştır.İddia ettiği göksel varlılar tamamen .....'dan kopuk taş yığınlarıdır ve hızlıca sürtünerek .....ya doğru alev topu halinde düşerler. Anaksagoras, Empedokles gibi, Parmenides'in Varlık ne varlığa gelir ne de geçip gider, ama değişmezdir kuramını kabul ediyordu. ‘Helenler varlığa gelişi ve geçip gidişi doğru olarak anlamıyorlar, çünkü hiç bir şey varlığa gelmez ya da geçip gitmez, ama olan şeylerin bir karışması ve bir ayrılması vardır.' İki düşünür de, böylece, özdeğin yokedilemezliği konusunda anlaşmaktadırlar, ve ikisi de karışmaları nesneleri oluşturan v ayrılmaları nesnelerin yitişini açıklayan yokedilmez özdeksel parçacıklar konutlayarak bu kuramı açık değişim olgusu ile uzlaştırmaktadırlar. Ama Anaksagoras en son birimlerin toprak, hava, ateş ve su olarak dört öğeye karşılık düşen parçacıklar olduğu konusunda Empedokles ile anlaşmamaktadır. O parçaları niteliksel olarak bütün ile aynı olan her şeyin en son ve türetilmiş olduğunu öğretmektedir.

Başlangıçta, her tür parçacık -Anaksagoras'a göre bölünemez hiç bir parçacık yoktur- biraraya karışmıştı. Tüm şeyler biraradaydılar, hem sayıda hem de küçüklükte sonsuz olarak; çünkü küçük de sonsuzdu, ve tüm şeyler biraradayken, hiç biri küçüklükleri nedeniyle ayırdedilemiyordu. Tüm şeyler bütündedirler. En son parçacıklar ortaya çıkacak olan nesnede belli bir türdeki parçacıkların baskın olacağı bir yolda biraraya getirildikleri zaman görgül nesneler doğmaktadır. Böylece kökensel karışımda altın parçacıkları dağınık olarak ve başka her tür parçacık türüyle karışık olarak bulunmaktadır; ama altın parçacıkları -başka parçacıklarla- sonuçtaki görülür nesnenin baskın olarak altın parçacıklarından oluşacağı bir yolda biraraya getirildikleri zaman, önümüzde görgül .....nın altını durmaktadır. Niçin başka parçacıklarla diyoruz? Çünkü somut görgül nesnelerde, tüm şeylerin parçacıkları vardır; gene de bunlar öyle bir yolda birleşmişlerdir ki, bir parçacık türü baskındır ve bütün nesne adını bu olgudan almaktadır.

Anaksagoras herşeyde herşeyin bir oranı vardır öğretisini savunuyordu ve bunun görünürdeki nedeni değişim olgusunu başka türlü nasıl açıklayabileceğini anlayamamış olmasıydı. Bu yolda Anaksagoras Parmenides'in varlık üzerine öğretisini korumaya çabalıyordu, ve aynı zamanda değişime karşı realist bir tutumu da benimseyerek onu duyguların bir yanılsaması olarak dışlamıyor ama bir olgu olarak kabul ederek Eleatik varlık kuramı ile uzlaştırmaya çalışıyordu. Bu noktaya dek Anaksagoras'ın felsefesi Empedokles'in Parmenides'i yorumlayış ve uyarlayışının bir türüdür, ve özel olarak dikkate değer hiç bir özgünlük göstermemektedir. Ama şeylerin ilk kütleden oluşmasından sorumlu olan güç yada kuvvet sorusuna geldiğiniz zaman, Anaksagoras'ın felsefeye özgün katkısına da gelmiş oluyoruz. Empedokles evrendeki devimi Sevgi ve Çekişme olarak iki fiziksel kuvvete yüklemişti; ama Anaksagoras bunun yerine Nous yada An ilkesini getirmektedir. ‘ Anaksagonas ile bir ışık, henüz zayıf da olsa, dogmaya başlamaktadır, çünkü ‘'anlak'' şimdi ilke olarak kabul edilmektedir.' ‘ Nousun,' demektedir Anaksagoras, ‘ hem büyük hem de küçük dirimli tüm şeyler üzerine gücü vardır. Ve Nousun bütün döngü üzerinde gücü olduğu içindir ki o başlangıçta dönmeye başlamıştı.... Ve Neus olacak olmuş, olmuş olan, şimdi olan ve olacak olan tüm işleri, ve ayrılmış yıldızların ve güneşin ve ayın ve havanın ve eterin şimdi içinde dönmekte oldukları bu döngüyü düzene koydu. Ve döngünün kendisi ayrılmayı yarattı, ve yoğun seyrekten, sıcak soğuktan , parlak karanlıktan, ve kuru ıslaktan ayrıldı. Bir çok şeyin bir çok oranı vardır. Ama Nous dışında hiç bir şey başka herhangi bir şeyden bütünüyle ayrılmış değildir. Ve hem büyük hem de küçük, tüm Nous benzeridir; oysa başka hiç bir şey başka herhangi bir şey benzemez, ama her bir tekil şey en açık olarak kendi içinde en çoğunu kapsadığı şeylerdir ve şeylerdir Nous sonsuzdur ve kendi yönetmektedir, ve hiç bir şeyle karışmış değil ama yalnız başınadır,kendi kendisindedir.' Öyleyse Anaksogoras Nousu nasıl düşünüyordu? Onun için Nous ‘tüm şeylerin en güzeli ve en arısıdır,ve her şeye ilişkin tüm bilgiyi ve en büyük gücü taşımaktadır ..; Ayrıca Nousun ‘orada başka her şeyin kuşatıcı kütle içinde olduğu yer' olmasından da söz etmektedir. Filozof böylece Noustan yada Andan özdeksel terimlerde ‘tüm şeylerin en incesi' olarak, ve uzayda yer kaplıyor olarak söz etmektedir. Buna dayanarak Burner bildirmektedir ki, Anaksagoras hiç bir zaman cisimsel bir ilke düşüncesinin üzerine yüklemiş değildi. Nousu öteki özdeksel şeylerden daha arı kılmıştır,ama hiç bir zaman özdeksel yada cisimsel olmayan bir şey düşüncesine erişmemiştir. Zeller bunu kabul etmemektedir, ve Stace nasıl ‘tüm felsefenin duygusal - olmayan düşünceyi duygusal düşünceleri bildirme amacıyla evrimlenmiş dilde anlatmak zorunda olmanın güçlüğü altında çabalıyor' olduğu olgusunu belirtmektedir. Böylece Metafizik'te Anaksagoras'ın ‘rasgele konuşan öncülleri arasında ayık bir insan gibi' durduğunu söyleyen Aristoteles yine demektedir ki ‘Anaksagoras Anı evrenin biçimlenişini açıklamak için bir deus ex machina olarak kullanmaktadır; ve ne zaman bir şeyin zorunlu olduğunu açıklamakta güçlükle karşılaşsa, onu ortaya sürmektedir. Ama başka durumlarda Andan başka herhangi bir şey'i neden yapmaktadır. Böylece Anaksagoras'ı bulduğu zaman bütünüyle yeni bir yaklaşımla karşı karşıya kaldığını düşünerek, ‘ilerleyip de Onun Andan hiç bir biçimde yararlanmadığını bulduğum zaman tüm ölçüsüz beklentilerim tuzla buz oldu' diyen Sokrates'in düş kırıklığını kolayca anlayabiliriz. Anaksagoras, astronomiyle de ilgileniyordu. Gökyüzündeki tüm cisimlerin Yer ile aynı maddeden meydana gelmiş olduğunu öne sürüyordu. Bu fikre bir meteoru inceledikten sonra varmışdı. Bu nedenle başka gezegenlerde de hayat olduğu düşünülebilir, diyordu. Öne sürdüğü fikirlerden bir diğeri de Güneş'in bir tanrı olmayıp Peloponnesos Yarımadası'ndan irice, kor halinde bir kütle olduğuydu. Ayrıca Anaksagoras, Ay'ın ışığını güneşten aldığını varsayıp Ay ve Güneş tutulmalarını bununla açıklamıştır. Ayrıca, hayvanların anatomilerini incelemiş ve balıkların solungaçlarıyla nefes aldığını keşfetmişti.

Ek Bilgiler

Anaksagoras, Empedokles gibi, Parmenides'in Varlık ne varlığa gelir ne de geçip gider, ama değişmezdir kuramını kabul ediyordu. ‘Helenler varlığa gelişi ve geçip gidişi doğru olarak anlamıyorlar, çünkü hiç bir şey varlığa gelmez ya da geçip gitmez, ama olan şeylerin bir karışması ve bir ayrılması vardır.' İki düşünür de, böylece, özdeğin yok edilemezliği konusunda anlaşmaktadırlar, ve ikisi de karışmaları nesneleri oluşturan ve ayrılmaları nesnelerin yitişini açıklayan yok edilmez özdeksel parçacıklar konutlayarak bu kuramı açık değişim olgusu ile uzlaştırmaktadırlar.

Ama Anaksagoras en son birimlerin toprak, hava, ateş ve su olarak dört öğeye karşılık düşen parçacıklar olduğu konusunda Empedokles ile anlaşmamaktadır. O parçaları niteliksel olarak bütün ile aynı olan her şeyin en son ve türetilmiş olduğunu öğretmektedir.

Başlangıçta, her tür parçacık -Anaksagoras'a göre bölünemez hiç bir parçacık yoktur- biraraya karışmıştı. Tüm şeyler biraradaydılar, hem sayıda hem de küçüklükte sonsuz olarak; çünkü küçük de sonsuzdu, ve tüm şeyler bir aradayken, hiç biri küçüklükleri nedeniyle ayırt edilemiyordu. Tüm şeyler bütündedirler. En son parçacıklar ortaya çıkacak olan nesnede belli bir türdeki parçacıkların baskın olacağı bir yolda bir araya getirildikleri zaman görgül nesneler doğmaktadır. Böylece kökensel karışımda altın parçacıkları dağınık olarak ve başka her tür parçacık türüyle karışık olarak bulunmaktadır; ama altın parçacıkları -başka parçacıklarla- sonuçtaki görülür nesnenin baskın olarak altın parçacıklarından oluşacağı bir yolda bir araya getirildikleri zaman, önümüzde görgül .....nın altını durmaktadır.

Niçin başka parçacıklarla diyoruz? Çünkü somut görgül nesnelerde, tüm şeylerin parçacıkları vardır; gene de bunlar öyle bir yolda birleşmişlerdir ki, bir parçacık türü baskındır ve bütün nesne adını bu olgudan almaktadır.

Anaksagoras herşeyde herşeyin bir oranı vardır öğretisini savunuyordu ve bunun görünürdeki nedeni değişim olgusunu başka türlü nasıl açıklayabileceğini anlayamamış olmasıydı. Bu yolda Anaksagoras Parmenides'in varlık üzerine öğretisini korumaya çabalıyordu, ve aynı zamanda değişime karşı realist bir tutumu da benimseyerek onu duyguların bir yanılsaması olarak dışlamıyor ama bir olgu olarak kabul ederek Eleatik varlık kuramı ile uzlaştırmaya çalışıyordu.

Bu noktaya dek Anaksagoras'ın felsefesi Empedokles'in Parmenides'i yorumlayış ve uyarlayışının bir türüdür, ve özel olarak dikkate değer hiç bir özgünlük göstermemektedir. Ama şeylerin ilk kütleden oluşmasından sorumlu olan güç yada kuvvet sorusuna geldiğiniz zaman, Anaksagoras'ın felsefeye özgün katkısına da gelmiş oluyoruz.

Empedokles evrendeki devimi Sevgi ve Çekişme olarak iki fiziksel kuvvete yüklemişti; ama Anaksagoras bunun yerine Nous ya da An ilkesini getirmektedir. Anaksagonas ile bir ışık, henüz zayıf da olsa, dogmaya başlamaktadır, çünkü anlak şimdi ilke olarak kabul edilmektedir. Nousun, demektedir Anaksagoras, hem büyük hem de küçük dirimli tüm şeyler üzerine gücü vardır. Ve Nousun bütün döngü üzerinde gücü olduğu içindir ki o başlangıçta dönmeye başlamıştı....

Ve Neus olacak olmuş, olmuş olan, şimdi olan ve olacak olan tüm işleri, ve ayrılmış yıldızların ve güneşin ve ayın ve havanın ve eterin şimdi içinde dönmekte oldukları bu döngüyü düzene koydu. Ve döngünün kendisi ayrılmayı yarattı, ve yoğun seyrekten, sıcak soğuktan , parlak karanlıktan, ve kuru ıslaktan ayrıldı. Bir çok şeyin bir çok oranı vardır. Ama Nous dışında hiç bir şey başka herhangi bir şeyden bütünüyle ayrılmış değildir. Ve hem büyük hem de küçük, tüm Nous benzeridir; oysa başka hiç bir şey başka herhangi bir şey benzemez, ama her bir tekil şey en açık olarak kendi içinde en çoğunu kapsadığı şeylerdir ve şeylerdir.

Nous sonsuzdur ve kendi yönetmektedir, ve hiç bir şeyle karışmış değil ama yalnız başınadır,kendi kendisindedir.' Öyleyse Anaksogoras Nousu nasıl düşünüyordu? Onun için Nous ‘tüm şeylerin en güzeli ve en arısıdır,ve her şeye ilişkin tüm bilgiyi ve en büyük gücü taşımaktadır ..; Ayrıca Nousun ‘orada başka her şeyin kuşatıcı kütle içinde olduğu yer' olmasından da söz etmektedir.

Filozof böylece Noustan yada Andan özdeksel terimlerde ‘tüm şeylerin en incesi' olarak, ve uzayda yer kaplıyor olarak söz etmektedir. Buna dayanarak Burner bildirmektedir ki, Anaksagoras hiç bir zaman cisimsel bir ilke düşüncesinin üzerine yüklemiş değildi. Nousu öteki özdeksel şeylerden daha arı kılmıştır,ama hiç bir zaman özdeksel yada cisimsel olmayan bir şey düşüncesine erişmemiştir. Zeller bunu kabul etmemektedir, ve Stace nasıl ‘tüm felsefenin duygusal - olmayan düşünceyi duygusal düşünceleri bildirme amacıyla evrimlenmiş dilde anlatmak zorunda olmanın güçlüğü altında çabalıyor' olduğu olgusunu belirtmektedir.

Böylece Metafizik'te Anaksagoras'ın ‘rasgele konuşan öncülleri arasında ayık bir insan gibi' durduğunu söyleyen Aristoteles yine demektedir ki ‘Anaksagoras Anı evrenin biçimlenişini açıklamak için bir deus ex machina olarak kullanmaktadır; ve ne zaman bir şeyin zorunlu olduğunu açıklamakta güçlükle karşılaşsa, onu ortaya sürmektedir. Ama başka durumlarda Andan başka herhangi bir şey'i neden yapmaktadır. Böylece Anaksagoras'ı bulduğu zaman bütünüyle yeni bir yaklaşımla karşı karşıya kaldığını düşünerek, ‘ilerleyip de Onun Andan hiç bir biçimde yararlanmadığını bulduğum zaman tüm ölçüsüz beklentilerim tuzla buz oldu' diyen Sokrates'in düş kırıklığını kolayca anlayabiliriz.

Gene de, ilkeden tam anlamıyla yararlanmayı başaramamış olmasına karşın, Anaksagoras Yunan felsefesine görkemli meyvesini gelecekte verecek olan eşsiz önemdeki bir ilkenin getirilmesiyle onurlandırılmalıdır.

sevgen
05-09-2010, 03:45 PM
Jamblichos (Jamblikos) Kimdir? (Tahminen 270 - 330)

Kendisinden kalan birkaç parça dokümanda, onun felsefesinin tam anlamıyla hayalci birtakım görüşlere dayandığını görüyoruz. Bu dokümanlarda Jamblichos, görülen şeylerden çok görülmeyen şeylerden, meleklerden, şeytanlardan, daimonlardan... söz eder. Onun öğrencileri Jamblichos'a "Kutsal" unvanı vermiş ve hocalarına mucizeler yüklemiştir.

Sonraki gelişiminde Yeni Eflatunculuk tümüyle efsaneye dönüşmüştür. Yani bu felsefe bir süre sonra çeşitli ulusların çeşitli zamanlarda inandıkları bir yığın efsane ile dolu olan bir ilahiyat olmuştur.

İlkçağın son döneminde bir dinsel kaynaşma, yani çeşitli dinlerin birbiriyle kaynaşması olayı karakteristik bir görünüm kazanmıştır. Bu dönemde, özellikle Romalılar, şu ya da bu dindeki Tanrıların reel bir varlığa sahip olduklarına inanıyorlardı. Bu arada bu Tanrıların güçlü ya da güçsüz oldukları da benimseme görüyordu. O kadar ki bilinmeyen Tanrıların sayısının bilinen Tanrılardan fazla olduğu söyleniyordu.

Nitekim bu dönemde yazılmış olan bir Hıristiyan eserinden öğrendiğimize göre Atina'da bir tapınma yeri yapılmış ve üzerine de "Bilinmeyen Tanrı İçin" yazısı yazılmıştır. Bu dönemde, Tanrıların bedenine inanıldığı için, Tanrılara saygıda kusur olmasın diye, bilinmeyen Tanrılara ayrılmış tapınakların yalnız Atina'da değil, hemen her yerde kurulmuş olduğunu düşünebiliriz. Sayısız Tanrıları kapsayan bir Panteon'da ilahiyat biliminin oluşması doğaldır.

Bu dönemde ilahiyat için en temel ortam görevini Yeni Eflatunculuk üstlenmiştir. Yeni Eflatunculuğun kendisinin de sonunda bir ilahiyat şekline geldiğini biliyoruz. Tüm dinlerin birbiri içine girdiği İlkçağın son dönemi, sayısız Tanrılardan oluşan Panteon'un başına, en yüksek Tanrı olarak, Yeni Eflatunculuğun "Bir"ini. koymuştur.

Bu dönemin çok Tanrıcılık (politeizm) akımı yönünden dikkat çekici ismi imparator Julianus Apostata'dır. Konstantin M.S. 300 yıllarında Hıristiyanlığı resmen tanıdı. Fakat onun yeğeni ve de kendisine Roma tahtında halef olan Julianus, can çekişen Roma dinini yeniden canlandırma girişiminde bulunmuştur.

Bunun için Hıristiyanlığın yayılmasına engel olmak istemiş, bu yönde pekçok önlemlere başvurmuştur. Bu nedenle kendisine "apostata Murted" denilen Julianus, teorik alanda Yeni Eflatunculuk sistemine dayanır. Felsefî söylevlerinde Jullianus'u, hocası, Jamblikos'a bağlı bir öğrenci olarak görüyoruz, onda da karışık bir teolojiye rastlıyoruz.

Yeni Eflatunculuğa dayanarak Hıristiyanlığın karşısına çıkmak isteyen Roma dini başarısızlığa uğradı. Çünkü Yeni Eflatunculuk daha çok bilginlere, aydınlara seslenen bir ..... görüşü sunuyordu. Bu felsefe sistemi bir yandan kurgucu bir hayal gücünün, öte yandan skolastik bir zekanın ürünüdür. Yani bu felsefe içinde; bir kavramlar sistemi, bu kavramlar sistemi ile ilişkilendirilen ve hayalciliğin ürünü yapılan Tanrı kurguları yan yana bulunurlar.

Yeni Eflatunculuğun son dönemlerinin dikkat çeken temsilcilerinden biri, tam ve mükemmel matematikçi olan Proklos'tur.

sevgen
05-09-2010, 03:47 PM
Alfred Adler Kimdir? (1870-1937)

(d. 7 Şubat 1870 - ö. 28 Mayıs 1937)

Bireysel psikoloji ekolünün kurucusu, Avusturyalı psikologdur.

Avusturya Penzing'de doğdu ve Viyana'da büyüdü. Viyana Üniversitesi Tıp Okulunda doktorluk eğitimi aldı ve 1895'te mezun oldu. Pratisyen hekim olarak çalıştığı ilk doktorluk yıllarından başlayarak hastayı çevresiyle ilişkileri içerisinde ele almak gerektiğini vurguladı ve bireyle ilgili sorunlara yönelik insancıl, bütünselci ve organik bir yaklaşım geliştirdi. Bedensel düzensizliklerle ilişkili olarak psikoloji ile ilgilenmeye başladı. 1902'de Sigmund Freud ile tanıştı, öğrencisi oldu ve birlikte Adler'in başkanlığında Viyana Psikanaliz Topluluğu'nu kurdular. Bir süre sonra Freud ile fikir ayrılıkları ortaya çıktı. Adler'in Organların Yetersizliği kitabından sonra tamamen uzlaşılmaz bir hale geldi ve 1911'de, Adler, izleyicileriyle beraber Freud'u açıkça eleştirerek bireysel psikolojiyi geliştirmeye başladı.

Hans Vaihinger'in ruhsal inşa fikirlerinden etkilendi ve erkek egemen toplumda doğal bir sonuç olarak "Erkeksi Başkaldırı" ile organik aşağılık ve telafi teorisini geliştirdi. Adler, Freud'un teorileri ile karşı görüşe geldi, fikir ayrılığı 1911'deki Weimar Psikanaliz Kongresi'nde aleni oldu. Adler, Freud'un inandığı seks içgüdüsünün baskınlığı ve ego dürtüsünün libidinal(?) olup olmadığı ile çekişiyordu, Freud'un bilinç altına atma üzerine fikirlerini de eleştirmişti. Adler bilinç altına atma teorisinin, erkeksi başkaldırının aşırı telafisi ve aşağılık hislerinden türetilmiş sinirsel bir durum olan ego -savunma eğilimleri- konsepti ile değiştirilmesi gerektiğine inanıyordu, Oedipal Kompleksleri önemsizdi. Adler Viyana Topluluğundan ayrıldı ve 1912'de Bireysel Psikoloji Topluluğu adını alan, Özgür Analitik Araştırmalar Topluluğu'nu kurdu.

1912'de ana fikirlerini tanımladığı "Über den Nervösen Charakter" kitabını yazdı. Kişinin bilinçsiz öz ereğinin temel amaçlarının baskıladığı ayrı aşamaların aşağılık hislerini üstünlüğe (veya bilakis yeterliliğe) dönüştürdüğü ifade ederek insan kişiliğinin erek bilimsel açıklanabileceğini iddia etti. Adler'e göre öz erek arzularına, toplumsal ve etnik gereksinimler karşı koyar, düzeltici etkenler umursanmaz ve kişi aşırı telafi ederse aşağılık kompleksi oluşabilir, kişi benmerkezci, güç düşkünü ve saldırgan veya daha kötüsü olabilirdi.

I. ..... Savaşı ile çalışmaları durdu, bu sırada Avusturya Ordusunda doktorluk görevi yaptı. Savaş sonrası 1930'lara olan etkisi adamakıllı arttı, 1921'den itibaren bir takım çocuk rehberliği klinikleri kurdu ve Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri'nde sık sık okutman, 1927'de Kolombiya Üniversitesi'nde misafir profesör oldu. Tedavi edici yöntemlerinde sosyal ilgiyi cesaretlendirip ve ödüllendirip fakat şımartma ve ihmalden kaçınarak sorunları çocukta önceden tutup, yetişkin ruha yoğunlaşmaktan kaçındı. Yetişkinlerde tedavi, suçlama veya üstünlük taslama tutumlarının tedavi edilen kimse tarafından dışarıda bırakılmasına dayanmaktaydı, kişisel davranışın farkına varılmasının artışı ile karşı koymanın azaldığını ve reddetmenin terse döndüğünü ifade etti. Yaygın tedavi araçları mizah kullanımı, tarihi anları ve mantığa aykırı emirleri içermekteydi. Adler'in popüleritesi görece optivizmi ve fikirlerinin Freud ve Jung'unkilerle karşılaştırıldığında anlaşılabilir olması ile ilişkiliydi. Adler sıklıkla, Kişinin davranış şablonu analizi, toplumla ilişkili, işi ilişkili ve cinsiyeti ile ilişkilidir, savını vurgulamıştı.

1934'te Avusturya Hükümeti, Yahudi olduğu için Adler'in kliniklerinin çoğunu kapattı. Adler 1935'te Long Island Tıp Kolej'ine Profesör olarak Avusturya'dan ayrıldı. 1937'de Aberdeen İskoçya'da öldü.

Alfred Adler'den Seçme Sözler

- Bazen insanlar, kendini beğenmişlik ya da kibir sözcüğü yerine kulağa daha hoş gelen hırs sözcüğünü kullanarak kendilerini biraz temize çıkarmaya çalışırlar. (Sf:200, Say yayınları, 2002)

- Hayatta kadınların nasıl ikinci derecede rol oynamakla yükümlü kılındığını gören bir kızın cesaretini yitirip, kendisini bekleyen işlere pek istenildiği gibi el atamayacağı, yaşamın karşısına çıkaracağı ödevlerden korkup soluğu kaçmakta alacağı doğal, bunun da kendisini işe yaramaz bir duruma sokacağı kuşkusuzdur. (Sf:146, Say yayınları, 2002)

- Kadının yetersizliğine ilişkin önyargı ve buna bağlı olarak erkeğin kendini beğenmişliği, her iki cinsiyet arasındaki uyumu sürekli bozarak inanılmayacak bir gerilimin doğmasına yol açar; ilgili gerilim, özellikle sevgi ilişkilerine de nüfuz ederek tüm mutluluk olanaklarını aralıksız tehdit altında tutar, hatta çok kez yok eder. Tüm aşk yaşamımızı zehirleyerek kurutup bir yangın yerine çevirir. (İnsanı Tanıma Sanatı, Sf:159, Say yayınları, 2002)

- Kadınla erkek arasındaki uzlaşma ve dengenin karakteristik özelliği arkadaşlıktır. Kadın ve erkek arasındaki ilişkide karşı tarafı boyunduruk altına almak, tıpkı ulusların yaşamındaki gibi katlanılmaz nitelik taşır. (İnsanı Tanıma Sanatı, Sf:159, Say yayınları, 2002)

- Kadınların erkeklerden daha az yetenekli olduğu savı bir masaldan, gerçekmiş izlenimi veren bir uydurmacadan başka nitelik taşımaz. (İnsanı Tanıma Sanatı, Sf:145, Say yayınları, 2002)

- Ruhsal ilişkiler örgüsünden koparılıp alınmış bir tek ruhsal olaya dayanılarak insanı tanımak gibi bir işe kalkışılamaz. (İnsanı Tanıma Sanatı, Sf:197, Say yayınları, 2002)

- Tırnak kemirme ve burun karıştırma gibi dikkat çeken kötü alışkanlıklara sahip insanlar, ilgili davranışlarıyla inatçı kimseler olduklarını ele verdiklerini bilmezler. (İnsanı Tanıma Sanatı, Sf:115, Say yayınları, 2002)

- Toplumdan uzak kalmak isteyen biri için, örneğin hep kirli bir yaka ya da pejmurde bir ceketle toplum içinde görünmekten daha uygun ve daha etkili bir çare yoktur. Kendisini başkalarının dikkati, eleştirisi ve rekabetiyle yüz yüze getirecek bir işin başına geçmekten yakayı sıyırmada ya da sevgi ve evlilikten kaçma işinde, başkalarının karşısına bu şekilde çıkmaktan daha iyi ve mükemmel ne yardım edebilir kendisine? (İnsanı Tanıma Sanatı, Sf:256, Say yayınları, 2002)

- Unutkan insanlar öyle kişilerdir ki, açıkça başkaldırmaya pek yanaşmaz, ama unutkan davranışlarıyla ödevlerine karşı yeteri kadar ilgi duymadıklarını ele verirler. (İnsanı Tanıma Sanatı, Sf:113, Say yayınları, 2002)

- Uygarlığımızda bir kızın özgüvenini ve cesaretini yitirmemesi kolay değildir. (İnsanı Tanıma Sanatı, Sf:146, Say yayınları, 2002)

- Yıkayıp temizleme hastalığı'na kadınlarda alabildiğine sık rastlanır. Böyle davrananların tümü de kadınlık rolünü üstlenmeye karşı koyanlardır; ilgili davranışlarıyla kendilerini bir tür mükemmelliğe kavuşmuş görür, her gün kendileri gibi sık sık temizliğe başvurmayan kadınlara tepeden bakarlar. (İnsanı Tanıma Sanatı, Sf:157, Say yayınları, 2002)

- Eğer bir insan bir başkasına gerçekten ilgi ve yakınlık duyuyorsa, o ilginin gerektirdiği bütün özelliklere sahip olmalıdır: Dürüst olmalı, iyi bir arkadaş olmalı, sorumluluk duygusu taşımalı, sadık ve güvenilir olmalıdır. (Sf:147, Payel yayınları, 1999)

- Eğer erkek şefkat arıyorsa, kendisini çımartacak, pohpohlayacak kızlar arayacaktır. Eğer ilişkiyi ikili bir yarış gibi görüyor ve bu yarışta üstün gelmeyi istiyorsa, güçlü görünen kızları arayacak, veya yapıları, toplumsal konumları ve güçleri açısından kolayca yönlendirilip güdülebilen kızları yeğleyecektir. Doğal olarak böyle bir seçim pek çok yanlışa yol açacaktır; çünkü hiçbir kız sürekli boyun eğmeye razı olmaz. (Sf:104, Payel yayınları, 1999)

- Farklı cinslerden iki eşit insanın görevi olarak tanımladığımız aşk, iki bireyin bedensel ve düşünsel yönlerden birbirlerini çekmesini, başkalarını dışlamasını ve birbirlerine karşı mutlak bir teslimiyetle yaklaşmalarını gerektirir. (Sf:89, Payel yayınları, 1999)

- Gizliden gizliye üstün olma isteği besleyen kızlar, genellikle güçsüz, sakat ya da kendi toplumsal konumlarının altındaki erkeklere yönelirler. Aynı şekilde, hemen el altındaki birinin veya bir akrabanın seçilmesi de, kendinden çok genç veya çok yaşlı bir erkeğin seçilmesi de güçsüzlük duygusunun belirtisidir. (Sf:94, Payel yayınları, 1999)

- Kadının çocukluğundan başlayarak kendisine zorlanan role başkaldırısı ne denli güçlü olursa, ya da aynı şekilde erkek kendisine biçilen ayrıcalıklı rolü tüm saçmalığına karşın oynamamakta ne denli ısrarlıysa, cinsler arasındaki çatışma da o denli şiddetli olur. (Sf:29, Payel yayınları, 1999)

ESERLERİ

- Organların Yetersizliği Üzerine İnceleme - 1911
- Nevrotik Yapı Üzerine - 1912
- Tedavi ve Eğitim - 1914
- Bireysel Psikolojinin Uygulanması ve Kuramı - 1917
- İnsanı Tanımak - 1927
- Bireysel Psikoloji Tekniği - 1928'de birinci bölüm, 1930'de ikinci bölüm
- Yaşamı Tanımak - 1929
- Okulda Bireysel Psikoloji - 1929
- Yaşamı Tanımak - 1930
- Psikoterapi ve Eğitim - 1919-1929
- Nevrozlar - 1929
- Eşcinsellik Sorunu - 1930
- Çocuk Eğitimi - 1930
- Yaşamı Biçimlendirme - 1930
- Psikoterapi ve Eğitim II - 1929 - 1932
- Yaşamın Anlamı - 1933
- Psikoterapi ve Eğitim III - 1933-1937

sevgen
05-09-2010, 03:53 PM
Martin Luther Kimdir?

Martin Luther ( 10 Kasım 1483 - 17 Şubat 1546) Alman din reformcusudur.

Almanya'nın Eisleben şehrinde doğan Martin Luther, Erfurt Üniversitesi'nde okudu. Ailesine yaptığı bir ziyaret dönüşü, Erfurt yolunda yıldırım çarpma tehlikesiyle karşılaşınca keşiş olmaya karar verdi. 21 yaşındayken Aziz Augustin tarikatına bağlı bir manastıra girip ilahiyat eğitimine başladı ve aynı yıl rahip oldu. Ertesi sene Wittenberg Üniversitesi'nde doktorasını tamamlayarak ders vermeye başladı. O günlerde, Roma'nın görevlendirdiği bir Dominiken keşişi olan Johann Tetzel, Wittenberg civarında endüljans satıyordu. Luther manastırdaki günlerinden beri sorguladığı bu uygulamaya karşı bir eleştiri yazdı. Endüljans uygulaması hakkında bir tartışma başlatmak niyetiyle 31 Ekim 1517 günü, o dönemde üniversitenin bülten panosu sayılabilecek Wittenberg Kale Kilisesi'nin kapısına 95 Tez'ini astı. Sonuçta endüljans satışlarında bir düşüş yaşandı.

1518 yılında Roma'da Luther'in fikirlerine karşı bir papalık davası açıldı. Bu engizisyon davasında Luther gıyabında yargılandı. İmparator Maximillian onu heretik (dinden çıkmış, sapkın) ilan etti; Luther, suçlamalara cevap vermek üzere Roma'ya çağrıldı. Ama o, Roma'ya gitmek yerine, Augsburg'ta Kardinal Cajetan'a ifade vermeyi tercih etti. Cajetan ondan fikirlerinden ve Kilise'ye yaptığı saldırılarından vazgeçmesini isteyince, Luther, Wittenberg'e döndü. Burada Kutsal Roma Germen İmparatorluğu'nun imparator seçme yetkisi olan Saksonya Dükü III. Frederick onu himayesi altına aldı. Papa X. Leo, III. Frederick'ten Luther'in sürgüne gönderilmesini talep ettiyse de, dük bu emre itaat etmedi. Bu arada bazı görüşlerinden vazgeçen, hatta Papa'ya bir özür mektubu bile gönderen Luther, Ingolstadt Üniversitesi rektörü Johann Eck ile endüljans konusunda bir münazaraya katıldı. Bu münazarayı Eck kazandı ama Luther, Roma'nın şimşeklerini iyice üzerine çekti.

15 Haziran 1520 günü Papa X. Leo, Luther'i bir bildiriyle aforoz etti. Ekim ayında papalık bildirisi Luther'in eline geçti ama Erfurt Üniversitesi'ndeki öğrencileri onu parçalayıp suya attı. Üniversite yetkilileri ise bu olaya müdahale etmedi. Derken Luther, belki de en meşhur kitabı olan Von der Freiheit des Christenmenschen (Hıristiyan Kişinin Özgürlüğü Üzerine) isimli kitabını Papa X. Leo'ya açık bir mektupla birlikte yayımladı. Onun düşüncesinin teolojik ve ideolojik temellerini yansıtan bu küçük eserin özünde ise Freiheit (özgürlük) kavramı vardır.

1521 yılında Luther bu sefer de İmparator V. Charles tarafından Worms Kurulu'na ifade vermek üzere çağrıldı. Yolda Erfurt, Eisenach, Gotha ve Frankfurt'ta vaazlar verdi ve Worms'a büyük bir kalabalık eşliğinde zafer kazanmış komutan edasıyla girdi. Burada kendisinden yazmış olduğu kitaplardaki heretik fikirlerinden vazgeçmesi istendi. Luther şöyle bir ifade verdi: "Kutsal Metinler ve akıl yoluyla ikna edilmediğim sürece papalar ve konsillerin otoritesini kabul edemem. Zira bunlar kendi aralarında çelişmekte ve benim vicdanım da sadece Tanrı'nın sözüne bağlıdır. Bu sebeple hiçbir görüşümden dönmüyorum çünkü kişinin vicdanına rağmen yazdıklarını inkar etmesi doğru ve güvenilir olmaz. Tanrı yardımcım olsun".

Worms Kurulu, sonuç alınamadan dağıldı. Luther de yerleştiği Wartburg'da İncil'in Almancaya tercümesine başladı. Luther, Wartburg'tayken Wittenberg'te de önemli değişiklikler oluyordu: Özel ayin isteklerini reddeden keşişler Augustinien tarikatını terk etti. Kale Kilisesi'nin rahibi evlendi; öğrenciler Fransisken manastırındaki sunağı tahrip etti; ayinler Almanca yapılmaya başlandı ve şarap kadehi ilk defa kiliseye gelen cemaate de sunuldu. Luther hakkındaki yasaklamalar kaldırıldı ve o da Wittenberg'e dönerek kilisede vaaz vermeye başladı. Nürnberg Kurulu, Luther'den artık kitap yayımlamamasını isteyerek Katolik doktrini dışındaki vaazları yasakladıysa da Luther yazmaya devam etti; hatta şair ve müzisyenlerden ayinlerde kullanılacak yerel dile katkıda bulunmalarını istedi. 1524, Almanya'da karışıklıkların yaşandığı bir yıldı. Köylüler Luther'in öğretileri doğrultusunda ekonomik koşullarının iyileştirilmesi için ayaklandı. Liderleri arasında Wittenberg'te eğitim almış bir ilahiyatçı olan Thomas Müntzer de vardı. Luther köylülerin saldırılarına karşı bir kitap yazdı ve ayaklanma Frankenhausen'de bir çatışmada 50 bin kadar köylünün öldürülmesiyle sona erdi, Protestan rahiplerden bazıları Katolik prensler tarafından idam edildi ve köylüler Luther'in kendilerini aldattığına inandı.

Eski bir rahibe ile evlenmiş olan Luther, 1526'da Deutsche Messe und Ordnung des Gottsdienstes (Almanca Ayin ve Kutsal Merasim Düzeni) adıyla yayımlamış olduğu ayinlere başladı. 1529 senesinde önce Batı medeniyetini İslam tehlikesinden korumak için Türklere karşı savaşmanın her Hıristiyanın üzerine vazife olduğunu bildiren küçük bir eserden sonra, Hıristiyanlığın temel inanç ve doktrinlerinin soru-cevap şeklinde öğretildiği Küçük ve Büyük Kateşizm'i yayımladı. Üç yıl sonra Nürnberg Dini Barış Komitesi, Alman Protestanlara özgürlük tanıdı. Luther, Wittenberg İlahiyat Fakültesi'nin dekanlığına getirildi. Sağlık sorunları olmasına rağmen yazmayı sürdürdü. Önce Anabaptistler (vaftiz uygulamasının sadece ergenlikte olabileceğini iddia eden bir protestan mezhebi) daha sonra Yahudiler aleyhine yazdı ve Kutsal Metinler'den hareketle papalığa karşı oldukça ağır bir dille eleştiri olarak Wider das Papsttum zu Rom vom Teufel Gestiftet (Roma'da Şeytan Tarafından Kurulmuş Papalığa Karşı) eseriyle papalığa son darbesini indirdi. 17 Şubat 1546 günü doğduğu yer olan Eisleben'de kalp ve böbrek yetmezliğinden öldü.Ünlü Reform hareketinide o başlatmıştır (Almanya'da 16. yüz yılda.).

Luther’in din ve kilise hakkındaki görüşleri:

İnsanın tanrı yasalarını ilahi bir sezgiyle kavrayıp izleyebileceği yolundaki Thomasçı “iyimserlik” yerine, insanın “düşüş”le açıklanan öze ilişkin günahkarlığını ve bir bakıma “düzelmezliği”ni öne çıkaran Augustinusçu “kötümserlik”, Luther’in din hakkındaki görüşlerinin hareket noktası olmuştur. Bu doğrultuda, döneminin reformundan çok rönesansı etkilemiş, hümanist düşünürlerince vurgulanan, insanın yetenekleriyle erdemlerini yücelten görüşler Luther’e ters gelmekteydi (Ağaoğulları, 1997).

Erasmus gibi hümanist Rönesans düşünürlerini Luther’in görüşlerinden uzaklaştıran temel noktalardan biri Luther’in insan iradesine ve bu iradenin ürünü olan eyleme değil, insanın ruhsal yanına ve ruhun düzeltilmesi için vazgeçilmez gördüğü imana ağırlık vermesiydi. Nitekim, Erasmus’tan gelen ve insanların zamanlarını ve yeteneklerini böylesi bir labirentte harcamamalarını tercih edeceğini bildiren görüşlere karşı, 1525 yılında Luther “Köle İrade Üzerine” adlı yapıtını yayınlamıştı. Bu yazısında, anti-hümanist ve aşırı Augustinusçu bir insan anlayışını savunan Luther, Erasmus’un görüşlerine şu noktada kesinlikle karşı çıkıyordu: Erasmus’ta insan, kendi akıl yürütme gücüyle, Tanrı’nın insandan beklediği eylem biçimlerinin ne olduğunu kavrayabilir. Luther’e göre ise, aksine, biz hepimiz, bütün insanlar ilk günah nedeniyle, günahkar yaratıklar olduğumuz için tanrı tarafından terkedilmiş bir durumdayız. Dolayısıyla tüm insanlar, bağımlı, lanetli, tutsak, hasta ve ölüdür. Bu nedenle, Tanrı’yı insan aklı ile ölçülebilir, kavranabilir ve bilinebilir bir varlık diye kabul etmek günahkarca bir anlayıştır. İnsanlar, Tanrı’dan o denli uzaktırlar ki, Tanrı’nın neyi isteyip neyi istemediğini bilme umutları bile yoktur (Batur, 1988).

Bu noktada, eğitiminin başlangıcında öğrendiği Ockhamcı nominalizme başvuran Luther’e göre, Tanrı’nın buyruklarına, bize haklı veya akla uygun göründükleri için değil ama sadece ve sadece Tanrı’nın buyrukları olduğu için itaat etmek gerekmektedir. Ancak şimdi de Tanrı’nın buyruklarının ne olduğunu insanın nasıl bileceği sorunu vardır. Bu bağlamda Luther’in Tanrı’ya iki yönlü bir nitelik atfettiğini görmekteyiz. Luther’e göre Tanrı, bir yönüyle, kendisini “kelam”la açığa vurmayı seçmiş olan bir varlıktır. Tanrı’nın ikinci yönü ise, gizli tanrısal varlık olarak karşımıza çıkmaktadır. Gizli Tanrı’nın iradesi, her alanda vardır, ..... üzerinde olup biten her şeyi düzenlemekte, yönetmekte ve bu anlamda da tüm-erkli bir nitelik taşımaktadır. Bu gizli Tanrı, insanın anlama yetisinin dışında kalmaktadır. Dolayısıyla, Tanrı’nın bu gizli yönünden ancak korkulur ve bu yönüyle Tanrı’ya korkuyla karışık bir saygı içinde tapınılır.

Luther, Tanrı’nın kulları arasında bir ön ayrım yaptığını ve kimi kurtuluşa erdireceğini, kimi ise düzelmez bir biçimde lanetlediğini bildiğini kabul etmektedir. Bir bakıma Tanrı’nın seçilmiş kulları ile Tanrı’nın lanetlenmiş kulları olarak ifade edilebilecek bu ayrım, Luther’i başlangıçta umutsuzluğa ve ruhsal gerilimlere sürüklemiştir. Hangi insanın Tanrı tarafından sonsuza dek lanetlenmiş olduğu, bu önbilginin sadece insanın kavrama yetisini aşan “gizli Tanrı”da bulunması yüzünden belli değildi. Ancak Luther, sonradan korkulu bir saygı ile tapınıldığını belirttiği Tanrı’nın bu ikinci yönüne “iman” etmekle kurtuluşun mümkün olduğunu, çünkü Tanrı’nın iradesinin günahkarı cezalandırmaktan çok kendisine iman edenleri kurtarmak olduğunu fark etmişti. Dolayısıyla, Luther’e göre insanın kurtuluşu, sadece ve sadece imandan geçiyordu. Buna uygun olarak Luther, günahkar bir varlık olarak insanın amacının imana kavuşmak olduğuna inanmaktaydı. (Sabine, 1969).

Bundan sonra varılması beklenen sonuç, artık kolaylıkla tahmin edilebilir. Kilise, Tanrı ile insan arasında aracılık yaparak insanın kurtuluşu için gerekenleri belirleyen bir kurum olarak gereksizdir. Roma Kilisesi ve papa ile olan mücadeleleri sırasında belirginleşen görüşleriyle Luther, yerleşik bir kurum olarak Kilise’nin gereksizliğine inanmış, geliştirdiği teolojik ilkeleriyle de böyle bir aracı kurumun gereksizliğinin temellerini atmıştır. Hatta daha da ileri giderek, en büyük günah kaynaklarından birinin Katolik kilisesi ve papa olduğunu vurgulamıştır. Papa ve Kilise, Luther için, insanın imanla kurtuluşa erişmesinin önünde engeldir. İman, Luther için, sadece İsa aracılığıyla ulaşılabilecek bir şey olduğuna göre, Kilise’nin ve papanın bu imana erişmeyi engellemeleri, papayı İsa aleyhtarı yapmaktadır.

Bu görüşleri esas alındığında, Luther’in sadece Roma Kilisesi’ne değil, inanan insan ile Tanrı arasında aracılık yapmakla yükümlendirilmiş her türlü kuruma karşı çıktığı söylenebilir. Ancak Luther’in Kilise ile ilgili görüşlerinde başvurduğu bir ayrım, bu karşı çıkışı bulanıklaştırmaktadır. Bu da, gerçek kilise ile kurum olan kilise arasında bir ayrım yapmasından kaynaklanmaktadır. Sadece iman edenlerin dinsel birliği anlamında ve görünür bir kurum niteliği taşımayan bir gerçek kiliseden söz etmesi, Luther’in izleyicilerinin Roma Kilisesi’nden ayrı yeni bir örgütlenme kurmalarını engellemiş, belki aksine buna dayanarak yeni bir (Lutherci) kilise örgütlenmesinin temel gerekçesi olmuştur: Gerçek kilise, Katolik Roma Kilisesi değil, Protestan Lutherci Kilise’dir.

Ancak Luther ve izleyicilerinin geliştirmiş oldukları “Lutherci Kilise” bir yana, Roma Kilisesi’ne karşı çıkmış, Luther’in siyasal iktidar sorununa bakışının nasıl olduğu sorusunu da akla getirmektedir. Luther’in Kilise’nin hiçbir biçimde güç sahibi olamayacağını kabul etmesi, mantıksal sonuçları bakımından, Kilise’nin ruhani alanda olduğu kadar, dünyevi alanda da sahip olduğu ya da sahip olduğunu ileri sürdüğü her türlü gücünü yadsımak anlamını taşımaktadır.

sevgen
05-09-2010, 03:56 PM
Anaksimandros (Anaximandros) Kimdir?


İlk filozoflardan ikincisi Anaximandros'tur. O da Miletli. Thales'ten sonraki kuşaktan. Onun öğrencisi, sonra da ardılı (halefi) olmuş. Güneş saatini bulduğu, ilk haritayı çizdiği söylenir. “Peri physeos= Doğa üzerine”adlı bir yapıtı varmış. Bu konuda bu adla yazılmış ilk yapıtmış bu.


Anaximandros da Thales gibi, arkhe sorunu üzerinde durmuştur. O da var olanların kökeninin, anamaddenin ne olduğunu soruyor. Ona göre ilkmaddenin sonsuz, tükenmez olması gerekir, çünkü ilk- madde sonsuz yaratmasında sınırsız ve tükenmez olduğunu gösteriyor.Sonsuz kavramını ilkin açık olarak belirleyip, bunu maddeye yükleyen Anaximandros olmuştur. Ancak, Anaximandros anamaddeye yalnız sonsuzluk niteliğini yüklemekle kalmıyor, daha da ileri gidiyor: İlk –madde yalnız sonsuz değildir, sonsuz olandır da; çünkü ona, daha yakın olan başka bir belirlenim yüklenemez. Thales ilk maddeyi su ile, demek ki belli, bilinen bir madde ile bir tutmuştu. Anaximandros'a göre ise, bunu yapamayız, çünkü her belli, belirli şey sonlu ve sınırlıdır da, yani karşıtı ile sınırlanmıştır: Sıcak soğuk ile, sıvı olan katı olanla, aydınlık karanlıkla, vb. sınırlanmıştır. Her belli olan, dolayısıyla sonlu ve sınırlı olan şey, meydana gelmiş olan bir şeydir–sıcak soğuktan, sıvı katıdan oluşur– ve yeniden karşıtına döner. Böylece, birbirinin karşıtı olan şeylerden biri,öteki karşısında zaman zaman ağır basar; bu da bunların içinden çıktıkları sonsuz anamadde içinde yeniden arınmalarına kadar sürer.


Apeiron anlayışından Anaximandros çok özgün bir doğa görüşü geliştirmiştir: Apeiron'dan önce sıcak ile soğuk oluşmuştur. Sıcak, başlangıçta soğuk ve karanlık olanı (biçimlendirmekte olan yeri) bir alev küresi olarak bir kabuk gibi sarmıştı. Soğuk'tan iki karşıt: katı ile sıvı doğmuştur. Sıvı'dan,yeri çevreleyen alev küresinin sıcaklığı yüzünden, buğular yükselip alev küresini halkalara, ateşle dolu olan hava tekerleklerine bölmüşlerdir.Bu tekerlekler de birtakım deliklerin – güneş, ay – alevler saçarlar. Böylece hava(buğu) ile ateşin birleşmesinden gök meydana gelmiştir.Yer tepsi biçiminde değil, bir silindir, yuvarlak bir sütün biçimindedir ve boşlukta serbest olarak durur; gök de yerin etrafında döner.


Anaximandros'un bu açıklamalarından açıkça şunu görüyoruz.. Doğal karşılaştığımız çeşitli ve karmaşık olayları, burada tek, yalın bir temele bağlamak denemesi yapılmaktadır. Anaximandros'u tam bir düşünür yapan da budur; bu yalınlaştırıcı açıklama denemesi, onun gerçekteki çokluğu düşüncede bir birliğe bağlamak istemesidir.


KAYNAK


Felsefe Tarihi; Prof. Macit Gökberk; Remzi Kitabevi; Felsefenin Öyküsü; Bryan Mageee; Dost Kitabevi


Ek Bilgiler


Thales'ten sonra Yunan .....sının ve Batı felsefesinin en önemli filozoflarından biri Anaxsimandros'dur. Anaximandros, Thales'in öğrencisi ve arkadaşıdır. Anaximandros'un iki temel sorusu vardır; birincisi o da Thales gibi evrenin ana maddesini soruyor; ikincisi bu ana maddeden evrenin nasıl meydana geldiği sorusu. Anaximandros astronomiden geometriye, biyolojiye, coğrafyaya, zelzelenin oluşumuna, canlıların meydana gelişine kadar hemen hemen akla gelebilecek her konuda kitaplar yazmış ve ayrıca Batı .....sındaki ilk ..... haritasını çizmiştir. Bazı doğa olaylarını,bugün bilinene yakın bir isabetle açıklayabilmiştir. Mesela zelzelenin, .....nın içindeki boşluklardan kaynaklandığını öne sürmüştür; zaman içinde alttaki topraklar boşlukları dolduruyor ve üstteki topraklar sarsılıyor. Bugün zelzele açıklaması aşağı yukarı buna benzer biçimde yapılmaktadır.


Anaximandros için evrenin ana maddesi Aperion. Aperion sınırsız, belirsiz demektir. Aperion mekanca sınırsız ve her türlü nesnenin içinde kaynaşmış olarak bulduğu, tükenmez bir kaynaktır. Diğer bir özelliği belirsiz olmasıdır, yani algımıza konu olmayacak kadar niteliksizdir. Anaximandros Aperion kavramıyla, nesnelerin görünüşleri ile gerçekleri arasında bir ayrım ortaya koymuş olur. Algı .....sının ötesinde bir takım varlıkların olduğunu kabul eder. İşte bu Platon'un idealarına giden yoldur, bu yolu Anaximandros'un Aperion'u açmıştır.


Anaximandros'a göre başlangıçta Aperion vardı ve bu madde birden bire girdap gibi dönmeye başladı ve bu dönme sırasında bir takım ayrışmalar meydana geldi. İlk ayrışmada sıcak ve soğuk ortaya çıktı. Yunanlıların gözünde uzun bir süre nitelikler, nesnelerle karıştırıldı. Yunanlı için sıcak ve soğuk maddedir, modern düşüncede ise sıcak ve soğuk madde değil, bir nesne veya maddenin özelliğidir.


Anaximandros'un görüşünde iç içe geçmiş durumda iki küre bulunuyor. Soğuk madde ortada, merkezde, sıcak madde ise soğuk maddenin çevresinde. Sıcak soğuğu ısıtmaya başlıyor, ısıtma aşamasında soğuk maddenin bir kısmı buharlaşıp hava ve bulutları oluşturuyor. Geriye kalan kısmı da küçülüp toprağı, balçığı meydana getiriyor. Toprak iyice kuruyunca taşlar, kayalar, yeryüzü oluşuyor. Kurumadan kalan kısım deniz oluyor. Yeryüzü evrenin merkezinde desteksiz, merkezkaç kuvveti ile duran bir silindir olarak düşünülmüştür.


Ateş hava ile temasından kabuklanıyor. Havanın üzerinde, havadan bağımsız bir küre daha oluşuyor; ateş küresi. Bu ateş küresinin üzerinde bazı delikler meydana geliyor, bunlar sabit yıldızları oluşturuyor. Daha sonra ateşin bir kısmıyla kürenin içinde bir daire ortaya çıkıyor, bu dairenin içinde beş delik var. Bu beş delik beş gezegeni (Mars, Merkür; Satürn, Uranüs, Jupiter ) gösteriyor. Bunun içinde bir başka halka ve halkanın üzerinde bir delik, güneş var. Bunun içinde bir halka ve üzerinde bir delik daha bulunuyor; bu tek delik de Ay'ı meydana getiriyor.


Anaximandros'un en önemli özelliği, evreni saf akla dayandırarak açıklaması. Gökyüzü ve evreni geometrik bir modelle açıklıyor. Ortaya koyduğu en büyük problem belirsiz bir nesneden belirli olana nasıl geçildiği.


Ek Bilgiler 2


Anaximander Miletos da Sokrates öncesi dönemde yaşamış Yunalı bir filozoftur. Thales'in öğrencisidir. Aynı zamanda tarihsel kaynaklara göre öğretilerini kaleme almış ilk filozoftur ve eseri Grek dilinde düzyazı olarak kaleme alınmış ilk kitaptır. Ancak yazdıklarından sadece bir cümle günümüze ulaşmıştır. Onun buluşlarıyla ilgili birincil kayıtlar sonraki yazarların bize aktardıklarıdır. (Söz konusu tek cümlede su ve ateş gibi tözlerin ortaya çıkışı, haksızlıkların cezalandırdığı insan toplumundan elde edilen mecazlarla betimlenir. Örneğin ne sıcak nede soğuk süreklidir, ikisi de aralarındaki dengeyi korumak için ödün verirler.) O hem bir doğa filozofu hem de bir doğa araştırıcısıdır. Her iki alanda da çığır açmıştır. Bilime önderlik yapan ve evrene farklı gözle bakıp inceleyen ilk kişidir. Birçok kişi tarafından astronominin kurucusu sayılır ve ilk kez kozmoloji yada ..... üzerinde sistematik felsefe görüşü geliştiren filozoftur. Felsefeye ‘arkhe' terimini de ilk o getirmiştir.


Aperion, Sonsuzluk


Miletos'lu diğer iki filozof gibi onun da temel sorunu, ilkenin (arkhe) özü sorunudur. Anaksimandros arkhe kavramıyla duygusal verili olanı aşarak hedefi belli olan bir yönde metafizik bir kavrama doğru ilk adımı atmaktadır. Arkhe olarak niçin ‘sonsuz'u (Apeiron) seçtiğini de bilmektedir. Çünkü sırf böyle bir kavram yaşam sürecinin sonsuza kadar devamını güven altına alabilir. Ona göre doğmak birmiş olmaktır,ölmek her şeyin ilkesine dönmektir ve .....nın tanıdığı yada tanıyacağı bütün varlıklar sosuz sayıda olmuş ve olacaklardır. Anaksimandros sonsuz'u nitel yönden homojen ama hala belirsiz bir madde yığını olarak düşünüyordu. Sonsuz kavramıyla sonsuz (sınırsız) maddeyi kastettiği zaman, bununla sırf madde ile gücün henüz birbirinden ayrılmadığını anlatmak istiyordu. Bu .....da olup bitenler Anaksimandros'a göre asla sona ermeyen harekete dayanmaktadır. Bu hareket ilkenin özüne ait olduğuna göre,ilke de özü vasıtasıyla olup bitenleri kavranabilir duruma getirecektir. Önemli başka bir adımı da, ilkenin evrensel süreçteki etkisini tek tek tasarlama ve ancak ondan sonra kavranabilir duruma getirme denemsidir.


Evren Bilimi


Evren'in sırf gözleme ve rasyonel düşünmeye dayalı meydana geliş öyküsünü ilk kez tasarlayan .....mızın bir 'evren' yani planlı bir şekilde düzenlenmiş bir bütün olduğunu ilk kez o ifade etmiştir. Anaksimandros'un mitolojiyi kullanmadan evreni açıklamaya çalışması onu bu konuda kendinden önce yazan yazarlardan (Hesiodos) ayırır. Tarihe en büyük katkısı evren hakkında ve hayat hakkında yazdıklarıdır. Bu yüzden ‘evren'in babası' olarak adlandırılır .Aynı zamanda astronomiyi de o icat etmiştir. Bilinen .....nın bir haritasını çizmiştir. Ussal çıkarımlara önem veren bir düşünür olduğundan simetriye ağırlık vermiştir. Sıcakla soğuğun önceden beri var olan doğuruşu nesnesi kozmosun meydana gelişinde ayrılmış ve bundan yeryüzü çevresindeki havayı bir ağacın kabuğu gibi saran bir alev kümesi meydana gelmiş, bu küre parçalanıp da bir takım daireler halinde toplandığı zaman güneş, ay ve yıldızlar onun yerini almışlar. Güneş'in çizdiği daire .....nın 27 misli,ayınki de 19 misli imiş, en yukarıda güneş sonra ay en aşağıda yıldızlar çemberi bulunuyormuş. Onun kuramındaki yenilik yerin şu ya da bu biçimde göklerde bir yerlerde asılı olduğu ya da bir yerden destek aldığı biçimindeki eski kanıyı reddetmesidir. Ona göre yeryüzü şekil bakımından silindir biçiminde, ve yüksekliği genişliğinin üçte biri kadardır. İki düz yüzeyden biri üzerinde biz yürüyoruz, öteki bunun karşısında bulunuyor ve yer evrenin merkezinde desteksiz bir konumda durmaktadır;çünkü herhangi bir yönde hareket etmesi için bir neden yoktur, bundan dolayı da hareketsizdir.


Meteorolojik Düşünceler


Bu ilk fizikçiyi öncelikle ilgilendiren konu meteora yani gökyüzündeki nesnelerdi. Meteora'yı ve depremi fizik yönünden ilk o açıklamıştır. Gök haritalarını çıkarırken geometriden ve matematiksel orandan yararlanmıştır. Gnomon'u (gök ölçüsü),ilk o bulmuş ve güneş saatinin yanına dikmiştir. Ayrıca ilk haritayı çizen bir 'sphaere' yani gökküresi planlayıp gerçekleştiren de yine o dur. Ama özellikle yeryüzünün boşlukta durduğunu keşfetmesi ve bunu matematiksel yönden açıklaması o gün için duyulmamış bir varsayımdır.

sevgen
05-09-2010, 03:58 PM
William James Kimdir?

(d. 11 Ocak 1842 – ö. 26 Ağustos 1910)

Pragmatizmin kurucusu olan ABD'li filozoftur.

İrlanda asıllı zengin bir göçmen ailenin çocuğudur. Çocukluğu Avrupa'da seyahatlerde geçti. Önceleri düzenli bir öğrenim göremedi. Sonradan Harvard Üniversitesi'nde tıp ve tabiat bilimleri tahsili yaptı. 1869'da tıp doktoru, 1885'de Harvard Üniversitesi'nde profesör oldu. Burada fizyoloji, biyoloji, felsefe ve psikoloji dersleri verdi. İlk önemli eseri Psikolojinin Prensipleri'dir (1890). Felsefi sistemin esaslarını Pragmatizm (1907) adlı kitabında ortaya koydu. Felsefi görüşü pratiklik, faydalılık ve verimlilik kavramlarına dayanır.

James'e göre bilgi, kişilik, bilinç, gerçek düşünce gibi şeyler faydalılık, verimlilik, pratiklik ölçüsüyle değerlendirilir. Mühim olan teori değil, iş ve uygulamadır; hayatta var olan, uygulanabilen ve bir etki meydana getiren şey gerçektir. Zihnen ve soyut olarak ne kadar doğru olur veya görünürse görünsün pratiği olmayan ve hayatta bir etki meydana getirmeyen şey bir değer ifade etmez ve gerçek de sayılmaz.

Amerika'daki ilk psikoloji laboratuvarını oluşturmuş olan James, pragmatizm, "sonuçlar nelerdir?" diye sormakta ve düşüncenin yüzünü, eylem ve geleceğe yöneltmektedir. Nitekim James, yaşamı doğrudan ilgilendiren somut olgulara, eylemlere, insanın yaşamını şimdi ve yakın gelecekte doğrudan etkileyen güç ve eyleme önem vermiştir. O, yararlılıkla, yalnızca bireyin maddi ihtiyaçlarının karşılanmasını değil, aynı zamanda insanın ve toplumun gelişmesine katkıda bulunan her şeyi anlatmak ister. Bu anlamda din, James'e göre, tümüyle doğrudur ve din konusunda, dinin sonuçlarına bakarak yargıda bulunmak gerekir. O, dinin metafizik bir değere sahip olup olmadığını bilmediğini söyler. Fakat din, James'e göre, her durumda yararlı bir varsayımdır.

William James'ten Seçme Sözler

- Yanlış anlayanlar tarafından söylenen bir doğrudan daha kötü hiç bir yalan yoktur.

- Din insan egoizminin tarihi içerisinde anıtsal bir bölüm oluşturur.

- İnsan doğasındaki en derin prensip takdir edilme isteğidir.

- Bir seçim yapmanız gerektiğinde; seçmemek de bir seçimdir.

- Bugünün gerçeklerine göre yaşamak zorundayız ve yarın bunları hatalı bulmaya alışmalıyız.

- Birçok insan düşündüğünü sanır, aslında yaptıkları sadece önyargılarını yeniden düzenlemektir.

- Olmamız gerekenin ancak yarısı kadar uyanığız. Ateşimiz söndürülüyor, her şeyimiz kontrol ediliyor ve fiziksel ve zihinsel kaynaklarımızın yalnızca küçük bir bölümünü kullanıyoruz.

- Metafizik, yarar sağladığı sürece doğrudur. Dinler de, manevî tatmin sağladıkları sürece doğrudur.

sevgen
05-09-2010, 04:01 PM
Thomas Aquinas Kimdir? (1225 - 1274)

Aquinalı Thomas: 1225-1274 yılları arasında yaşamış olan, ünlü Hıristiyan filozoftur.

Düşünce tarihinin tanıdığı en büyük kafalardan biri; Platon ve Aristoteles klasik ..... ya da Yunan felsefesi için neyse, Ortaçağ Ortaçağ felsefesi için o olan veya senteziyle, felsefenin Ortaçağda ulaştığı en yüksek düzeyi ifade eden Aquinalı Thomas her şeyden önce kendisinden önceki Hıristiyan düşünürlerin yapmış olduğu gibi, tutarlı bir teoloji geliştirmek, Kilisenin veya Kilise Babalarının öğretisindeki kimi çelişik unsurları ortadan kaldırmak ve Hıristiyan inancını sistemleştirmek işiyle meşgul olmuştur. Fakat Aquinalı Thomas’ın gerçekleştirdikleri, o aynı zamanda bir büyük filozof olduğu için, bundan ibaret değildir. Onun içinde yaşadığı ve Hıristiyanlığın hakim olduğu ..... bir süreden beri öylesine değişmiş ve genişlemiştir ki, Hıristiyan teolojisinin salt öte .....cı şeması tatmin edici olmaktan çıkıp, önemli ölçüde yetersiz hale gelmeye başlamıştır. Yeni sanat formları, üniversitelerin doğuşu, doğa bilimine dönük ilginin ilk kez olarak zuhuru, İslam .....sından yapılan çevirilerin ardından klasik .....ya yönelik bakışın gözden geçinilmesine duyulan ihtiyaç var olan teolojik şemayı zorlamaya başlayınca, Aquinalı Thomas Hıristiyan ..... görüşünü yeni ilgiler ve bu ilgilerin doğurduğu yepyeni bilgilerle zenginleştirme ve geliştirme ihtiyacı içinde olmuştur. Başka bir deyişle, o Ortaçağ insanı XIII. yüzyıldan itibaren Ortaçağ karanlığından yavaş yavaş çıkmaya başlayıp, kültür ve uy­garlığını yeniden inşa eder ve dünyevi şeylere ilgi duymaya başlarken, teolojiyle felsefenin, iman ile aklın, Hıristiyan ..... görüşüyle klasik ..... görüşünün, çağının ihtiyaçlarına uygun düşen yeni ve sağlam bir sentezini yapmıştır. Thomas’a bu sentezinde en büyük yardımı, hiç kuşku yok ki Aristoteles ve felsefesi sağlamıştır.

Aquinalı’nın temel eserleri, Katolik inancının bir savunmasından oluşan Summa Contra Gentiles [Kafirlere Karşı], Tanrı’nın var oluşu, özü, sıfatları, insanın durumu, kurtuluşuyla ilgili alabildiğine ayrıntılı bir Skolastik Öğretiyi açımlayan, başyapıtı niteliğindeki Summa Theologica [Teolojiye Dair Savunma], De Principiis Naturae [Doğanın İlkeleri Üstüne], De Ente et Essentia [Öz ve Varoluş Üzerine], ve De Unitate İntellectus [Aklın Birliği Üstüne]’tur.

Siyaset Aquinalı Thomas, siyaset felsefesi alanında da Aristoteles gibi düşünür. Şu farkla ki, Aristoteles’in kent devletinin oluşturduğu genel çerçeve içinde düşündüğü ve insanın salt bu .....daki amacını dikkate aldığı yerde, feodal dönemin düşünürü olan Thomas, insanın doğal amacına ek olarak, onun Tanrı’ya olan yönelimini de dikkate almıştır. Bu bağlamda, insanı toplumsal bir hayvan, devleti de doğal bir kurum olarak gören filozof, insanın tinsel yaşamıyla ilgili konular söz konusu olduğunda, devletin Kiliseye tabi olması gerektiğini söylemiştir.

sevgen
05-09-2010, 04:03 PM
Wilhelm Reich Kimdir?

Wilhelm Reich (24 Mart 1897 – 3 Kasım 1957) Dobrzanica, Galicia, Avusturya - Macaristan'da doğmuş, Pensilvanya, ABD'de ölmüş psikanalist ve Freud öğrencisidir. Carl Gustav Jung ve Alfred Adler'in tersine Sigmund Freud'un cinsellikle ilgili tezlerini daha ilerilere götürmeye çalışmıştır.

1927'de Alman Komünist Partisi'nde boy gösterdi. Aynı yıl Sexpol'u (Cinsel Siyaset Derneği'ni) de kurdu. Emekçi mahallelerde işçiler için ruhsal bakımevlerini 1928'de Viyana'da açtı.

Uygarlığın cinsel ahlakının bireyler üzerindeki etkisinin kitleler nezdinde toplumsal yapıyı belirlediğini öne sürer. Aile yapısının burjuva karakterini, kadının üzerindeki cinsel baskıyı, psikolojik olarak sağlıklı ve sağlıksız bünyeler arasındaki temel farkları gündeme getirmiştir. Sağlıklı ve doyumlu cinselliğin var olabilmesi için özgür, sınıfsız bir toplumun varlığını öngörür. Reich'e göre cinsel özgürlüğün bulunmadığı uygarlık toplumunda insanoğlu hep büyük bir stres içerisinde yaşayacaktır.

Kitapları

- Dinle Küçük Adam
- Faşizmin Kitle Ruhu Anlayışı
- Dirimin Öldürülüşü
- Psikanaliz VE Diyalektik Matel
- Başı Dertte İnsanlar
- Bedensel Boşalmanın İşlevi
- Cinsel Ahlakın Boy Göstermesi
- Cinsel Devrim
- Geleceğin Çocukları
- Kanser
- Kişilik Çözümlemesi
- Reich Froud'u Anlatıyor
- İnsanın Doğadaki Yeri
- Dinle Beni Küçük Adam
- Gençlik Tutkusu

sevgen
05-09-2010, 04:05 PM
Anaksimenes (Anaximenes) Kimdir?

Milet Okulu'nun, bu ilk doğa felsefesi çığrının üçüncü ve sonuncu düşünürü olarak da Anaximenes gösterilir. Anaximandros'un öğrencisidir.

Anaximenes de arkhe sorunu üzerinde durur; o da, Anaximandros gibi ana maddenin, bu varlık temelinin birlikli ve sonsuz olması gerektiğini söyler. Ama bu sonsuz şeyi, o da Thales gibi belirli bir şeyle bir tutar: Ona göre ilkmadde havadır. Hava, sonsuz bir hava denizi olarak evreni kuşatır ve yer de bu hava denizinde düz bir tepsi gibi yüzer.

Anaximenes'in iki anlayışı var ki felsefeye iki yeni görüş olarak girip yerleşmişlerdir.

1. Anaximenes: "bir hava (soluk) olan ruhumuz -psykhe- bizi nasıl ayakta tutuyorsa, bunun gibi, bütün evreni (kosmos) de soluk ve hava sarıp tutar" diyor. Böylece, ruh kavramı felsefede ilk defa olarak ortaya çıkmış oluyor. Burada ruh, insanın canlı vücudunu ayakta tutan, daha doğrusu bir arada tutan, onu canlı kılan, onun cansız bir yığın olarak dağılmasını önleyen "şey"dir; burada ruh, yaşam diye, canlı vücudu cansızdan ayıran diye anlaşılıyor ve soluk ile bir tutulduğu için, maddi bir şey olarak düşünülüyor. Nasıl hava –soluk- olan ruh, insanın vücudunu cansız bir madde olarak dağılmaktan koruyorsa, bunun gibi hava da evrenin bütününü, onun düzenini ayakta tutar. Hava; canlı, canlandıran şey, etkin olan bir ilkedir. Onun bu canlılığı, etkinliği olmasaydı, evren, sadece, ölüm, dağılan bir yığın olurdu; boyuna yeni biçimler alan, kendini canlı olarak değiştiren, yaratıcı bir varlık olmazdı.

2. Anaximenes, ana maddenin canlı olması gerektiğini düşünmekle, "madde" kavramının belirlenmesine doğru önemli bir adım atmış oluyordu. Anaximenes, havayı hayatın ve ruhun asıl maddesi saymakla genel olarak madde kavramı da kendisinde bir şeyler olan, bir şeyler geçen, madde kavramı belirmiş, bununla da bu maddede olup bitenler üzerinde, maddedeki süreç üzerinde bir düşünmeye yol açmış oluyordu. Gerçekten Anaximenes, bu soru üzerinde durup düşünmüştür. Kendi kendisiyle, aynı kalıp değişmeyen, bununla birlikte bir yığın kılığa giren ana maddedeki bu süreç, bu değişme nasıl oluyor? Anaximenes'in öğrettiğine göre: Hava, yoğunlaşma ve gevşemesiyle çeşitli nesnelere dönüşür. Genişlemesi ve gevşemesiyle ateş olur; yoğunlaşmasıyla rüzgarlar, bulutlar meydana gelir: Bulutlardan su, sudan toprak, yüksek bir yoğunlaşma derecesinde de taşlar meydana gelir. Böylece, ateş, sıvı ve katı–maddenin bu üç ana biçimi- özü bakımından hep kendisiyle aynı kalan tek birana maddenin çeşitli yoğunlaşma ve gevşeme evrelerinden başka bir şey değildir.

Ayrıca Anaximenes, Milet Okulu'nun son filozofudur.

sevgen
05-09-2010, 04:06 PM
Pierre Simon Laplace Kimdir?

"Doğanın tüm olayları birkaç değişmeyen olarak .....ya geldi. Ailesi, Fransa'nın Calvados ilinin Beaumont-en-Auge Kasabasında yaşıyordu.

Laplace'ın ilk çocukluk yılları hakkında çok az şeyler biliniyor. Onun çocukluğunu ve gençliğini saran karanlık yılları, kendini beğenen davranışlarından ileri geliyordu. Kökeninin fakir bir köylüden gelişi onun yüzünü kızartır ve sürekli onu gizlemek için elinden geleni yapardı. Kısaca, bir köylü çocuğu olarak doğmadı ve kendini beğenen birisi olarak ölmedi cümlesi ile yaşam öyküsü özetlenebilir. Her ne duyguysa, Laplace köylü olması ve ailesinin fakir olmasından bir aşağılık duyardı. Tüm yaşamı boyunca bu duygu ve düşünceden kendisini kurtaramadı. Bu da onun zayıf bir yanıydı.

Laplace, ilk yeteneğini köy okulunda gösterdi. Bu başarısı zengin komşularının sıcak dikkatini çekti. Zengin komşularını görmesi belki yukarıda sözünü ettiğimiz duyguları daha küçük çocukken şuur altına alıp baskı kurmuş olabilir düşüncesi akla gelmektedir. İlk başarılarını, teolojik tartışmalarda elde ettiği söylenir.

Laplace, kendisini çok erken matematiğe verdi. O zaman Beaumont'ta askeri bir okul vardı. Laplace bu okula devam ediyordu. Söylendiğine göre, Laplace sonraları bu okulda bir süre matematik dersleri okutmuştur. Yine bir söylentiye göre, onun matematik yeteneğinden çok daha fazla hafıza yeteneğinin olduğu kanaati vardır. Bundan dolayı, Laplace on sekiz yaşına gelince zengin koruyucularının tavsiye mektuplarıyla Paris'in yolunu tuttu. Kendisinin yüksek yeteneğini biliyor, fakat bunda hiç şişme ve bir abartma göstermiyordu. Genç Laplace, kendine tam bir güven içinde Paris'e matematik .....sını fethetmek için geldi.

Paris'te doğru d'Alembert'in evine gitti. Tavsiye mektuplarını gönderdi. Fakat kabul edilmedi. D'Alembert, büyük ve kuvvetli kimselerin önerilerinden başka bir varlıkları olmayan kimselerle uğraşmıyordu. Laplace, övmeye değer bir anlayışla her şeyi hissetti. Eve döndü ve d'Alembert'e mekaniğin temel kuralları üzerine bir mektup yazdı. Böylece, oynadığı oyunda başarılı olmuştu. D'Alembert'in onu görmek için gönderdiği çağrı yazısında şöyle yazıyordu. "Bayım, görüyorsunuz ki öneri mektuplarına hiç değer vermiyorum. Sizin bu tür övgü mektuplarına hiç gereksinmeniz yok. Siz kendi kendinizi daha iyi tanıttınız. Bu bana yeter. Size yardım etmek bana bir borç olsun." Birkaç gün sonra Laplace, d'Alembert'in sayesinde Paris'teki askeri okula matematik öğretmeni olarak atandı. İşte bu sırada Laplace, Newton'un genel çekim kanununun güneş sistemine uygulaması adlı büyük eserini verdi. Astronom matematikçi olduğu için, kendisine Fransız Newton'u denmiştir. Olasılıklar kuramının kurucusu gözüyle bakılabilir. "Bildiklerimiz çok değil, bilmediklerimiz çoktur" sözüyle alçak gönüllülüğünü göstermiştir. Matematiğe önem vermediğini, şöhret ve ün için değil de kendi arzularını yenmek için matematikle uğraştığını söyler. Dahi kimselerin buluşlarını veya yaşayışlarını incelemek ve kendisini onların yerine koyarak engelleri aşmak düşüncesindedir.

Yaptığı çalışmaların tümünün kendisine ait olduğunu ileri sürer. Bu söz doğru değildir. Örneğin, yazdığı "Gök Mekaniği" adlı şaheserinde, gelecek kuşaklara bunu, ben yarattım gibi bir izlenimi vermeyi ustalıkla kullanmıştır. Diğer matematikçilerden aldıklarına kaynak vermez, kendine yarayan ve dışarıdan aldığı şeyleri kendine mal etmeyi çok kurnazca becerirdi. Gök Mekaniği için gereken analiz bilgilerini Legendre'den almış ve adını bile vermemiştir. Yalnız Newton'un adı geçer.

Laplace, Lagrange'da değinilen üç cisim problemini güneş sistemi için düşündü. Newton'un çekim kanununu Güneş sistemine uyguladı. Gezegenlerin hareketlerinin Güneş tarafından belirlendiğini, devirli küçük değişiklikler hariç, gezegenlerin Güneşe olan uzaklıklarının değişmediğini ispatladı. O zaman yirmi dört yaşında olan Laplace için tarih 1773 yıllarını gösteriyordu. Bu başarısından dolayı Paris İlimler Akademisine üye seçildi. Yaşamının ve meslek hayatının ilk şerefini ve ödülünü almış oluyordu. Bulduğu matematik sonuçlarının büyük birçoğunu astronomide kullanmak için elde etti. Sayılar kuramı üzerinde bir süre çalıştı ve onu kısa bir zaman sonra bıraktı. Olasılıklar kuramı üzerinde çalışması yine onu astronomide kullanmasından kaynaklandı. Gök Mekaniği adlı yapıtı, yirmi altı yıllık, bir zaman sürecinde parça parça olarak yayınlanmıştır. Gezegenlerin hareketleri, şekilleri, gel-git olaylarını inceleyen ilk iki cilt (Mécanique céleste), 1799 yılında çıktı. 1802 ve 1805 yıllarında iki cilt ve 1823 ile 1825 yılları arasında da beşinci cildi yayınlandı. Yalnız, bu eserlerde matematik kısımları pek açıklanmıyor ve yorumlardan da kaçınılıyordu. Hatta, matematik hesaplar için, "Kolayca görülür" deyimi kullanılıyordu. Aslında, bu kolayca görülür deyimi ters bir anlam da taşıyordu. Kendisi bile bu kolayca görülür dediği kısımları günlerce uğraşarak çözüyordu. Okuyucuları ve öğrencileri daha sonra bu deyim üzerinde haftalarca uğraşacaklarını bildiklerinden, homurdanmayı adet edinmişlerdi.

"Olasılıklar Hesabı" adlı kitabının üçüncü basımı 1820 yılında çıktı. Astronom ve matematikçi olduğu kadar çok üstün bir yazma tekniğine de sahipti. Bu yüzden, kolayca görülür deyimi dışında onun eserleri de eksiksizdi.

On sekizinci yüzyılda, iki Fransız Lagrange ve Laplace birçok yönüyle zıttılar. Laplace, fizik, matematik grubuna; Lagrange ise kuramsal matematik grubuna giriyordu. Lagrange, bütün bunların matematikten başka bir şey olmadığını söylüyordu. Laplace ise, matematiği kullanılan bir alet gibi görüyordu. Aslında Laplace her ikisini de yapıyordu. Örneğin, potansiyel kuramın önemi matematik yönüyledir. Sınır değer problemleri yine aynı değerdedir. Bunun gibi olan çalışma örnekleri arttırılabilir.

Laplace, 1785 yılında Akademinin sürekli üyesi seçildi. Sağlam ve karakterli bir yapısı vardı. Askeri okula giriş sınavında Napolyon Bonapart'ı (1768 -1821) imtihan etmişti. Daha sonra Napolyon onu siyasetin çamuruna ve bataklıklı sularına sürükleyecekti. Gerek Laplace ve gerekse Lagrange ihtilalin dışında kalmadılar. Newton son yıllarını siyasette geçirdiği gibi, Laplace da onu yenmek amacıyla siyasete atıldı. Napolyon ona içişleri bakanlığını verdi. Laplace, oldukça oynak fikirli davranışlarda bulunuyordu. Napolyon devrinin bütün nişanları göğsünü süslüyordu. Kötü bir yöneticiydi. Zaten içişleri bakanlığı görevini ancak altı hafta sürdürebilmiştir. Napolyon'la beraber onun da siyasi hayatı sona ermiştir.

Laplace'ın en iyi tarafı, matematik çalışan gençleri tutar ve onlara yardım ederdi. Laplace'ın bulunduğu bir toplantıda, Biot adlı bir genç matematikçi Akademide bir çalışmasını okur. Toplantı bittikten sonra Biot'u bir kenara çeken Laplace, cebinden çıkardığı ve sararmış kağıtları göstererek, aynı keşfi kendisinin yıllar önce elindeki. kağıtların eskiliğinden de anlaşılacağı üzere, bulduğunu ve yayınlamadığını gizlice söyler. Laplace, Biot'a bunu kimseye söylemeyeceğini ve çalışmasını çekinmeden yayınlamasını içtenlikle istemiştir. Bu onun, binlerce olumlu davranışlarından biridir. Laplace, matematik araştırmaları yapan gençleri manevi evladı gibi görür ve onlara kendi öz çocukları gibi yakınlık gösterirdi.

Laplace'la Lagrange, gerek zamanlarında gerekse onlardan sonra gelenler tarafından olsun çok karşılaştırılmışlardır. Bazıları Lagrange'ı tutmuş ve onu göklere yükseltmiştir. Bazıları da Laplace'ı tutup övmüştür. Aslında böyle bir karşılaştırmaya ve ayırt etmeye hiç gerek yoktur. İkisi de matematikte ölümsüz buluşlar yapmışlardır.

Laplace, son günlerini Paris yöresinde Arcueil'de geçirmiş, kısa bir rahatsızlıktan sonra 5 Mart 1827 yılında yetmiş sekiz yaşında ölmüştür.

sevgen
05-09-2010, 04:08 PM
Arkesilaos Kimdir?

Arkesilaos yada Arkesilas (316-241). Aeolia bölgesinde Pitane'de doğmuş. Önce Aristoteles'in en yakın dostu, iş arkadaşı ve ardılı Theophrastos'un öğrencisi olmuş, sonrada Akademia'ya girmiş. Pyrrhon'un çok etkisi altında kalmış. Keskin zekalı, alaycı bir hatip olarak ün salmış.

Pyrrhon'un öğretisini değiştirmeden bütünü ile benimseyen Arkesilaos, bir Akademialı olarak Platon felsefesi üzerinde durup, bu felsefenin, özelliklede Sokrates'in yönteminin şüpheci yönlerini belirtmeye çalışır.

Sokrates hep kendisinin bir şey bilmediğini ileri sürerdi: kendisi konuşmalarında hiçbir sav ileri sürmez, savları karşısındakine söyletirdi; sonrada bir takım sorular ve itirazlarla ona bir şey bilmediğini itiraf ettirirdi.

Platon'un gençlik diyaloglarında bulduğumuz bu yöntem, Arkesilaos'a göre, “her savı, bundan yana ve buna karşı olan eşit güçte kanıtlarla destekleyebileceğimizi” ileri süren şüpheci ilkenin bir anlatımıdır. Nitekim Arkesilaos'un kendiside tartışmalarında Sokrates'in bu yöntemini kullanırmış. Yalnız; Sokrates gibi, karşısındakini kendi, üzerinde bir düşünceye zorlamak, sonuçları kendisinin bulmasına yol açmak için değil de, onu şüpheci görüşe geçirmek için bu yöntemi kullanırmış. Arkesilaos'un bilgi anlayışı asıl niteliğini, başlıca karşıtı stoa ile, daha doğrusu Zenon ile olan savaşımında kazanmıştır. Stoa'ya göre gerçek üzerine olan bilgimiz duyu algılarına dayanır, bu bilginin kaynağı burasıdır. Yalnız, bütün duyu tasavvurları değil de, ancak kataleptik tasavvurlar doğruyu sağlarlar, ancak “kavranmış”, ruhumuzda sağlam kök salarak “saklanmış” olan tasavvur (katalepsiz) besbellidir, apaçıktır, dolayısıyla kesindir, sarsılmazdır; katalepsiz doğru bilginin ölçüsüdür. Stoa'nın bu anlayışını Arkesilaos şöyle eleştirir: bir tasavvurun doğru mu yanlış mı olduğunu, yani bu tasavvurun var olan bir şeyle mi yoksa var olmayan bir şeyle mi ilişkili olduğunu bize güvenle bildirecek böyle bir doğruluk ölçüsü yoktur. Duyu yanılmalarında, rüyalarda, delilikte de tasavvur mutlak bir apaçıklık niteliği taşırlar ve bizi kendilerini onamaya zorlarlar, oysa bunlar yanlış tasavvurlardır. Bu da gösteriyor ki, tasavvurumuzun yanlış mı, doğru mu olduğunu hiçbir zaman bilemeyiz.

Bu yüzden stoalıların doğruluk kriteriumu işe yarayan bir ölçü değil. Arkesilaos'un bilgi teorisi, hemen hemen, dogmatizmin baş temsilcisi Stoa'ya karşı yaptığı bu eleştirmede sona erer.

Ek Bilgiler

M.Ö. 315-241 yılları arasında yaşamış ve Krates'in ölümünden sonra, Akademi'nin başına geçmiş olan Yunanlı düşünür. Hem Stoacılığa hem de Epikürosçuluğa karşı çıkmış olan Arkesilaos, Pyrrhon'unki kadar radikal olmayan bir kuşkuculuğu benimsemiştir.

Ahlak öğretisinde Arkesilaos'un daha olumlu bir görüşü var. Burada Sokrates –Platon geleneğine de dayandığından, yargı ve eylemden kaçınmayı (epokhe'yi) öğütleyen Pyrrhon gibi pratik hayattaki davranışa tam bir ilgisizlik göstermez; epokhe bir değer, ama en yüksek değer değil; insanın eylemde de bulunması gerek. Burada karşısına şu soru çıkar: Amaçlar ve ilkeler açık olarak bilinmeden eyleme olabilir mi? Sırf algı ve buna dayanan alışkanlık ile Arkesilaos yetinmek istemediğinden, eyleme kılavuz olarak "akıllılık" (phronesis) ve "iyice temellendirmeyi” (enlogia) ileri sürer.

sevgen
05-09-2010, 04:10 PM
Immanuel Kant Kimdir?

Immanuel Kant, 22 Nisan 1724 Königsberg – 12 Şubat 1804 Königsberg tarihleri arasında yaşamış olan ünlü Alman filozofudur. Alman felsefesinin kurucu isimlerinden biri olmuş ve felsefe tarihinin kendisinden sonraki dönemini belirleyici olarak etkilemiştir.

Immanuel Kant'ın Hayatı

Kant, eleştirel felsefenin babası olarak kabul edilir. Doğu Prusya'nın Königsberg (Kaliningrad) kasabasında doğdu. Hep burada yaşadı. Üniversite eğitimi sırasında birkaç yıl öğrencilere özel dersler verdi. Eğitimi sırasında Leibniz ve Woolf'dan etkilendi. 1755 tarihinde doçent derecesi aldıktan sonra üniversitede çeşitli sosyal bilimler alanlarında dersler vermeye başladı. Kant başlangıçta fizik ve astronomi alanında yazılar yazdı. 1755 yılında "Evrensel Doğal Tarih ve Cennetlerin Teorisi" adlı eserini yazdı. 1770 yılında Königsberg'de mantık ve metafizik kürsüsüne atandı. 1770'den sonra Hume ve Rousseau etkisiyle eleştirel felsefesini geliştirdi.

Immanuel Kant'ın Felsefesi

Modern felsefenin gelişim seyrine uygun olarak bilgi kuramını ön plana çıkartmıştır. Kant'ın gözünde bilim, öncülleri kesin olan ve yöntemleri, ancak Hume'unki gibi felsefi bir kuşkuculuk benimsendiği zaman sorgulanabilen evrensel bir disiplindir. Bilim yansızdır ve nesneldir.

O, felsefedeki ilk ve temel misyonunun bilimi temellendirmek, daha sonra da ahlakın ve dinin rasyonelliğini savunmak olduğuna inanmıştır. Bu amacı gerçekleştirmek için, hem Descartes'ın rasyonalizminden ve hem de Hume'un empirizminden önemli gördüğü öğeleri alarak, transsendental epistemolojik idealizm diye bilinen kendi bilgi kuramını geliştirmiş, yükselen bilimin felsefi temellerini gösterdikten sonra, özgürlük ve ödev düşüncesine dayanarak Hristiyan ahlakını savunma çabası vermiştir. O, fenomenal gerçeklikle, yani bizim duyular aracılığıyla tecrübe ettiğimiz ..... ile numenal gerçeklik, yani duyusal olmayan ve hakkında bilgi sahibi olunamayacak ..... arasında bir ayrım yapmıştır.

öğretisiyle bilimsel bilginin olanaklı olduğunu göstererek, Newton fiziğini temellendirir, fakat varlığın genel ilkeleri, Tanrı'nın var oluşu, ruhun ölümsüzlüğü gibi konuları ele alan geleneksel metafiziği olanaksız hale getirir. Çünkü, metafizik alanında, ruh, Tanrı, evren kavramlarını düşündüğümüz zaman, burada duyu-deneyi tarafından sağlanan malzeme bulunmaz. Bilginin iki temel öğesinden biri olan deney, tecrübe öğesi metafizik alanında söz konusu olmadığı için, akıl burada antinomilere düşer. Öyleyse metafizik alanında bilimsel bilgi olanaklı değildir. Bununla birlikte, Kant görünüş-gerçeklik ya da fenomen-numen ayrımını insan varlığına uygulayarak, ahlak olanağını kurtarır.

Immanuel Kant'ın Başlıca Eserleri

- Kritik der reinen Vernunft (Saf Aklın Eleştirisi), 1781

- Prolegomena zu einer jeden künftigen Metaphysik (Gelecekte Bir Bilim Olarak Ortaya Çıkabilecek Her Metafiziğe Prolegomena), 1783

- Grundlegung zur Metaphysik der Sitten (Ahlâk Metafiziğinin Temellendirilmesi), 1785

- Kritik der praktischen Vernunft (Pratik Aklın Eleştirisi), 1788

- Kritik der Urteilkraft (Yargı Gücünün Eleştirisi), 1790

- Religion innerhalb der Grenzen der bloßen Vernunft (Salt Aklın Sınırları İçinde Din), 1793

- Metaphysik der Sitten (Ahlâk Metafiziği), 1797

Kant Hakkında Yazılan Türkçe Eserler

- Seçilmiş Yazılar / Remzi Kitabevi, Çev: Nejat Bozkurt, 1984

- Arı Usun Eleştirisi / İdea Yayınları, Çev: Aziz Yardımlı, 1993

- Prolegomena: Gelecekte Bilim Olarak Ortaya Çıkabilecek Her Metafiziğe / Felsefe Kurumu Yayınları, 1996

- Pratik Usun Eleştirisi / Say Yayınları, Çev: İsmet Zeki Eyüboğlu, 1999

- Fragmanlar / Altıkırkbeş Yayınları, Çev: Oruç Aruoba, 2000

- Evrensel Doğa Tarihi ve Gökler Kuramı / Sarmal Yayınları, Çev: Seçkin Selvi, 2002

- Ethica: Etik Üzerine Dersler / Pencere Yayınları, Çev: Oğuz Özügül, Yasemin Özcan, 2003
kant üzerine dört ders/gilles deleuze/öteki yayın evi/çev:ulus_baker@körotonomedya.emir demirtaş

- Immanuel Kant ve Transendental Idealizm / Alesta Yayinlari, Tuncar Tugcu,2001

- Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi / Türkiye Felsefe Kurumu , İoanna Kuçuradi

sevgen
05-09-2010, 04:12 PM
Auguste Comte

19 Ocak 1798 - 5 Eylül 1857

Comte, olguculuğun ve sosyolojinin kurucusu sayılır. Bugün de üniversitesi ile tanınan Montpellier'de doğdu. Montpellier, 1289 da kurulan üniversitesi, Petrarca, Rablais, John Locke gibi tanınmış ziyaretçilerine ev sahipliği yapmasıyla tanınan önemli bir kültür kentiydi.

Yaşam öyküsünün bazı detayları onun düşüncelerini anlamak açısından bizlere yardımcı olabilir.

Vergi memuru olan babası ve annesi, kralcı ve koyu Katolik'ti. O dönemde Fransa'da yayılan Cumhuriyetçiliğe ve kuşkucu görüşlere karşıttılar. Küçük Comte bu çatışmalı ortamda tarafını belirledi: Katolik Kilisesi'ne ve kralcılığa karşı çıktı.

Fiziki açıdan sağlıksızdı. Çelimsiz bedeni, miyopluğu, mide hastalığı yaşamı boyunca sorun oldu.

Anne babasının tuttuğu yaşlı bir öğretmenden Latince dersi aldıktan sonra, 9 yaşında ortaokula başladı. Yatılı hayatı ona zor geldi. Ancak zihinsel gelişimi yaşının ilerisinde olduğundan, derslerinde çok başarılı oldu.

14 yaşında Katolik Kilise'sinden ayrıldı. 15 yaşında Paris Politeknik Okulu sınavına girdi. Çok başarılı olmasına karşın yaşının küçüklüğü nedeniyle okula kabul edilmedi. Lise son sınıfta hastalanan matematik öğretmeninin yerine ders verecek kadar konuya egemendi.

Ekim 1814 de Paris Politeknik okuluna girdi. Okulun zamana bağlı sıkı disiplini, baş eğmez tavırlı Comte'a göre değildi. Burada 2 yıl kaldı.

Napolyon Elbe adasına kaçtığında, ondan nefret ettiği halde, Paris'in yabancı işgalinden kurtarılması amacıyla savaşa giden öğrencilere katıldı. Geceleri okuldan kaçıp, Paris sokaklarında dolaşması, okul yönetimine yönelik bazı davranışları nedeniyle, polis gözetiminde Montpollier'e gönderildi. Okulu da Cumhuriyetçi eğilimlileri nedeniyle, yönetim tarafından kapatıldı. (Comte'un yüzyılı)

Comte, adeta toplumun aynası olan Paris'ten uzak kalamadı. 18 yaşında Paris'e döndü. Bu yeni döneminde, özellikle Felsefe ve Tarih kitapları okudu. 18. yy. Fransız düşünürlerinden, Montesiquieu, Condorcet, Turgot'nun görüşlerinden etkilendi. Etkilendiği düşünürler arasında, Hume ve Kant da bulunuyordu. İçinde yaşadığı toplumsal koşullar ve anılan düşünürlerin görüşlerinden de yararlanarak kendi özgün sentezini oluşturdu. Tanıştığı kişiler arasında, daha sonra bozuşacağı, sosyalizmin kurucularından Saint-Simon da vardı. Toplumsal konuların yanı sıra, matematik, astronomi, fizik, kimya, biyoloji çalışmalarını da sürdürdü.

1821 yılında şöhreti iyi olmayan bir hanımla evlendi. Doğduğu yerde eski dostları tarafından iyi karşılanmadı. Paris'e dönerek özel bir gruba ders verme girişimi, ruh sağlığı sorunları yüzünden yarıda kaldı. 1827 yılı başlarında “Sen” nehrine atlayarak intihar girişiminde bulundu. Tam olarak sağlığına 1827 yazında kavuşabildi. 1829 yılında yarım kalan konferans dizisine tekrar başladı. Bu defa başarılı oldu. Bu konferanslarını 6 cilt olarak “Olgusal Felsefe Dersleri” başlığı ile yayınladı.

1830-48 yılları arasında her yıl programlı olarak işçilere dersler verdi.(Temel astronomi kursu) Politeknik Okul'da matematik öğretmeye başladı. Ancak Felsefe Dersleri 6. ciltte bir görevliye sataştığı için okuldan uzaklaştırıldı.

1838'de kitabı The Edinburg Review'da incelendi. John Stuart Mill'in çabasıyla üç İngiliz'den para yardımı aldı.

1844(45) yılında öğrencilerinden birinin kız kardeşi ile başlayan ve platonik düzeyde kalan ilişki, Comte için mutluluk ve acı dolu günler getirdi. Sevdiği kızın 1846'da veremden ölmesinden sonraki acılı dönemini geride bırakıp yeni bir güçle çalışmaya başladı. Sekiz yılını alan, “Olgusal Siyasal Sistem” (1851-54) adlı yapıt, sosyolojinin tanımını da içeriyordu.Yazıları geniş bir kitleyi etkilemeye başlamıştı. .....nın her yanındaki olgucu gruplarla yazışıyordu.

Mayıs 1857'de, eski bir arkadaşının cenaze töreninde yakalandığı soğuk algınlığından kurtulamadı, eylül ayında öldü. Kendi isteği olarak mezar taşına şunlar yazıldı: “İlke olarak aşk, temel olarak düzen, amaç olarak ilerleme”

Kaynak: Ana Britannica, Axis 2000

Isidore Marie Auguste François Xavier Comte, kısaca Auguste Comte (17 Şubat 1798 - 5 Eylül 1857), Fransız sosyolog, matematikçi ve filozoftur. Sosyolojinin babası olarak tanımlanabilir.

Fransa'nın Montpellier kentinde doğdu. Katolik bir aileden gelen Comte, ailenin üç çocuğundan biriydi. Babası vergi dairesinde memur, annesi ise ev hanımıydı.

Auguste Comte, sosyoloji ismini öne süren ilk sosyologdur. "Sosyoloji neden diğer bilim dalları gibi bir dal olmasın" tezini savunarak sosyolojinin temelini o zamanlarda attı. Ayrıca felsefede pozitif düşünce üzerine de çalışıyordu. Daha sonraları fizik, gökbilim ve kimya ile de uğraştı.

Sosyolog yönüyle Augusto Comte

Fransız Devriminden hemen sonra doğduğu için -Sosyoloji alanındaki- çalışmaları Fransız Devrimine ve Aydınlanma Düşüncesine bir tepki niteliğindedir. Sosyolojiyi Sosyal Statik ve Sosyal Dinamik olmak üzere ikiye ayırır. Sosyal Statik; her toplumdaki göreli istikrarlı ilişkiler ile sosyal yapı üzerinde odaklanır. Sosyal Dinamik ise, insanlığın bir aşamadan diğerine geçmesini, yani toplumdaki değişimi ifade eder. Comte evrimcidir. Tarihi bir ilerleme süreci olarak görür yani iyimserdir. Comte' un üç hal kanununa yani evrim kuramına göre toplumlar üç aşamadan geçer;

- Teolojik aşama
- Metafizik aşama
- Pozitivist aşama

sevgen
05-09-2010, 04:13 PM
Karpokrates Kimdir?

(M.S. II. yüzyıl)

Platoncu Yunan filozofu. İskenderiye'de dersler vermiş bir gnostik ilahiyatçı olan Karpokrates, Platon'un Tanrı, idea ve ruhlarla ilgili görüşlerini benimsedi. Sonradan bu fikirleri Hıristiyanlık ile garip bir şekilde bağdaştırdı. Ona göre ..... ilk saflıklarını kaybeden ve ebedi madde ile birleşmiş melekler tarafından yaratılmıştır. .....nın kendisi de, mülkiyet, evlilik, siyaset ve din gibi yapma engellerle insanları bölmüş ve Tanrı ilkesinden kopmuştur. Bu bakımdan ..... kötüdür, dolayısıyla yasalarda hiçe sayılmalıdır.

Karpokrates, bu kurtuluşa, Tanrıbilim veya gnostik ile ulaşılabileceğini savunur. Pythagoras, Platon, Aristoteles bunu başarmışlardır. Yahudi İsa'nın da benimseyerek salık verdiği kurtuluş budur. Karpokrates'in çömezlerinin en ünlüsü oğlu Epiphanos'tur. Karpokrates taraftarları Akdeniz bölgelerine yayıldılar, Pagan ayin usullerine Hıristiyan terminolojisini uyguladılar ve kendilerini büyücülüğe verdiler. Bazı metinlerden, IV. yüzyılda Kyrenaik'de Karpokratesçi eğilimlerin var olduğu anlaşılmaktadır.

sevgen
05-09-2010, 04:15 PM
Aristoteles Kimdir?

Aristoteles’in (384 –322) doğduğu yer, Selanik yakınlarındaki Stageiros. Eski bir hekim ailesinden. Aristoteles daha 19 yaşında iken Atina’ya gelip Platon’un Akademia’sına girdi. Platon’un ölümüne kadar hiç ayrılmadan burada kaldı. 343 yılında Makedonya Kralı Philipp kendisini oğlu İskender’i yetiştirmek üzere sarayına çağırdı.

İskender’in eğitimi ile aşağı yukarı üç yıl uğraştı. İskender'in Asya seferine çıkması üzerine de Atina’ya gidip burada kendi okulunu kurdu. Bu okul, bilimsel ilgilerinin çokyanlılığı, öğretimindeki disiplini, planlı araştırma ve çalışmalarıyla az zamanda Akademia’yı gölgede bırakmış, İlkçağın bundan sonraki bu gibi bilim ocaklarına örnek olmuştur. Aristoteles, felsefi konuşma ve tartışmaları, Platon gibi oturarak değil de bir yukarı bir aşağı gezinerek yaptığı için, bu okula Peripatos (Gezinenler) adı da verilir.

İskender’in ölümünden sona Atina’da Makedonya’ya karşı kımıldamalar başlayınca, Makedonya sarayı ile olan yakın ilgileri dolayısıyla güç durumda kaldı. Nitekim hemen dinsizlikle suçlandırılmış, Sokrates’in başına gelene uğramamak için, Khalkis’e gitmiş, burada bir yıl sonra bir mide hastalığından 62 yaşında iken ölmüştür.

Yapıtları

Daha Akademia’da çalışırken geniş bir okuyucu kütlesi için kendisinin yayımladığı, çoğu diyalog biçiminde ve Platon felsefesi çerçevesinde kalan, bir iki parçası günümüze kadar gelmiş olan yapıtları ilk araştırmalarıdır. Mantık üzerine yazıları öteden beri Organon (alet) adı altında toplanmıştır. Organon deniyor, çünkü bunlar yöntem sorununu, dolayısıyla bilimsel bilgiye götüren aleti incelerler. Aristoteles’in en büyük başarısı da bilimsel çalışmayı yöntemleştirmesidir. Bu konuda yazdıkları şunlardır: Kategoriai (Katogoriler), Peri hermeneias (Önerme üzerine), Analytika I (Tasım üzerine), Analytika II (Tanıtlama, tanım, sınıflama ve bilginin üzerine), Topika ( Dialektik tasımlar üzerine) Peri sophistikon elegkhon (Sofistlerin yanlış çıkarımları üzerine), Metaphysika (Metafizik), Physika (Fizik), Peri psykhe (Ruh üzerine). Ahlak konusunda, Aristoteles’in olduğu ileri sürülen üç yapıt var: Ethika Nikomakheia (Nikomakhos Ahlakı). Devlet felsefesi ile ilgili yapıtları: Politika, Politeia Athenaion (Atinalıların devleti), Rhetorika (Hitabet), Poetika (Sanat öğretisi).

Her ele aldığı soruyu sistematik olarak inceler; bunun için, ilkin, ele alınan konu ile ilgili olguları ve bu konu üzerinde daha önce söylenmiş olanları bir araya toplar; bundan sonra, bu olgulara dayanarak kendi anlayışını temellendirmeye ve kendisinden önce ileri sürülmüş olan teorileri eleştirmeye çalışır. Onun asıl büyüklüğü de bu sistemli çalışmasındadır.

Aristoteles’ten önceki felsefede ilkin doğa, sonra insanla ilgili pratik sorunlar araştırılmış, Platon bunlara bir de dialektik’i (idea öğretisi, metafizik) katmıştı. Böylece beliren üç sorun alanının başına, Aristoteles şimdi yeni bir bilimi koyar: mantık (Logike). Ona göre, bu üç alanda incelemelere girişmeden önce, bilimin ne olduğu ve yapısı üzerinde bir araştırma, bilimsel düşüncenin formları ve kanunları üzerinde bir öğreti gerektir. Aristoteles bu başlangıç denemelerini mantığında bir sistem halinde işleyip geliştirmiştir. Bundan dolayı ona “mantığın kurucusu” denir.

Aristoteles’in mantığının göz önünde bulundurduğu ilk şey, yöntem sorunudur. Nasıl hitabet karşımızdakini ikna etmek sanatını öğretiyorsa, mantık da bilimsel araştırmanın ve tanıtlamanın tekniğini öğretecektir.

Aristoteles’e göre, ancak bir önerme (protasis, propositio) doğru ya da yanlıştır, dolayısıyla bilgi ancak önermelerle kurulur. Bir önermede de hep iki şey vardır: Önerme ya iki kavramın birleştirilmesi ve ayırt edilmesidir, ya da bir deyidir. Buradan Aristoteles kategoriler öğretisine varmıştır. Aristoteles için söz, düşünülenin bir simgesi, bir işaretidir. Ama kategoriler, düşüncenin formları olarak, aynı zamanda varlığın da formlarıdır: çünkü nasıl sözler düşüncenin işaretleri ise, düşünceler de var olanın yansılarıdır, benzerleridir: çünkü düşüncenin doğru olması demek, var olana uygun olması demektir.

Aristoteles’in mantığı kendi içinde kapalı bir sistemdir. Burada, soyut düşüncenin çok yüksek bir aşamasıyla karşı karşıyayız. Bu soyut kavramlar kurma yeteneğini, Aristoteles bilginin her alanında göstermiştir. Kurduğu kavramların sağlam, açık ve tutarlı olmaları yüzünden Aristoteles, iki bin yıl boyunca felsefenin büyük ustası sayılmıştır. Kendisi aynı zamanda bilim dilinin de yaratıcısıdır; bugünkü bilimsel kavramlarımızın, terimlerimizin birçoğu onun formüllerinden çıkmıştır.

Aristoteles, metafiziğinde Yunan felsefesinin bir ana –sorununu, “görünüşlerin –fenomenlerin –değişen çokluğu arkasında birliği olan, kalan bir varlık olmalıdır” problemini, sözü geçen soyutlayıcı düşüncesiyle ele almış ve onu gelişme kavramıyla çözmüştür. Aristoteles için “gerçek varlık”, fenomenlerin içinde gelişen özdür (ousia, essentia). Bu anlayışı ile Aristoteles, artık fenomenlerden ayrı, ikinci üstün bir ..... kabul etmez; nesnelerin kavram halinde bilinen varlığı, fenomenlerin dışında ayrı bir gerçek değildir, fenomenlerin içinde kendini gerçekleştiren öz’dür; öz (ousia), “hep olmuş olan varlıktır”; öz, kendi biçimlenmelerinin biricik dayanağıdır, ancak bu biçimlenmelerinde “gerçek” bir şeydir, bütün fenomenler de öz’ün gerçekleşmeleridir.

Ağırlık merkezini oluş (genesis) kavramında bulan Aristoteles felsefesinin, kendisinden önceki felsefelerden başlıca bir ayrılığı da, ereklik (teleologie) kavramını esas olarak almasıdır.

Aristoteles’e göre, var olan, form kazanmış olan maddedir. Ama madde ile form arasındaki ilinti rölatiftir: Daha aşağısına göre form olabilen aynı şey, daha yukarıdakine göre maddedir. Örneğin tuğla toprak için form, ama ev için maddedir. Bu anlayışla gelişme kavramı, nesnelerin değer bakımından düzenlenmelerinin ilkesi oluyor.

Felsefenin bütün alanları gibi, doğa öğretisi de Aristoteles’in metafiziğine dayanır. Madde (salt olabilirlik, dynamis) hareket ettirilen şeydir, kendisi kendiliğinden hareket edemez. Salt form ise hareket ettirendir. Bu ikisi arasında da –salt madde ile salt form arasında –bütün varlıklar yer alırlar. Bunlar, hareket bakımından hem etkin, hem edilgendirler. İşte nesnelerin bu bütününe Aristoteles physis (doğa ya da evren) der.

sevgen
05-09-2010, 04:19 PM
Karneades Kimdir?

Şüpheci çığır, Arkesilaos'un Akademia başkanlığında yerine geçenlerden Kyreneli Karneades'te (214-129) büyük bir ilerleme göstermiştir.

O da Arkesilaos gibi başlıca Stoa ile tartışır; Arkesilaos Zenon ile savaşmıştı, Karneades ise Khrysippos ile savaşır. Arkesilaos'un Stoa'ya karşı açmış olduğu polemik ile bu iki çığır arasında başlayan tartışma, ta milattan önceki birinci yüzyıla kadar sürecek, sonunda iki çığır arasında bir uzlaşmaya varılacaktır.

Karneades'in tartıştığı Khrysippos (281-208) Stoa'nın ikinci kurucusu sayılır. Khrysipposenon ile Kleantes'in öğretilerini tamamlamış, geniş bilgisi, diyaletikteki büyük ustalığı ile ayrıntılarına kadar iyice işlenmiş bir sistem kurmuştur. Bu sistem, bundan böyle, Stoa'nın ana çizgileri ile değişmeyen kadrosu özü olarak ta ilk milat yüzyıllarına kadar ayakta kalacaktır. Khrysippos Kilikya'da Soloili ya da Tarsuslu imiş. Olağanüstü bir bilgisi, şaşılacak bir çalışkanlığı vardır. Khrysippos'a göre felsefe, bilgeliğe varmak için bir çalışma, bir uğraşmadır; felsefe, insan ve tanrı ile ilgili şeyler üzerine bir bilimdir.

Bundan dolayı da fizik, ahlaktan sonra gelir ve tanrı ile bilgiler, güçlükleri yüzünden, en sonda yer almalıdır. Bununla birlikte Khrysippos bilgi dallarının stoa'da yerleşmiş olan sırasını bozmamıştır. Mantık onunla Stoa'da büyük bir önem kazanmıştır; ama onun için de asıl önemli olan bilgi öğretisidir ve bunun ağırlık merkezi de "doğruluğun ölçüsü" (kriteriumu) sorunudur.

Karneades'te başlıca eleştirmesini yine Stoa'lıların bu "doğruluğun kriteriumu" kavramına, kataleptik tasavvur anlayışına yönelmiştir. Ona göre, doğru ve yanlış Tasavvurları birbirinden ayırt edebilecek güvenilir bir ölçü, bir belirti elimizde yok. Karneades Stoa'nın yalnız bir doğruluk anlayışını eleştirmekle kalmamış, öğretinin bütününe karşı çıkmıştır. Şüpheciliğini, Arkesilaos ile ölçüldüğünde, çok daha ilke bakımından temellendirmiş olan Karneades için güvenilecek bir doğru ölçüsü yoktur. Çünkü bu ölçü duyu algılarında ya da düşünmede (akılda) aranabilir. Duyu algılarının hepsi rölatiftir. Örneğin, aynı bir kule uzaktan yuvarlak, yakından dört köşeli görülür, aynı bir gemi üzerinde bulunana duruyor, kıyıda bulunana yürüyor görünür; böylece her algının karşısına, karşıtı çıkarılabilir. Düşünmenin (aklın) de güvenilir bir kaynak, bir dayanak olmadığını göstermek için, Karneades diyalektik güçlükleri ele alıp Megaralıların ileri sürdükleri şaşırtıcı, bozuk sonuç çıkarmaları gösterir. Bu yüzden düşünce ile yapılan belirlemeler de algılarınkinden daha az rölatif değiller.

Stoalılar; bir Önerme (axioma) ya doğrudur, ya da yanlıştır diyorlardı. Buna karşı Karneades "yalancı sofismi" ile çıkar; bu önerme hem doğru hem yanlıştır. Sonra her tanıtlama, esasta bir kabule dayanır, ama bu kabulünde yeniden tanıtlanması gerekir. Böylece düşünce de dönüp dolaşıp ya sonsuz olarak geriye gitmek zorunda kalırız, ya bir döngü içine düşeriz, ya da tanıtlanmamış bir kabul ile karşılaşırız. Buna göre: "doğru" ne duyularla kavranır, ne de akılla çıkarılabilir; çünkü duyularla edinilen şeyin "gerçek" olup olmadığını hiçbir zaman bilemeyiz; akılla çıkarımda da hiçbir zaman son, koşulsuz, mutlak olarak geçersiz olan bir şeye varamayız. Bilgimizin bu iki kaynağı yalnız başlarına bu işi başaramıyorlarsa, beraber olduklarında, yani iki "aldatıcı" bir araya geldiğinde de yine bir şey yapamazlar.

Bir Stoalı, Karneades'e "sen doğru bilinemez diyorsun, ama hiç olmazsa -bu doğru bilinemez- sözünün doğru ve bilinen bir şey olması gerekir" demiş. Buna karşılık Karneades, kendi önermesinin de kural dışı kalamayacağını söylemiş; yani kendi savının da mutlak doğruluğu yok, bu bakımdan ancak olasılı bir değeri var; bu da ancak subjektif bir kanı. Burada Karneades'in olasılık öğretisiyle (probabilism) karşılaşmaktayız. Olasılık, bilinemeyen doğru'nun, bir kapalı olan doğrunun bilgisinin yerine geçen şeydir ve pratik hayat için teorik temel budur.

Bu anlayışa Karneades, tasavvurda bir subjektif, bir de objektif yön ayırmakla varmıştır: her tasavvur ilkin objenin bir bilgisi, bir yansısıdır; ikinci olarak sujektif bir şeydir, suje'nin bir durumudur. Objektif olarak tasavvur doğru ya da yanlış, gerçek ya da gerçek değildir; subjektif bakımdan da az ya da çok olasıdır, yani bizde az ya da çok bir inanma yaratır. Bize dışarıdaki bir objeyi az ya da çok karşılıyor görünür. İşte günlük hayatımızda, pratik eylemlerimizde biz bu olasılık kriteriumuna yöneliriz ve yönelmemizde gerekir. Bize doğruluğu olası görünen bir tasavvuru, bu tasavvur başkaları ile çelişik olmadıkça, kabul eder ve ona uyarız. Yalnız, bu kabulümüzün bir sanı (doxa) olduğunu da bilmeliyizdir. Bundan dolayı şüpheci bir bilgenin özel belirtileri şunlar olabilir: Zekice bir ihtiyat, her yönünden görmeye çalışmak, bilgimizin, bilgimize güvenimizin sınırlarını bilmek, bütün olanakları hesaba katmak.

Ek Bilgiler

Kyrene'de doğan Karneades, Yeni Akademicilerin en ünlüsüdür. Derin bir filozof ve eşsiz bir hatip idi. Roma'ya elçi olarak gönderilince halk önünde felsefe meselelerini tartışma fırsatı buldu; bir gün adaleti övdüğü, ertesi gün yerdiği, ama her ikisinde de aynı heyecanla dinlendiği söylenir.

Karneades olasıcılık'ın kurucusudur. Öğretisinin amacı, Stoacıların duyumculuğunu, kesinlik nazariyesini, Tanrının varlığını ve yüce iyilik fikrini çürütmekti. Karnaedes'e göre tasavvurlar sağlam bir ölçüt olmadığı gibi, akıl da sağlam bir ölçüt sayılamaz. Akıllı insanın yapabileceği tek şey, en doğru bulduğu (çeşitli olasılık dereceleri vardır) tasavvuru onaylamaktır. Ama bu tercihler hiç bir gerçek görüşü veya onayı ihtiva etmez.

Karneades'te, hitabet, bir ikna ve zihni şu veya bu tasavvura çelme sanatıdır. Karneades'ten bugüne yazılı metin kalmamıştır; bundan ötürü, görüşleri ancak Klitomakhos aracılığı ile tanınır. Cicero ve Sextus Empiricius bu kaynaktan yararlandılar.

sevgen
05-09-2010, 04:22 PM
Archimedes (Arşimet) Kimdir?

(M.Ö. 287, Sicilya - M.Ö. 312, Sicilya)

Yunan matematikçi, fizikçi, astronom, filozof ve mühendis. Bir hamamda yıkanırken bulduğu iddia edilen suyun kaldırma kuvveti bilime en çok bilinen katkısıdır.Ancak pek çok matematik tarihçisine göre integral hesabın kaynağı da Archimedes'tir.

Roma generali Marcellus, Sirakuza'yı kuşattığında, Archimedes mühendisin yapmış olduğu silahlar nedeniyle şehri almakta çok zorlanmıştı. Bunların çoğu mekanik düzeneklerdi ve bazı bilimsel kurallardan ilham alınarak tasarlanmıştı. Örneğin, makaralar yardımıyla çok ağır taşlar burçlara kadar çıkarılıyor ve mancınıklarla çok uzaklara fırlatılıyordu. Hatta Archimedes'in aynalar kullanmak suretiyle Roma donanmasını yaktığı da rivayet edilmektedir. Ancak bütün bunlara karşın M.Ö. 212 yılında Romalılar Sirakuza'yı zapt ettiler ve şehrin diğer ileri gelenleriyle birlikte Arşimet'i de öldürdüler.

Söylentilere göre; "bu sırada Archimedes kum üzerine çizdiği çemberlerle hesaplar yapmaktadır. Elinde boynuna vurulmak üzere kaldırılan bir kılıçla yaklaşan romalı askere aldırmaz bile. Başını hesaplarından kaldırmadan "çemberlerime dokunma" der. Arşimedin kesik başı çemberlerin arasına düşer."

Archimedes hem bir fizikçi, hem bir matematikçi, hem de bir filozoftur. Gençliğinde bir süre İskenderiye'de bulunmuş, burada Eratosthenes ile arkadaş olmuş ve daha sonra da onunla mektuplaşmıştır. Archimedes'in mekanik alanında yapmış olduğu buluşlar arasında bileşik makaralar, sonsuz vidalar, hidrolik vidalar ve yakan aynalar sayılabilir. Bunlara ilişkin eserler vermemiş, ancak matematiğin geometri alanına, fiziğin statik ve hidrostatik alanlarına önemli katkılarda bulunan pek çok eser bırakmıştır.

Geometriye yapmış olduğu en önemli katkılardan birisi, bir kürenin yüzölçümünün 4πr2 ve hacminin ise 4/3 πr3 eşit olduğunu kanıtlamasıdır. Bir dairenin alanının, tabanı bu dairenin çevresine ve yüksekliği ise yarıçapına eşit bir üçgenin alanına eşit olduğunu kanıtlayarak pi'nin değerinin 3 +l/7 ve 3 +10/71 arasında bulunduğunu göstermiştir.

Archimedes'in en parlak matematik başarılarından biri de, eğri yüzeylerin alanlarını bulmak için bazı yöntemler geliştirmesidir. Bir parabol kesmesini dörtgenleştirirken sonsuz küçükler hesabına yaklaşmıştır. Sonsuz küçükler hesabı, bir alana tasavvur edilebilecek en küçük parçadan daha da küçük bir parçayı matematiksel olarak ekleyebilmektir. Bu hesabın çok büyük bir tarihi değeri vardır. Sonradan modern matematiğin gelişmesinin temelini oluşturmuş, Newton ve Leibniz'in bulduğu diferansiyel ve entegral hesap için iyi bir temel oluşturmuştur.

Archimedes Parabolün Dörtgenleştirilmesi adlı kitabında, tüketme metodu ile bir parabol kesmesinin alanının, aynı tabana ve yüksekliğe sahip bir üçgenin alanının 4/3'üne eşit olduğunu ispatlamıştır.

İlk defa denge prensiplerini ortaya koyan bilim adamı da Archimedes'dir. Bu prensiplerden bazıları şunlardır:

- Eşit kollara asılmış eşit ağırlıklar dengede kalır.

- Eşit olmayan ağırlıklar eşit olmayan kollarda aşağıdaki koşul sağlandığında dengede kalırlar: f1 · a = f2 · b

Bu çalışmalarına dayanarak söylediği "Bana bir dayanak noktası verin .....'yı yerinden oynatayım." sözü yüzyıllardan beri dillerden düşmemiştir.

Archimedes, kendi adıyla tanınan sıvıların dengesi kanununu da bulmuştur. Söylendiğine göre, bir gün Kral II Hieron yaptırmış olduğu altın tacın içine kuyumcunun gümüş karıştırdığından kuşkulanmış ve bu sorunun çözümünü Archimedes'e havale etmiş. Bir hayli düşünmüş olmasına rağmen sorunu bir türlü çözemeyen Archimedes, yıkanmak için bir hamama gittiğinde, hamam havuzunun içindeyken ağırlığının azaldığını hissetmiş ve "Buldum, buldum" diyerek hamamdan fırlamış.Archimedes'in bulduğu şey; su içine daldırılan bir cismin taşırdığı suyun ağırlığı kadar ağırlığını kaybetmesi ve taç için verilen altının taşırdığı su ile tacın taşırdığı su mukayese edilerek sorunun çözülebilmesi idi.

Archimedes'in araştırmalarından önce, tahtanın yüzdüğü ama demirin battığı biliniyordu; ancak bunun nedeni açıklanamıyordu. Archimedes'in bu kanunu doğada tesadüflere yer olmadığını, her zaman aynı koşullarda aynı sonuçlara ulaşılacağını göstermiştir. Archimedes, 23 yüzyıl önce, modern bilimsel yöntem anlayışına çok yakın bir anlayışla, bugün de geçerli olan statik ve hidrostatik kanunlarını bulmuş ve bu katkılarıyla bilim tarihinin en büyük üç kahramanından biri olmaya hak kazanmıştır.

Sirakuza Savunması

M.Ö. 216 yılında Archimedes 70 yaşını aşmış, akrabalarından biri olduğu söylenen Sirakuza kıralı Hieron ölmüştü. İkinci Bhon Savaşı sonunda da şehir yenilgiye uğramış, Kartaca'lılarla birleşmeyi kabul etmişti. Bunun üzerine Romalılar, ünlü konsüllerinden biri olan Claudius Marcellus'u bir orduyla Sirakuza'ya gönderdiler.

Yaşlı Archimedes, hiçbir zaman katılmadığı siyaset alanından uzakta kendini çalışmalarına vermiş, sessiz ve sakin bir hayat sürüyordu. Ama onun hikmet ve zekâsına hayranlık duyan hemşehrileri şehri savunması için kendisinden yardım dilediler. Archimedes, bu çağrıyı adeta istemeyerek kabul etti.

Romalılar, onun bir mucit ve mühendis olarak yaratıcı kabiliyetini öğrenmekte gecikmediler. Bir gün, kıyıdaki şehir surlarına kadar sokulan bir Roma savaş gemisi birdenbire dev gibi korkunç bir kerpetenle karşılaştı. Duvarların arkasından çıkan bu alet gemiyi pruvasından yakaladığı gibi çeneleri arasında kıstırarak parçaladı. Kaldıraç kolları ve dönel kasnaklar yardımıyla işleyen bu aletin çalışma prensipleri Archimedes tarafından ortaya konulmuştu. Böylece bir kaldıraç mekanizması ilk defa olarak gerçekleştiriliyordu.

Bu arada surların arkasına yerleştirilen dev mancınıklar, düşmanın üzerine ağır oklar ve taş yağdırıyordu. Güvertesi ve bordası delik deşik olan gemilerin direkleri parçalanıyor, gemidekilerin üzerine düşüyor, düşman ağır kayıplar veriyordu.

Archimedes'in Güneş ışınlarını büyük bir ayna aracılığıyla düşman üzerine yansıtıp gemileri ateşe verdiği de söylenir. Ama inanılması oldukça güç olan bu hikaye, belki de bir efsaneden başka bir şey değildir.

Bununla birlikte Archimedes'in icat ettiği makineler, Romalıların gözlerini o derece yıldırmıştı ki surların üzerinde bir ip ya da değnek gördükleri zaman gene onun bir makinesi sanarak bağırıp kaçışıyorlardı. Claudius Marcellus, ister istemez hayranlık duyduğu bu düşmanıyla kendi mühendislerinin başa çıkamayacağını anladı. "Bu matematik devi ile neden savaşalım ? Bizimle alay eder gibi kıyıda oturup donanmamızı yok ediyor !" diyerek Sirakuza'yı tam bir ablukaya aldı.Çok ünlü bir insan olmuştur.

Arşimet'ten Seçme Sözler

- Eureka!; Buldum!
- Bana bir dayanak noktası verin .....'yı yerinden oynatayım.
- Noli turbare cirkulos meosi; (Lütfen dairelerimi bozmayın.) Son sözüdür

sevgen
05-09-2010, 04:27 PM
Aabye Kierkegaard Kimdir? (1813 - 1855)

Soren Aabye Kierkegaard Türkçe telaffuz önerisi: (Sörın Kirkıgor) (1813-1855), Danimarkalı filozof ve teologdur.

Hayatı

Kierkegaard dindar babasının etkisiyle din eğitimi alarak ve katı bir dinsel atmosfer içinde yetişti.Tüm yaşamında bu çocukluğun etkisi görülür.Kendisi de dinsel düşünceleri olan birisi olmakla birlikte sürekli din adamlarıyla, kurumlarıyla ve düşünceleriyle çatışma halinde oldu. Mevcut Hıristiyanlığın yozlaşmış olduğunu ileri sürdü ve Hıristiyan inancının tamamen yenilenmesine yönelik eleştiriler geliştirdi. Kierkegaard, din ve tanrıyı tamamen bireysel bir konu olarak değerlendirdi. Bu yönde giderek sistematik felsefenin bireyi göz ardı eden bütüncüllüğünü de reddetti. Felsefesinde bireyi merkeze aldı.

Felsefesi

Kierkegaard, var oluşçuluğun öncülerinden sayılır. Var oluşçu felsefe bir bakıma her var oluşçu filozofta kendine özgü bir nitelik kazanarak ayrıca tanımlanır, ancak bilinen genel nitelikleri ve felsefi özgüllüğü açısından var oluşçuluğun kurucu isimlerinin başında Kierkegaard sayılmaktadır. Kierkegaard'ın belli bir felsefi sistematik geliştirmediği doğru olmakla birlikte (Kierkegaard bu anlamda Nietzsche gibi bağımsız ve dizgesiz filozoflardandır), kullandığı kavramlar ve felsefe yapma tarzı sonradan var oluşçu felsefelerde görülen nitelikleri barındırır. Kierkegaard'ın itiraz ettiği ve sürekli eleştirdiği filozof Hegel'dir. Hegel'in rasyonalist ve sitematik felsefesi Kierkegaard için kabul edilemezdir.Kierkegaard'ın Hegel'den daha çok asıl olarak Hegelcilik'i hedeflediği söylenebilir. Var oluşçu felsefelerde görülen kavramların çoğunluğu öncül olarak Kierkegaard'da görülür: saçma, bunaltı, korku ve kaygı. Kierkegaard'ın felsefi sorunsalı bir bakıma mevcut Hıristiyanlık içinde ve hatta karşısında nasıl iyi bir Hıristiyan olunacağı noktasına da bağlıdır. Kierkegaard, felsefe tarihinin soyut mantıksal kurgularla geliştiğini ve bu nedenle bireyi, bireyin gerçek yaşamını gözden kaçırdığını düşünür. Ona göre var oluş, somut ve öznel insanın yaşamıdır. Bu nedenle felsefe somut düşünmeye, yani var oluşa yönelmelidir.

Kierkegaard'dan Seçme Sözler

- Kadının erkekten daha duyusal olduğunu, onun vücut yapısı bile gösteriyor.

- Çünkü ebediyen vazgeçmiş olan kendi kendine yeter.

- An, zamanın ve ebediyetin birbirini dokundukları bir belirsizlik.

- Benim için hakiki olan bir hakikat bulmalıyım. Yaşayıp uğruna ölmek isteyeceğim bir fikir.

- Bir kızı baştan çıkarmak bir şey değil, ama baştan çıkarılmaya değen bir kız bulursan şanslısın.

- Felsefenin dediği doğru. Hayat geriye doğru anlaşılır. Ama burada bu cümleyi unutuyoruz: İleri doğru yaşanmalı!

- Süpürün beni. Son sözleri - 11. Kasım 1855

- Evlen! Pişman olacaksın. Evlenme... Yine pişman olacaksın.

- Akıl azaldığı oranda kaygı da azalır.

- Canı sıkılan herkes değişim istiyor.

- Nedir bir şair? İç çekmelerini ve çığlıklarını güzel bir müziğe dönüştüren dudaklara sahip olan, fakat ruhunda gizli acılar barındıran mutsuz bir insan.

- Neler gelecek? Gelecek ne getirecek? Bilmiyorum, hiç bir tahminim de yok. Bir örümcek sabit bir noktadan nedenlerden dolayı sonuçlara doğru düşerken önünde hep boş bir mekan vardır ve hiç bir yere tutunamaz, her ne kadar çırpınsa bile. Ben de kendimi öyle hissediyorum; önümde hep boş mekan; ileri doğru sonuçlara doğru yol almamı sağlayan arkamda kalmış nedenler var. Bu hayat korkunç, dayanılacak gibi değil.

- Her kötülüğün başı can sıkıntısıdır.

- Aslında avarelik hiç de kötülüklerin anası değildir, tam tersi, neredeyse tanrısal bir hayattır, yeter ki can sıkıntısına kapılma.

- Büyüklük şu ya da bu olmak değil, kendin olmaktır.

- Karşılaştırma eylemi mutluluğun terki ve memnuniyetsizliğin başlangıcıdır.

- Nefret, başarısızlığa uğramış sevgidir.

- Bir erkek hiçbir zaman bir kadın kadar acımasız olamaz.

- Bütün düşüncenin en yüksek çatışkısı, düşüncenin, düşünemeyeceği bir şey bulma çabasıdır.

sevgen
05-09-2010, 04:29 PM
Anselmus Kimdir?

1033-1109 yılları arasında yaşamıştır. İtalyalıdır ama 1093’den sonra İngiltere’de Canterbury başpiskoposluğu yapmış ve orada ölmüştür.

Augustinus’un “anlamak için inanıyorum” önermesini almış, inancı akıl ile temellendirmeye çalışmıştır. Anselmus’un bu çabası, skolaztizmin, akıl ile inancı birleştirmeye çalışmasının bir göstergesidir.

Anselmus, yargıların mutlağı olmalıdır der. Örneğin iyi varsa mutlak iyi de olmalıdır. Varlık varsa mutlak varlık da olmalıdır. Bu düşünce yoluyla Tanrı’nın varlığı ispatlanmış olur. Anselmus’un, bir başka Tanrı kanıtlaması da şöyledir; Tanrı en yetkin varlıktır. Tanrı’nın var olmadığını düşünürsek, bir yanıyla Tanrı eksik kalmış olur. Oysa Tanrı’nın tanımı en yetkin varlık olduğudur. Demek ki Tanrı vardır. (bu kanıtlama çok meşhurdur) Anselmus, Augustinus’un ilk günahın bütün nesiller boyu sürdüğü düşüncesini kabul eder.

Ona göre Tanrı insanları bu ilk günahtan kurtarmak için insan biçimine girmiş (İsa) ve bütün insanları ilk günahtan kurtarmak için çarmıha gerilmiştir. Skolastizmin bu ilk döneminde din ve felsefe uzlaştırılmaya çalışılmıştır. Dinsel kavramlar, akılla açıklanmaya çalışılmış ve bunun için Platon’nun kavram realizmi kullanılmıştır.

Ek Bilgiler

Anselmus 1033-1109 yılları arasında yaşamış olan ve Tanrı'nın varlığına ilişkin ontolojik kanıtıyla tanınan Hıristiyan filozoftur.

"İnanmak için, anlamaya çalışıyorum" değil de "Anlamak için inanıyorum" tavrının başlatıcısı olan ve inanç - akıl ilişkisi söz konusu olduğunda, akıl karşısında inanç ya da imana, bilgi karşısında da otoriteye öncelik veren Hıristiyan düşünürdür.

sevgen
05-09-2010, 10:51 PM
Gottfried Leibniz Kimdir?

Leibniz, Gottfried Wilhelm (1646-1716); Ünlü bir Alman filozofu, bilim .....sının en önemli sistemci düşünürlerinden biridir. Matematik, metafizik ve mantık alanlarında ileri sürdüğü yeni düşünce ve görüşleriyle tanınır.

Leibniz, Leipzig'de doğdu. Babası buradaki üniversitede ahlak felsefesi dersleri veriyordu. Leibniz babasının ölümünden sonra okuldan çıkarak kendi kendini yetiştirmeye başladı. Tarihe karşı büyük bir ilgi duyuyordu. 8 yaşına geldiği zaman Latinceyi öğrenmişti. 12 yaşında ise Yunanca öğrenmeye başladı. Bir yandan da mantık bilimiyle ilgili kitaplar okuyordu. 15 yaşında Leipzig Üniversitesi'ne girdi. Almanya'da felsefe tarihinin kurucusu sayılan Jakob Thomasius'tan felsefe okudu. 1663'te Jena'ya giderek buradaki ünlü matematik bilginlerinden ders aldı.

Leibniz, 25 yaşına geldiği sırada yayınlanmış birçok önemli eseri vardı. Bir ara politika ile ilgilendi, bu konuda da bazı eserler verdi.

Politika çalışmaları hiçbir zaman Leibniz'in felsefe ve matematik alanlarındaki çalışmalarına engel olmadı. Leibniz 1672 yılında, 26 yaşında ileri modern matematik çalışmalarına başladı. Bundan 3 yıl sonra Isaac Newton'dan bağımsız olarak Calculus'un temel teoremini keşfetti (Fundamental Theorem of Calculus). Pek çok yıl Leibniz ve Isaac Newton taraftarları arasında kimin Calculus'u keşfettiğine dair bir tartışma olsa da şuan Leibniz ve Isaac Newton Calculus'un babaları olarak kabul edilmektedir.

1700'de görevini bırakarak Viyana'ya gitti, 1714'de kadar bu şehirde yaşadı. 1700'de bir davet üzerine, Berlin'e gitti. Berlin Üniversitesi'nin kurulmasını sağlayarak üniversitenin ilk müdürü oldu.

1711'de görevini bırakarak Viyana'ya gitti, 1714'e kadar bu şehirde yaşadı. 1712'de Leibniz'e baron payesi verildiyse de dört yıl sonra Hannover'de öldüğü zaman fakir bir adam gibi gömüldü. Onun arkasından ağlayan tek adam olan, arkadaşı J. G. von Erckhart, sonradan yazdığı hatıralarında bu cenazeyi, 'ülkesinin şerefini temsil eden bu adam, bir dilenci gibi toprağa verildi' cümlesiyle anlatmıştır.

Leibniz'in Felsefesi

Leibniz, 17.yüzyıl filozoflarının çoğu gibi, felsefesinde Descartes'in töz kavramından hareket eder. Leibniz'e göre .....nın, varlıkların temelinde 'monad'lar (tek tek varlıklar, bölünmez özler) vardır. Monadlar kendi kendilerine hareket edebilen, algılayabilen temel varlıklardır. Yalnız monadların özü 'kuvvet' olduğu için, ne bir şekli ne hacmi, ne parçaları vardır. Monadları özü 'edim' (faaliyet) olan ruhsal noktalar gibi düşünmek gerekir. Bundan dolayı monadlar, kendi kendilerine harekete geçerler. Onları, Demokritos'un, maddecilerin atomlarından ayıran husus, maddesel olamamaları, kendi kendine hareket edebilmeleridir. Monadların herbirinin edimi, geçmişin sonucu geleceğin belirleyicisidir.

Leibniz'e göre monadlar önceden belirlenmiş bir düzen içinde bulunurlar. Buna önceden düzen kuramı denir.

Leibniz düşünce sistemine göre düşünce ilkeleri, genel fikirler, insan zihninde bir istihdat olarak bulunur, tecrübeyle gelişir. Leibniz 'Theodizee' adındaki eserinde, içinde yaşadığımız .....nın, .....ların en düzenlisi, en mükemmeli olduğunu söylemiştir. Leibniz'in bu görüşü Voltaire'in 'Candide' adındaki uzun hikayesinde gülünç hale getirilmek istenmiştir.

Başlıca Eserleri

- Metafizik konuşmalar
- İnsan zihni üzerine yeni denemeler
- Theodizee
- Monadenlehre

Ek Bilgiler

Leibniz, Kartezyen felsefenin ilginç, bir anlamda Spinoza'nın felsefesinin karşıtı sayılabilecek bir felsefe geliştirmiş olan filozofu olarak kabul edilmektedir. Çok yanlı ve çoklu bir felsefe öğretisi geliştirdiği bilinmektedir. Matematiksel ve organik doğa görüşlerini bir arada kullanmıştır ve bu yaklaşımıyla Descartes ve Spinoza'dan ayrılmıştır. Modern Alman felsefesinin ilk büyük kurucu düşünürlerinden biri sayılmaktadır.

Diğer rasyonalistler gibi Laibniz'de de matematik merkezi bir öneme sahiptir; matematiksel yöntemle gerçeğe ulaşmada başarılı olabilir ve bilgi ortaya koyabiliriz. Buna göre duyusal bilgiler tam olmayan bilgilerdir, rasyonel olan yoldan geçmedikçe bu bilgi tamamlanamayacaktır. Eğer bütün bilgilerimiz matematiksel bir açık ve seçiklikle çözümlenebilseydi, bilgimiz o zaman gerçeklikle tam bir uygunluk içinde olurdu. Evrensel matematik, Leibniz için, bütün bilgilerimizin matematik önermeleri gibi kavranılabilmesi olanağıdır; bu olanak Leibniz'in bilgi konusundaki idealini göstermektedir. hem eldeki bilgilerin kanıtlanması hem de yeni bilgilerin bulunması bu idealin hedefidir.

Leibniz bu noktada ve özellikle doğruluk sorunu bağlamında Lockeçu anlayış ile karşıtlık halindedir. Kısmen empirizmin öğelerini sürdüren Leibniz klasik empisist görüşten ayrılarak rasyonalizme yönelim gösterir felsefesinde; duyu verilerinin önemini Leibniz yadsımaz, ancak duyusal verilerin zihin ya da akıl sayesinde bilgiye dönüştüklerini belirtir. Bunu şu şekilde belirtmek mümkündür: Duyulardan geçmemiş hiçbir şey (anlıkta) zihinde bulunmaz, anlığın/zihnin kendisinden başka. Deneye diğer rasyonalistlerde görülmeyen şekilde değer veren Leibniz, a priori bilgilerin varlığını kesin bir şekilde öne sürecektir. Bir anlamda onun deney ile akılı birleştirmeye yömnelik bir teori kurmaya çalıştığını söylemek gerekir.

Töz konusu da Leibniz felsefesinin önemli bir bölümüdür. Leibniz tözü diğerlerinden farklı ele alır; ona göre töz, etkin kuvvetten ibarettir. Monizme karşılık Leibniz'in tözcülüğü çoklu bir nitelik arz eder, ona göre tözler sonsuz sayıdadır, her biri artık bölünemez olan birimlerdir Leibniz'in töz olarak adlandırdığı şeyler.Bunlara monadlar demektedir Leibniz. Her monad everenin bir parçasıdır ve evreni kendinde taşır, bireysel ile evrensel arasında bir tür bağlantı vardır. Buna göre her monad, çokluk içinde birlik olarak görülür. Monad öğretisi Leibniz felsefesinin bilgi, insan, doğa ve ahlak vb. konularındaki yaklaşımının temelidir. Yaşadığımız ....., mümkün .....ların en iyisidir. Mükemmel olmayışı bir metafizik kötülüktür, ancak bununla birlikte, başka türlüsü mümkün olmadığından en iyi ..... da yaşamaktayızdır. Leibniz'in iyimser felsefesinin dayanağı bu önermede bulunmaktadır

sevgen
05-09-2010, 10:52 PM
Agrippa Kimdir?

(M.S. I. ya da II. yüzyıl)

Yunanlı şüpheci filozoftur. Ainesidemos'un şüphe etmekte haklı olduğumuzu göstermek için ileri sürdüğü on sebebin sayısını beşe indirdi. Genel olarak Yunan kuşkucularının yöntemini özetleyen beş kanıt şunlardır:

1. Hem gündelik yaşamda, hem de filozofların tartışmalarında düşünceler çatışır.

2. Hiç bir şey kendi kendini açıklayamaz, çünkü her açıklama ayrıca açıklanması gereken bir ikinci önermedir ve bu sonsuza değin böyle gider.

3. Gerek algı, gerekse de yargı iki anlamda görelidir: İkisi de özneye göre değişir ve ikisi de kendileriyle birlikte bulunan başka algılardan etkilenir.

4. Dogmatik filozoflar, önermeler dizisinde sonsuza değin geriye gitmekten kaçındıkları için kanıtlayamayacakları varsayımlar ileri sürerler.

5. Filozoflar, duyularla ilgili olanları akılla, akılla ilgili olanı ise duyularla kanıtlamaya çalıştıklarından çifte tuzağa düşerler. Hem duyuların tanıklığından, hem de insanın anlama olanağından kuşku duyan Agrippa, bilgi edinmenin bir başlangıç noktası olmadığı sonucuna ulaşır. Ondan öncekiler, hakikati bilmediğimizi söylerlerdi; Agrippa ise bilemeyeceğimizi ispata çalıştı.

sevgen
05-09-2010, 10:54 PM
John Locke Kimdir?

John Locke ( 29 Ağustos 1632 — 28 Ekim 1704) yılları arasında yaşamış İngiliz filozof. Locke 18. yüzyılın en önemli düşünürlerinden biridir. Düşünce hürlüğünü, eylemlerimizi akla göre düzenlemek anlayışını en geniş ölçüde yayan ilk düşünür olduğu için Avrupa'daki aydınlanma ve Akıl Çağı'nın gerçek kurucusu olarak kabul edilir.

John Locke, Bristol yakınlarında, Wrington'da doğdu. Kumaş ticareti ile uğraşan bir aileden gelmektedir.Babası ticaretle uğraşmak yerine noterliği tercih etmiştir, ibadetle sadelik isteyen Püriten mezhebinin koyu bir tarafçısıydı. Locke'un daha sonra öne sürdüğü öğrenim kuramlarında babasının büyük etkisi sezilir. Locke yüksek öğrenimini Oxford Üniversitesi'nde yaptı, en çok tabiat bilimleriyle tıp okudu. Hayata atıldıktan sonra hem yazar, hem de siyast adamı olarak çalıştı. Önce Brendenbur Dükalığı'nda İngiliz elçiliği katibi olarak bulundu. İngiltere'ye döndükten sonra da 8 yıl Shaftsbury adın bir İngiliz aristokratının yanında özel hekimlik yaptı. 1683'te Shaftsbury'nin Hollandaya kaçmak zorunda kalması üzerine Locke da İngiltereden ayrıldı. Ancak 1689'da İkinci İngiliz Devrimi Başarı kazanınca İngiltereye dönebildi.

Locke, bütün eserlerinde gelenek ve otoritenin her çeşidinden kurtulmak gerektiğini, insan hayatına ancak aklın kılavuzluk edebileceğini ileri sürer. Bu düşünceleriyle Liberalizm'in, tabii bir din anlaşının, Rasyonel Pedagoji'nin öncüsü olmuştur. En önemli eserleri' An essay Concerning Human Understanding' (İnsan Anlayış Gücü Üzerine Bir Deneme), 'Some Thoughts Concerning Education' (Eğitimle İlgili Bazı Düşünceler)dir. Hükümet üzerine iki deneme adlı eseri vardır. Mutlakiyet yönetimlerini ilk sarsan kişi olarak tarihe geçmiştir, mutlakiyet yönetimine açtığı sarsıntılar sonucunda zamanla derin yarıklar oluşmuştur ve üç büyük devrimin temelleri oluşmuştur. İngiliz, Amerikan ve Fransız devrimlerinin temelini oluşturan filozof olarak akıllara yer etmiştir. Doğal hukuk doktrinini savunanlardan biridir.

John Locke Felsefesi;

Locke’un temel eserleri, An Essay concerning Human Understanding [İnsan Zihni Üzerine Bir Deneme] ve Two Treatises of Government [Yönetim üzerine İki Deneme]’dir. Bilgi görüşleri: Empirist bir bilgi teorisinin temel öğretilerini, yani zihinde doğuş­tan düşünceler bulunmadığı ve bilginin de­neyimden üretildiği ilkelerini mekanik bir gerçeklik görüşüyle birleştiren John Locke modern felsefenin tavrına uygun olarak, felsefesinde öncelikle bilgi konusunu ele almıştır. O iİnsan bilgisinin sınırlarına ve kap­samına ilişkin araştırmasında, İnsan zihninde idelerin nasıl ortaya çıktığını araştırır. İdelerle de Locke, algı içeriklerini, izlenimleri, tasarımları, düşünceleri, kısacası bilincin tüm içeriklerini, insanın kendisiyle ilgili olarak bilinçli olduğu her şeyi anlar. Ona göre, İnsan bilgi sahibi olan bir varlıktır. Başka bir deyişle, o insan bilgisini açıklanmak durumunda olmayan, apaçık bir olgu olarak alır.

Bilmek ise, zihinde birtakım idelere sahip olmaktan başka bir şey değildir. Doğuştancılığa karşı çıkan Locke, İnsanın bilgiye temel olan malzemeyi sonradan deneyim yoluyla kazandığını söyler. Onun deyimiyle karanlık bir oda olan İnsan zihnine ışık getiren tek pencere, deneyimdir. Bilginin kaynağı konusunda empirist olan Locke, biri dış deneyim, diğeri de iç deneyim olmak üzere, iki tür tecrübe bulunduğunu söyler. Bunlardan birinci­sinde, yani dış deneyimde, İnsan beş duyu yoluyla dış .....daki şeyleri tecrübe eder; İnsan zihni, Locke’a göre, burada tümüyle alıcı olup, pasif durumdadır. İkincisinde, yani refleksiyon veya içebakışta ise, İnsan varlığı, kendi zihninde, kendi iç .....sında olup bitenleri tecrübe eder. İnsan zihnindeki tüm ideler, işte bu iki kaynağın birinden ya da diğerinden gelir.

İnsan zihnindeki tüm ideler, İngiliz empirimzinin kurucusu olan Locke’a göre, basit ideler ve kompleks ideler olmak üzere, iki başlık altında toplanabilir. Bu ayırım, Locke’a zihnin tümüyle pasif olduğu durumlarla aktif olduğu durumları birbirlerinden ayırma imkanı verdiği için, önemli bir ayırımdır. Basit ideler, dış .....daki cisimlerin ve onların niteliklerinin duyu organlarımız üzerindeki etkisi sonucunda, duyularımız aracılığıyla kazanılmış olan idelerdir. İnsan zihni bu basit ideleri birbirleriyle çeşitli şekillerde birleştirdiği zaman kompleks idelere sahip olur. Locke’a göre, İnsan zihni basit ideleri biriktirdikten sonra, onları birbirlerinden ayırt eder, birbiriyle karşılaştırır ve birbiriyle çeşitli şekillerde birleştirir. Locke, İnsanda yeni bir ide icat etme gücü olmasa bile, İnsan zihninin kompleks ideleri meydana getirirken tümüyle aktif durumda bulunduğunu söyler. Ona göre, basit ideler kompleks idelerden hem psikolojik ve hem de mantıksal bakımdan önce gelmek durumundadır.

İnsan zihni, Locke’a göre, belli şekillerde faaliyet gösterir. İnsan zihninin bu faaliyetleri ise, sırasıyla algı, bellek, ayırt etme ve karşılaştırma yetisi, birleştirme ve soyutla­madır. Bu yetilerden en önemlilerinden olan birleştirme yetisi söz konusu olduğunda, İnsan zihni sahip olduğu basit ideleri bir araya getirir ve bu ideleri birleştirerek kompleks ideler meydana getirir. Soyutlamada ise, İnsan zihni genel kavramları gösteren genel sözcüklere yükselir. Var olan her şey, Locke’a göre, bireyseldir. Bununla birlikte, İnsan varlığı çocukluktan yavaş yavaş çıkarken, İnsanlarca ve şeylerdeki ortak nitelikleri gözlemler.

Locke, bilginin söz konusu yetilerin algı yoluyla kazanılan basit ideleri işlemesinin sonucunda ortaya çıktığını savunur. Ve bilgi, idelerin birbirleriyle olan bağlantısına ve uyuşmasına ya da birbirleriyle uyuşmayıp, birbirlerini kabul etmemelerine ilişkin algıdan başka bir şey değildir. Locke’a göre, ideler arasında dört tür bağıntı vardır ya da ideler birbirleriyle dört bakımdan uyuşur. 1- Özdeşlik, 2- İlişki, 3- Birlikte var oluş ya da zorunlu bağıntı ve 4- Gerçek var oluş.

Locke, özdeşlikten söz ettiği zaman, bir idenin ne olduğunun ve onun başka idelerden olan farklılığının bilincinde olmayı anlar. Burada söz konusu olan bilgi, her idenin kendi kendisiyle aynı olduğunu, her ne ise o olup, tüm diğer idelerden farklı olduğu­nu bilmekten oluşur. Bu bilgi, idelerimizden her birinin (örneğin, ağaç, masa, beyaz, kare, üçgen, vb., idelerinin) tam olarak neyi içerdiğinin ve onun farklılıklarının (örneğin, be­yazın siyah olmadığının, bir karenin daire olmadığının) bilgisidir. Buna karşın, ilişkiden söz ederken Locke, idelerimizden bazılarının diğer idelerle bazı bakımlardan ilişkili olduğu olgusuna dikkat çeker. Buna göre, beyaz ve kırmızı arasında, üçgenlerle yapraklar arasında söz konusu olmayan bir ilişki vardır; yine, bir ağaçla bir sandalye arasında, bir doğruyla bir bulut arasında söz konusu olmayan bir ilişki vardır.

Birlikte var oluş ya da zorunlu bağıntıdan söz ettiği zaman da, Locke kompleks bir idenin, örneğin bir sandalye idesinin, bir sandalyeyi düşündüğümüz zaman birlikte düşündüğümüz çok sayıda basit idenin birleşiminden oluştuğu olgusuna dikkat çeker. Burada söz konusu olan bilgi, belli bir kompleks ide gündeme geldiği zaman, hangi basit idelerin söz konusu kompleks idenin ayrılmaz parçaları olduğunun bilgisidir. Locke dördüncü kategoriye, yani gerçek varoluşa geldiği zaman, idelerin birbirleriyle olan bağıntılarından çok, dış .....daki bir şeyle olan bağıntılarının bilgisinden söz eder. Şimdiye dek olan bilgi türleri yalnızca kavramsaldı, ilk kez bu dördüncü bilgi türüyle var oluşla ilgili olan bir bilgiye ulaşılır. Başka bir deyişle, burada söz konusu olan bilgi, bir ideyle uyuşanı gerçek bir varlığın bilgisidir.

Locke bu dört bilgi türüne ek olarak, İnsan için bu bilgi türlerine sahip olmanın üç farklı yolunun bulunduğunu söyler; bunlar sırasıyla sezgi, kanıtlama ve duyumdur. Bilgimizin kapsamı söz konusu olduğunda, Locke gerçek bilgiye sezgi ya da kanıtlama yoluyla ulaşıldığına inandığı ve kanıtlama ya da sezginin kendilerine dayandığı idelere birtakım sınırlamalar getirdiği için, bilgimizin kapsamının oldukça sınırlı olduğunu savunmak durumunda kalmıştır. Özdeşlik ya da farklılık bağıntısı söz konusu olduğunda, Locke’a göre, bizim tüm açık idelerimizin kendi kendileriyle aynı ve başka idelerden farklı olduklarına ilişkin olarak sezgisel bilgimiz vardır.

İlişki söz konusu olduğunda ise, burası bilgimizin çok büyük bir parçasını meydana getirmekle birlikte, bu bilgi de idelerin birbirleriyle olan ilişkileriyle ilgili kanıtlamalarla sınırlanmıştır. İdeler arasındaki karşılıklı bağıntılara ve içerme ilişkilerine dayanan bu bilgi, yalnızca kavramsal bir bilgidir. Bu alandaki doğrular matematiğin doğrulanıyla, günümüzde analitik olarak doğru olduğunu söylediğimiz önermelerden oluşur. Ancak bu doğrular, yalnızca idelerimiz arasındaki ilişkilerle ilgili olan doğrular olduğu için, bize hiçbir zaman idelerimizden bağımsız olarak varolan bir şeyin bilgisini veremezler.

İdelerimizin birlikte var oluşu ya da idelerimiz arasındaki zorunlu bağıntıya gelince, Locke bilgimizin kapsamının burada daha da daraldığını savunur. Biz, birçok basit idenin birlikte ortaya çıktığını, belirli bir türden olan kompleks bir şeye ilişkin idemizin belirli basit idelerden oluşan bir toplamı içerdiğini gözlemleyebiliniz, fakat bu idelerin zorunlu olarak birbirlerine bağlanıp bağlanmadığını bilemeyiz. Locke’a göre, ikincil bir nitelikle söz konusu niteliğin kendilerine bağlı olduğu birincil nitelikler arasında, İnsan tarafından keşfedilebilir olan zorunlu bir bağlantı yoktur. Biz bir nesnenin şeklinden ve ebatlarından yola çıkarak, onun belli bir renge ya da tada sahip olduğunu hiçbir zaman söyleyemeyiz.

İdelerimizin birlikte var oluşu ya da idelerimiz arasındaki zorunlu bağlantıya ilişkin bilgimiz deneyimin kapsamına bağlı olduğundan, idelerimiz arasındaki zorunlu bağlantıları saptarken, sezgi yoluyla da kanıtlama yoluyla da pek ilerilere gidemeyiz. Ve doğa bilimlerinin genel önermeleri farklı ideleri birbirlerine bağladıkları için, gerçek anlamda genel bir bilgi olmanın çok uzağında kalır. Zira, bu bilimlerin birbirine bağladığı ideler arasında zorunlu bir bağıntının olup olmadığı, sezgi yoluyla da kanıtlama yoluyla da kavranamaz.

Gerçek var oluş söz konusu olduğunda, bilgimizin kapsamı daha da daralır. Locke’a göre, biz sezgi yoluyla kesin olarak yalnızca kendimizin var olduğunu biliriz. Kanıtlama yoluyla ise, Tanrı‘nın gerçek var oluşunu kanıtlarız. Bir de duyusal bilgiyle, duyularımıza sunulmuş olan nesnelerin var olduğunu biliriz. Bununla birlikte, kesin olmayan duyusal bilgi, bize gerçek bir bilgi veremez, çünkü bu bilgi her şeyden önce şimdi duyularımıza sunulmuş olan nesnelerle sınırlanmış olup, şimdi ve burada mevcut olan tikel nesnelerin ötesine geçemez. İkinci olarak, duyusal bilgi yoluyla, bizim dışımızdaki nesnelerin var olduğunu bilsek bile, Locke’a göre, bu nesnelerin gerçek doğalarına ilişkin olarak pek fazla bir bilgimiz olamaz.

Locke,

1. Dolayımsız olarak bi­lincinde olduğumuz şeylerin, nesnelerin bizatihi kendileri değil de, zihinlerimizdeki ideler olduğunu,

2. İdelerimizin tecrübeden türetilmek durumunda olduğunu, aksi takdirde anlamlı bir içerikten yoksun olacağını ve

3. Genel bir önermenin sezgisel bakımdan ya da kanıtlama yoluyla kesin olmadıkça, gerçek anlamda bir bilgi olamayacağını kabul ettiği için, bilgimizin kapsamını oldukça daraltır. O, bir empiristtir ve dolayısıyla bilgide deneyime önem verip, empirik olmayan ilkelerden türetilmiş mantıksal bir sistemin bize gerçekliğin resmini hiçbir şekilde veremeyeceğini kabul eder.

Locke, bundan başka zihnimizde olan şeylerin, nesnelerin kendileri değil de nesnelerle olan gerçek ilişkilerini hiçbir zaman bilemeyeceğimiz ideler olduğunu savunduğu ve neyin bilgi sayılıp neyin bilgi sayılamayacağı konusunda, hayli yüksek bir kesinlik ölçütü öne sürerek, yalnızca sezgi ya da kanıtlama yoluyla elde edilen bilgiyi kesin bilgi olarak gördüğü için, empirik ve bilimsel bilginin gerçek anlamda bilgi olamayacağını dile getirir.

Dine dair;

Dinle bağlamında, Locke Hıristiyanlığın ahlâki boyutunu vurgulamaya özel bir önem atfeder ve kutsal kitapta bulunan ahlak kurallarının aklın keşfet­tiği kurallarla tam bir ahenk içinde olduğunu belirtir. Akılla inanç arasındaki ilişkiler üzerinde de duran filozof, hem akıl ve hem de vahiy yoluyla keşfedilen hakikatler bulunduğunu öne sürerken, akılla çelişen hakikatler söz konusu olduğunda, bu doğrulanın, onların kaynağında vahyin bulunduğu söylense bile, hiçbir şekilde kabul edilmemesi gerektiğini savunur. Buna karşın, akılla ne örtüşen ne de çakışan hakikatlere gelince, Locke bunların gerçek dinin özünü meydana getirdiğini öne sürer. Fakat Locke aklın burada bile vazgeçilmez bir rol oynadığını vurgular:, Akıl bir şeyin vahiy olup olmadığına karar vermeli ve vahyi ifade eden sözcüklerin anlamlarını incelemelidir. Ona göre, akıl her konuda nihai yargıç ve yol gösterici olmalıdır. O Hıristiyanlığın özünde pek az temel ve onsuz olunamaz inanç parçası bulunduğunu söylerken, mezhepler arasındaki çatışmalara şiddetle karşı çıkmış ve dini hoşgörüyü engelleyecek hiçbir şey bulunmadığını belirtmiştir. Bu bağlamda, ona göre, dinin görevi İnsan ruhunu günahtan, kötülüklerden; hükümetin görevi ise bireyin yaşam, özgürlük ve mülkiyet haklarını korumaktır.

Siyaset Felsefesi'ne Dair;

Locke siyaset felsefesi alanındaki görüşleri bakımından da önemli bir filozoftur. O, mutlakıyetçiliğe şiddetle karşı çıktığı ve güçler ayrılığını hararetle savunduğu için, liberalizmin kurucusu olarak görülmektedir. Meşruti bir monarşiden yana olan ve toplumun bir sözleşme temeline dayanması gerektiğini savunan Locke, İnsanların hukukun veya iktidarın sağladığı avantajlardan yoksun olarak birlikte yaşadıkları hipotetik bir doğa hali düşüncesinden yola çıkmıştır. Böyle bir doğa halinin dezavantajları, İnsanların hukukun ve devletin yönetimi altına girmeleri için bileyerek ve isteyerek bir sözleşme yapmalarını fazlasıyla haklı kılan. Toplumsal sözleşmenin amacı, düzeni ve yasayı ihdas etmek, doğa halinin belirsizliklerini ortadan kaldırmak ve bireyin haklarını koruyacak kurumları yaratmaktır.

sevgen
05-09-2010, 10:57 PM
Antisthenes Kimdir?

M.Ö. 444-365 yıllarında yaşamış ve Kinik okulu kurmuş olan Yunanlı düşünür.

Önce sofist filozof Gorgias'ın ve ardından da Sokrates'in öğrencisi olmuştur. Sokrates'ten sonra okulunu kurmuş ve felsefesinin örnek kişisi olarak Sokrates'i referans almıştır.Köpeksi anlamında olduğu belirtilen Kyon sözünden türetilmiş Kinik okulunun kurucusudur ve bu akımın önemli açılımlarını yapmıştır.

Antisthenes'e göre önemli olan erdemdir ve erdemde bilgelikle elde edilebilen kendine yeterlilik durumudur. İnsan her tür gereksinimden kendini kurtararak, yalnızca kendi kendine dayanarak var olabilmelidir, özgürlük bu anlamda gereksinimlerden kurtulmak, toplumsal bağları aşabilmektir. Antistenes'in felsefi düşünceleri bu anlamda uygarlık değerlerinin eleştirisini ve yadsınmasını içerir.

Gorgias'tan da önemli ölçüde etkilenmiş olan Antisthenes, felsefesinde sofizmin etkilerini taşır. Varlığın birliği ve tanımlarımızın yetersizliği konularında önemli ölçüde Gorgias'ın yaklaşımına yakındır. Bilgi, nesnelerin adlandırılması için ortaya konulan sözlerdir ve yargılarımız da bu sözlerin bir araya getirilmesinden başka bir şey değildir. Platon'un kavramları gerçek sayan yaklaşımından farklı olarak, bir tür nominalist düşüncesi söz konusudur burada.

Yaşamın amacı mutluluktur (endaimonia) ve buna ancak erdemle ulaşılabilir. Erdem ise bilgeliktir, yani kişinin kendine yeterliliği ile. Bu anlamda erdem ruhun özgürlüğüdür ya da ruhsal özgürlüktür. Sağlık, güzellik, şan, ün, şeref, namus, vb. şeyler şüpheyle karşılanması gereken, kuruntu ve yapmacık şeylerdir; kinik düşüncede olsa olsa bunların karşıtlarım bir değer ifade eder. İhtiyaçsızlık, adsızlık, mülksüzlük, bilinen toplumsal ahlaki kodlardan yoksunluk, gerçek anlamda insanın kedine yeterliliği ve özgürlüğünü sağlar.

Bu değer eleştirisinde Antisthenes hazcı bir eğilime sahip değildir, aksine hazcılığa sert bir tepki gösterir. Haz, insanın köleleşmesinin sebebidir çünkü. Mutluluk amacı için, erdemin kendi başına fazlasıyla yeterli olduğunu ve başka hiçbir şeye gerek bulunmadığını savunan Antisthenes'e göre, erdem arzunun yokluğu, isteklerden bağımsızlıktır. Doğrudan doğruya yaşamın korunmasına ve sürdürülmesine yaramayan her şeyi kinik filozoflar reddederler, daha doğrusu bunlara karşı aldırışsızlık gösterirler. Bu tutum onları uygarlık karşıtlığına götürmüştür. Bilinen ahlaka, toplumsal değerlere, dine, aileye ve devlete karşı kayıtsız kalırlar ya da bunları yadsırlar. Antisthenes, devletin kendisiyle hiç ilişkisi olsun istemez.

sevgen
05-09-2010, 10:58 PM
Hermann von Helmholtz Kimdir?

(d. 31 Ağustos 1821 - ö. 8 Eylül 1894)

Alman fizyolog ve fizikçi. Çok yönlü ilgi alanları ve çalışmalarıyla, özellikle de sinir iletimi, işitme ve görme üzerine yaptığı klasikleşmiş araştırmalarla yaşadığı dönemde "fiziğin başbakanı" olarak adlandırılan araştırmacı.

Hayatı

Helmholtz babasının lise öğretmeni olarak çalıştığı Postdam'da doğdu. Sağlık durumu elvermediği için ilk eğitimini önce evde gördü. 17 yaşında Berlin'de Friedrich Wilhelm Enstitüsü'nde tıp eğitimine başladı. Tıp eğitiminden sonra 1843'ten başlayarak orduda doktor olarak çalıştı. Bu süre boyunca çok sayıda bilimsel makale yayınladı. Enerjinin korunumu kanunu matematiksel olarak gösterdi.

1848'de ordudan terhis edildikten sonra önce Berlin Sanat Akademisi'nde anatomi dersleri verdi. Sonra 1849 yılında Königsberg Üniversitesi'nde fizyoloji profesörü olarak çalışmaya başladı. Daha sonra 1855'te Bonn ve 1858'de Heidelberg'de fizyoloji, 1871'de Berlin'de fizik alanlarında profesörlük elde ederek çalışmalarda bulundu. 1870'de Prusya Bilimler Akademisi'ne seçildi.

Çalışmaları

Fizyolojik optikler üzerine yaptığı çalışma sırasında gözün retina tabakasını incelemek için kullanılacak optitalmoskop adında bir alet geliştirdi. 1856-1866 yılları arasında yayınladığı Fizyolojik Optikler adlı üç ciltlik çalışması önemli bir etki yarattı. 1863 yılındaki Ses Duyumları Üzerine çalışmasında da akustik bulgularını yayınladı. Bu konuda özellikle bileşik ses algısı ve harmoni üzerine önemli çalışmalar yaptı.

Özellikle sinir akımlarının hızı, görme ve duyma araştırmaları psikolojiye önemli bir katkı sağladı. Sinir akımının sanılanın aksine ölçülemeyecek kadar hızlı olmadığını kurbağa bacağında yaptığı deneyle ortaya koydu. Sinir hızının ortalama olarak saniyede 83 metre olduğunu bulguladı. Bu bulgulara dayanarak insan bireylerinin duyu organlarının uyarılmasına verdiği motor tepki süresini ölçmeye çalıştı. Ancak hem bireysel farklılıklar, hem de aynı bireyin farklı zamanlarda farklı performanslar sergilemesi üzerine bu deneylerinden vazgeçti.

Dış ve iç göz kaslarının göz merceğinin odaklanması üzerine etkisini araştırdı ve 1802'de Thomas Young tarafından yayınlanan görme gücü teorisini geliştirdi.

sevgen
05-09-2010, 11:00 PM
Aristippos Kimdir?


Aristippos, M.Ö. 435-386 yılları arasında yaşamış olan Yunanlı düşünür. Sokrates'in öğrencisi olan Aristippos, Kirene okulunun kurucusu olarak bilinir. Eserlerinden hiçbiri günümüze ulaşmamış olan filozof, acıdan kaçınan ve akla ya da ölçülülüğe dayalı doğrudan hazzı temele alan bir ahlak öğretisi geliştirmiştir. Kynikler'in '.....ya sırtını dönen bilgin'ine karşı Aristippos, '.....dan akıllıca tat almayı bilen bilgin' görüşünü temsil eder.


Yunan filozofudur. Kyrene okulunun veya Hazcılık adı ile tanınan öğretinin kurucusu. Sokrates'in derslerine devam etti. Bu derslerden, sadece, felsefeye pratik bir nitelik vermek gerektiği düşüncesine vardı. Hükümdarlara dalkavukluk etmek sanatının ustasıydı. Ömrünün bir kısmını Sicilya'da Dionysios'ların sarayında geçirdiği söylenir; ama hakkında söylenen her şeyin doğru olduğu şüphelidir.


Kendisine mal edilen bir öğretiye göre mutluluk, haz aramaktan başka şey değildir. Yaşamın amacının mümkün olduğunca çok haz almak olması gerektiğine inanıyordu. "en üstün iyilik hazdır" ve "en büyük kötülük acıdır" diyordu. Bununla birlikte, bu öğretiyi ilk olarak ortaya koyanın, torunu Genç Aristippos olması da mümkündür.

sevgen
05-09-2010, 11:02 PM
George Edward Moore Kimdir?

(d. 4 Kasım 1873 ö. 24 Ekim 1958)

Cambridge Üniversitesi'nde önce okuyup sonra orada ders vermiş olan çağdaş İngiliz düşünürüdür.

İdealizme olan şiddetli karşı çıkışıyla ün kazanan Moore, Bertrand Russell, Ludwig Wittgenstein, ve (onlardan önce) Gottlob Frege ile birlikte analitik felsefe akımının kurucularından biridir. Ahlak ve bilgi konusundaki görüşleriyle tanınan Moore, ahlakın temel kavramı olan iyinin, daha basit başka bir şey aracılığıyla tanımlanamayan, analiz edilemeyen, fakat belirli şeylerin ya da durumların, ahlaki bir sezgiyle bilinebilecek doğal olmayan bir niteliği olduğunu öne sürmüştür.

Doğruluk, ödev gibi diğer ahlaki kavramlar ise söz konusu iyilik niteliğini yaratabilen ve koruyabilen faaliyetler ya da eylemler yoluyla tanımlanabilir. Bilgi alanında deneyci bir bakış açısı benimseyen Moore, çoğu zaman ampirizmden çıkartılan kuşkucu sonuçlardan sakınmış ve idealizme şiddetli eleştiriler yöneltmiştir.

O, duyu-verileriyle maddi nesneler arasındaki ilişkiyi açıklamakta zaman zaman zorlanmakla birlikte, sağduyunun savunuculuğunu yapmış ve ortalama insanın dış ..... ile ilgili görüşünün doğru olduğunu öne sürmüştür. Başka bir deyişle, sağduyunun .....nın doğasıyla ilgili görüşlerini kuşkucu ya da metafiziksel görüşler karşısında savunan Moore, felsefi problem ya da güçlükler söz konusu olduğunda benimsenecek doğru yaklaşımın, problemi çözmeye kalkışmazdan önce, güçlüğü doğuran şeyin ne olduğu sorusunu sormaktan meydana gelmesi gerektiğini iddia etmiştir.

Ek Bilgiler

İngiliz gerçekçiliği başlangıcını Cambridge profesörü G. E. Moore'un (1873-1958) yazdığı çok özgün bir makaleye borçludur. "İdealizm'in Çürütülmesi" (Refutation of Idealizm) adlı bu makale 1903 yılında Mind adlı İngiliz felsefe dergisinde yayımlanacaktır. (Makale, Moore'un Philosophical Studies adlı çalışmasında da yer almıştır. Moore, bu yazısın da Alman Görüngübilimci Meinong'un izinden giderek bilgi sahibi olmanın edimi ile bilgisi sahibi olduğumuz nesne arasındaki ayrımları ortaya koyar ve Berkeley tarzında bir idealizm çürütülmesi girişiminde bulunmuş olacaktır. Aynı zamanda kendi gerçekçi epistemolojisinin (bilgi kuramı) ana hatlarını çizer. Berkeley'in bilgi edimi ile bilinen nesne arasında keskin bir ayırım yapmada başarısız olduğunu iddia etmektedir. O, yanlış olarak, yalnızca bilinen nesnelerin var olduğu sonucuna ulaşmıştır. Bilginin herhangi bir nesnesi, örneğin mavi duyumu yalnızca algılanmış olarak var olur. Berkeley, duyumsanmış nesne gibi duyumun bilinçli bir edimi olarak duyum arasındaki bir karmaşadan Mavi duyumu yalnızca bilinçlilikte var olan bilinçli ya da zihinsel bir edimdir. Fakat bir duyum "nesnesi" olarak duyun mavi, algılanmamış ya da duyumsanmamış olarak da var olabilir Moore: "Bu durumda her duyumda, birim bizim bilinçlilik olarak, diğerini ise bilinçlilik nesnesi olarak adlandırdığımız iki ayrı öğeye sahibizdir." der.

Berkeley'in esse (öz) ile percipi (algı) özdeşleştirmesi duyum teriminde bir belirsizliğe yol açmaktadır. Bu terim hem duyumsama edimini hem de duyumsanan özneyi ifade etmektedir. Duyumsama edimi görülebilir çünkü "şeffaf" ya da geçirgendir, maviyi gözlemlemek kolaydır fakat mavi duyumu için aynı şeyi söyleyemeyiz Eğer mavinin varlığını, mavinin duyumu ya da bilinçliliğimin, varlığından ayrı bir şey olarak düşünüyorsak "biz, mavinin var olduğunu fakat henüz mavi duyumunun var olmadığı sonucuna ulaşabiliriz ya da ulaşmalı bir duyum nesnesi olarak duyumsanmadan var olabilir onun özü (esse), algı (percipi) değildir. Moore, Berkeley'in özsel ve zorunlu tanıtımı çürütmekte ve bilinçli duyum ile onun nesnesi arasındaki farklılığı ortaya koyarak idealizmin diğer biçimlerini belirlemektedir, ancak idealizmi çürütememiştir, esse estpercipi (öz, algıdır) tanıtının çürütülmesi, Berkeley tarafından geliştirilen ve Fichte, Schopenhouer, Bradley, Royce ve idealistik gelenekteki diğer tarafından da yinelenen idealistik konumun başlıca dayanak noktasını yok etmektedir. Moore'un çürütmesinin bu olumsuz sonucu onun yapısal gerçekçiliği için bir kapı açacak ve İngiliz ve Amerikan Gerçekçilik akımı için itme gücü sağlayacaktır.

Bir yapısal bilgikuramsal konuma sahip Gerçekçilik, bilgi nesnesinin bilgi sahibi ediminden ayrı ve bağımsızdır. Moore'un duyum algılamasına uygulanan yapısal gerçekçilik, 1914 yılında "Status on Sense-data" (Duyum-Bilgileri Duru mu) adıyla yayınlanacaktır. Bu yazıda duyum-bilgilerinin ya da Moore'un kullandığı terimle söylemek gerekirse duyumların (sensibles) ‘hiç deneyime tabi olmadıkları zaman da var olup olmadıkları sorusu ortaya konmaktadır.

Moore, daha sonra duyum bilgileri ile fiziksel nesnelerin ilintileri sorunu ortaya koyacaktır. Fiziksel nesneler terim ile yukarıdan bakıldığında daireler olan fakat farklı perspektifler deri bakıldığında elips şekilde gördüğümüz bir bozuk para gibi nesneleri kastetmektedir Onun bir içsel ve dışsal yönü olduğu düşünülür. Moore, duyum bilgilerini, bozuk parayı algıladığı gibi ele almaktadır .O, duyumsanmamış olduğunda da vardır Fiziksel nesne ise böyle bağımsız bir duruma sahip değildir Bir fiziksel nesne olarak bozuk para yalnızca ‘eğer belli koşullar yerine getirilirse ya da herhangi başka bir kışı belli diğer durumları doğrudan doğruya anlaşıldığı zaman" algılanmamış olarak var olacaktır Bozuk para, biz onu görmeden önce de vardır Moore, duyum bilgisi uygulaması alanında başlangıç gerçekçiliğin zayıflatmaktadır Onun gerçekçiliği Lock'un konumunun tersidir. Duyum niteliklerin öznelciliği ile fiziksel nesnelerin gerçekçiliği birleştirilmektedir

sevgen
05-09-2010, 11:04 PM
Jean Piaget Kimdir?

(1896 - 1980)

İsviçreli psikologdur.

Genetik epistemoloji ve bilişsel gelişim alanında çığır açıcı çalışmalar yapmış olan Piaget çocukta düşünce ve dil gelişiminin bir süreklilik içinde değil de, evrelerden geçerek oluştuğunu ve birey çevre ilişkilerinde etkin bir şekilde yapılandığını ortaya koymuştur.

Dış .....dan yalnızca izlenimler almakla kalmayıp zekasını etkin bir tarzda yapılandıran çocukta bilişsel yapı, Piaget'ye göre, dört evrede gerçekleşir:

- Duyusal motor dönem (0-2 yaş)
- İşlem öncesi dönem (2-5/6 yaş)
- Somut işlemler dönemi
- Soyut işlemler dönemi

Piaget ayrıca, çocuk zihniyetinin yetişkinin zihniyetiyle hiçbir ilişkisi olmadığını öne sürmüştür. Çocuğun mantığı kendine özgü olduğu gibi, ona göre, düşüncesi de benmerkezlidir. O kendisi için gelişir, kendi tarzında eğlenir; aklın kavramsal bilgileriyle ilgisi yoktur, çelişki bilmez. Çocuk ancak başkalarının düşüncesiyle temasa, geçtiği zaman mantıklı olmaya başlar.

Ayrıca gelişim düzeyi kavramını Jean Piaget'ye borçluyuz. "Piaget Teorisi" olarak bilinen teorisi, herkesin değişmez bazı düzeylerden geçtiğini ve bunların birbirinden ölçülebilir olarak ayrıldığını ortaya koymuştur.

Temel Eserleri

Le Langage et la Pensée chez l’En­fant - Çocukta Dil ve Düşünce
La Représentation du Monde chez l’Enfant - Çocukta ..... Tasarımı
Introduction à l’Épistemologie génétique - Genetik Episte­molojiye Giriş
La Naissance de l’Intelli­gence - Zekânın Doğuşu.Media:Örnek.ogg

sevgen
05-09-2010, 11:09 PM
John Stuart Mill Kimdir?

(20 Mayıs 1806-8 Mayıs 1873)

James Mill'in en büyük oğlu olan John Stuart Mill 1806'da doğdu. Ilk eğitimini babasından aldı. Üç yaşında Yunanca öğrendi. Onbir yaşında politik iktisat üzerinde çalışmalar yapmaya başladı. Onsekiz yaşında Westminster Review Dergisi'nde Frederic Bastiat'ın fikirlerinin devamı olarak ekonomik konular üzerinde makaleler yayınladı. 1820 ve 1821 yılları arasında Fransız iktisatçı John Baptiste Say ile tanışmak için gittiği Fransa'da bir kaç ay kaldı. 1823'de East India House'da memur oldu. Burada, 1858 yılında ofis şefi olarak emekli oluncaya dek çeşitli kademelerde görev yaptı. Mill'in yaşamında babasının etkisinden başka Coleridge ve Comte gibi düşünürlerin de etkisi olmuştur. 23 yaşında iken tanıştığı Harriet Taylor ile uzun süren arkadaşlığından sonra 1851 yılında evlendi. Mill, 1865 ve 1868 yılları arasında House of Commons'da görev aldı. Ancak, kadınlara oy hakkı sağlanması, Irlanda toprak reformu ve oy hakkının genişletilmesi gibi reformları desteklemesine rağmen parlamento üzerinde fazla bir etkiye sahip olamadı. Bir filozof, liberal düşünür ve iktisat teorisyeni olan Mill'in eserleri, 19. yüzyılda etkili olmuştur. Başlıca eserleri şunlardır: Kısmen Comte'nin pozitivizm ile ilgili görüşlerinden etkilenerek yazdığı "A System of Logic" (1843); "Principles of Political Economy" (1848); "On Liberty" (1859); "Considerations On Representative Government" (1861) ve 1860-1861 yıllarında yazılmasına karşılık 1869 yılında yayınlanan "On the Subjection of Women". Mill daha sonraki yıllarda belirli ölçüde faydacı felsefeden ayrıldı. Yaşamının geri kalan on beş yılını Fransa'da Avignon'da geçirdi ve 1858 yılında öldü. Ölümünden sonra "Autobiography" adını taşıyan eseri yayınlandı.

Ek Bilgiler

İngiliz filozof, politik ekonomisttir. Ayrıca parlamento üyesi ve devlet memurudur. 19. yüzyılın önemli liberal düşünürüdür. Jeremy Bentham'ın kurduğu faydacılık akımının savunucusudur; ancak Onun Düşünceleri Bentham'dan oldukça farklıdır.

Mantık alanında, yalnızca tümdengelimsel mantıkla ilgili çalışmalar yapmayıp tümevarımsal mantığı da formüle ederek geliştirmiş olan Mill, mantıksal ilkeleri sosyal alana, siyaset ve ahlak alanına uygulamasıyla ün kazanmıştır. Psikoloji alanında, çağrışımcılığın babası olarak kabul edilen filozof, psikolojiyi "zihin kimyası" olarak tanımlamıştır. O, çağrışımcı psikolojisini bilgi konusuna da taşımış ve bu alanda, Berkeley'den esinlendiği besbelli olan psikolojik bir idealizm geliştirmiştir. Mill, bununla birlikte, psikolojik idealizminde, maddesizciliği seçen Berkeley'den ayrılmış ve dış gerçekliğin var oluşunu kabul ederek, söz konusu nesnel gerçekliği "duyumları mümkün kılan, kalıcı dayanak" olarak tanımlamıştır. Ahlak alanında yararcılığı savunan Mill, hazzı ya da mutluluğu insan eylemlerinin en büyük amacı ve mutlak ölçüsü yapmış ve yaracılığında, genelin iyiliğini ve refahını temele almıştır.

Mill'den Seçme Sözler

- İnsanın varlığı sırla kuşatılmıştır. Bizim dar bilgimiz ve tecrübemiz sınırsız denizlerde bir küçük adadır sadece. 26 Mayıs 2007

- Bir milletin değeri, o milleti meydana getirenlerin değerleriyle ölçülür.

- Memnun bir domuz olmaktansa, memnun olmayan bir insan olmak daha iyidir; memnun bir aptal olmaktansa, memnun olmayan bir Sokrates olmak daha iyidir. Ama aptal ya da domuz farklı bir görüşteler ise, bu, onların, meselenin sadece bir yanını bildiklerinden ileri gelmektedir. Diğer taraf ise meselenin iki yanını da biliyor.

Başlıca Eserleri


- On Liberty: Representative Government: The Subjection of Women, London: Oxford University Press, Geoffrey Cumberlege, 1912-1952.

- Utilitarianism (Oskar Piest, ed), Indianapolis, Bobbs-Merrill, 1957.

- Principles of Political Economy, New York, D. Appleton and Company, 1909.

- Essays on Ethics, Religion and Society, Toronto: University of Toronto Press, 1969.

- On Liberty (C. V. Shields, ed.), Indianapolis, Bobbs-Merrill, 1956.

- Nature and Utility of Religion, Indianapolis, Bobbs-Merrill, 1958.

- Dissertations and Discussions: Political, Philosophical and Historical, London: Longmans, Green, Reader and Dyer, 1867.

- Essays on Politics and Culture, Garden City, N. Y. Doubleday, 1962.

- Essays on Economics and Society (J. M. Robson, ed.), Toronto: University of Toronto, 1967.

- Considerations on Representative Government, New York , Henry Holt and Co. 1874.

- Essays on Equality, Law and Education (J. M. Robson, ed.), Toronto: Buffalo: University of Toronto Press, 1984.

sevgen
05-09-2010, 11:12 PM
Aristoksenos Kimdir?

(M.Ö. IV. yüzyıl sonları)

Yunanlı gezgin, filozof ve müzisyendir. Tarentum'da doğan Aristoksenos Aristoteles'in çömeziydi. Suidas lugatçesine göre 453 eser yazdı; bunların en önemlisi filozof ve yazarları konu alan "Ünlü Kişilerin Hayatlar"dır. Aristoksenos, ünlü bir müzikçi olan babası Spintharos'un Sokrates ile ilgili anılarını kaleme aldı. Bugün elimizde, en eski müzik inceleme kitabı olarak bilinen Armonikon Stoikheion (Armoni Öğeleri) ile, Rythmika Stoikheia (Ritim Öğeleri) adlı incelemeden yalnız bir parça vardır.

Aristoksenos, öğretiminde, duygu ile deneye büyük bir yer verilmesini isterdi. Bu görüş, Pythagoras'ınkine karşı bir tepki niteliğinde olduğu için, olumlu karşılandı. Sonradan, Aristoksenos ile Pythagoras'ın çömezlerini birbirinden ayırt etmek içi kulaktan armoniciler ve hesapçı armoniciler deyimleri kullanılır oldu.

sevgen
05-09-2010, 11:13 PM
Daniel Schleiermacher Kimdir?


(d. 1768 – ö. 1834)


Alman idealist düşünürüdür.


Düşüncesinin merkezinde din bulunan Schleiermacher için en önemli problem, aklı olduğu kadar gönlü, yüreği de tatmin edecek bir gerçeklik anlayışına ulaşmak olmuştur. O, bu konuda Kant, Fichte, Schelling ve Spinoza'nın görüşlerinden yararlanarak eklektik bir sistem oluşturmuştur. Schleiermacher, tüm gerçekliği benden türettiği için Fichte'nin idealizmini reddeder ve gerçek .....nın var oluşunu onaylar. Ona göre, biz düşünce ve varlığın aşkın bir temeline ulaşmak zorundayız; var olan her şeyin kaynağı, ona göre, hepsinin mutlak birliği olan, kendisinde tüm farklılık ve karşıtlıkların çözüldüğü bir ilkede bulunur. Biz, ona göre, yalnızca fenomenleri değil fakat şeylerin bizatihi kendilerini de bilebiliriz. Schleiermacher'e göre, ideal olanı dinsel duygu ya da sezgide yakalayabiliriz. Düşünce ve varlığın mutlak birliği ya da özdeşliği, doğrudan ve aracısız olarak bilinçte tecrübe edilir. Din, sonlu olan her şeyin sonsuz olduğunun ve var oluşunu sonsuz olana borçlu bulunduğunun, zamansal olan her şeyin ezeli-ebedi olduğunun ve ezeli-ebedi olana dayandığının bilincine varılmasıdır. Tanrı zaman ve mekanın dışında olan bir varlıktır. Tanrı'ya ona göre, kişilik atfedemeyiz, zira bu O'nu sonlu bir varlık haline getirir. O'na düşünce ve irade yükleyemeyiz, çünkü bunlar birbirleriyle çelişirler. Zira her tür düşünme ve irade zorunlu olarak sonludur. Tanrı ezeli-ebedi, evrensel yaratıcı güçtür, yaşamın kaynağıdır. O'na göre, din kuramsal birtakım dogmalardan oluşmadığı gibi, ibadetten de meydana gelmez, çünkü Tanrı bilinemez.

sevgen
05-09-2010, 11:16 PM
Athenagoras Kimdir?

(M.S. II. yüzyıl)

Yunan filozofu. Hıristiyanlığı kabul eden Athenagoras Marcus Aurelius ile oğlu Commodus'a hitaben Presbeia peri Khristianon'u (y. 177 Hıristiyanlar İçin Elçilik) yazdı. Bu eserinde, Hıristiyanlığın inanç ve ibadet ilkelerini Yunan ve Roma .....sına açıklamak, Hıristiyanları devlete sadakatsizlik ve ahlaksızlıkla suçlayan putperestlerin savlarını çürütmek amacıyla Yeni Platoncu kavramları ilk kez kullanmıştır.

Öbür eseri Peri Anastaseos Mekron (Ölülerin Dirilişi Üzerine) başlığını taşır. Bu eserinde, bedenin ruhun zindanı olduğunu ileri süren Platoncu görüşü yadsır, madde ve ruhun birbirini bütünlediğini savunur. Ölülerin bugünkü bedenleri ile dirileceği savını, tanrının her şeye gücünün yettiği ve kendi suretini insanlara sonsuza değin göstermeyi amaçladığı temeline dayandırır.

Athenagoras, M.S. 2. yüzyılda yaşamış ve Hıristiyanları ahlaksızlık ve devlete itaatsizlikle suçlayan putperestlerin iddialarına karşı çıkmak ve Hıristiyan inancıyla ibadet ilkelerini Yunan ve Roma .....sına yaymak için, 177 yılında bir apoloji kaleme almış olan Hıristiyan düşünürdür.

sevgen
05-09-2010, 11:18 PM
Erich Fromm Kimdir?

Erich Fromm (23 Mart 1900, Frankfurt - 18 Mart, 1980), Musevi kökenli Almanya doğumlu Amerikalı ünlü bir psikanalist ve sosyologdur. Ruh bilimine Marksist - Sosyalist ve insancıl yaklaşımın en önemli temsilcilerindendir.

Hayatı

Heidelberg ve Münih Üniversiteleri'nde toplum bilim ve psikanaliz eğitimleri gördü. 1922 yılında Heidelberg Üniversitesi'nde doktora öğrenimini tamamladı. Münih'te ruh hekimliği ve ruh bilim üzerine ek incelemeler yaptıktan sonra, Berlin Psikanaliz Enstitüsü'nde eğitim gördü ve 1931 yılında mezun oldu.

30'lu yılların başlarında Almanya'da Nazi hareketinin güçlenmesi nedeni ile İsviçre'nin Cenevre şehrine yerleşti. 1933 yılında Chicago Ruh çözümleme Enstitüsü'nden aldığı davet üzerine Amerika Birleşik Devletleri'ne gitti. 1934 yılında, 1938'e kadar kadrosunda bir uzman olarak görev aldığı Frankfurt Toplumsal Araştırma Enstitüsü ile birlikte New York'a taşındı. Özel çalışmalarını sürdürdü ve Columbia Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalıştı.

1946 yılında William Alonson White Ruh Hekimliği, Ruh Çözümleme ve Ruh Bilim Enstitüsü'nün kurucuları arasında yer aldı. Yale Üniversitesi, New York Üniversitesi Bennington Koleji, Michigan Eyalet Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalıştı.

1949 yılında Meksika Ulusal Özerk Üniversitesi'nden gelen bir profesörlük önerisini kabul etti ve tıp fakültesi lisansüstü bölümünde ruh çözümleme şubesini kurdu, 1965 yılında emekli olana kadar orada çalıştı.

Emeklilik yıllarını geçirdiği 1980 yılında İsviçre'de öldü.

Marxist ve sosyalist, insancıl ..... görüşünü benimseyen Fromm, batı kapitalizmi ve sovyet komünizmini reddetmiştir.

Biyofili hipotezine olan katkıları, evrimsel psikoloji konusundaki araştırmalara temel sağlamıştır.

Erich Fromm'un çalışmaları birçok dile çevrilmiştir.

Felsefesi

Libidonun toplum içinde şekillendiğini savunur. Libido, ailelerde ortaya çıkar görüşündedir. Bu da bir bakıma kültür olarak adlandırılabilir. Mesela kapitalist toplum içindeki kapitalist ruh, kapitalizmi ayakta tutan libidodur.

Fromm'daki libido, Marx'ın tutku kavramına tekabül eder.

Fromm, yabancılaşma kavramını açıklarken kapitalizmin etkisinden söz eder. Zihinsel emekle maddi emek kişilik gelişimini önler. İş kişinin dışına çıkar, kişiyi belirler. Tüketim anlayışı, kişisel farkları ortadan kaldırır.

Kendilik kavramının yerine ben kavramı kullanılır. Bu da self kavramının yerine egonun kullanılmasıdır. Kendilik kavramı bir özdeşlik bildirir, "var" kelimesi de dışarıda olana sahibim demektir.

Eserleri

- Özgürlükten Kaçış (1941)
- Kendini Savunan İnsan / Ahlak Felsefesinin Psikolojisine İlişkin Bir Araştırma (1947)
- Ruh Çözümleme ve Din (1950)
- Unutulmuş Dil (1951)
- Sağlıklı Toplum (1955)
- Sevme Sanatı (1956)
- Sigmund Freud'un Kişiliği ve Etkileri (1959)
- Bırakın İnsan Kazansın : Bir Sosyalist Manifesto ve Program 1960
- Zen Budizm ve Ruh Çözümleme - D.T. Suzuki ve Richard de Martino ile birlikte (1960)
- Marx'ın İnsan Anlayışı (1961)
- Yeni Bir İnsan Yeni Bir Toplum (Yanılsama Zincirlerinin Ötesinde) Marx ve Freud'un Kıyaslanması (1962)
- Sevginin ve Şiddetin Kaynağı (1964)
- Tanrılar Gibi Olacaksınız (1966)
- Umut Devrimi (1968)
- Meksika Köyünde Toplumsal Karakter - Michael Maccoby ile birlikte (1970)
- Ruh Çözümlemeciliğin Bunalımı : Freud'un Denemeleri, Marx ve Toplumsal Ruh Bilim (1970)
- İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri (1973)
- Sahip Olmak mı, Olmak mı? (1976)

sevgen
05-09-2010, 11:21 PM
Francis Bacon Kimdir?

Francis Bacon (1561 - 1626), İngiliz devlet adamı ve filozofudur.

Hayatı

22 Ocak 1561'de doğan Francis Bacon, Kraliçe 1. Elizabeth'in adalet bakanı Nicholas Bacon'ın oğludur. Her ne kadar Francis Bacon'ın ünü babasınınkini gölgede bıraksa da, babası, Nicholas Bacon da sıradan birisi olmaktan çok öte, döneminin ünlü isimlerindendi. Francis Bacon, oniki yaşında girdiği Trinity College, Cambridge'de skolastik felsefeyle tanıştı ve skolastik felsefeye karşıt görüşlerinin tohumları burada atıldı. 1576'da Hukuk okumaya başladıktan sonra, Fransa'daki İngiliz elçisinin yanında çalışması için bir teklif aldı. Teklifi kabul ederek, öğrenimine ara verdi ve Fransa'ya gitti. Bacon'ın felsefeye olan aşkının iyice filizlenmeye başladığı bu yıllarda, ansızın, 1579'da babasının vefat haberini aldı. Cepleri boş bir şekilde İngiltere'ye döndüğünde yapabileceği tek şey hukuk öğrenimine devam etmek oldu. Öğrenimini tamamladıktan sonra avukatlık yapmaya başladı. Çocukluğundan beri alıştığı lüks yaşama özlem çekiyordu, bu yüzden avukatlık yaparken bir taraftan da siyasi bir kariyer için çalıştı. Nitekim 1584'de Parlementoya seçildi.

Essex kontuyla yakın bir arkadaşlığı vardı. Fakat arkadaşlıkları, Essex kontunun Kraliçe 1. Elizabeth'i devirmek üzere kurduğu planlar nedeniyle bozuldu. Kraliçeye olan bağlılığının büyük olduğunu belirten Bacon, uzun süre arkadaşını fikirlerinden döndürmeye çalıştı. Kraliçeye yapılan başarısız bir suikast girişiminden sonra Essex kontu tutuklandı. Bacon'ın da çabalarıyla salıverilen kont, daha sonra Kraliçeyi devirmek için yeni bir girişimde bulundu. Bu sefer tutuklandığında, suçlu bulundu ve idam edildi. Bu sırada Bacon'ın yıldızı parlamaktaydı, her ne kadar Essex kontuyla olan bu ilişkileri sonucu onu hayatı boyu tehdit edecek düşmanlar edinmiş olsa da Kraliçeye olan bağlılığı hiç kuşkusuz ona kariyer açısından büyük fırsatlar vermişti.

1603'de Kraliçenin veliahtı olarak James I tahta geçince hızlı bir şekilde önemli mevkilere geldi. Önce "Sir" unvanı aldı, sonra 1606'da başsavcı, 1618'de ise İngiltere başyargıcı oldu. Kariyerinin zirvesindeyken, çöküşü kapıyı çaldı. 1621'de rüşvet suçuyla tutuklanıp yargılandı. Suçlu bulundu ve hapis cezasına çarptırıldı. Hapishanede fazla kalmadı ve salıverildi, fakat ne Parlementoda ne de herhangi bir politik konumda bulunması bundan sonra imkansızdı. Siyasetten kopan Bacon hayatının geri kalan yıllarını felsefi düşüncelerine adadı. 1626'da zatürree olduğu varsayılan bir hastalık yüzünden vefat etti.

Bacon ve Tanrı

Her ne kadar zaman zaman tanrıtanımazlıkla (ateizmle) suçlanmış olsa da, Bacon tanrıtanımazlığa karşı olduğunu açık bir şekilde belirtmiştir. Felsefesi seküler bir temelde, fazlasıyla akılcı bir biçimde yükselirken, ve eserlerinde dinbilime çok da değer vermezken, belki de okuyucularını şaşırtacak fikirlerini sunar din ve Tanrı üzerine; "Bu evrensel çerçevenin başıboş olduğunu düşünmektense, kutsal efsanelere inanırım, daha iyi. Az felsefe, insan zihnini Tanrıtanımazlığa götürür; ama felsefede derinlik, insanların zihinlerini dine döndürür."

sevgen
05-09-2010, 11:24 PM
Lukianos Kimdir?

(M.S. 125- 192)

Yunan filozofu ve belagatçisi. İlk olarak öğrenimini tamamlamak için İonia okullarına gitti. Gezgin sofistlere duyduğu yakınlık yüzünden konferanslar vererek çeşitli ülkeleri gezdi. 161'e doğru yeniden Doğuya dönerek önce İonia'da sonra Antakya ile Samosata'da kaldı (163). Bir yıl sonra Atina'ya gitti ve orada yirmi yıl kaldı. Hayatının son yıllarında yeniden gezici sofistliğe başladı, sonra Mısır'da yüksek memur olmak için sofistliği bıraktı ve orada öldü.

Lukianos imzasını taşıyan seksen iki eser ve bir de taşlamalar derlemesi vardır. Bu eserlerin bir kısmının gerçekliği tartışma götürür. Lukianos önce bir süre belagat kitapları yazdı. Bunun yanında felsefi, ahlaki eserler ve hicivli taşlamalar yazdı. Bu çok zengin ve çok çeşitli eserlerinde Lukianos değişik üsluplar kullandı, çağının bütün fikirlerini didikledi, gelenekleri ve ön yargıları alaya aldı. Böylece hiciv diyalogu türünü yarattı ve tam anlamıyla Atinalılara özgü olan arı bir üslup içinde, zekası ve atılganlığıyla bu diyalogu geliştirdi.

sevgen
05-09-2010, 11:26 PM
Roger Bacon Kimdir? (1225 - 1274)

Roger Bacon (1220 - 1292) İngiliz bilim adamı ve filozof.

"Deneysel bilim" yolunda çaba harcamış olan Bacon, çağdaş bilimin deneysel yaklaşımının tarihsel bakımdan erken olgunlaşmış bir temsilcisi olarak kabul edilir. İnsanın bilgisizliğinin nedenleri üzerinde duran Bacon, otoriteye dayanmanın, geleneğin etkisinin, önyargıların ve kişinin cehaletini saklayan sözde bilgeliğin, insanı hakikate ulaşmaktan alıkoyduğunu söylemiştir.

Felsefenin görevinin insanı Tanrı'nın bilgisine götürmek ve O'nun hizmetine koşmak olduğunu dile getiren Bacon, matematiğe özel bir önem vermiş ve matematiği tüm bilimlerin anahtarı olarak kabul etmiştir. Zamanının bilimiyle ahlakına yoğun eleştiriler yöneltmiş olan Bacon, tümevarım ve tümdengelimden meydana geldiğini söylediği bilimsel yöntem konusunda önemli katkılar yapmıştır.

Ek Bilgiler

Roger Bacon, ortaçağ ile çağdaş bilimadamlarının karışımı sayılabilir. Fransiskan bir keşiş olan ve eğitimini Oxford ve Paris’te sürdüren Bacon, kendisini özellikle matematik çalışmalarına (bu dal bütün bilimlerin temeli olarak kabul edilir ve aritmetik, geometri, astronomi ve müzik alanlarını da içerir) ve fizik bilimlerine—bunlar arasında perspektif, simya, tarım, tıp, astroloji ve sihir bulunmaktadır- adamıştır. Bunun yanı sıra Yunanca, İbranice, Arapça ve Arami (Chaldean) dilleriyle ilgilenmektedir. Bunların tanrıbilim ve felsefeden ayrılamaz olduğunu düşünmektedir. Metafiziği, ilk nedenin bilimi olarak tanımlamaktadır. Bacon düşüncelerini ansiklopedik bir çalışma olan Opus Majus’da toplamıştır.

Bacon, bilginin iki yönteminin kanıtlama ve deneyim olduğunu söylemektedir. “Deneyim olmadan hiçbir şey yeterince bilinemeyecektir.” “Deneyim, iki katlıdır: Dışsal duyumlara bağlı olan insan ya da felsefe ve içsel görünüm ya da tanrısal esinlenme. Böylece, bilgi, yalnızca tinsel şeyler değil, aynı zamanda yapısal konular ve felsefe bilimleridir” sonucuna ulaşılmaktadır. Böyle içsel deneyim aracılığı bir esrime ya da gizemli bilgi konumuna ulaşılır.

Bacon’un bilimsel tutumu, çağdaş bilimin ruhundan farklıdır. Bir yığın fantastik idea ile boş inançlar bulunmaktadır: astroloji, astronomi ile karışmıştır, büyü ile mekanik, simya ile kimya için de aynı şeyler söylenebilmektedir; ve iki katlı deneyim öğretisi, deneysel bilimlerin gelişimine zararlı olanaklılıkların tüm çeşitlerine kapılarını açmaktadır; Bacon doğayı gözlemlemekte ve çalışmalarını bu doğrultuda sürdürmektedir.

sevgen
05-09-2010, 11:28 PM
Gaston Bachelard Kimdir?

(d. 27 Haziran 1884, Bar-sur-Aube, ö. 16 Ekim 1962)

Fransız filozof, yazardır.

27 Temmuz 1884’te Bar-sur-Aube’da doğdu. Ortaöğrenimini Bar-sur-Aube’da tamamladı. Önce 1903-1905 yılları arasında Remiremont’ta Posta ve Telgraf İdaresi’nde, ardından 1907-1913 yılları arasında Paris’te Posta ve Telgraf İdaresi’nde çalıştı. 1912 yılında Matematik Bilimleri’nde yükseköğrenim diplomasını aldı. Ekim 1919’da ortaöğretim kadrosunda yer aldı, 1922 yılında felsefe, 1927 yılında da Sorbonne’da edebiyat doktoru ünvanını aldı. 1930 yılında Dijon Edebiyat Fakültesi’nde felsefe profesörlüğüne başladı. 1940 yılında ise on dört yıl boyunca profesör olarak yer alacağı Sorbonne Bilim Felsefesi ve Tarihi Kürsüsü’ne girdi. Bilim Tarihi Enstitüsü yöneticiliği yapması da aynı yıllara rastlar. 1951 yılında Légion d’honneur nişanı ile ödüllendirildi.

Etkilendiği düşünürler arasında Pierre Bourdieu, Alexandre Koyré, Thomas S. Kuhn, Michel Foucault, Louis Althusser bulunmaktadır.

Gaston Bachelard, 16 Ekim 1962’de öldü.

Eserleri

- Le Nouvel Esprit Scientifique (1934)
- La Dialectique de la durée (1936)
- L’Expérience de l’espace dans la physique contemporaine (1937)
- La formation de l’esprit scientifique (1938)
- Contribution à une psychanalyse de la connaissance objective (1938)
- La psychanalyse du feu (1938; Ateşin Psikanalizi, Bağlam Yay., 2000)
- Lautréamont (1940)
- La Philosophie du Non (1940; Yok Felsefesi, YKY, 1995)
- L’Eau et les Rêves. Essai sur l’imagination de la matière (1942)
- L’Air et les Songes. Essai sur l’imagination du mouvement (1943)
- La Terre et les Rêveries du repos. Essai sur les images de l’intimité (1948)
- L’Activité rationaliste de la physique contemporaine (1951)
- Le Matérialisme rationnel (1953)
- La Poétique de l’espace (1957; Mekânın Poetikası, Kesit, 1996)
- La Poétique de la rêverie (1960)
- La Flamme d’une chandelle (1961)
- Le Droit de rêver (1970), ölümünden sonra yayımlanmış bir derleme.

sevgen
05-09-2010, 11:30 PM
Jose Ortega y Gasset Kimdir?

(9 Mayıs 1883 - 18 Ekim 1955)

Madrid doğumlu İspanyol filozoftur.

Madrid ve Alman üniversitelerinde okudu. 1910'da doğduğu kente (Madrid) dönerek metafizik profesörü oldu. Çeşitli dergiler çıkararak İspanya'da kültür ve edebiyatı yeniden canlandırma hareketinde önemli bir isim oldu. La Revista de Occidente bu dergilerin en tanınmışıdır. İç savaşın çıkmasıyla İspanya'dan ayrılan Gasset, önce Fransa, sonra Arjantin'de yaşadı.

Yaşamının son yıllarında tekrar İspanya'ya döndü ve 1955'te Madrit'te öldü. Ne söylediği kadar nasıl söylediğine de önem veren bu İspanyol filozof, Camus'ye göre "Nietzsche'den sonra belki de en büyük Avrupalı yazar"dır.

Kültürel ve siyasi açıdan muhafazakar biri olan Gasset, tıpkı diğer varoluşçu düşünürler gibi, insan söz konusu olduğunda, özün varoluştan önce geldiğini söyler. Ona göre, taşa bir varoluş verilmiştir, onun olduğu şey olması için çarpışması, mücadele etmesi gerekmez; oysa, insan, içinde bulunduğu her anda, varoluşunu yeniden yaratmak, özünü belirlemek durumundadır.

Ek Bilgiler

José Ortega y Gasset (9 Mayıs 1883-18 Ekim 1955) Madrid ve Alman üniversitelerinde okudu. 1910’da doğduğu kente (Madrid) dönerek metafizik profesörü oldu. Çeşitli dergiler çıkararak İspanya’da kültür ve edebiyatı yeniden canlandırma hareketinde önemli bir isim oldu. La Revista de Occidente bu dergilerin en tanınmışıdır. İç savaşın çıkmasıyla İspanya’dan ayrılan Gasset, önce Fransa, sonra Arjantin’de yaşadı.

Yaşamının son yıllarında tekrar İspanya’ya döndü ve 1955’te Madrid’te öldü. Ne söylediği kadar nasıl söylediğine de önem veren bu İspanyol filozof, Camus’ye göre “Nietzsche’den sonra belki de en büyük Avrupalı yazar”dır.

Bir aficionado’dur. Bir entelektüel torero olma eğilimindedir. Bir felsefeci olarak çok fazla hayata ilişkindir. Bu yüzden hep eleştirilir. Ama o, susmak ve salt felsefe yapmak yerine hep konuşur. Her şey üzerine: Aşk, kadınlar, İspanya, Anne de Noailles’in şiiri, Roma İmparatorluğu, nüfus patlaması ve başka ne varsa.

Bir sürgün ama ülkesinin geçmişiyle, bugünüyle ve yarınıyla samimiyetle ilgili bir İspanyol: Avrupa’da da kendini evinde hisseden bir ..... insanı. Çünkü Gasset, bir âşık, bir konser izleyicisi, bir boğa güreşi meraklısı, bir magazin okuru aynı zamanda.

Başlıca yapıtları: Adán el parasío (1910: Adem Cennette), Meditaciones del Quijote (1914: Kişot Üzerine Düşünceler), El tema de nuestro tiempo (1923: Çağımızın Konusu), España invertebrada (1922: Omurgasız İspanya), La Rebelión de las masas (1929: Kitlelerin Ayaklanışı).

Gasset’nin bitiremediği büyük yapıtının derslerinde de kullandığı uzun bir bölümü, 1957’de El hombre y la gente (İnsan ve Adamlar) adıyla yayımlandı. Ortega y Gasset’nin Türkçedeki ilk kitabı 1992 yılında Tarihsel Bunalım ve İnsan adı altında bir seçki olarak Metis Yayınları’ndan çıkmıştı.

Eserleri

- Adán el parasío (1910: Âdem Cennette)
- Meditaciones del Quijote (1914: Kişot Üzerine Düşünceler)
- El tema de nuestro tiempo (1923: Çağımızın Konusu),
- España invertebrada (1922: Omurgasız İspanya)
- La Rebelión de las masas (1929: Kitlelerin Ayaklanışı)

Gasset'nin bitiremediği büyük yapıtının derslerinde de kullandığı uzun bir bölümü, 1957'de El hombre y la gente (İnsan ve Adamlar) adıyla yayımlandı. Ortega y Gasset'nin Türkçedeki ilk kitabı 1968 yılında May Yayınları tarfından çıkarılan "Kitlelerin Ayaklanışı"dır.

Jose Ortega y Gasset'ten Seçme Sözler

- Aşık olan bir insanın ruhu, kapalı kalmış hasta odasının kokusunu taşır - bu odanın havası, bayatlamış nefes kokusuyla doludur.

- Seveni kurtarabilecek tek şey dıştan gelecek şiddetli bir şok, ona zorla dayatılacak bir tedavidir.

- Aşık olduğunuzda dikkatinizi başka bir insana isteyerek yoğunlaştırırız; ama yaşamın gerektirdiği zorunluluklarda dikkatin bir yere saplanması, isteğimizin tersine dışarıdan dayatılan bir zorunluluktur.

- Evin hanımı, hizmetçinin aklının başka yerde olduğuna dikkat etmeye başlayınca kızın aşık olduğunu anlar. Zavallı hizmetçinin dikkati, çevresindeki nesnelere yönelme özgürlüğünü yitirmiştir artık.

- Çek onları bir kenara, sevgilim, çünkü ben uçuş halindeyim.

- Nerede ortaya çıkarsa çıksın erme durumundaki coşku insanın, .....nın ve kendisinin dışında olmasına dayanır.

- İnsan sistemi kendiliğindenliğin yerine tümüyle geçebilseydi, kişiliğinin gölgeli derinliklerine dalmak için hiç bir neden kalmazdı.

- İnsanın ruhsal açıdan yorumlanması, rastlantının payını ve insan yaşamına karışan mekanik olayları abartma eğilimine dayanır.

sevgen
05-09-2010, 11:35 PM
Pierre Gassendi Kimdir?

Pierre Gassendi (d. 22 Ocak 1592 – ö. 24 Ekim 1655) Fransız düşünür, matematikçi ve bilim adamıdır.

Kendisinden sonraki felsefi ve bilimsel spekülasyonla tavır üzerinde oldukça etkili olmuş olan Gassendi, eski ilkçağ atomculuğunu canlandırmıştır. Felsefeyi, Hellenistik dönemde Epiküros'un yaptığı gibi, mantık, fizik ve ahlak felsefesi olarak üçe ayıran Gassendi, önce Descartesçı doğuştan düşünceler anlayışına karşı çıkmış ve bilginin esas kaynağının duyular ve tümevarım olduğunu öne sürerek, deneyci bir bakış açısı benimsemiştir.

Matematikçiliğinin de etkisiyle, tümdengelimden hiç vazgeçmemiş olan Gassendi, felsefi atomculuğu geleneksel maddi yorumundan sıyırmış ve onu, matematikle mekaniğin kendisine uygulanabileceği bir şekle büründürmüştür.

sevgen
05-09-2010, 11:38 PM
Wilhelm Wildelband Kimdir? (1848-1915)

Felsefe tarihçisi olarak büyük ün yapmıştır. Ayrıca felsefe tarihçiliğinde “problem tarihçiliği” olarak anılan bir tarzın başlatıcısıdır. Buna göre, felsefe tarihçiliği, filozofların ve felsefe okullarının temel kavram, görüş ve sistemlerini anlatan bir tarz yanında, esasen problemleri anlatan ve filozofların görüşlerine problemlere getirdikleri çözüm önerileri olarak yer veren bir tarzı benimsemelidir. Kendisini bu yolda izleyen ve daha sonra Okul’dan ayrılan Nicolai Hartmann’a göre de, felsefe tarihinin gövdesini filozofların görüşleri ve felsefe sistemleri değil, tersine felsefe problemleri oluşturur.

Filozofların görüşleri ve sistemler, gövdeye tutunan dal ve yapraklar gibidir; bazıları solar, çürüyüp gider; fakat problemler hep ayakta kalır. Windelband’ın Handbuch der Philosophiegeschichte, 1892 (Felsefe Tarihi El Kitabı) adlı yapıtı, günümüzde de sık sık yeni baskıları yapılan bir yapıt olmuştur. Bunun gibi Einführung in die Philosophie, 1914 (Felsefeye Giriş) adlı kitabı da, felsefenin bir arkitektoniğini sunmakla, yine günümüzde, bir temel başvuru kaynağı olmayı sürdürmektedir. Windelband, Kant’ın önemini, Marburg Okulu’nda olduğu gibi, onun bilim ve felsefe arasındaki bağı yeni bir şekilde kurmasında bulur. Ne var ki, aynı anda, Kant’ı matematiksel doğa bilimlerini öne çıkardığı, buna karşılık kendisinden sonra büyük bir gelişme gösteren tarih/tin/kültür bilimlerinin hakkını vermediği için eleştirir ve bu onun Marburg Okulu’nun doğabilimciliğini de eleştirdiği nokta olur.

Windelband, bu eleştiriyle birlikte ve Kant felsefesinin bir açığını kapatmak amacıyla, tarih/tin/kültür bilimlerinin (pozitivist bilim felsefesi geleneğindeki adıyla: “sosyal bilimler”in) özgül yapısını ve metodiğini ele alır ve Kant’tan bilinçli olarak uzaklaşarak bu bilimlere bir felsefi temel arar. Windelband’a göre, “Mantık düşünmenin etiğidir”; nasıl düşünmemiz gerektiğini bir ahlaksal buyrukmuş gibi bize dikte eder. Mantık ilkelerine dayalı olarak düşünmek sadece bir bilişsel zorunluluk değil, aynı zamanda bir ahlaksal gereklilik, bir buyruktur da. Bunun gibi evreni algılayışımız da sadece bilişsel bir hal değildir; evreni aynı zamanda mantık kalıplarına göre kavrama gerekliliği yani buyruğu da bu algılayışa eşlik eder. Öyle ki, her türlü bilgisel ve ahlaksal yapı, esasen bizim oluşturduğumuz, bizim geçerlilik kazandırdığımız bir yapıdır. Bilgisel ve ahlaksal, her türlü geçerliliğin kaynağı biziz. Ve her şey bize kendi ürünümüz olan geçerlilik kalıpları içinde açıktır. Mantık ilkeleri bile ahlaksal buyruk kipinde olduklarına göre, tüm geçerlilik kalıpları aynı zamanda değer kalıplarıdır da.

Windelband insan düşünmesinde ve yaşamında dört “geçerlilik kipi” ve dört “değer kalıbı”ndan söz eder. Mantık ilkeleri ve bunların geçerliliği en ilksel ve evrensel olanlarıdır. Daha sonra sırasıyla bilgisel (Doğru), ahlaksal (İyi) ve estetik (Güzel, Yüce) değer kalıpları gelir. Bu durumda felsefe esasen bir değerler bilimi veya bir değerler felsefesinden başka bir şey olmaz. Öyle ki, felsefe, bir yandan evrensel/rasyonel ilişkilerin (mantıksal, bilgisel değerlerin), öbür yandan tüm kültürlerin temellerinde yatan ve hepsi de değer kaynaklı olan ahlaksal ve estetik düşünüş ve duyuş/seziş biçimlerinin a priori kaynaklarını araştırma etkinliği haline gelir. “Felsefenin tümü bir değerler bilimidir” savıyla yola çıkan Windelband, Doğru, İyi, Güzel, Yüce başlıkları altında, mantıksal, bilgisel, ahlaksal, estetik değerlerin .....yı kavrayış tarzımızı öncelediklerini, zaten felsefenin de tam da bu nedenle bir “değerler bilimi” olması gerektiğini tekrarlar. İşte, tarih/tin/kültür bilimlerinin konusu da, insanların ve toplumların değerlere bağlı olarak gerçekleştirdikleri bir ....., bir kültür .....sıdır.

Windelband, 1894’de Strassburg Üniversitesi rektörü olarak yapmış olduğu ve Geschichte und Naturwissenschaft (Tarih ve Doğa Bilimi) başlığını taşıyan ünlü rektörlük konuşmasında, doğa bilimleri ile tarih/tin/kültür bilimlerini aşağıdaki kriterlere göre birbirinden ayırır. Windelband “sosyal bilimler” terimine, Comte pozitivizminin bir terimi olması nedeniyle başvurmak istemez. O “nomotetik bilimler” (yasa ortaya koyucu bilimler) ve “idiografik bilimler” (bir defalık olanı anlayıcı bilimler) terimlerine başvurur ki, ilk kez onun kullandığı bu terimler, günümüz bilim felsefesi çalışmalarında en sık kullanılan klasik terimler haline gelmişlerdir. Windelband’ın bilim felsefesi tarihine mal olmuş bu ayrım tablosu şöyledir:

Nomotetik Bilimler

1. Genel, zorunlu (apodiktik) yargılarla çalışırlar.
2. Genelin bilgisine yönelirler.
3. Gerçekliğin aynı kalan, tekrar eden formunu dikkate alırlar.
4. İde (modern bilimde: doğa yasası) peşindedirler; bilgisel amaçları yasalara ulaşmaktır.
5. Soyutlamacı bir tutumla çalışırlar.
6. Nomotetik çalışırlar; yasalar ortaya koymak isterler.
7. Yasa bilimidirler.
8. Konuları doğadır.

İdiografik Bilimler

1. Tekil, yalın (assertorik) yargılarla çalışırlar.
2. Özgül olanın bilgisine yönelirler.
3. Gerçekliğin bir defalık, tekrar etmeyen, bir anlık içeriğini dikkate alırlar.
4. Tekil bir durum, şey, olay peşindedirler. Bilgisel amaçları bir defalık hallerin bilgisine ulaşmaktır.
5. Görüye, sezgiye, empatiye ve anlamaya dayalı bir tutumla çalışırlar.
6. İdiografik çalışırlar; tekil ve tekrar etmeyeni anlamak isterler.
7. Olay bilimidirler.
8. Konuları insan, tarih ve kültürdür.

Bu tablonun ayrıntılı bir değerlendirmesi için lütfen bakınız: Özlem, D. Max Weber'de Bilim ve Sosyoloji, 1990, 3. baskı: İnkılap Yayınevi, 2001.

Windelband, tarih/tin/kültür bilimlerinin temellendirilmesinde tekil/tarihsel nesnenin seçimini şart koşan değersel bakış açısında yoğunlaşır. Şüphesiz, olup biten her şey tarihsel olay niteliği taşımaz. Tarihsel olay, herhangi bir anlama sahip, herhangi bir anlama göre olup bitmiş olaydır. Fakat bu, tarihsel bakımdan “anlamlı olma”nın ne olduğunu belirtmeyi, onun bir ölçütünü ortaya koymayı gerektirir. Bu tür ölçütler de, ancak, felsefenin yerini alacak olan genelgeçer bir değerler sisteminden çıkarılabilir. Çünkü anlamlı olma, değer-bağımlı olma demektir. Ve insan ve kültür .....sında değer-bağımlılık alanından başka bir anlam alanı yoktur.

Felsefenin yerini alacak böyle bir değerler sisteminin temel taslağı, değerlerle hiç ilgilenmemiş olsa da, zaten Kant tarafından Üç Kritik’te insan tininin edimleri olarak verilmiştir: Düşünme, İsteme, Hissetme. En yüksek değerler, bu üç temel edime koşut olarak, Doğru, İyi ve Güzel’dir. Marburg Okulu filozofları gibi Windelband da dine özel bir yer ayırır. Windelband’a göre, daha önce de belirtildiği gibi, insanın değere bağlı edimlerinin çerçevesi, mantıksal, etik ve estetik değerlerle ortaya çıkar. Din ise özel bir kültür alanı değildir. Bu yüzden Doğru, İyi ve Güzel gibi genelgeçer değerler (veya değerler sınıfı) yanında Kutsal gibi bir özel değer (veya değerler sınıfı) yoktur.

Tersine, duyularüstü bir gerçeklikle ilgili oldukları kadarıyla, bunlardan, doğruca adı geçen değerler kastedilir aslında. Buna bağlı olarak Windelband, değerlerin statüsünü, hocası Lange’nin etkisiyle, var olmayan ama geçerli olan şeyler olmalarında bulur. Onların bir normal bilinçte kendi aşkın yerlerini buldukları kabul edildiğinde, değer teorisinin tüm özgüllüğü ortaya çıkar. Değerler öznel edimselliğin ideal temelleridir; fakat onların herhangi bir teolojik, dinsel veya metafizik kökeni yoktur. Windelband sadece tarih/tin/kültür bilimlerinin temellendirilmesi bakımından bir kültür felsefesinin dayanacağı bir değer teorisi taslağı ortaya koymakla ilgilenmez; aynı zamanda son yıllarında teolojik ve metafizik içermelerinden arındırılmış bir Hegelciliğin yenilenmesine de çalışır ve Kantçı çizgiden çok Yeni Hegelciliğe yakın bir çizgi izler.

KAYNAK

Kant ve Yeni Kantçılık; Doğan Özlem; Cogito Sayı: 41-42 2005; Yapı Kredi Yayınları

Ek Bilgiler

Alman, filozof. Yeni-Kantçı Baden Okulu'nun kurucusudur.

11 Mayıs 1848'de Postdam'da doğdu, 22 Ekim 1915'te Heidelberg'te öldü. Ortaöğrenimini doğduğu kentte bitirdikten sonra önce tarih okudu, sonra filozof Lotze ve Kuno Fischer'den esinlenerek, bütün çalışmalarını, felsefe alanında topladı. Kant'ın yapıtla­rını inceleyince, onun düşünce yöntemini benimsedi, nesnelerin bağımsız birer varlık olmadığı görüşünden yola çıkarak Yeni-Kantçı Baden Okulu'nu kurdu. 1876'da Zürich, 1877'de Freiburg, 1882'de Strasburg, 1903'ten sonra da Heidelberg üniversitelerinde felsefe profesörü olarak görev yaptı.

Windelband'ın düşüncesinin odağını tümel ge­çerlik taşıyan değerlerin açıklanması oluşturur. Ona göre felsefenin konusu insan başarılarının kaynağı olan ve kültür varlıklarının yaratılmasına olanak sağlayan değerleri belli bir dizge içinde toplayıp bütünleştirmektir. Felsefe yeni değerler yaratamaz, ancak var olan değerleri dağınıklıktan kurtarmayı, açıklığa kavuşturmayı amaçlar. Sorunlara çözüm aranırken, karşılıklı bağlantılar göz önünde tutulmalı, nesneler birbirinden soyutlanmamalı, tasarımla ey­lem, güzelle haz arasındaki varlık ilişkisi düşünülmeden soruna çözüm aranmamalıdır. Einleitung in die Philosophie ("Felsefeye Giriş") ve Prdludien ("Giriş") adlı yapıtlarından nesnel bilginin tümellik ve gerekimlilik kuralına dayandığını, onda toplum ve ahlak öğeleriyle uzlaşımcı bir özelliğin bulunduğunu ileri sürer. Onun ortaya attığı bu düşünce Yeni-Kantçılık öğretisine Baden Okulu'nun getirdiği yeniliği göste­rir.

Windelband'ın üzerinde durduğu önemli bir konu da tarihtir. Ona göre tarihte olayların yinelen­mesi, söz konusu değildir. Bu nedenle tarihte genel geçerlik taşıyan, değişmeyen bir yasa da yoktur. Öte yandan doğada ilerleme, yetkinleşme gibi evrimle ilgili gelişmeyi gösteren süreçler de yoktur, oysa tarihte vardır. Bundan dolayı ancak tarih insan varlığına dayanılarak açıklanabilir, doğa değil. İnsan, çevresinde tarih olaylarının gerçekleştiği, bir odaktır, onun bir tarih varlığı olmasının nedeni de budur. Tarihsel kültürü oluşturan öğeler insan değerlerinin de kurucu ilkeleridir, bu bakımdan toplumbilimin de tarihe dayanması gerekir. Toplumbilimin kapsadığı bütün sorunlar insanla bağlantılıdır.

Toplumbilim, değişmeyen, bütün çağlar için geçerli sayılabilecek yasalar aramayı değil, her dönemi kendi kültür varlıklarının biçimlendirdiği değerler bütünü olarak görmelidir. Her dönem ancak kendi değerleriyle anlaşılabilir. Gerek toplumbilimin, gerek tarih felsefesinin ilgi alanına giren değerler birer ahlak kuralı değil, bireylerin yaşadıkları dönemlere göre, biçimlendirdikleri varlıklardır. Birey, geçmişten aldı­ğını, kendi yaşama ortamına uygun olanı bularak, değiştirir. Çünkü her değer, ortaya konduğu dönemle sınırlıdır. Bu durum insan doğasının devingen olu­şundan kaynaklanır.

Windelband'ın geliştirdiği kuram H. Rickert, E. Troeltsch gibi filozoflarca benimsenerek, din ve felsefe sorunlarının açıklanmasına uygulanmıştır.

YAPITLARI

Gescbichte der neueren philosophie, 2 cilt, 1878-1880, ("Yeni Felsefenin Tarihi"); Geschichte und Natunvissenschaft, 1894, ("Tarih ve Doğabilim") ; Platon, 1900, ("Platon"); Über Wllensfreiheit, 1904, ("İstenç Özgürlüğü Üstüne"); Prâludien, 1905, ("Giriş"); Einleitung in die Philosophie, 1914, ("Felsefeye Giriş").

sevgen
05-09-2010, 11:41 PM
Ernst Bloch Kimdir?

1885'te Yahudi bir küçük memur ailesinin çocuğu olarak Ludwigshafen'de doğdu. Münih'te, fizik ve müzik yan dallarıyla destekleyerek, felsefe doktorası yaptı. "Emperyalist işgal savaşı" olarak gördüğü Birinci ..... Savaşı'nın başlaması üzerine İsviçre'ye iltica etti.

1920'lerde Berlin'de bulunduğu yıllarda, Marksist tiyatrocu-yazar Brecht'le ve düşünür Benjamin'le yakın ilişkisi vardı. Nazilerin iktidara gelmesi üzerine tekrar ülke dışına çıktı. Son olarak gittiği Prag'ın da Nazi işgaline uğraması arefesinde ABD'ye göç etti. 1949'da, İkinci ..... Savaşı'ndan sonra Sovyetler Birliği himayesinde kurulan Demokratik Almanya Cumhuriyeti'ne taşındı, Leipzig Üniversitesi'nde çalıştı ve bir süre "devlet filozofu" muamelesi gördü. 1956'da Sovyetler Birliği'nin Macaristan'daki liberal-sosyalist rejime müdahalesini eleştirmesi ve derslerinde bu eleştirisi doğrultusunda "özgürlük ideali"ni işlemesi üzerine, zorunlu emekliliğe sevk edildi. 1961'de Batı Almanya'ya geçti ve Tübingen Üniversitesi'nde ders vermeye başladı. 1968 öğrenci hareketine eleştirel ama hararetli bir destek verdi.

1977'de Tübingen'de öldü. Üç bine yakın öğrencinin meşaleli yürüyüşüyle uğurlandı.

Başlıca Eserleri

- Geist der Utopie [Ütopyanın Tini], 1918;

- Thomas Münzer als Theologe der Revolution [Devrimin Teologu Olarak Thomas Müntzer], 1921;

- Freiheit und Ordnung [Özgürlük ve Düzen], 1947;

- Spuren [İzler], 1930;

- Subjekt – Objekt [Özne-Nesne], 1949;

- Erbschaft dieser Zeit , 1935;

- Avicenna und die aristotelische Linke [İbn-i Sina ve Aristotelik Sol], 1949;

- Das Prinzip Hoffnung [Umut İlkesi], 1954-1959;

- Naturrecht und menschliche Würde [Doğal Hukuk ve İnsan Onuru], 1961;

- Tübinger Einleitung in die Philosophie [Tübingen Mukaddimesi- Felsefeye Giriş], 1963;

- Atheismus im Christentum [Hıristiyanlıktaki Ateizm], 1968;

- Das Materialismusproblem, seine Geschichte und Substanz [Materyalizm Sorunu, Tarihi ve Özü], 1972;

- Experimentum Mundi. Frage, Kategorien des Herausbringens, Praxis [..... Deneyi. Soru, Çıkarsamanın Kategorileri, Praxis], 1975.

[B]Kronoloji

- 8 temmuz 1885'te demiryollarında memur bir babanın oğlu olarak Ludwigshafen'da doğar.

- 1905-1908 arasında Münih ve Würzburg'ta felsefe, fizik ve Alman dili ve edebiyatı eğitimi alır.

- 1908'de Rickert ve Modern Bilgi Kuramı Üstüne Eleştirel İncelemeler başlıklı tezi ile doktora derecesini alır.

- 1908-1911 arasında Berlin'dedir, Georg Lukács ile kurduğu dostluk Heidelberg'de Max Weber çevresinde bulunmasına yol açar.

- 1917-1919 arasını Alman fetih savaşını protesto ederek İsviçre'de mülteci olarak geçirir.

- Yirmili yıllarda Bloch özellikle Berlin'de serbest gazeteci olarak çalışır ve Bertolt Brecht, Kurt Weill, Otto Klemperer, Walter Benjamin, Siegfried Kracauer, Theodor W. Adorno ile dostluk kurar.

- 1933'te tekrar İsviçre'ye iltica eder, daha sonra Viyana'ya, Paris ve Prag'a (burada Yeni ..... Sahnesi'nin bir üyesi olarak çalışacaktır) geçer ve 1938'de en sonunda ailesi ile birlikte ABD'ye gider. Bu ülkedeki sürgün yaşamı yazarlık açısından son derece verimli bir dönem olarak kendini gösterir.

- 1949'da Leipzig'deki felsefe kürsüsündeki görevi kabul eder.

- 1953'ten itibaren Deutsche Zeitschrift für Philosophie'nin yayın kurulundadır.

- 1955'te Alman Demokratik Cumhuriyeti ulusal ödülünü kazanır ve Alman Bilimler Akademisi'nin sürekli üyesi olur.

- 1956'da Macaristan ayaklanmasının Sovyetler Birliği'nce bastırılmasının ardından Bloch'un özgürlük öğretisi Almanya Sosyalist Birlik Partisi'nin çizgisiyle çatışmaya girer. 1957'de Bloch zorla emekli edilir.

- 1961'de, Berlin Duvarı'nın inşasından sonra gittiği bir Federal Almanya ziyaretinden geriye dönmez ve Tübingen'de konuk profesörlük görevi alır.

- 1967'de Frankfurt Aziz Paul Kilisesi'nde Alman Yayıncılar Birliği'nin Barış Ödülü'nü alır.

- 1972'den itibaren sayısız ödülle onurlandırılır (örneğin Zagreb, Sorbonne, Tübingen üniversitelerinden onursal doktoralar).

- 4 ağustos 1977'de Tübingen'de ölene dek çalışmalarına devam eder.

sevgen
05-09-2010, 11:42 PM
Heinrich Rickert Kimdir? (1863-1936)

Windelband’ın öğrencisidir. Heidelberg’de profesör olarak çalışmıştır. Hocasının izinde değerler felsefesini geliştirmeye çalışmasının yanında, doğa bilimleri ve tarih/tin/kültür bilimleri ayrımıyla da yoğun olarak ilgilenmiştir.

Rickert esas olarak Kant’ın aşkınsal idealizminden bir eleştirel ontolojiye geçme girişimiyle anılır. Özellikle değer problematiğiyle ilgilendiği dönemde bir çeşit “değer ontolojisi” geliştirmek istemiştir. Ona göre değerlerin kültürün taşıyıcıları olduklarında, onların kültür yaşamını belirlediklerinde hiçbir şüphe yoktur. Öyle ki, ona göre değer bilgiyi de önceler; çünkü en nihayet bilgi de bir değerin (Doğru) gerçekleşmesinden başka bir şey değildir. Bu konuda o Fichte’yi izleyerek pratik aklın teorik akla önceliğini savunmuştur. Rickert’in bilimler sınıflandırması ve kendi verdiği adla “kültür bilimleri”ni temellendiriş şekli, özellikle dostu ve öğrencisi Max Weber’in bilim anlayışını ve sosyolojiyi bir bilim olarak temellendirişini etkilemiştir.

Onun bilim eleştirisinden bir diğer öğrencisi, doktora hocalığını da yaptığı Martin Heidegger de etkilenmiştir. Rickert’e göre pozitivist bilim anlayışı bir dogmatik natüralizme dayanmaktadır ki, bu dogmatik natüralizm, Comte’tan beri, pozitivistlerin “sosyal bilimler” diye adlandırdıkları “kültür bilimleri”nin de doğa bilimi modelinde kurulmaları girişiminde yönlendirici olmuştur. Pozitivistler “bilim” kavramını “deneyimsel bilim” ile sınırlandırdıklarından, duyusal deneyim konusu olamayan değerlerin toplumsal yaşamdaki belirleyici rollerini anlayamamışlardır.

Bu konuda Dilthey’dan etkilenen Rickert’e göre, Comte, kendi verdiği adla “sosyoloji”sini böyle sınırlı bir bilim anlayışına, “pozitif bilim” modeline göre kurmakla, eksik ve hatta yanlış bir bilim ortaya çıkarmıştır. Rickert’e göre, Kant’ta olduğu gibi, bilgi, öznenin bir inşasıdır, bir kurgusudur. Ve bu inşada belirleyici olan, temeli oluşturan şey, Windelband’ın da ifade ettiği gibi, mantıktır. Dolayısıyla doğa bilimleri de, kültür bilimleri de, mantıksal kuruluşları bakımından aynı zemin üzerindedirler. Ancak onlar farklı yöntemler kullanırlar. Çünkü, farklı bilgisel ilgilere ve bilgisel hedeflere sahiptirler. Doğa bilimlerinin ilgisi, Windelband’ın işaret ettiği üzere, konularını genellik tasarımı altında bilmeye yöneliktir, hedefi ise genel yasalar (doğa yasaları) ortaya koymaktır.

Buna karşılık kültür bilimlerinin ilgisi, konularını, yine Windelband’ın işaret ettiği üzere, bir defalık olaylar olarak ele almaya yöneliktir; hedefi ise bu olayları bir defalık bütünlükler halinde kavramaktır. İlgi ve hedeflerdeki bu farklılık, doğa bilimlerini genelleştirici bilimler, kültür bilimlerini ise tekilleştirici bilimler kılar. Ayrıca, kültür bilimleri, konusu olan sosyal gerçekliği değerlerin güdümünde oluşan bir gerçeklik olarak ele alır. Yine Windelband’ın belirttiği gibi, sosyal gerçeklik, insanların Doğru, İyi, Güzel gibi genel geçer değerler (veya değer sınıfları) altında gerçekleştirdikleri her şeyi içine alır. Ne var ki, Rickert, değerlerin her dönem ve çağda farklı şekillerde benimsendiklerini belirtir ki, kültür bilimlerinin görevi, zaten her çağda ve dönemde anlamları değişen değerlerle insan eylemleri arasındaki bağı kurmak ve kavramaktır. Onları tekilleştirici kılan yön de, bizzat her dönem ve çağın özgül kalmasıdır. Kültür bilimleri bu özgüllüğün peşinde olmalıdırlar. Değerlerle insan eylemleri arasındaki bağı kavramak ise anlama yoluyla olanaklıdır.

Anlama, hermeneutikçilerin (örneğin çağdaşı Dilthey’ın) belirttikleri gibi, tarihi ve kültürü kavrama biçimi ve yöntemidir. Rickert’e göre doğa değerden yoksundur; dolayısıyla o algılanabilir ve açıklanabilir, fakat anlaşılamaz. Doğa bilimlerinde kavram kurma yasa-olgu ilişkisi temelinde gerçekleştirilir. Kültür bilimlerinde ise kavramlar, ancak değer-eylem ilişkisi gözetilerek kurulabilirler. Sonuç olarak, kültür bilimleri özgüllüğün ve tekilliğin bilimleridir. Bu nedenle özgül ve tekil olanı dışta bırakan veya ikincil kılan genelleştirici doğa bilimlerine göre, kültür bilimleri gerçekliğe daha yakın dururlar. Çünkü gerçek olan özgül ve tekil olandır; genel/evrensel olan ise sadece bir soyutlamadır.

Max Weber (1864-1920), Berlin’de profesör olarak çalışmıştır. Heidelberg Okulu’yla doğrudan bir ilişkisi yoktur. Rickert’in dostu ve öğrencisi olduğu gibi, onun bilim öğretisinin izleyicisidir ve Dilthey’ın hermeneutiği ile Rickert’in bilim öğretisini bağdaştırmaya çalışan bir anlamacı bilim ve anlamacı sosyoloji geliştirmiştir.

sevgen
05-09-2010, 11:58 PM
Alain Badiou Kimdir?

(doğ. 1937, Rabat, Fas)

Önde gelen Fransız sol kanat düşünür, École Normale Supérieure ENS'nin eski Felsefe bölüm başkanıdır.

Badiou aynı zamanda Sorbonne'da kurs aldığı bir süre olan 1956 ile 1961 arasında öğrencisi olduğu ENS'de bir felsefeci olmak üzere resmi eğitim aldı. Matematiğe yönelik her zaman canlı ve sürekli bir ilgisi vardı. Çok genç yaşlarda siyasal alanda etkin oldu, SFIO Sosyalist Partinin bir uzantısı olan Birleşik Sosyalist Partinin (PSU) kurucularındandı. PSU özellikle Cezayir'in sömürge olmaktan kurtulması için etkin bir mücadele içindeydi.

İlk romanı Almagestes'i 1964'te yazdı. 1967'de Louis Althusser tarafından oluşturulan ve Jacques Lacan'ın etkisinde hızla büyüyen bir çalışma grubuna katıldı. Mayıs 1968'de öğrenci ayaklanmaları Badiou'nun aşırı sola geçmesine neden oldu ve UCFML gibi aşırı radikal komünist ve Maoist gruplara katıldı. 1969'da karşı-kültür düşüncesinin kalesi olan 8. Paris Üniversitesi fakültesine (Vincennes-Saint Denis), girdi.

Burada, felsefe çalışmalarını Althusserci "bilimsel" Marksizm programından sağlıksız sapmalar olarak gördüğü profesör Gilles Deleuze ve Jean-François Lyotard ile ateşli entellektüel tartışmalar yaptı. 1980'lerde hem Althusserci Marksizm hem de Lacan'cı psikanaliz bir düşüşe geçince (Lacan'ın ölümü ve Althusser'in akıl hastanesine yatırlması ile), Badiou, Théorie du sujet (1982) ve en büyük eseri, Being and Event (1988) gibi daha teknik ve soyut felsefe çalışmalarını yayınladı. Bununla birlikte, Badiou, son çalışmalarında da kullandığı, Althusser veya Lacan'ı ve Marksizm'e ve psikanalize dönük sempatik başvurularını, hiç bir zaman elden bırakmadı. ENS'deki şimdiki pozisyonunu 1999'da aldı.

Aynı zamanda başka bir çok kurumda da çalışmaktadır; Collège International de Philosophie (Uluslararası Felsefe Okulu) gibi. Kendisi şimdi, 1985'te Maoist UCFML'den bazı yoldaşlarıyla kurduğu "L'Organisation Politique"'in bir üyesidir. Badiou aynı zamanda bir tiyatro yazarı olarak Ahmed le Subtil gibi yazdığı oyunlarla büyük başarılar kazanmıştır. Son on yılda , artan sayıda eseri Deleuze, Manifesto for Philosophy(Felsefe için Manifesto), Metapolitics(Meta Politikalar), ve Being and Event gibi İngilizce'ye çevrilmiştir.

İngilizce yayınlanan New Left Review ve Cabinet Magazine gibi dergilerde Badiou'dan kısa metinler yayınlanmaktadır.

Felsefesi

Badiou felsefesinde bir çok düşüncenin tekrar kullanımını gerçekleştirir. Onun amaçlarından biri gerçeğin bu kategorilerinin her türlü felsefe eleştirisi için kullanışlı olduğunu göstermektir. Bu nedenle, bunları sanat ve tarih kadar ontoloji ve bilimsel keşifler için de kullanır.

Dört Diskur

Badiou'ya göre, felsefe, felsefi gerçekleri üretmesi açısından kendisinin gerçek prosedürler olarak kabul ettiği dört durum (Sanat, Aşk, Politika ve Bilim) içinde yapılabilir. Badiou çalışmalarında sürekli olarak, kendisinin felsefik bir "hastalık" olarak nitelendirdiği, bu diskurlardan her hangi birine kendi gerçeğini dayatmaktan felsefenin sakınması gerektiğini dile getirir. Badiou sıklıkla "birleşme noktalarını" veya farklı diskurlar tarafından üretilen gerçekler arasındaki istisnai bağlantı sahalarını bulmaya çalışmıştır. Badiou'nun gerçeklik prosedür içeriğinin dış gerçekliğin inkarı imasını içermediği akılda tutulmalıdır. Badiou, Lacan'ı takip ederek,'gerçeği', gerçeklik prosedürleri çerçevesinde etkide bulunacaklar üzerinde tekrar etkide bulunacak şekilde öğretilebilecek varolanın hacmini ancak sembolize edilemeyecek gerçekliği tasarlamak için kullanmaktadır. Böylece, bir gerçeklik prosedürüne gerçeğe ulaşmak için ihtiyaç duyulduğunda ,'gerçek' aynı zamanda onların gerçeği üretimi olasılığında bir dış sınır olarak iş görür.

Estetik Dışı

"The Handbook of Inaesthetics"(Estetik Dışının El Kitabı) kitabında Badiou,'inestetik' ifadesini "yansıma/nesne ilişkisi"ni inkar eden artistik yaratıcılık içeriğine gönderme yapmak için uydurmuştur. Mimesis düşüncesine veya'tabiatın' şiirsel yansımasına karşı bir tepki göstermek adına, Badiou sanatın'içkin' ve'biricik" olduğunu iddia eder. Bir sanat eserindeki aracısızlıkta sunulan gerçeklik duygusuyla, içkin ve sanat ve sadece sanatta bulunan gerçeklik duygusuyla, biricik. Felsefe ve sanat arasındaki bağ hakkındaki görüşü, kendisinin işlevlerini "bilginin biçimlerini onların içinde bazı gerçeğin bir delik açabilecek şekilde düzenlendiği" biçiminde iddia ettiği pedogoji motifine bağlıdır. Bu fikirlerini Samuel Beckett'in düz yazıları, Stephane Mallarme'in ve Fernando Pessoa'nun (bunlar O'na göre felsefenin şimdilik nüfuz edemediği eserler meydana getirdiklerini iddia ettiği sanatçılardır) şiirleri ve diğerlerinin eserlerinden oluşan örneklerle geliştirmektedir.

Türkçedeki Eserleri

- Sonsuz Düşünce Metis Yayınları, Nisan 2006, 2. Hamur
- Etik: Kötülük Kavrayışı Üzerine Bir Deneme Metis Yayınları, Mart 2004, 2. Hamur
- Felsefe İçin Manifesto Aralık Yayınları, Kasım 2005, 2. Hamur

MeMaT
05-10-2010, 07:16 AM
Sevgen beni yazmamışşın :( 10 defa baktım yokum listede. İllah .....ca ünlümü olmak lazım yani, çok kırıldım:D

sevgen
05-10-2010, 02:32 PM
Sevgen beni yazmamışşın :( 10 defa baktım yokum listede. İllah .....ca ünlümü olmak lazım yani, çok kırıldım:D

daha bitmediki :D :D senin adinida ekleriz :D

~ShEyTaN~
05-10-2010, 02:33 PM
Hepsini Okudum Sevgen Süper OLmuş..

sevgen
05-10-2010, 02:37 PM
Oswald Spengler Kimdir? (1880-1936)

Oswald Spengler. 1880-1936. Alman tarih felsefecisi. Tarihi kör bir doğa oyununa benzetip, tarihte bir amaçlılık aramanın boşuna bir çaba olduğunu savunmuş olan Spengler, ..... tarihinin morfolojisini, felsefi ve bu arada biyolojik esaslara göre açıklamaya çalışmıştır. Spengler'e göre, kültürler gelişigüzel doğar, gelişir ve ölürler. Ona göre, tüm ..... tarihinde 8 tip kültür çevresi ayırt edilebilir. Mısır, Babil, Hindistan, Çin, Antikite, Arap, Batı ve Meksika olarak belirlediği 8 kültür çevresinde, 1. Metafiziksel-dini yüksek kültürler, 2. Simgeci erken kültürler, 3. Sivil-geç kültürler diye üç gelişme basamağı ayırt etmiş olan Spengler, "sivil-geç kültür" olarak tanımladığı Batı kültürünün bir çöküş içinde olduğunu savunmuştur.

Birinci ..... Savaşı, Spengler'in görüşlerini oldukça etkilemiş, onlara yön vermiştir. Yaşanan iki ..... savaşının, Spengler'in görüşleri üzerinde travmatik bir kadercilik, döngüsellik ve tarihin tekrarına olan inancı doğurduğu aşikardır. Aynı özellik, Arnold Toynbee'de de görülür. daha sonra, değişen zaman ve anlayışla yapıtlarının, özellikle William McNeill tarafından sertçe eleştirilmiştir.

Spengler; uygarlıkların ortaya çıkışını, insanın gelişim dönemlerine göre sınıflandırmıştır. Çocukluk döneminde toplum ortaya çıkmıştır. Din bu dönemde kendini göstermeye başlar. Gençlik dönemi aklın egemenliğiyle geçmektedir. Olgunluk dönemi entelektüelliğin üst seviyede olduğu, sanatın, felsefenin, bilimin tavan yaptığı dönemdir. Yaşlılık döneminde tüm değerler parçalanmaya yüz tutar; bu dönem, kaçınılmaz olarak çöküşün habercisidir.

Tarih olaylarında nedenselliğin yerine yazgısallığı temele almıştır. Ona göre yazgı tarihin bütün görünümünü belirler.

Eleştirel tarih felsefesinin önemli adamlarındandır. Tarihi yasa koyucu doğa bilimi olarak değil, betimleyici ve yaşayan bir bilim olarak ele alır.

sevgen
05-10-2010, 02:41 PM
La Mettrie Kimdir?

Frederick Julien Offray de La Mettrie (1709-51) bir doktordu. Ateşin anlık ve düşünce üzerinde yaptığı etkileri kendisinde gözleyerek fizyolojik etmenler ve ruhsal işlemler arasındaki ilişkileri incelemeye yöneldi. Histoire naturelle de l'âme başlıklı çalışması 1745'de çıktı, ve ertesi yıl Fransa'dan sürüldü. 1748'de Leyden'de L'homme machine'yi yayımladı, ve aynı yıl Hollanda'dan sürüldü. Büyük Frederick'den sığınma hakkı istedi. L'homme plante 1748'de Potsdam'da çıktı.

Ruhun Doğal Tarihi başlıklı çalışmasında (ki daha sonra Ruh Üzerine İnceleme olarak adlandırıldı) La Mettrie insanın ruhsal düşünce ve istenç yaşamının duyumlardan doğduğunu ve eğitim tarafından geliştirildiğini ileri sürer. Duyuların olmadığı yerde hiçbir düşünce yoktur; daha az duyu daha az düşünce demektir; ve nerede eğitim ve öğretim düzeyi düşükse, orada düşüncelerin bir yetersizliği söz konusudur. Ruh ya da anlık özsel olarak bedensel yapı üzerine bağımlıdır, ve ruhun doğal tarihi fizyolojik süreçlerin sağın gözlemleri yoluyla incelenmelidir. Duyular, der La Mettrie, onun filozoflarıdırlar. Özünlü olarak bedenden bağımsız tinsel bir ruh kuramı gereksiz bir önsavdır.

İnsan Bir Makine'de La Mettrie Descartes'ın dirimli bedeni bir makine olarak betimlemesine değinir. Ama onun görüşünde Descartes'ın ikiciliği ileri sürmek için, eş deyişle insandan özdeksel-olmayan ve özgür bir düşünen töz ile uzamlı bir tözden, bedenden oluşuyor olarak söz etmek için hiçbir dayanağı yoktu. Fiziksel örgenliğe ilişkin yorumunu bütün insana uygulaması gerekirdi. Aynı zamanda La Mettrie kendi özdek düşüncesinde Descartes'dan önemli ölçüde ayrılır. Çünkü özdek salt bir uzam değildir: ayrıca devim gücüne ve duyum sığasına da iyedir. En azından, örgütlenmiş ya da düzenlenmiş özdek onu düzenlenmemiş özdekten ayıran bir devim ilkesine iyedir; ve duyum devimden doğar. Bu doğuşu açıklayamıyor ya da sonuna dek anlayamıyor olabiliriz; ama özdeğin kendisini ve temel özelliklerini sonuna dek anlamamız olanaksızdır. Gözlemin bize devimin, eş deyişle örgütlü özdeğin ilkesinin doğduğu güvencesini vermesi yeterlidir. Ve, devim ilkesi verildiğinde, yalnızca duyum değil ama tüm başka ruhsal yaşam biçimleri de doğabilirler. Kısaca, tüm yaşam biçimleri en sonunda değişik fiziksel örgütleniş biçimleri üzerine bağımlıdır. Hiç kuşkusuz, bir makine andırımı insanı betimlemek için yeterli değildir. Ayrıca bir bitki andırımını da kullanabiliriz (bu yüzden, L'homme plante). Ama bu demek değildir ki Doğada kökensel olarak birbirlerinden ayrı düzeyler vardır. Onda tür ayrımlarından çok derece ayrımlarını buluruz.

Din sorunlarında La Mettrie tam bir bilinmezcilik ileri sürdü. Ama yaygın bir biçimde bir tanrıtanımaz olarak görülüyordu. Ve, gerçekten de, Bayle'in tanrıtanımazlardan oluşan bir Devlet olanaklıdır önesürümünü bunun yalnızca olanaklı değil ama istenebilir de olduğunu ekleyerek geliştirmeye çalıştı. Başka bir deyişle, din yalnızca ahlaktan bütünüyle ayrı olmakla kalmaz, üstelik ona düşmandır da. La Mettrie'ün törel düşüncelerine gelince, bunların doğası çalışmasının başlığı tarafından yeterince belirtilir.

sevgen
05-10-2010, 02:43 PM
Arnold Joseph Toynbee Kimdir? (1889-1975)

Arnold Joseph Toynbee (14 Nisan 1889 Londra,İngiltere – 22 Ekim 1975) İngiliz tarihçi. Tarihin konusunun kültürler olduğunu söyleyen, kültürlerin ise dinamik yapılar olup, özelliklerini yaratıcı kişilerden aldığı, dolayısıyla tarihin kültürler hakkında olumlu ya da olumsuz değerlendirmelerde bulunmak yerine, kültürleri anlamaya çalışması gerektiği düşüncesiyle seçkinleşen tarih felsefecisidir.

Hayatı

14 Nisan 1889'da Londra’da .....ya geldi. Winchester, Balliol Koleji ve daha sonraları öğretim kadrosu içinde yer alacağı Oxford'da eğitim gördü. Birinci ..... Savaşı çıktığında ülkesinin edebiyatçılarından birçoğu gibi o da savaş bakanlığına bağlı propaganda bürosunda çalıştırıldı. Bu esnada birçok propaganda eserine imzasını attı. Bunların arasında o zamanlar İngiliz imparatorluğu ile harp halinde bulunan Türkiye’yi ilgilendiren kitaplar da bulunmaktaydı.

Daha sonraları, Londra Üniversitesindeki Bizans ve Modern Yunan Dili, Edebiyatı ve Tarihi üzerine Koraís kürsüsünün kurucu profesörü olarak göreve başladı. 1921 yılında, mevcut görevinden izin alarak "Manchester Guardian" adına Anadolu'daki Türk-Yunan savaşını yerinde izledi ve Yunan birliklerinin giriştiği vahşet hareketlerini bu gazetenin okurlarına aktardı. Dönüşünde, Türkiye’de ve Yunanistan’da Batı Meselesi adlı eserini kaleme aldı. Bu kitap Mustafa Kemal önderliğindeki Milli Türk Ordusunun Yunan kuvvetlerini bozguna uğratmalarının hemen öncesinde, 1922 yılının yazında yayınlandı. Toynbee’nin bu yazıları ve Türklerin davasına karşı giderek artan sempatisi Koraís kürsüsünün finansmanına katkıda bulunan Yunan hükümetinin ve destekçilerinin tepkisini çekti. baskı ve suçlamalardan bunalan Toynbee 1924 yılında kürsüden ayrıldı. Daha sonra, Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsünde 1955 yılında emekli oluncaya dek çalışacak ve önemli eserlerini bu kurumda kaleme aldı.

22 Ekim 1975'te hayatını kaybetti.

Eserlerinin Özellikleri

Toynbee, tarihçinin insan türünün birtakım temel bölümlerinin yaşamlarını ele aldığı, toplum denen söz konusu varlıkları seçip incelediğini dile getiren Toynbee, tarih araştırmacısının toplumlar arasındaki ilişkileri yalnızca belli kavram ve kategoriler altında incelediğini savunur.

Kendisi bilhassa Yunan ve Doğu Medeniyetleri üzerine önde gelen tarihçilerden biri olup eserlerinde ehliyetli bir bilim adamı tarafından yapılan yüksek kaliteli yorumların ağırlığı hissedilir. Ufkunun genişliği ve anlatım gücü, ..... tarihini 26 medeniyete bölerek, yükseliş ve çöküşlerini "tehlikelerle yüz yüze gelme ve bunlara cevap verme" dönemlerine göre analiz ettiği, en önemli eseri olan, on iki ciltlik A Study of History - Tarih bilinci isimli eserinde de görülmektedir.

sevgen
05-10-2010, 02:44 PM
Hepsini Okudum Sevgen Süper OLmuş..

tsk sheytan ne cok bilmedim filozof varmis benimde :s eserlerinide bulursam bulduklarimi ekliyecem :D

sevgen
05-10-2010, 02:46 PM
Wilhelm Maximilian Wundt Kimdir?

(16 Ağustos 1832 – 31 Ağustos 1920)

Alman psikologdur.

Wilhelm Wundt formel ve akademik bir bilim olarak psikolojinin kurucusudur. Wundt; ilk psikoloji laboratuvarını kurmuş, ilk psikoloji dergisini hazırlamış ve deneysel psikolojiyi bir bilim olarak bilim .....sına kazandırmıştır.

Wundt'un ilgi alanları; duyum ve algı, dikkat, duygu, tepki ve çağrışım konuları olmuştur.

Wundt Almanya'nın küçük bir kasabasında doğdu ve hayatının ilk yıllarını yoğun bir yalnızlık duygusu içerisinde yaşadı. Okulda düşük notlar aldı ve tipik bir "evin tek çocuğu" hayatını yaşadı (abisi yatılı bir okuldaydı)- Yaşıtı olan tek arkadaşı iyi huylu fakat şöyle böyle konuşabilen zihinsel özürlü bir çocuktu.

Wundt'un babası bir papazdı. Anne babası oldukça şen şakrak ve sosyal olmalarına karşın Wundt'un babasıyla ilgili ilk hatıraları pek hoş değildi. Wundt 80 yaşlarındayken çok canlı bir biçimde, babasını izlemeye çalışırken merdivenlerden nasıl düştüğünü hatırlıyordu. Ayrıca babasının onu bir gün okuldayken ziyaret ettiği ve öğretmenine dikkatini yöneltmediği için tokatladığı da hatıraları arasındaydı. İkinci sınıfın başlangıcında Wundt'un eğitimini babasının asistanı olan genç bir mahalle papazı üstlendi. Wundt bu gence ebeveynine olan duygusal bağlılığından çok daha güçlü bir bağlılık hissetti. Mahalle papazi başka bir kasabaya gönderildiğinde Wundt alt üst oldu. Bunun uzerine bu genç mahalle papazıyla birlikte yasamasına izin verildi. Ve 13 yaşına dek onunla kaldı.

Wundt'un ailesinde, hakikaten her disiplinde tanınmış insanlar ve güçlü bir bilginlik geleneği vardı. Söylenen oydu ki, "hakikaten Almanya'daki hiçbir aile ağacında Wundt'un ailesindeki kadar zihinsel olarak aktif ve üretici bireyler yoktur" (Bringmann, Balance, Evans, 1975, s. 288) Ne yazık ki, bu etkili aile geleneği gene Wundt tarafından sürdürülemeyeceğe benziyordu.

Wundt vaktinin çoğunu ders çalışmaktan çok hayal kurarak geçiriyordu ve Gymnasium’un ilk senesinde sınıfta kaldı. Sınıf arkadaşlarıyla iyi geçinemiyor, öğretmenlerden birisi tarafından sıklıkla tokatlanırken diğerleri tarafından alaya alınıyordu. Ve bir seferinde dayanamayarak okuldan kaçtı. Bu durum hiç de ümit verici bir başlangıç değildi.

Wundt yavaş yavaş hayallerini kontrol altına almayı öğrendi ve hatta oldukça popüler birisi oldu. Okul hayatından hiçbir zaman hoşlanmamış olmasına rağmen, zihinsel ilgilerini ve kabiliyetlerini geliştirdi. 19 yaşında okuldan mezun olduğunda üniversiteye hazırdı.

Wundt hayatını kazanırken aynı zamanda da bilim üzerine çalışmak amacıyla doktor olmaya karar verdi. Tedaviye yönelik çalışmaları Wundt'un bir yılını Tübingen Üniversitesi'nde geçirmesine sebep oldu Sonraki üç buçuk yılını anatomi, fizyoloji, ilaç ve kimya okuduğu Heidelberg’te geçirdi ve burada kimya alanında ünlü olan Robert Bunsen'den çok etkilendi. Yavaş yavaş tıp eğitiminin kendisine göre olmadığını anladı ve fizyolojiye yöneldi.

Berlin'de büyük fizyolog Johannes Muller ile geçen bir sömestrlik çalışmadan sonra Wundt 1855 yılında doktorasını yapmak için Heidelberg'e döndü. Fizyoloji alanında Heidelberg'te 1852'den 1864'e dek sürecek doçentlik dönemi başladı. 1858 yılında Helmholtz'un asistanı olarak atandı. Fakat yeni öğrencileri laboratuarın esaslarına alıştırma işi ona sıkıcı geldi ve bu rutinden birkaç yıl sonra vazgeçti. 1864 yılında yardımcı profesör oldu ve 1874 yılına dek Heidelberg’te kaldı.

Heidelberg'te fizyoloji araştırmaları yaptığı sırada, bağımsız ve deneysel bir bilim olarak psikoloji fikri Wundt'un zihninde canlanmaya başlamıştı. Yeni bir bilim olarak psikolojiyle ilgili ilk düşünceleri Duyusal Algılama Teorisine Katkılar başlıklı kitabında yer aldı. Bu kitabın çeşitli kısımları 1858 ve 1862 yılları arasında basıldı. Wundt bu kitabında evindeki donanımsız laboratuarında yaptığı orijinal deneylerini anlatmanın yanı sıra, yeni psikolojinin metodlarına ilişkin görüşlerine de yer vermişti. Wundt ilk kez deneysel psikoloji'yi ele aldı. Fechener'in Elementler (1860) adlı kitabıyla Wundt'un bu çalışması çoğunlukla yeni bilimin literatür alanındaki doğuşu olarak düşünüldü.

Beitrage'yi 1863 yılında ondan daha önemli başka bir kitap izledi: İnsan ve Hayvan Zihinleri Üzerine Dersler. Kitabın ilk baskısından yaklaşık 30 yıl sonra İngilizce tercümesiyle revizyondan geçirilmesi ve Wundt'un 1920'de ölümüne dek yeni baskılarının tekrar tekrar basılması bu kitabın öneminin bir işaretidir. Kitap birkaç yıl boyunca deneysel psikologların dikkatini çeken pek çok problemi tartışıyordu.

Wundt 1867 yılında, Heidelberg'te fizyolojik psikoloji dersi vermeye başladı. Bu, Wundt'un böyle bir dersi ilk kez resmi bir şekilde sunuşuydu. Heidelberg'teki bu çalışmanın dışında sık sık psikoloji tarihinin en önemli kitabı şeklinde anılan Fizyolojik Psikolojinin İlkeleri 1873 ve 1874 yıllarında iki bölüm halinde basıldı. Kitabin 37 yıl içerisinde, sonuncusu 1911 yılında olmak üzere altı baskısı yapıldı. Kuşkusuz, Wundt'un şaheseri olan bu kitap psikolojinin kendine özgü problemleri ve deneyleme metotlarıyla, bir laboratuar bilimi olarak resmen kurulmasını sağlamıştır. Uzun yıllar Grundzüge'nin müteakip baskıları deneysel psikologlara bir bilgi deposu ve yeni psikolojinin yükselişinin bir tutanağı olarak hizmet etti. Bu hizmet Wundt'un kitabin ön-sözünde belirttiği "yeni bir bilim alanının işaret edilmesi" girişiminin amacıydı. Kitabın kullandığı fizyolojik psikoloji başlığı yanıltıcı olabilir. 19. yüzyılın ortalarında "fizyolojik" kelimesi Almanca'da 'deneysel' kelimesinin eşanlamlısı olarak kullanılıyordu. Bu nedenle, Wundt bugün bildiğimiz fizyolojik psikolojiyi değil, deneysel psikolojiyi yazıp öğretiyordu. (Blumenthal, 1980)

Ek Bilgiler

Almanya'da 1879 yılında ilk psikoloji laboratuvarını kurarak deneysel psikolojinin adımlarını atmıştır. Zihnin yapısını incelemeye alan yapısalcılık ekolünün kurucusu sayılır. Almanya'da Leipzig Üniversitesi'nde kurulan bu laboratuvar sayesinde insan davranışlarının sebepleri bilimsel ortamda araştırmaya tabi tutulmuştur.

sevgen
05-10-2010, 02:49 PM
Georg Lukacs Kimdir? (1889-1975)

Georg Lukács, 13 Nisan 1885'te Budapeşte'de doğdu; 4 Haziran 1971'de aynı yerde öldü. Lukacs, Batı Marksizminin ünlü isimlerinden Macar Marksist filozof ve edebiyat bilimcisidir. Marksizmi Hegelci anlamda yeniden değerlendirmiş ve geliştirmiştir. Ernst Bloch, Antonio Gramsci, Karl Korsch ile birlikte Lukacs, 20.yüzyılın ilk yarısında, Marksist felsefe ve Marksist teorinin yeniden oluşturulmasında en önemli isimlerden biri olmuştur.

Lukacs belirgin bir şekilde Ortodoks Marksizm savunusu yapar, ancak metinleri bu anlamdaki Marksizm anlayışının her zaman sınırlarını aşmıştır. Özellikle Marksist sınıf kuramını ve bu kuramın bilinç ile ilgili yönünü geliştirmiş, sınıf bilinci teorisi ile her zaman konuşulan bir isim olmuştur. Bu konu İdeoloji teorisi bağlamında her zaman önemli bir alan olmuştur. Yabancılaşma ve meta fetişizmi konuları da Lukacs'ın özellikle belirli bir dönem esas konuları durumundadır. Öte yandan Lukacs bir edebiyat bilimcisi ve eleştirmenidir. Bu noktada etkili olacak ölçütler ve kavramlar geliştirmiştir.

Eserleri

- Tarih ve Sınıf Bilinci, Belge yayınları, çeviren: Yılmaz Öner
- Marksist İmgelem, Yeni Hayat Kütüphanesi, çeviren: Veysel Atayman
- Lenin'in Düşüncesi/Devrimin Güncelliği, Belge yayınları, çeviren: Ragıp Zarakolu
- Roman Kuramı, Metis yayınları, çeviren: Cem Soydemir
- Estetik I, Payel yayınları, çeviren: Ahmet Cemal
- Estetik II, Payel yayınları, çeviren: Ahmet Cemal
- Estetik III, Payel yayınları, çeviren: Ahmet Cemal.
- Avrupa Gerçekciliği, Payel yayınları, çeviren: Mehmet H.Doğan
- Aklın Yıkımı (1. Kitap), Payel yayınları, çeviren: Ayşe Tekşen Kapkın
- Aklın Yıkımı (2. Kitap), Payel yayınları, çeviren: Ayşe Tekşen Kapkın

sevgen
05-10-2010, 02:51 PM
Granville Stanley Hall Kimdir?

(1844-1924)

Amerikalı psikologdur.

Granville Stanley Hall, Amerikan psikolojisinin en etkili ve önemli isimlerinden birisidir.

Hall, Wundt'un Leipzig'deki ilk psikoloji laboratuvarının ilk Amerikalı öğrencisi ve aynı zamanda Amerika'da psikoloji alanında doktora alan ilk isimdir. Hall bunların dışında Clark Üniversitesi'nin ilk rektörü ve Amerikan Psikoloji Derneği'nin de ilk başkanı olmuştur.

Hall, insanın psikolojik gelişim evreleri üzerine çalışmalar yapmış ve bu alanda ortaya koyduğu "evrimci gelişim tezleri"yle "Ruhun Darwin'i" olarak adlandırıldı. On göre insan zihninin normal gelişimi, bir dizi evrimsel aşamadan geçmektedir.

sevgen
05-10-2010, 02:52 PM
Ludwig von Mises Kimdir?

(d.29 Eylül 1881 - ö.10 Ekim 1973)

Demiryolu mühendisi bir babanın oğlu olarak 29 Eylül 1881'de Lemberg, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nda (şimdi Ukrayna sınırları içindedir) doğmuştur.

19 yaşında Viyana Üniversitesinde hukuk ve idari bilimler eğitimine başlayan Mises, Carl Grünberg ile idari bilimler tarihi üzerine çalışırken 1903'de Carl Menger'in Ekonominin Prensipleri kitabını okumasıyla tarihçi bakış açısından kurtularak ekonomi üzerine odaklanmaya başlamıştır. 1906'da doktorasını alarak finansal yönetici olarak kamuda çalışmaya başlamış, sonrasındaysa bürokrasinin işleyişinden rahatsızlık duyarak bir hukuk firmasında stajyer olarak 2 yıl çalışmıştır. Bu sırada Avusturya İktisat Okulu'nda ekonomi dersleri vermeye başlamış, böylelikle Carl Menger'in temelini attığı Avusturya Okulu'nun Eugen von Böhm-Bawerk geleneğinden ikinci kuşağını Hans Mayer ve Joseph Schumpeter ile birlikte oluşturmuştur. Daha sonra 25 yıl çalışacağı Viyana Ticaret Odası'nda işe başlamış, 1934-1940 döneminde Nazilerden kaçmak için Viyana'dan ayrılarak Cenova Üniversitesi'nde ders vermeye başlamış ancak baskıların artmasıyla 1940'da A.B.D.'ye göç etmiştir. 1945'te New York Üniversitesi'nde konuk öğretim görevlisi olmuş ve 1969'a kadar burada çalışmalarına devam etmiştir. Bu dönemde verdiği seminerlerle Murray Rothbard, Hans Sennholz, George Reisman, Ralph Raico, Leonard Liggio ve Israel Kirzner gibi liberteryen aydınların yetişmesine katkıda bulunmuştur.

1973'te 92 yaşında New York'ta St. Vincent Hastanesi'nde hayata veda etmiştir.

Mises'ten Seçme Sözler

- Evrende aklımızın kavrayamayacağı ve duygularımızla sezemeyebileceğimiz şeyler vardır.

- Devlet harcamaları ilave istihdam yaratmaz. Eğer devlet, halktan borçlanarak ve vergi alarak harcama yaparsa, bir tarafta yaratacağı istihdamdan daha fazlasını yok eder.

Eseleri

- The Theory of Money and Credit Para ve Kredi Teorisi (1912)

Bu kitabında Mises, İngiliz klasik ekonomisinde David Ricardo ile başlamış olan mikro-makro çatallaşmasını kapatmış, ekonominin bireysel insan davranışıyla adım adım analizine dayanan bir bilim olduğunu vurgulamıştır. Para bireysel davranışın ve piyasa ekonomisinin analiziyle bütünleştirilmiştir. Ayrıca mevcut bankacılık uygulamaları analizini dönüştürmüş, Ricardocu Para Okulu geleneğine dönerek, enflasyonist kısmi rezerv kredi sisteminin ilga edilmesinin doğru olduğunu göstermiştir.

- Socialism: An Economic and Sociological Analysis Sosyalizm; Ekonomik ve Sosyolojik Bir Analiz (1922)

Bu Kitap, Sosyalizm ve türevlerinin derinlemesine analizi ve oluşan manzaranın çarpıcı bir kritiğidir. Mises bu eseriyle neden tamamen sosyalist kontrolün olduğu bir toplumda ekonomik hesaplamanın mümkün olmayacağını ve bunun sosyalistler tarafından bile kabul görmüş bir problem olduğuna işaret etmektedir. * Bu kitap Liberte Yayınları tarafından Türkçe'ye çevrilmiştir.

- Liberalism or The Free and Prosperous Commonwealth Liberalizm veya Özgür ve Müreffeh Ulus (1927)

Bu kitap, klasik liberalizmde devletin görevinin etkili bir şekilde yapılmış ifadesidir. Mises; bu kitapla devletin görevini tarif etmiş ve nelerin barışı, özgürlüğü ve refahı teşvik edip etmeyeceğini açıklamıştır.

- A Critique of Interventionism Müdahaleciliğin Eleştirisi (1929)

Bu eser, 1920'ler Avrupa'sında yaşanmış olan ekonomik tartışmalar üzerine yazılmış olan makalelerin bir derlemesidir. Bu derlemede Mises; o günün Avrupa'sında fiyat kontrollerini ve bankaların kamulaştırılmasını içeren programları ve Marksizm'i ısrarla eleştirmiştir.

- Bureaucracy Bürokrasi (1944)

Bu çalışma, bürokratik idare ile kar ve zarar üzerine kurulu yönetim arasındaki farkların yalın bir dille ifade edildiği tarafsız bir çalışmadır. Bürokrasi devlet yönetiminde makul seviyede etkin olabilir ancak kar-zarar üzerine kurulu idareyle önemli ayrımları bulunmaktadır. Bürokrasi devlet içindir, iş .....sında ise kar-zarar üzerine kurulu yönetim geçerli olmak zorundadır. Birçok yazar büyük şirketleri devlet şeklinde bürokratik bir yapı olarak görmüştür ancak bu köklü bir yanılgıdır. İş .....sı büyüklük ile değil kar ve zarar ile ilgilenmektedir. Bir şirket her birinin kendi bilânçosunu tuttuğu çok sayıda kısımlara bölünebilir. Bazen bu bölünmüş kısımlarda kayıtların çift girişle tutulması zaruridir. Diğer yandan, devlet, iş .....sındaki gibi müşterilerine karşı sorumlu değildir, ancak toplum baskısı vasıtasıyla yönlendirilebilir, demokrasi gibi. Demokrasi; çoğunluğun kontrolü olmasına rağmen yine de en cazip yönetim şeklidir. * Bu kitap Liberte Yayınları tarafından Türkçe'ye çevrilmiştir.

- Human Action: A Treatise on Economics İnsan Faaliyetleri: Ekonomi Üzerine Bir Bilimsel İnceleme (1949)

Bu eser, ekonomi ve sosyal bilimler üzerine kapsamlı akademik bir çalışmadır. Mises'in; bireyin tercihlerinin neden-sonuç ilişkisi içerisinde amaçlı olduğunu ortaya koyduğu ve metodolojik çalışma esaslarını belirttiği temel kitabıdır.

- The Anti-Capitalistic Mentality Anti-Kapitalist Zihniyet (1956)

Kitap, Mises'in kapitalizmin neden yanlış anlaşıldığını ve korkularak reddedildiğini ortaya koyduğu teorisini içerir. Amaçlarına ulaşamamış kıskanç girişimcilerin başarısızlıklarını kapitalizme yüklediklerini ileri sürdü. Ekonomik teori, Mises'in muhakeme ve değerler yargısı üzerine kurularak ifade edilmiştir.

* Bu kitap Liberte Yayınları tarafından Türkçe'ye çevrilmiştir.

- The Historical Setting of the Austrian School of Economics Avusturya İktisat Okulunun Tarihsel Süreci (1962)

Bu eser, Mises'in Avusturya ekonomi teorisinin gelişimini gözden geçirdiği eseridir. Kitap, Avusturya İktisat Okulunun öncülerinin özellikle Menger ve Böhm-Bawerk'in kısa biyografilerini içerir. Mises; sübjektif ekonominin tümdengelimcilikle nasıl yükselişe geçtiğini ve Avusturya İktisat Okulu'nun önemini anlatmıştır.

sevgen
05-10-2010, 02:57 PM
Jean Francois Lyotard Kimdir?

(10 Ağustos 1924-21 Nisan 1998)

Jean François Lyotard; filozof, edebiyat teorisyeni, postmodernizmin ve postmodern felsefeJean Francois Lyotardnin öncülerinden olan çağdaş Fransız düşünürüdür.

Modernizmin-sonrası ya da ötesi olarak algılanan süreci Lyotard Postmodern Durum olarak tanımladı ve aynı adlı kitabında moderniteyi ve modern düşünceyi bu bağlamda sorunsallaştırdı. Postmodern felsefe içinde ve postmodernizm üzerine yapılan tartışmalarda en çok gönderme yapılan isimlerden birisi oldu. Postmodernizmin en önemli teorisyenlerinden biri olan Lyotard'ın temel eseri Postmodern Durum'dur.

Lyotard, postmodernliği endüstri sonrası toplumun içinde bulunduğumuz şu anki evresine karşılık gelen bir durum ya da koşul olarak tanımlamıştır. Modernliği, bilim ve devleti meşrulaştırmak amacıyla kullanılan üstanlatıların oynadığı rol ile açıklayan Lyotard, bu üstanlatılardan ilerlemenin kesinliğini ve vazgeçilmezliğini vurgulayan iki tanesinin, modern bilimle Fransız Devriminin sonucu olan siyaset anlayışının özgürleştirici anlatısıyla, Hegelcilik ve Marksizmin spekülatif tarih felsefelerinin Batı kültürünü anlamak açısından büyük önem taşıdığını savunur.

Lyotard'ın çözümü, Wittgensteincı dil oyunlarının meydana getireceği heterojen ve çoksesli yapıdır. Lyotard'a göre, mutlak bir konsensüs değil de, zamansal ve yerel konsensüsler aranmalı, geçici sözleşmelerin peşine düşülmelidir. Başka bir deyişle, görüşlerinin ifade ettiği kökten kuşkuculuğa karşın, Lyotard ahlaki ya da siyasi hiççiliğe düşmemiştir.

Adaletin ne modası geçmiş, ne de kuşkulu bir değer olduğunu öne süren Lyotard, modernliğin demokratik potansiyelinin yenilenmesi ve derinleştirilmesi, onun demokratik güç ve itkilerinin diyalektik bir biçimde yoğunlaştırılması gerektiğini belirtmiştir. Dil oyunlarının indirgenemez çokluğunu ve çeşitliliğini benimseyen filozof, bakış açılarının çeşitliliğiyle seslendirilme hakkının yılmaz bir savunucusu olmuştur.

Yaşamı

Jean-François Lyotard 10 Ağustos 1924'de Versailles'de doğdu. 1956 yılında felsefe yeterlik sınavlarını başarıyla verdikten sonra, Cezayir'in Konstantin kentindeki lisede bir yıl ve ardından Fransa'da La Fléche adlı lisede yedi yıl boyunca felsefe öğretmenliği yaptı.

1954 ile 1964 yılları arasında Sosyalizm ya da Barbarlık adlı Fransız radikal Marksist dergiye, ardından İşçi Gücü adlı başka bir dergiye düzenli yazılar yazdı. Düşünsel yaşamının başlangıcında Marksist bir konumda bulunan Lyotard daha sonra, 1974 yılından itibaren (Economie Libidinale–Libidinal Ekonomi kitabıyla birlikte) Marksizm ve Modernizm temelli öğretileri eleştiren bir yöne geçti. Lyotard'da bu kitaptan itibaren Nietzsche'ci bir teorik-politik konuma geçişin izleri görülür.

1968 Mayıs'ı olayları sırasında, Lyotard Sorbonne-Nantere'de dersler verdi. 1987 yılında emekli olana dek önce Paris Üniversitesi'nde, daha sonra ise Saint-Denis'de öğretim üyesi olarak çalıştı. Aynı zamanda Paris'teki Uluslararası Felsefe Koleji'nin kurucu üyesi olan Lyotard, degisik araliklarla bulunduğu sekiz yıl boyunca ABD'nin çeşitli üniversitelerinde Fransız felsefesi ile eleştirel kuram üstüne dersler verdi. Bir süre Almanya'da da konuk profesör olarak da bulunmuştur.

Lyotard, 21 Nisan 1998'de Paris'te lösemiden öldü.

Düşüncesi

Lyotard'ın ilk çalışmalarından itibaren Fenomenoloji, Yapısalcılık, Hegelci diyalektik ve Marksçi siyaset kuramı gibi belli başlı alanlarda farklı açılımlar ortaya koyduğu ve eleştirel bir bakış açısı geliştirmeye yöneldiği söylenebilir. Dolayısıyla bu ögelerin kendi üzerinde etkisi de söz konusudur. 1954 yılında yayımladığı "La Phénoménologie" ( Fenomenoloji ) başlıklı kitabında Martin Heidegger ve Marlau-Ponty etkisi görülür; burada nesnelci, öznelci ve idealist eğilimleri aşmak üzere fenomenolojinin olanaklarından yararlanmaya çalışıldığı görülür.

Bunlardan başka Lyotard'ın üzerinde WittgensteinJean Francois Lyotardın, Immanuel Levinas'in, Theodor AdornoJean Francois Lyotardnun, Jacques Derrida'nın etkili olduğunu belirtmek gerekir. Lyotard, yapısalcı anlayıştan önemli şeyler almakla birlikte birçok kuramsal meselede ona karşı çıkmış, hem Dil'i anlamak bakımından dilbilimde hem de özellikle Sigmund Freud'un değerlendirilmesi bakımından psikanalizde yapısalcılık-dışı bir yol izlemiştir. Jacques Lacan'ın okuduğu anlamda Freud'u benimsemez.

Lyotard ve Post-modern Durum

Postmodern Durum adlı kitabı 1979 yılında yayınlandığında, yalnızca Fransa da ve belli bir entelektüel çevrede değil, her alanda ve ülkede etkili olmus, ve kısa sürede sürekli göndermeler yapılan bir metne dönüşmüştür.

1983 yılında Le Differende yayımlanır, burada Lyotard Wittgensteinci bir dil felsefesini uyarlamış olarak görünür. Lyotard bu doğrultuda kışkırtıcı modernizm okumaları gerçekleştirmiş ve kıta felsefesinin eleştirel kolunun güçlü isimlerinden biri olarak yer almıştır.

Lyotard, Wittgenstein'dan aldığı dil oyunları anlayışını geliştirir. Her dil oyunu'nun kuralları yalnızca kendi içinde belirlenimli olduğundan dolayıdır ki Lyotard'a göre dil oyunlarının çoğulluğunu benimsemek gerekir. Lyotard dil oyunlarının indirgenemez çokluğunu ve çeşitliliğini benimser. Dolayısıyla Lyotard'a göre, her dil oyunu kendini kendi bakış açısının çeşitliliğiyle seslendirme hakkına sahip olabilmelidir.

Lyotard'a göre post-modern durum, hem maddi koşullardaki değişimleri hem de düşünsel alandaki kopuşları içeren bir sürecin toplam ifadesidir. Buna yol açan her şeyden önce derin bir inançsızlık hali ya da başka bir değişle kökensel bir kuşkudur. Burada söz konusu olan ModerniteJean Francois Lyotardnin ya da Modernliğin meşruiyetine dair bir kuşkudur ve tüm bir modern projenin kendisine ve temel nosyonlarına yöneliktir. Lyotard, bu kuşkunun izlerini sürer ve anlamlandırır. Buna göre artık Büyük Anlatılar olarak adlandırdığı modernizme içkin bir düzine temel kavramın ( İlerleme, Aydınlanma, Rasyonellik, Özgürlük, Evrensellik vb.) inandırıcı olmadığı tespit edilir. Bu kuşku halinin kendisiyle birlikte başlayan yeni yaşam tarzı dönemin adı post-modern durumdur.

Bu durum içerisinde, Lyotard bilgiyle ilgili modernist hedeflerin tamamen tartışmalı olduklarını belirtir ve amaçlarla ilgili bu tartışmayı bir karara bağlamanın sağlam ya da nihai bir yolunun olmadığını gözler önüne serer. Burada ortaya ölçülemezlik ya da karşılaştırılamazlık denilen teorik sorun çıkar. Buna göre farklı adalet ve hakikat konumları birbiriyle karşılaştırılamaz ve birbirine indirgenemezdirler. Şu halde tek bir hakikate, salt bir akıl'a, evrensel bir yaşam konumuna yani tarihin ve ilerlemenin tek ve evrensel bir yönü olduğuna inanmak ve bunu teorik olarak temellendirebilmek olanaklı değildir.

Bu beraberinde meşruiyet sorununu getirir. Bilginin meşrulaştırımı artık bir Büyük Anlatı Jean Francois Lyotardya dayandırılamayacaktır, çünkü Endüstri-sonrası- toplumlar Jean Francois Lyotarddaki kültürel ve toplumsal gelişmelerin bir sonucu olarak artık Büyük AnlatılarJean Francois Lyotarda duyulan güven yerini derin bir kuskuya bırakmıştır.Endüstri-sonrası-toplum, bilgi ve informasyon teknolojisinin büyük bir rol oynadığı üretim yapısına geçiş yapmıştır. Bunun sonucunda gelişen Büyük Anlatılar'a yönelik inançsızlık tüm tarih felsefeleri'ne, teleolojik anlayışlara ve erekselci tarihsel vaatlerle ortaya çıkan politik ideolojiler Jean Francois Lyotarde kuşkuyla bakılmaktadır. Açıktır ki böyle bir değerlendirmenin eleştirel hedefi Modern toplum ve devlet anlayışları olduğu gibi, Marksist öğretinin kendisidir de.

Lyotard'a göre post-modernizmin siyasal anlamı, totaliterliğe karşı çıkıştır. Bu yönde aşırı iyimser olmakla eleştirilmiştir. Totaliterizm, modernizmdeki her tür öğretiye içkin hale gelen birlik ve düzen anlayışlarından, dahası mutlak akıl ve hakikat anlayışından gelir. Bunlara karşı heterojen ve çoksesliliği önerir, ki bu onun Wittgensteinci dil oyunları anlayışına uygun bir görüştür.Mutlak bir uzlaşmaya değil, geçici sözleşmelerin peşinde olunmalıdır. Lyotard'in kuşkuculuğu, nihilizme varmaz, adalet modası geçmiş bir kavram değildir ona göre, moderliğin demokratik potansiyeli vardır ve yapılması gereken onun yenilenmesi ve derinleştirilmesidir.

sevgen
05-10-2010, 02:59 PM
George Berkeley Kimdir?

İngiliz felsefecisi (Kilkrin, 1687— Oxford, 1753).

Anglikan inancına bağlı varlıklı bir ailenin çocuğu olan George Berkeley. Dublin’de öğrenim gördüğü sırada, felsefenin ve bilimin yanlışlarından arındırılmaları ve kusursuzlaştırılmalarıyla, Hıristiyanlığa tıpa tıp uyan bir bilgeliğe ulaşılacağım düşündü ve ömrünü bu amacın gerçekleştirilmesine adadı. Önemli felsefe yazılarını yayımladıktan sonra, ABD'ye giderek, geziler yaptı. 1731’de yurduna döndü. 1734’te, İrlanda’nın güneyindeki Cioyne kentinin piskoposluğu Katoliklere anlayışla davrandı.

İDEALİST KURAM

Varlığın maddesel olmadığım ileri süren öğretinin kurucusu olan Berkeley, genç yaşta yazdığı The Theory of Vision (Görüm Kuramı, 1709) adlı kitabında uzam kavramının oluşumunu açıklamaya çalıştı. Ertesi yıl, Treotise Concerning the Principles of Human Knowledge (İnsan Bilgisinin İlkeleri Üstüne İnceleme) adlı yapıtında. felsefesinin özünü geliştirdi. Eski soyutlama kuramlarına aşırı güvendiğini düşündüğü Locke’un deneyciliğini eleştirdi. Özellikle, kendi başına var olan ve algılarımızın gerçeğini temellendiren madde kavramını çürütmeye çalıştı. Berkeley’in, açık seçik ve sağlam biçimde ortaya koyduğu idealist kuram, şu ilkeye dayanır: “Nesnelerin özü, algılanmış olmalarından başka şey değildir”. Berkeley’e göre nesneleri düşünceler olarak tanırız. Nesneler düşünceden başka şey olamazlar, çünkü duyumlar, katışıksız düşüncelerdir. Nesneler kendilerini yaratan Tanrı’da bile, birer düşüncedirler. Kendisiyle ilgili edindiğimiz düşünceler dışında, madde diye bir şey yoktur. Genel bir düşünce elde etmek için, özel düşünceleri birbiriyle karşılaştırırız: Soyutlama. Yanlış soyutlamalardan arındırılmış bilimin bütün değeri, duyumsal kesinliğe dayanır. Duyumsal kesinliğe dayanarak Tanrı’nın varlığına ilişkin özgün bir kanıt ileri süren Berkeley, bu konuda şunları yazmıştır:“Bence, duyumsal şeylerin, bir anlayışgücünden başka bir yerde var olamayacakları apaçıktır. Buradan, onların gerçek bir varlıkları olmadığı sonucuna değil, benim düşünceme bağlı değillerse ve benim tarafımdan algılanmış olmak nitelliğinden apayrı bir varlıkları varsa, onların, içinde var olmaları gereken bir manevi varlık bulunması gerektiği sonucuna varıyorum. Demek ki, duyumsal .....nın var olduğu ne ölçüde kesinse. onları kapsayan ve destekleyen sonsuz ve her yerde bulunan bir manevi varlığın var olduğu da o ölçüde kesindir”. Dolayısıyla Berkeley’e göre ....., Tanrı’nın. insanlarda uyandırdığı düşüncelerin tümünden başka şey değildir. Ama Tanrı, insanlara. kendi düşüncesini ya da düşüncesinden herhangi bir şeyi böylece iletiyorsa, bunun amacı, insanların gönlünü kendine çekmektir. Öyleyse, ..... aslında Tanrı’nın insanlara yönelik dilidir. Tanrı tarafından düşünülmüş sözdür.

BAŞLICA YAPITLARI

The Theory of Vision (Görüm Kuramı.1709); Treatise Concerning the Principles of Human Knowled ge (İnsan Bilgisinin İlkeleri Üstüne İnceleme, 1710); Three Dialogues Between Hylas and Philonoüs (Hylas’ la Philonoüs Arasında ÜçKonuşma, 1713); Alciphron (1732); Siris (1744); vb.

KAYNAK

Gelişim Hachette

Ek Bilgiler

George Berkeley (1685 - 1753), .....da yalnızca ruhların ve bu ruhların idelerinin varolduğunu, buna karşılık maddenin varolmadığını öne süren İngiliz düşünür.

Dublin’deki Trinity College’de eğitim görmüş İrlandalı bir Protestandı. Bugün yakından bilinen bütün felsefi çalışmalarını (1709’da Yeni Bir Görme Kuramı Yönünde Deneme, 1710’da Beşeri Bilginin Prensipleri Hakkında Bir Eser ve 1713’te Hylas ile Philonous Arasında Üç Konuşma) henüz yirmili yaşlardayken yayımladı.

Yeni .....’da yüksek eğitimi geliştirmek için çok uğraştı; bu amaçla üç yılını Amerikan kolonilerinde geçirdi. Rhode Island’daki çiftliğini ve kütüphanesini, 1701’de kurulan Yale Üniversitesi’ne bıraktı. Yale’in fakültelerinden birine onun adı verildi. California’daki Berkeley kenti de onun adını taşımaktadır. Berkeley 67 yaşında Oxford’da öldü.

sevgen
05-10-2010, 03:02 PM
Nicola Malebranche Kimdir?

Malebranche, 17. yüzyıl felsefesinde Descartes'ten sonra Fransa'daki en büyük filozoflardan birisi olarak kabul edilir. Bu yüzyıl filozoflarının genelinde olduğu gibi Malebranche'nin felsefi çıkış noktası da Descartes felsefesinde temellendirilen "töz" kavramı olmuştur. Occasionalizm olarak adlandırılan Descartesci felsefe eğilimini en son mantıksal sınırlarına kadar götürmüştür. Malebranche, maddi ile ruhsal olanı birbirinden ayırır ve bunları birbirleriyle ilişkili kılanın Tanrı olduğunu söyler.

Ayrıca her türlü etkinliğin temel nedeni sonsuz töz, yani Tanrı'dır. Gerçek bir felsefe bu tek nedenin geçerliliğini kabul eder ve buna göre çalışır. Buna göre insan bilgisi ne öznenin kendisiyle ilgilidir ne de nesnenin kendisiyle, doğrudan bilgiyi ruha yerleştiren Tanrı'dır. Bilginin temeli bu bakımdan kendi bilincimizi yani Tanrı'yı bilmektir. Açık ve seçik olan yegane tasarım Tanrı'dır ve dolayısıyla kendi var oluşumuzu açık ve seçik olarak bilmemiz, kendimizi sonsuz tözün bir parçası olarak bilmemizden ileri gelir.

Böylece her tür bilgi Tanrı'nın bizdeki/içimizdeki ışığı olarak açıklanabilir. Malebranche'nin metafizik görüşü, hem bilgi teorisini hem de etik anlayışını temellendirir. Bu etik anlayışına göre, her tür istemimizin sonul ereği Tanrı'dır. İstemlerimiz (doğru ve yerinde olan istemlerimiz) tanrı sevgisinin bir parçasıdır. Mutluluk ve erdem bu .....yı unutmak ve sonsuz tözü bulmak ve bilmek istemektir. Descartes felsefesinin yanı sıra Malebranche'de Augustinus etkisi görmek mümkündür. Tanrı bilgisi ile insan bilgisinin bir tür kaynaştırımı olan bu düşüncelerde, hem rasyonalizme hem de mistisizme varmak mümkündür. Malebranche iki yolu da birleştirerek bir senteze ulaşmaya çalışır.

Ek Bilgiler

Malebranche genç yaşta kendisini düşünmeye ve yalnızlığa vermiştir. Oratorium adındaki bir tarikatta çalışırken Descartes'in felsefesiyle tanışır ve çok etkilenir. Kısa süre sonra da bu öğretiyi geliştirmeye çalışacaktır. O da Descartes'in ruh ve madde kavramı arasındaki bağı Geulincx gibi Tanrı'nın bir vesilesinin sağladığına inanır. Bu ikisi birbirini etkileyemez. Sonlu yapılar birbirini etkileyemezler der. Buradan çıkan sonuç cisimler ruhları etkileyemediği gibi birbirlerini de etkileyemezler. Cisimlerdeki hareket Tanrı'nın bir istemesidir. Evrende tek etkiyen kuvvet Tanrı'dır. Tanrının istemesi olmadan insan ruhu ne algılayabilir ne de isteyebilir. Tek neden Tanrı'dır. Ayrıca Tanrı ruha her türlü bilgiyi koyar, hiçbir bilgiyi biz kendimiz yaratamayız.

İnsanın ruhuna tüm bilgiyi koyan Tanrı'dır. Malebranche şöyle der: "Biz her şeyi Tanrı'da görürüz." Tanrı cisimleri yaratmıştır; ancak bunu yaparken kendisinde bulunan cisimlerin ideallerine, örnek bilgilerine göre yaratmıştır. Bizim cisimler üzerine bilgimiz de yaratılmış reel cisimlerin bilgileri olmayıp Tanrı'daki bu örnekleri, idealleridir. Tek tek ruhlar da Tanrı'dan pay almış birer parçadır. Ruhlarda cisimlerde bağımsız değillerdir, Tanrı onların nedenidir. Tanrı ruhların, uzay da cisimlerin yeridir.

Bizdeki tüm isteme Tanrı'nın bir vesilesidir. Yani Tanrı'nın bir istemesidir. Ancak ruh Tanrı'dan pay almış eksik bir parça olduğu için bu isteme tek tek nesnelere yönelir. Doğru olan bütünü istemektir. En tümel olan, en yetkin olan varlık Tanrı olduğu içinde doğru isteme Tanrı'yı istemedir. İnsan tek cisimlerle olan ilgisini kesmeli ve sadece Tanrı'yı istemelidir. Aslında bu da Tanrı'nın kendi kendisini istemesi ve sevmesidir çünkü isteyen ruh Tanrı'nın bir parçası gibidir.

sevgen
05-10-2010, 03:03 PM
Desiderius Erasmus Kimdir?

Desiderius Desiderius Erasmus, 1469-1536 yılları arasında yaşamış olan, Kuzey Avrupa Rönesans'ının önemli ustası ve klasik edebiyat araştırmacısı, hümanist bilgin ve ilahiyatçı.

Günümüzde, Rönesans’la birlikte ortaya çıkan hümanizm akımının yaratıcılarından ve en büyük temsilcilerinden biri olarak bilinen Rotterdamlı Desiderius Erasmus, 1465 yılında Hollanda'nın Rotterdam kentinde doğdu. Bugünkü ortaöğrenimi karşılayan bir öğrenim döneminin ardından Augustin tarikatına girerek rahip oldu. Ancak hiçbir zaman geleneksel anlamda bir rahip olarak etkinlik gösteremedi; kendini daha çok bilime adamak istediği gerekçesiyle, dini makamlardan "cüppe giymeme" iznini aldı. Paris Üniversitesi'ne devam etti. 1499'da İngiltere'ye gittiğinde, john Colet, Thomas More (Morus) gibi aydınlarla tanıştı ve bu dostluklarla ufku daha da genişledi.

Papalığın düşünceler üzerinde kurduğu hegemonyaya karşı çıkarak, gerçek Hıristiyanlık ruhunu antik çağın yalınlığında aradı. Güzel sanatların ve bilimlerin yayılmasını, Avrupa'nın ortak bir sanat ve bilim anlayışının çatısı altında birleşmesini, hümanizmin birinci koşulu saydı. Özgün yapıtlarıyla ve çevirileriyle antik çağ düşüncesinin Avrupa'da yayılmasına çok büyük katkılarda bulundu. Martin Luther'in reformları başladığında, kilisenin yenilenmesi görüşüne katılmakla birlikte, Hıristiyan .....sının kargaşaya, parçalanmaya sürüklenmesine şiddetle karşı çıktı.

1536'da Basel'de öldüğünde Avrupa'nın düşünce yaşamında papaların bile ziyaretine geldikleri bir kişi olacak kadar saygın bir yer edinmişti.

Bütün yaşamı boyunca Latince konuşup yazan Desiderius Erasmus ölmeden önceki son sözlerini ana dilinde söylemişti: "lieve God"

Deliliğe Övgü (özgün adıyla: Morias enkomion seu laus stultitiae),Desiderius Erasmus'un canlılığını, geçerliliğini ve çekiciliğini günümüze değin değişmeden koruyabilmiş tek yapıtıdır. Bu küçük kitabın taslağını 1509 yazında, İtalya'dan İngiltere'ye yaptığı yolculuk sırasında çıkaran Desiderius Erasmus, yazma işini İngiltere'de, dostu Thomas More'nin evine vardıktan kısa süre sonra gerçekleştirdi; kitabı da Thomas More'a adadı. Yapıtını birkaç gün gibi kısacık bir sürede tamamlayan Desiderius Erasmus, bu arada hiçbir kitaptan yararlanmadı.

Felsefesi ve Eserleri

Gülmece türündeki yapıta egemen olan iki temel görüş vardır. Bunlardan birine göre gerçek bilgelik, deliliktir. Öteki görüşe göre ise kendini bilge sanmak, gerçek deliliktir. İnsana yeryüzünde yaşama gücü kazandıran şey, gerçek bilge olma niteliğiyle doğrudan doğruya deliliğin kendisidir. Kitapta delilik (stultitia) , kendi kendisine övgüler düzer; bu arada çocuklukta ve yaşlılıkta, aşkta, evlilikte ve dostlukta, politikada ve savaşta, yazında ve bilimde deliliğin nasıl her zaman egemen olduğu gösterilir.

Tüm uğraş alanları, bu arada özellikle din kurumu ve din adamları bu panorama çerçevesinde sergilenir. Deliliği konuşturma kisvesi altında Desiderius Erasmus, çağının kilisesine ve o kilisenin mensuplarına en acımasız eleştirileri yöneltir. Bu niteliğiyle “Deliliğe Övgü” çağlar boyunca bağnazlığa karşı kaleme alınmış en yetkin düzeydeki başyapıtlardan biri olmuştur. Yapıtın yazılışını izleyen sonraki yüzyıllarda -haklı olarak- düşünce düzeyindeki bağnazlığın her türlüsüne yönelen bir eleştiri diye yorumlanması, belki de bugüne değin koruduğu kalıcılığın baş nedenidir.

Yazınsal açıdan Deliliğe Övgü, Latin ozanı Horatius'un "hakikati gülerek söylemek" ilkesinin belki de en yetkin örneğidir. Biçim açısından Desiderius Erasmus, yapıtını kaleme alırken daha önce yapıtlarını çevirdiği Lukianos ve Libanios'tan da esinlenmiştir.

sevgen
05-10-2010, 03:05 PM
Niccolo Machiavelli (Makyavel) Kimdir?

Niccolò di Bernado dei Machiavelli (Makyavel olarak da bilinir) (3 Mayıs 1469 – 21 Haziran 1527) Tarih ve politika biliminin kurucusu sayılan Floransalı düşünür, devlet adamı, askeri stratejist, şair, oyun yazarı. İtalyan Rönesans hareketinin en önemli figürlerindendir. En ünlü eseri Prens'te, politik yazının tarihinde ilk kez iktidarın alınışı ve korunması gibi bir sorunu dinsel ya da ahlaki kaygıları dikkate almaksızın kendinde bir amaç olarak inceledi. Tüm yaşamı boyunca İtalya'nın birliği ideali için mücadele verdi. Fikirleri politik yazında olduğu gibi yaygın düşünüşte de giderek büsbütün olumsuz ve ilkesiz bir politik hırsın anlatımı olarak görüldü, "Makyavelizm" terimi bir düşünce sisteminden çok "amaç için her yolu mübah gören" politikacının tutumunu anlatan suçlayıcı bir sıfat haline geldi. Yine de Diderot, Rousseau, Fichte ve Hegel gibi büyük düşünürler Machiavelli düşüncesinin olumlu yönünü açığa çıkarmaya çalıştılar. Hegel'e göre "Machiavelli'nin gayesi, yani İtalya'nın bir devlet mertebesine çıkarılması, bu yazarın eserinde tiranlığın haklı gösterilmesinden ve muhteris bir despot için imal edilmiş altın yıldızlı bir aynadan başka bir şey görmeyen bütün görme özürlülerce anlaşılamadan kalmıştır." Hegel O'nun yöntemini şöyle özetler: "kangren olmuş uzuvlar lavanta suyuyla iyileştirilemez." İtalyan komünist filozof Antonio Gramsci ise O'nu "erken gelmiş Jakoben" olarak tanımlar.

Machiavelli, İtalyan halk dilini birleştirici bir ulusal temel olarak neredeyse yeniden yaratan Dante'nin eseriyle, Romalı sanatsal ve politik ideallerine büyük hayranlık besledi.

Öte yandan kendisinden yaklaşık üç yüz yıl önce Arap kökenli İbn-i Zafer Adil "Prens" isimli eseriyle ona öncülük etmiştir. İki eser arasında muazzam paralellikler bulunmaktadır. Ayrıca, mezar taşına "Hiçbir övgü bu adın büyüklüğüne erişemez." yazdırmıştır.

sevgen
05-10-2010, 03:19 PM
Hermann Ebbinghaus Kimdir?

Hermann Ebbinghaus'un Hayatı

Ebbinghaus, 1850'de Almanya'nın Barmen kentinde doğdu. 17 yaşında felsefeye ilgisini geliştireceği Bonn üniversitesine girdi. 1870'te eğitimine istemeyerek ara verdi. Fransa-Prusya savaşında Prusya ordusuna kaydedilmişti. Bir yıl sonra eğitimine devam etti ve 1873'de diplomasını aldı.

Ebbinghaus, eğitimi sırasında bilinçdışı üstüne bir tez hazırladı. Gustav Fachner'in, deneysel yöntemi duyumlar ve algılarla ilgili çalışmalara uyarladığı öncü yapıtlarından etkilenip, aynı yöntemi bellek araştırmalarına uygulayarak, yüksek zihinsel süreçlerin deneysel çalışmalara konu olabileceğini gösteren ilk bilim adamı oldu.

Anlamın bellek üstündeki etkisinin önemsizliğini göstermek için telaffuz edebilen, ama gerçek bir sözcük olmayan ünsüz-ünlü-ünsüz üçlüsünden oluşan anlamsız heceler (zat, wob, fij) buldu. Kendisini denek olarak kullandığı dikkatli ve eksiksiz deneylerinin sonuçlarını Über das Gedachtnis (Bellek Üstüne 1885) adlı kitabında açıkladı.

"Unutma Eğrisi"ni bulup, öğrenilenlerin toplamının, öğrenme zamanıyla doğru orantılı olduğunu gösterdi. 1897'de ışığın ve renklerin algılanışıyla ilgili kuramını açıkladı ve zekâ ölçümüyle ilgili yeni bir yöntem tanıttı.

Hermann Ebbinghaus, 1909'da Halle şehrinde hayata gözlerini yumdu.

Hermann Ebbinghaus ve Psikoloji

Ebbinghaus, kendi başına çalışan ve pek tanınmayan bir psikolog olarak zihinsel süreçler üzerinde önemli çalışmalar yapmıştır. Ebbinghaus ayrıca öğrenme ve hafıza konularını deneysel olarak inceleyen ilk psikolog olmuştur.

sevgen
05-10-2010, 03:20 PM
Menippos Kimdir?

(M.Ö. III. yüzyıl)

Yunan filozofudur. Ürdün Gadara kentinde doğan Menippos, Diogenes'in Kinik felsefesini izledi. Menippos yergisi adıyla bilinen yarı gülünç, yarı ciddi bir edebiyat türü geliştirmiştir. Yunanlı ve Latin yazarların öykündüğü bu tür Latin yergi sanatının gelişmesinde etkili olmuştur. Menippos'un yazıları günümüze kadar ulaşmamıştır, ama ona öykünen Latin yazarlardan, özellikle de Var, Seneca ve Lukianos'tan yapıtlarının niteliğiyle ilgili bir fikir edinilebilir.

Menippos'un eleştiri yaklaşımı felsefi düşüncelerin sergilenmesinde bir yenilikti. Olabildiğince geniş bir okur kitlesine ulaşmak amacıyla, diyalog biçiminin yerine, kurumları, düşünceleri ve gelenekleri alaya alarak düzyazı ve şiir karışımı bir yergi biçimi kullandı.

Yapıtlarında Hades'e iniş, müzayede ya da şölen gibi alışılmamış mekanları çarpıcı biçimde kullandı. Latin yazarlarda aynı yolu izlediler. Petronius'un M.S. I. yüzyılda yazdığı Satyricon, Menippos geleneği içinde yer alır. Daha sonraki bir başka örnek, birkaç kralcının, Katoliklerce kurulan Kutsal Birlik üzerine yazdığı düzyazı ve şiir karışımı Fransızca Satire Menippee'dir (1594).

sevgen
05-10-2010, 03:22 PM
Paul Gerhard Natorp Kimdir?

Paul Natorp, 1854-1924 yılları arasında yaşamış olan ünlü bir Alman filozofudur.

Çalışmaları Üzerine

Natorp, 1885'Ten itibaren Marburg'da profesör olarak çalışmış ve Yeni Kantçı felsefe ekolünün önemli savunucularından olan Magburg Okulu'nun en önemli isimlerinden birisi olmuştur. "Die Philosophie, ihr Problem und ihre Probleme, (1911)" (Felsefe, Problemi ve Problemleri) adlı yapıtı, Kant'a, Yeni Kantçılığa ve hocası Cohen'in öğretisine iyi bir giriş kitabı sayılmaktadır.

En ünlü yapıtı "Platos Ideenlehre, (1903)" (Platon'un İdealar Öğretisi) isimli kitabıdır. Paul Natorp bu kitabında Kant'ın kategoriler öğretisini Platon'un idealar öğretisiyle karşılaştırmış ve hatta Kant'ı Platoncu açıdan yorumlamaya çalışmıştır.

Felsefe tarihi alanındaki çalışmaları, açık bir dille kaleme alınmış olmaları nedeniyle akademik çevre dışında da etkili olmuştur. Pedagog olarak Pestalozzi üstüne çalışmaları da vardır.

Sosyolojik Düşüncesi

Natorp, "Birey olarak insan"ın karşısına "sosyal insan"ı koymuştur. Ona göre insanlık durumu içinde somut olan birey değil, topluluk ve toplumdur. Gerçi birey tamamen toplumun ve topluluğun belirlenimi altında değildir; bununla birlikte, bireyin topluluk ve toplumdan bağımsız bir var oluşu ve tanımı da yoktur. Bu yüzden her türlü bireyci öğreti, eksik bir öğretidir.

Metodu ve Bilim Görüşü

Natorp'a göre yaşamaya bilimsel yolla nüfuz edilemez. Yaşamanın bütünlüğüne ve anlamına yine ancak yaşamanın içinden varılabilir. Dolayısıyla bir genel mantık doğa bilimlerinin mantığı değil, kapsayıcı bir felsefi sistematik olmalıdır. Natorp bu görüşlerini "Philosophische Systematik, 1958" (Felsefi Sistematik) adlı yapıtında geliştirir.

O da hocası Cohen gibi Almanlık ile Yahudilik arasında bir bağ kurar ve sonradan "sosyal idealizm" ve "idealist sosyalizm" olarak adlandırılan yeni bir sosyalizm görüşü geliştirir. Natorp, Yeni Kantçı okullar içinde kendisinden sonra gelen sosyalist eğilimli filozofları etkilemiştir. Ayrıca öğrencisi Martin Heidegger ve teolog Friedrich Gogarten de onun görüşlerinden etkilenmişlerdir.

sevgen
05-10-2010, 03:23 PM
Albertus Magnus Kimdir? (1207 - 1280)

Albertus Magnus, Dominiken tarikatına girmiş ve Aristoteles'i ve Farabi, İbn Sina, İbn Rüşd ve İbn Tufeyl gibi Müslüman filozofların Aristoteles felsefesine ilişkin yorumlarını öğrenmiştir; daha sonra bu yorumlara dayanarak Hıristiyan inançlarıyla bağdaşabilecek yeni yorumlar getirmiştir. Felsefe sorunlarını akılla çözmeye çalışırken Kutsal Kitap'la çatışmamaya ve dolayısıyla inançla çelişmemeye büyük bir özen göstermiş ve bu yaklaşımıyla öğrencisi Thomas Aquinas'ı büyük ölçüde etkilenmiştir. Albertus Magnus'un Platon'dan çok Aristoteles'in felsefesini seçmiş olması tesadüfi değildir ve bu seçimi, özellikle İbn Rüşd gibi Müslüman filozofların etkisi ile açıklamak olanaklıdır.

Albertus Magnus'a göre, biri akıl ve öbürü ise inanç için doğru olan ve birbirleriyle çelişen iki doğru yoktur; gerçekten doğru olan her şey, büyük bir uyum içinde birleşmiştir.

Birçok bilimle ilgilendiği için Doctor Universalis (Evrensel Bilgin) lakabıyla tanınan Albertus Magnus, kimya alanında da çalışmış, nitrik asidin madenler üzerindeki etkisi ve altının arıtılması gibi kimyevi konuları incelemiştir; ayrıca astronomi ve biyoloji ile de ilgilenmiştir.

Albertus Magnus biyoloji alanındaki çalışmalarında kelime kelime Aristoteles'in Arapça çevirilerini izlemiş ve bunlar üzerinde yorumlar yapmıştır; kendisine özgü gözlemler ve saptamalar da bulunmaktadır. Hayvanlar Hakkında adlı eserinde kuş ve balıkların kan damarlarının dağılımı konusunda Aristoteles'in verdiği bilgilerden ayrılmıştır. Yumurtadan itibaren embriyonun gelişmesini anlatırken, organların sırasıyla nasıl şekillendiğini, göbek kordonu denen yapının yerini gelişim süreci içinde hangi damarın aldığını açık ve seçik bir şekilde anlatmıştır.

Bitkilerle de ilgilenmiş ve bu konuya ilişkin Bitkiler Hakkında adlı bir eserinde, ana çizgileriyle bitki betimlemeleri yapmıştır. Bir ara İtalya'ya giden Albertus Magnus orada portakal ağacını görmüş, bundan çok etkilenmiş ve özellikle portakal yapraklarını ayrıntılı bir biçimde tanıtmıştır.

Ek Bilgiler

Albertus Magnus, Derin ve çok geniş kapsamlı bilgisiyle, ortaçağda kendisine doktor üniversalis unvanı verilmiş olan 13. yüzyıl Alman düşünürü.

Zamanının hemen her alandaki tüm bilgilerini serimleyip yorumlayışıyla ün kazanmış olan Büyük Albertus, inanç ve vahiy yoluyla kazanılan bilgiyi birbirinden ayırmış ve bu ikisinin birbirine karşıt olmadığını söyleyerek inanç için bir hakikat, akıl için de ona çelişik bir hakikat bulunmadığını iddia etmiştir.

sevgen
05-10-2010, 03:25 PM
Walter Benjamin Kimdir?

Walter Bendix Schönflies Benjamin (15 Temmuz 1892, Berlin - 26 Eylül 1940, Portbou), Alman edebiyat eleştirmeni, düşünür, kültür tarihçisi ve estetik kuramcısı.

Yahudi bir aileden gelen Benjamin, Berlin, Freiburg (Breisgau), Münih ve Bern’de felsefe öğrenimi gördü. 1920’de Berlin’e yerleşerek edebiyat eleştirmenliği ve çevirmenlik yapmaya başladı. 1928’de sunduğu Ursprung des Deutschen Trauerspiels (Alman Tragedyasının Kökeni) adlı doktora tezi Frankfurt Üniversitesi’nde geri çevrilince, zaten pek sıcak bakmadığı akademik kariyerden bütünüyle vazgeçti.

Ernst Bloch, Theodor Adorno ve Bertolt Brecht’in etkisiyle 1930’larda giderek Marksizm’e yakınlaşan Benjamin, 1933’te Almanya’yı terk ederek Paris’e yerleşti. Burada edebiyat dergilerine ve New York’ta Adorno ile Horkheimer tarafından yayımlanan Zeitschrift für Sozialforschung’a ([[Sosyal Araştırmalar Dergisi]]) eleştiri ve denemeler yazdı. 1939 yılında, Alman mülteciler tarafından yayımlanan bir dergide çıkan yazısı nedeniyle Alman vatandaşlığından çıkarıldı. Almanların Fransa’yı işgal etmesi ve Paris’teki evini Gestapo’nun basması üzerine 1940’ta Fransa’nın güneyindeki Portbou kentine kaçtı; burada polis tarafından Gestapo’ya teslim edileceğini öğrenince intihar etti.

Son dönemin yaşamış en büyük Marksist ideologlarından bir tanesidir. Her ne kadar Karl Marx'ı kendi okuma listesinin son sırasına bıraksa da, getirmiş olduğu eleştiriler Marksist kuram açısından çok önemlidir.

sevgen
05-10-2010, 03:27 PM
James Mill Kimdir?

(d. 6 Nisan 1773 – ö. 23 Haziran 1836)

İskoç tarihçi, ekonomist, politika teorisyeni ve filozoftur.

Northwater Bridge'de doğdu. Babası bir ayakkabıcı olan James Mill, annesi Isabel Fenton'dır. İskoçya'da zengin aileye mensup olmayanlara tanınan eğitim imkanlarından yararlanarak eğitimini tamamladı. Sir John Stuart M.P.'nin yardımıyla Montrose Akademisi'nden, felsefe ve Yunanca eğitimi aldığı Edinburg Üniversitesi'ne gitti. Daha sonra papazlık eğitimi aldı. 1801 yılında ise Londra'da gazeteci olarak çalışmaya başladı.

Ek Bilgiler

Forfarshire'li bir ayakkabıcının oğlu olan Mill, 1773 yılında doğdu. İskoçya'da zengin aileye mensup olmayanlara tanınan eğitim imkanlarından yararlanarak eğitimini tamamladı. Sir John Stuart M.P.'nin yardımıyla Montrose Akademisi'nden felsefe ve yunanca eğitimi yaptığı Edinburg Üniversitesi'ne gitti. Daha sonra papazlık eğitimi aldı. 1801 yılında ise Londra'da gazeteci olarak çalışmaya başladı.

1808 yılında Jeremy Bentham ile tanıştı. Mill, taraftarı olduğu Bentham'ın bazı çalışmalarının yayınlanmasında O'na yardımcı oldu. 1807 yılında David Ricardo ile tanıştıktan sonra Ricardo'nun "Principles of Political Economy and Taxation" adlı eserinin yazılmasında önemli bir rol oynadı.

Mill, 1806 yılında yazmaya başladığı üç ciltten oluşan "History of British India" adlı kitabını 1818 yılında yayınladı. 1819 yılında East India House'a atandı. Bu görev sırasında hazırladığı "Elements of Political Economy" adlı çalışmasını 1828 yılında yayınladı. 1816 ve 1823 yılları arasında Britannica Ansiklopedisi için başta hükümet ve kolonilerle ilgili olmak üzere çeşitli konularda makaleler yazdı. 1824 yılında radikal ve "faydacı" fikirleri savunan bir gazete olan Westminster Review'in kuruluşunu destekledi. 1824 ve 1828 yılları arasında daha sonra Londra Üniversitesi olan kurumun kuruluşunda görev aldı.

Ek Bilgiler 2

6 Nisan 1773'te İskoçya'da Forfar (Angus) bölgesinde Northwater Bridge'de doğdu, 23 Haziran 1836'da Londra'da öldü.

Edinburgh Üniversitesinde felsefe öğrenimi gördü. 1802'de gazetecilik yapmak üzere Londra'ya gitti. Londra'da Anti-Jacobin Re-view, Britiih Revieıv, Eclectic Revieıv ve Edinburgh Revieıv dergilerine sürekli yazı yazdı. Philanthropist adlı derginin yayın yönetmenliğini yaptı. 1808'de Yararcılık Utilitarianism adı verilen ahlak kuramını ortaya atan Bentham ile tanıştı ve onun etkisi altında kalarak, bir eylemin eğer mutluluğa yol açıyorsa doğru, mutluluğa yol açmıyorsa yanlış olduğunu savunan Yararcılık akımının önderlerinden biri oldu.

"Felsefi köktenciler" olarak da bilinen bu reformcu grubun etkinliğini genişletmek için çalıştı. Mill,1816-1823 yıllarında Encyclopedia Britannica'ya yazdığı hükümet, eğitim, basın özgürlüğü ve sömürgeler maddelerinde yararcılık ilkelerini bu konulara uyguladı ve 1823'tt Bentham ile birlikte çıkardığı We$tminster Review'de yazdığı, yasama ve cezaevleri konularındaki yazılarla görüşlerini yaymaya çalıştı. On bir yıl üzerinde çalıştığı Histoty of Britiih India'yı ("İngiliz Hindistanı'nın Tarihi") 1817'de üç cilt olarak yayımladı. Bu kitap toplumsal koşul ve dengeleri göz önüne alarak, Hindistan'ın sömürgeleştirilmesinin geniş kapsamlı bir irdelenmesi olması anlamında, alanında ilkti. Aynı zamanda, Hint uygarlığının gelişimi ve İngiliz egemenliğinin Hint gelenekleri üzerinde yaptığı tahribat üzerine incelemeleri de içeriyordu.

Mili yaygın oy hakkı ve üyeleri kısa aralıklarla yenilenen yasama organlarına dayalı bir temsil sisteminin, kendiliğinden, yasamanın yürütme üzerinde denetim kurmasına yol açacağını düşünüyordu. Mill'e göre, çoğunluk egemenliği, en çok sayıda kişinin en büyük mutluluğunun zorunlu önkoşulu değildir. Despot bir hükümdar, aydın ve iyilikseverse bu mutluluğu bilgisiz çoğunluğun yönetiminden daha etkin bir şekilde sağlayabilir, ama bunu güvenceye alacak bir kurumsal aygıt gereklidir. Mill'ii, öte yandan, "yoksulların", "ona sınıflar"a kendilerini temsil hakkını vereceğinden kuşku duymayarak, toplumsal sınıflar yerine bireylerin temsil edilmesi üzerinde duruyor, ve bu "ona sınıflar'a seçim hakkının verilmesiyle, "yoksullar"ın taleplerinin gerçekleşeceğine inanıyordu. Mili'in, 1806'da doğan ve eğitime ilişkin ilkelerini sıkı biçimde uygulayarak yetiştirdiği oğlu John Stuart Mill'e göre, babası, aklın gücüne fazla güvenmekte ve yasamanın bir sınıfın çıkarını temsil etmekten çıktığı durumda genel çıkara uygun işleyeceğine inanmaktadır. Mili, 1821'de yayımladığı Elementi of Political Economy'de ("Politik İktisadın Öğeleri") "felsefi köktencilerin klasik iktisat ve özellikle Ricardo iktisadı üzerine görüşlerinin bir özetini vermektedir. Bu kitabında, Malthus'un nüfus üzerine görüşlerinden yola çıkarak, sermayenin nüfusla aynı oranda artmadığı varsayımıyla, siyasal reformcuların temel sorununun nüfus artışı olduğunu savunmuş, Ricardo'nün görüşleri doğrultusunda da, esas olarak, toprağın "hak edilmemiş" değer artışının vergilenmesi gerektiğini ileri sürmüştür.

Yararcılık'ın psikolojik temelini netleştirmek için yazdığı Analysis of the Phenomena of the Humarı Mind'dî ("İnsan Aklının Görüngülerinin Çözümlemesi") Bentham'ın Hartley'den alarak, Yararcılık bağlamında kullandığı Çağırışımcılık Assodationism kavramı üzerinde durmuştur. Zihinsel görüngüleri çağrışım ile açıklamaya çalışmış, Yararcılık'ın, mutluluğun haz alarak ya da acıdan kaçınarak oluştuğu şeklindeki önermesini genişleterek, bireyin oluşturduğu çağrışımları, bireysel hazzın kaynağı olarak yorumlamıştır. Mill'in önemi, Bentham'ın düşüncelerini popüler hale getirmesinden ve onun kuramından yola çıkarak dönemin önde gelen birçok filozof, iktisatçı, tarihçi ve hukukçusunu içine alan bir okul kurmasından ileri gelmektedir. Özgün bir katkısı olmayan Mill'in çalışmalarında, Bentham ya da Hartley'de olmayan pek az şey vardır. Yararcılık kuramına katkısı, hükümet ve eğitim üzerine makalelerinde ve Hartley'nin çağrışımcı psikolojisini genişletmesindedir.

Başlıca Çalışmaları

- An Essay on the Impolicy of a Bounty on the Exportation of Grain, 1804.
- "Lord Lauderdale on Public Wealth", 1804, Literary Journal
- Commerce Defended, 1808.
- Thomas Smith on Money and Exchange, 1808.
- History of British India, 6 vols., 1817
- "Government", 1820, Encycl. Britannica
- Elements of Political Economy, 1821
- "Liberty of the Press", 1823
- Essays on Government, Jurisprudence, Liberty of the Press, Education, and Prisons and Prison Discipline, 1823.
- An Analysis of the Phenomena of the Human Mind, 2 vols., 1829
- Essay on the Ballot and Fragment on Mackintosh, 1830.
- "Whether Political Economy is Useful", 1836
- The Principles of Toleration, 1837.

sevgen
05-10-2010, 03:29 PM
James Beattie Kimdir?

İskoçyalı filozof, şair ve eleştiricisidir.

1735'te Kincardine kontluğundaki Lawrencekirk'te doğdu, 18 ağustos 1803'te Aberdeen'de öldü. İlköğretim önemimde gösterdiği başarılar dolayısıyla Aberdeen Üniversitesi'nin açtığı parasız öğretim müsabakasını kazanmış ve dört yıl Mreschall Kolejinde okumuştur. Sonra da öğretim mesleğine girmiştir.

Aberdeen'de Latin grameri profesörü olmuş, bir taraftan da şiirler yazmıştır. Virgile'in Eglogues'unu çevirmiştir. Ahenk, zarafet ve duyarlılıkla süslü olan bu gençlik yazılarından utanmış ve bu eserlerin anısını unutturmak için çok çalışmıştır.

Mevki ve servetini korumak için arkadaşları ona, kendinden fazla ilgi gösterdiler ve 1760'ta Mareschall Koleji'nde mantık ve ahlak profesörlüğüne tayin ettirdiler. Hocalığının ilk dönemlerinde pek de başarı gösteremedi.

1766'da evlendi. İki oğlundan biri 1789'da diğeri de 1796'da ölünce Beattie teselli edilemez bir melankoliye düştü ve hayatının son yıllarını yalnızlık ve inziva içinde geçirdi.

Beattie'nin İskoçya felsefesinde kendisini onurlu bir yer sağlayan düşünceleri şunlardır;

1. Kamul duyunun verdiği gerçeklerle aklın gerçekleri arasındaki derin farkı göstermiştir. Bu farklardan birincileri apaçıktırlar, ispata gerek duymazlar. İkincileri ise, ancak alıl yürütmeyle bu nitelikleri kazanabilirler.

İskoçya felsefe sisteminde büyük bir rol oynayan bu farkı derinden göstermek isteyen Beattie, kamul duyuyu şöyle tanımlar: "Eğitim ve alışkanlıktan doğmayan fakat doğadan meydana gelip birdenbire içgüdüyle ve direnilemez bir içtepi ile gerçeği algılayan veya inanca kumanda eden bir ruh fakültesidir."

Aklı da şöyle tanımlar: "Bize bildiğimiz düşünce veya oranları arama yeteneğini veren fakülte. Onsuz, ilk ilkelerin ve sezgisel aksiyomların ötesinde, gerçeği keşfetmek için bir adım bile atamayacağımız fakülte.

2. Berkeley'in tinselci şüpheciliğiyle Hume'un evrensel şüpheciliğine ve her şeyi ispata çalışmak suretiyle çağdaş şüpheciliği yaratmış olan Descartes'a karşı giriştiği tartışmalardır. Bu son filozof hakkındaki düşüncelerinde Reid gibi hareket eder. Şüphecilikle savaşı amansızdır.

Beattie, şüpheciliğin daha çok yeni zamanda bulunduğunu, bu sistemin Descartes'ten başlayarak Hume'de en yüksek gelişmesine ulaştığını, aynı zamanda matematikçilerle fizikçilerin araştırmalarını yöneten ilkelere büsbütün zıt ilkeler kabul ettiğini, kamul duyunun apaçıklığı yerine akıl yürütmenin apaçıklığını koyduğunu ve nihayet şüpheciliğin beşeri inançların en meşru ve evrensel ilkeleriyle çelişik olan sonuçlara ulaştığını iddia eder.

sevgen
05-10-2010, 03:30 PM
Karl Heinrich Marx (Marks) Kimdir?

Karl Heinrich Marx (okunuşu: Karl Haynrih Marks) (5 Mayıs 1818 Trier - 14 Mart 1883 Londra)

19. yüzyılda yaşamış filozof, politik ekonomist ve devrimcidir ve en temel anlamda Komünizmin kuramsal kurucusudur.

Birçok politik ve sosyal konuda fikri olmakla beraber, en çok Komünist Manifesto'nun (1848) giriş cümlesinde özetlediği tarih analiziyle tanınır: "Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımları tarihidir."[1] Marx, bütün eski sosyoekonomik sistemlerde olduğu gibi kapitalizmin de kendini yok etmeye yol açacak içsel dinamikler yaratacağına inanırdı. Nasıl ki kapitalizm eskimiş feodalizmin yerini aldıysa, sınıfsız bir toplum olan komünizm de "devletin proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olmadığı" siyasal geçiş sürecinden sonra onun yerini alacaktır.[2]

Marx, sosyoekonomik değişimlere belirli bir tarihsel zorunluluk perspektifinden bakardı. Kapitalizm, yapısal durumunun dinamiği ve çatışması sonucu yerini komünizme kesin olarak bırakacaktır:

"Modern sanayinin gelişmesi, burjuvazinin ayaklarının altından bizzat ürünleri ona dayanarak ürettiği ve mülk edindiği temeli çeker alır. Şu halde, burjuvazinin ürettiği, her şeyden önce, kendi mezar kazıcılarıdır. Kendisinin devrilmesi ve proletaryanın zaferi aynı ölçüde kaçınılmazdır." (Komünist Manifesto)

Öte yandan Marx, bu değişimin organize bir devrimci hareketle geleceğini söylerdi. Bu değişim, ancak uluslararası işçi sınıfının birleşik hareketiyle meydana gelir:

"Bize göre komünizm, ne yaratılması gereken bir durum, ne de gerçeğin ona uydurulmak zorunda olacağı bir ülküdür. Biz, bugünkü duruma son verecek gerçek harekete komünizm diyoruz. Bu hareketin koşulları, şu anda var olan öncüllerden doğarlar." (Alman İdeolojisi)

Marx yaşadığı dönemde ..... çapında ünlü bir isim sayılmasa da, ölümünden kısa bir süre sonra düşünceleri ..... işçi hareketine yön vermiştir. Marksist Bolşeviklerin Rusya'da Ekim Devrimi'ni gerçekleştirmesi bunun en büyük örneğidir. 20. yüzyılda .....da Marksist düşüncenin uğramadığı ülke sayısı oldukça azdır. Marksizm, akademik ve politik çevrelerde en çok tartışılmış konudur.

sevgen
05-10-2010, 03:40 PM
Jeremy Bentham Kimdir? (1718-1832)

Yararcılık öğretisi ve "en çok sayıda insana en yüksek düzeyde mutluluk" ilkesiyle tanınan İngiliz hukuk, ahlâk, siyaset ve toplum felsefecisidir. Daha dört yaşındayken Latince öğrenen Bentham on iki yaşındayken hukuk öğrenimini için babası tarafından Oxford'a gönderilmiştir. Gelgelelim Bentham, özellikle döneminin önde gelen otoritelerinden gelenekçi William Blackstone'un tutucu derslerinden sonra, çok geçmeden bir hukuk uygulayıcısı olmak yerine hukukun ne olduğu üzerine yazmaya karar vermiş ve yaşamını var olan hukuk ile toplum dizgelerini eleştirip düzeltmeye adamıştır.

Bentham daima yararcılık öğretisi ve "en çok sayıda insana en yüksek düzeyde mutluluk" ilkesiyle birlikte anılsa da öğreti ve ilke onun var olan kurumların, pratiklerin ve inançların yararlılığının nesnel bir değerlendirme ölçütü ile sınanmasını amaçlayan toplum eleştirisinin yalnızca başlangıç noktasını oluşturur. Bentham açık sözlü bir hukuk reformcusu, doğal hukuk, doğal haklar ve sözleşmecilik gibi yerleşik siyasal öğretilerin acımasız bir eleştiricisidir. 1820'lerden itibaren yapıtlarıyla saygı uyandırmaya başlayan Bentham'ın düşünceleri 19. yüzyıl boyunca yapılan kamu yönetimi reformlarını da derinden etkilemiştir.

Beccaria, Helvetius, Diderot, d'Alembert ve Voltaire gibi aydınlanma dönemi filozoflarının yanı sıra Locke ve Hume'dan da etkilenen Bentham, yapıtlarında deneyci yaklaşımı kavramsal açıklığa ve tümdengelimli uslamlamaya dayalı bir usçuluk anlayışıyla birleştirmiştir. Bu bağlamda Bentham, usun gelenek karşısındaki önemi üzerinde duran ve terimlerin kullanımında kesinliği savunan Locke'u kendisine örnek almıştır. Nitekim Bentham'ın tüm felsefe tasarımı aslında bir açıklama tasarımıdır. Bentham neleri amaçlamamız gerektiğini göstermek için değerleri, insanların gerçekte neleri amaçladığını göstermek içinse ruhbilimi açıklamaya girişmiş; bunlara uygun yönetim, hukuk ve ceza dizgeleri tasarlamak için de hem bir bütün olarak hem de temel terimleriyle gerçek "hukuk" düşüncesini açıklığa kavuşturmak istemiştir.

Hukuku anlamak, haklar ve ödevler gibi şeyleri anlamayı da içerir. "Anlama"nın "algılama"yla sağlandığı deneyci gelenekte, "altın dağ" gibi doğrudan algılanamayan karmaşık şeyler deneyleyebildiğimiz basit bileşenlerine ayrılarak (altın ve dağ) çözümlenebildiklerinden dolayı anlaşılabilir hale gelirler. Buna karşın deneycilerin çözümleme yöntemi Bentham'ın çözümlemeyi düşündüğü hak ya da ödev gibi terimlerin çözümlenmesinde işe yaramamaktadır. Sonuç olarak bir şeyin bir parçasına ya da bir boyutunu ondan soyutlayarak ele almanın karışıklığa yol açması büyük bir olasılıktır. Bu durum Bentham'ı "yeniden anlatım" (paraphrasis) diye adlandırdığı bütünüyle yeni ve özgün bir yönteme yönelmiştir.

Bentham'ın "anlam"ın temel biriminin sözcük değil tümce olduğunu savunan yeniden anlatım yöntemi, 20. yüzyılda Russell, Carnap, Quine gibi düşünürlerin geliştirdiği mantıksal çözümleme yöntemlerinin öncüsüdür. Bentham'ın bu yöntemle amaçladığı tümcedeki sorunlu sözcüğü başka sözcüklere çevirmek değil, sözcüğün bir parçasını oluşturduğu tümceyi başka bir tümceye çevirmektir. Yeniden anlatım yöntemi Bentham'ın "kurgusal kendilikler" diye adlandırdığı hak, ödev, yükümlülük, ayrıcalık gibi terimleri, içinde yer aldıkları tümceleri içinde yer almadıkları tümcelere çevirerek açık tular. Kurgusal kendilikler başlarda kullanışlı gözükse de zaman içinde bunların gönderme yaptıkları şeyler bütünüyle unutulduğundan ya da gündem dışı kaldığından bu terimler birer önyargı olarak kalmaktadır. Bu yüzden hukuku bu tür kurgusal kendiliklerden olabildiğince uzak tutmaya çalışan Bentham, en azından bu tüt terimlerin kullanımından uzak duran açıklamalar ve temellendirmeler verilebileceğini düşünmektedir. Sözgelimi haklara ilişkin tümceler Bentham tarafından ödevlere ilişkin tümceler aracılığıyla açıklanır. Bentham'a göre belirli bir hak başkalarına ödevler yüklenerek birine sağlanan yatardır. Kuşkusuz ödevler de kurgusal kendiliklerdir ama bunlar da cezalandırma tehdidine ilişkin tümcelerle açıklanabilirler. Cezalandırma ise Bentham'a göre acı verme tehdididir. Böylelikle Bentham'ın "gerçek kendilikler" dediği şeye; yani algıyla doğrudan anlayabileceğimiz açık ve yalın düşüncelere ulaşmış oluruz. Bentham, acı ve hazzın anlamını öğrenmek için bir hukukçuya gitmemizi gerektirmeyen sözcükler olduğunu söyler. Hatta ona göre hukuk acı ve haz kavramları aracılığıyla hem hukukçulara hem de başkalarına açıklanabilir.

Bentham'a göre ahlâk ve hukuk bilimsel olarak tanımlanabilirse de böyle bir tanımlamanın insan doğasına ilişkin bir açıklamaya gereksinimi vardır. Ona göre doğanın fizik yasaları aracılığıyla açıklanması gibi insan doğası da iki temel itki, "haz" ve "acı" aracılığıyla açıklanabilir. Bu görüş Bentham'ın "ruhbilimsel hazalık" kuramının temelini oluşturmaktadır. İnsan doğasına ilişkin böyle bir çözümlemenin doğrudan kanıtlanmasının söz konusu olmadığını bilse de Bentham "doğanın insanı iki egemen efendinin, haz ve acının yönetimi alcına yerleştirdiğini" savunur. Ona göre bir yandan doğrunun ve yanlışın ölçütü, öte yandan nedenler ve sonuçlar zinciri acı ve hazzın krallığına tabidir. Acı ve haz bütün yaptıklarımızda, bütün söylediklerinizde ve bütün düşündüklerimizde bizi yönetmektedir; tabiliğinizden kurtuluşa yönündeki bütün çabalarımız da bu krallığın iyice açığa çıkıp onaylanmasına hizmet etmektedir. Sadece ne yapmamız gerektiğini göstermekle kalmayıp ne yapacağımızı da doğrudan belirleyen haz ve acı eyleme ilişkin açıklamaların yanı sıra kişi için "iyi'nin tanımlanmasında da temel oluşturmaktadır. Buna dayanarak Bentham, her bireyde var olan acı ve haz temelinde bir değer hesabı oluşturabileceğimizi öne sürer. "Haz hesabı" ya da "mutluluk hesabı" (felicif calculus) olarak bilinen bu görüşe göre haz ve acı nesnel duyumlar olup yoğunlukları, süreleri, verimlilikleri (gelecekteki daha başka haz olasılıkları açısından), saflıkları ve büyüklükleri aracılığıyla ölçülebilirler. Bu bir eylemin ya da durumun hem nesnel olarak belirlenmesine hem de başka eylem ya da durumlarla karşılaştırılmasına olanak tanımaktadır.

Bentham'ın bu köktenci hazcılığına, insanın doğal olarak çıkarlarını kollayacağı yollu ruhbilimsel benciliği eşlik etmektedir. Bentham kişinin çıkarlarının toplumsal çıkar ya da diğer bütün insanların çıkarları karşısında baskın olduğunu belirtsek, insanların eylemlerinin amacının kendi mutlulukları olduğunu ve insanın doğal bir yetisi olan usun bu amacın uşağı olarak düşünülmesi gerektiğini savunur. Bentham'ın insan tekini değerlerin kaynağı olarak alan insan doğasına ilişkin bu açıklamasıyla ahlâki bir bireycilik de ortaya koyduğu söylenebilir.

Nitekim Bentham'ın ahlak felsefesi de onun "yararlılık ilkesi" ya da "en büyük mutluluk ilkesi" diye adlandırdığı "en çok sayıda insana en yüksek düzeyde mutluluk" ilkesinin bir yansımasıdır. Bentham yararlılık ilkesini bir eylemi ya da durumu genel mutluluğu araması ya da azaltmasına göre onaylayan ya da onaylamayan ilke olarak tamınlar ve en çok sayıda kişi için en büyük mutluluğu üretmeyen her türlü eylemin ahlâken yanlış olduğunu söyler. Mutluluk ise hazzın çokluğuna ve acının yokluğuna bağlı olarak hesaplanabilirdir. Bu bağlamda Bentham'ın ahlâk felsefesi insanın temel güdüleyicileri haz ve acıdır yollu ruhbilimsel hazcılık görüşünü de yansıtmaktadır. Burada altı çizilmesi gereken önemli bir nokta da mutluluk hesabı yapılırken her bir bireyin bir diğerine eşit olarak alınmasıdır.

Sonuç olarak Bentham için ruhbilimsel hazcılık ve bencilik ile yararlılık ilkesi arasında hiçbir uyumsuzluk süz konusu değildir. Öte yandan Bentham'ın mutluluğu artırma amacı pratik bir amaçtır ve onun bu yönde bezelyelerin dondurularak kullanılması gibi birçok farklı önerisi de olmuştur. Bentham'ın bu pratik amaçlı önerilerinden en önemlisi ise "panoptikon" diye adlandırdığı hapishanedir. Bentham'ın dönemin hapishanelerinde yaşanan karmaşayı sona erdirmek için tasarladığı bu hapishane modeli, merkezdeki gardiyanların onlara gözükmeden tutukluları göz altında tuttuğu daire biçiminde bir yapıdır. Bentham özel olarak işletilmesi gerektiğini düşündüğü ve sözleşme olarak kendisinin yönetmeyi planladığı bu hapishane ile yalnızca tutukluları güvenilir birer insan haline getirmeyi değil zaman içerisinde para da kazanmayı tasarlamıştır. Ama bu tasarısı hapishanenin kurulacağı yerin çevresindeki arsa sahipleri tarafından engellenince işin sonunda hem zaman hem de para kaybetmiştir. Panoptikon tasarımına kadar önerilerin ve anlaşmaların hayata geçirilmesi için aydın yönetimlere başvurmanın yeterli olacağına inanan Bentham, bunun yeterli olmadığını fark ettiğinde demokrasiyi desteklemeye başlamıştır. Locke da dahil olmak üzere kendinden önce sayısız filozofun siyaset felsefesinin temelini oluşturan doğal hak, doğal hukuk ve toplum sözleşmesi gibi kavramları benimsememiş olan Bentham, daha önce de belirttiğimiz gibi, bu kavramları kurgusal kendilikler olarak adlandırıp bunların bir gerçekliğinin bulunmadığını savunuyordu. Bu tür kavramlar o dönemde devlete itaatin kaynağı ve meşru devrimin koşullan nedir sorularına yanıt olarak sunulmaktaydı. Bentham itaati anlaşmaya dayandıran bu tür düşünceleri eleştirerek yönetime itaatin temellendirilmesinin yarara, yani itaatin olası zararının direnişin olası zararından daha az olup olmayacağının hesaplanmasına dayandığını savunmuştur. Bentham'ın bu karşı çıkışı yalnızca terim düzeyinde kalmamış hukuk dizgesinin ve yönetim dizgesinin değişmesi gerektiğini bir insan-bir oy ve gizli oy verme hakkı gibi önerilerle açıkça dile getirmiştir.

Bentham'ın bu demokratik önerileri ahlâk felsefesinin "en çok sayıda insana en yüksek düzeyde mutluluk" ilkesi ve ruhbilimsel bencilik görüşleriyle de uyumludur. Ruhbilimsel benciliğe göre herkes kendi çıkarlarının peşinde koşmaktaysa, bu demektir ki yönetimler ve yöneticiler de kendi çıkarlarının peşinde koşabilirler. Dolayısıyla diktatörlere, krallara ve oligarşilere güvenilmemelidir. yönetimlerin gerçek amacı olan "en çok sayıda insana en yüksek düzeyde mutluluk" ilkesi ancak yönetim en çok sayıda insanın elinde olduğunda güvende olabilir. Eğer halkın tamamı siyasal güçle donatılırsa, hepsi yalnızca kendi çıkarlarını izleyerek bu amaca hizmet etmiş olacaklardır.

Bentham'ın demokrasi ve yararcılık anlayışına bağlı olarak geliştirdiği özgürlük anlayışı günümüzde "olumsuz özgürlük" diye adlandırılan özgürlüğe karşılık gelmektedir. Özgürlüğü "engellemenin olmaması" olarak tanımlayan Bentham, bireyin engellenmediği oranda özgür olduğunu söyler. Özgürlüğün doğal olduğunu ya da bireyin egemen olduğu a priori bir özgürlük alanının bulunduğunu yadsır. Bu özgürlük açıklamasıyla bağlantılı olarak Bentham hukuku da olumsuz olarak tanımlar. Değer ölçütünü haz ve acının sağladığı göz önüne alınırsa Bentham için özgürlük haz verdiği için iyiyken, sınırlandırılması acı verdiğinden kötüdür. Devletin denetimi ne denli sınırlıysa birey o denli özgürdür. Öte yandan Bentham iyi yönetimin temelini oluşturan toplumsal düzen için hukukun zorunlu olduğunu kabul eder. Toplumun ilerlemesinde hukukun oynayabileceği olumlu rolü kabul eden Bentham, hukukun kişilerin ekonomik ve kişisel gereksinimlerini karşıladığı ve koruduğu ölçüde bireyin çıkarını yansıtacağını savunmuştur. Bentham, kendinden önceki birçok düşünürden haklı olarak hukukun doğal hukuktan doğmadığını, onun yalnızca egemenin istencinin bir buyruğu ya da dışavurumu olduğunu savunmuştur. Nitekim bir yasa ahlâk ba6ımından sorgulanabilir olsa da ahlâken kötü eylemler buyursa da, rızaya dayanmasa da yine de bit "yasâ'dır. Öte yandan, daha önce de belirtildiği gibi, yasa koyucunun yasa dizgesini yalnızca kendi çıkarını gözeten insanları genel çıkara yönlendirilecek biçimde düzenlemesi gerekir.

Bir filozoftan çok bir hukuk ve siyaset eleştirisi olarak görülmesi gereken Bentham'ın çok sayıdaki yapıtları arasında Blackstone'un reform karşıtı gelenekçi görüşlerin eleştirdiği yayımlanmış ilk yapıtı "A Fragment on Goverment" (Yönetim Üzerine, 1776); hukuksal, ahlâki ve toplumsal reformlara temel oluşturabilecek ussal ilkeler oluşturmaya çalıştığı başyapıtı sayılabilecek "An Introduction to the Prenciples of Morals and Legislation" (Ahlâkın ve Yasamanın İlkelerine Giriş, 1789), parlamento reformuna ilişkin demokratik önerilerini içeren "A Catechism of Parliamentary Reform" (Parlamento Reformu İçin Bir Kılavuz, 1817) ve ancak ilk cildini yayımlayabildiği "Constitutional Code" (Anayasa Hukuku, 1830) başta gelir.

KAYNAK

Felsefe Sözlüğü; Bilim ve Sanat Yayınları

Ek Bilgiler

Jeremy Bentham (15 Şubat, 1748 – 6 Haziran, 1832) İngiliz filozof, hukukçu ve toplum reformcusu. Faydacılığın kurucusu olarak da biliniyor. Hayvan haklarının ilk savunucularındandır ve liberalizmin gelişiminde büyük katkıda bulunmuştur.

Panopticon Tasarımı

1791'de az sayıda gardiyanın çok sayıda mahpusu gözetlemesini sağlamak üzere “denetim evi” anlamında panopticon adını verdiği daire planlı bir yapı tasarladı. Bu tasarım birkaç katlık tek odalı hücrelerden oluşan bir halka üzerine kuruluydu. Her hücre bu halkanın iç kısmına açıktı ve halkanın dış cephesindeki duvarda birer pencere vardı. Halkanın ortasında mahpuslardan tamamen saklanmış konumdaki gözlemcilerin kaldığı bir nöbet kulesi yer almaktaydı. Panopticon'un temelinde yatan ilke, tek odalı hücrenin içindeki sakine saklanacak hiçbir yer bırakmaması, buna karşılık dış cephedeki duvarın penceresinden gelen dış ışığın kuledeki nöbetçilere mahpusun her hareketinin iyi aydınlatılmış bir siluetini izleme olanağını sağlamasıydı. Bentham'ın yaklaşımına göre, gözlemlenen her yanlış davranışının ceza getireceğini bilen, ama davranışlarının aslında ne zaman gözlemlendiğini bilmeyen mahpusun aklını başına toplayarak her zaman izleniyormuşçasına davranmaktan başka seçeneği yoktu. Böylece mahpus bizzat kendi hareketlerini kollamak durumunda kalacaktı.

sevgen
05-10-2010, 03:42 PM
Charles Montesquieu Kimdir?

Charles-Louis de Secondat, Baron de La Brède et de Montesquieu (18 Ocak 1689 – 10 Şubat 1755), daha çok bilinen adıyla Montesquieu, bir Fransız politik düşünürüdür.

Kuvvetler ayrımı esasını ortaya atmıştır. 20 yıl üzerinde çalıştığı De l'esprit des lois adlı kitabında yasama, yürütme ve yargı'yı birbirlerinden ayırmanın önemini vurgulamıştır.

Charles-Louis de Secondat Montesquieu. 1689-1755 yılları arasında yaşamış Fransız filozofu. Bir siyaset sosyolojisi geliştiren Montesquieu, esas ününü toplum, hukuk ve yönetim tarzı konusunda gerçekleştirdiği karşılaştırmalı araştırmadan almıştır. Siyaset ve hukuk konusunda tümevarımsal ve deneysel bir yaklaşımı benimseyen filozof, olguları kaydetmek yerine anlamayı, fenomenleri konu alan karşılaştırmalı bir soruşturmayı, tarihsel gelişmenin ilkelerine ilişkin sistematik bir araştırmanın temeli yapmayı itmiştir. Siyaset konusuna, şu halde bir tarih filozofu olarak yaklaşan Montesquieu, farklı politik toplumlardaki farklı pozitif hukuk sistemlerinin çok çeşitli faktörlere, örneğin, halkın karakterine, ekonomik koşullarla iklime, vs., göreli olduğunu söylemiştir. O, işte bütün bu temel koşullara, "yasaların ruhu" adını vermiştir. Montesquieu bu bağlamda, üç tür yönetim tarzını birbirinden ayırmış ve bu devletlere uygun düşen yönetici ilke, iklim ve topraktan söz etmiştir. Buna göre, despotizm büyük devletlere, sıcak iklimlere uygun düşer ve korkuya dayanır. Britanya örneğinde olduğu gibi, ne soğuk ve ne de sıcak olan bir iklimin hüküm sürdüğü, orta büyüklükteki devletlere uygun düşen yönetim biçimi, monarşidir; söz konusu yönetim biçimi, şan ve şerefe dayanır. Buna karşın, soğuk iklimlere ve küçük devletlere uygun düşen rejim, demokrasidir;demokrasinin yönetici ilkesinin erdem olduğunu öne süren Montesquieu, tüm insanlar için geçerli olan tek bir doğa yasası ve evrensel bir insan doğası olduğunu kabul eden akılcılığa şiddetle karşı çıkmış ve kuvvetler ayrılığı prensibini ortaya atmıştır.

Montesquieu'den Seçme Sözler

- Eğer ülkeme yararlı olacak, diğer ülkeleri mahvedecek bir şey biliyorsam Prens’ime önermem; çünkü ben önce bir insanım, sonra bir Fransız’ım. Ben zorunlu olarak insan doğdum ve tesadüfen Fransız oldum.

- Başarılı olmak için çaba gösterirsen şans seninledir. Tembeller için şans diye bir şey yoktur.

- Bir tek kişiye yapılan haksızlık, bütün topluluğa yönelmiş bir tehdittir.

- Bir rejim, halkın adalete inanmaz bir hale geldiği noktaya gelince o rejim mahkum olmuştur.

- Eskiden, bir ülkeye karşı savaşmak için asker aranırdı. Bugün, askerleri savaştırmak için ülke aranıyor.

sevgen
05-13-2010, 10:00 AM
Moritz Schlick Kimdir? (1882-1936)

Viyana Çevresi'nin kurucularından ve zamanının önde gelen mantıkçı pozitivistlerinden biri olarak Schlick, hem Yeni-Kantçı eğilimleri ve hem de Husserl'in felsefesini reddetmiş, felsefede analitik ve mantıksal yöntemlerin önemini vurgulayarak, algıyı eleştirel bir tarzda analiz etme çabası vermiştir. Bilgi konusunda, Kant'a ve Kantçılığa karşı çıkarak, empirist bir bakış açısı benimseyen, matematiğin ve mantığın önermelerinin, sentetik a priori önermeler olmayıp, tanım gereği doğru olan, analitik, yani içerik yönünden boş olan önermeler olduğunu öne süren Moritz Schlick, Poincare'de söz konusu olan uzlaşımcılığa da şiddetle karşı çıkıp, bilimsel kuramların, doğrulukları tekabüliyete bağlı olan kavramlardan meydana gelen a posteriori bir sistem olduğunu iddia etmiştir.

Şu halde, önermeleri mantıksal bakımdan zorunlu olan analitik önermeler ve gerçek bir içeriği olan empirik ya da sentetik a posteriori önermeler olarak ikiye ayıran Schlick, mutlak kesin bilgiye ulaşmanın olanaksız olduğunu öne sürmüş; yapılabilecek en iyi şeyin, bilimin gerçekliği betimlerken oluşturduğu önerme sistemlerine yönelmek olduğunu belirtmiştir.

sevgen
05-13-2010, 10:02 AM
Isaac Asimov Kimdir?

Isaac Asimov, (2 Ocak 1920 - 6 Nisan 1992) Rus asıllı Amerikalı yazar ve biyokimyacı.

Pek çok konuda yapıtları olmasına karşın, bilim kurgu eserleri ve popüler bilim kitapları ile tanınmıştır. Kurgu olmayan çok sayıda eserinin yanısıra Fantezi dalında da yazmıştır. Dewey Ondalık Sınıflandırma sistemindeki Felsefe hariç tüm ana dallarda eserleri vardır. Asimov ortak görüşle bilim kurgu dalının ustasıdır, Robert A. Heinlein ve Arthur C. Clarke ile birlikte yaşadığı dönemde "Üç Büyük" bilim kurgu yazarından biri olarak kabul edilmiştir.

Yaşam öyküsü

Kesin doğum tarihi bilinmeyen Asimov'un doğum tarihi resmi kayıtlarda 2 Ocak 1920'dir. Rusya'da Smolensk yakınlarındaki bir kasabada Yahudi bir ailenin çocuğu olarak .....ya gelen Asimov, ailesi ile birlikte üç yaşında iken Amerika Birleşik Devletleri'ne göç etti. New York kentinde büyüdü. 20 yaşından önce bilim-kurgu öyküleri yazmaya başladı.

Columbia Üniversitesi'nden 1939'da mezun oldu ve kimya dalında doktorasını aynı üniversiteden aldı. Daha sonra Boston Üniversitesi'ne geçti. Burada 1979'da profesör oldu.

26 Temmuz 1942'de Gertrude Blugerman ile evlendi. Bu evliliğinden iki çocuğu oldu. 1973'te ilk eşinden boşanan Asimov, aynı yıl Janet Jeppson ile evlendi.

1983'te olduğu by-pass ameliyatındaki kan naklinde kendisine verilen enfekte kan nedeniyle AIDS'e yakalandı ve 6 Nisan 1992'de bu hastalık yüzünden öldü. AIDS'ten öldüğü gerçeği ölümünden on yıl sonra kamuoyuna açıklandı.

Yazarlık kariyeri

Yazarlık kariyerine bilim-kurgu ile başlayan Asimov, popüler bilim kitapları ve şiir kitapları da yayımladı.

1941'de yayımlanan Nightfall adlı kısa bilim-kurgu öyküsü, en ünlü bilim-kurgu öykülerden biri oldu. Bu öykü 1968'de Amerikan Bilim-Kurgu Yazarları adlı kuruluş tarafından o zamana dek yazılmış en iyi kısa bilim-kurgu öyküsü seçildi.

Asimov, Vakıf (İng: Foundation) ve Robot dizi kitapları ile de büyük ün kazandı.

sevgen
05-13-2010, 10:04 AM
Henry (Henri) Bergson Kimdir? (1859-1941)

Fransız filozof. Sezgiciliğin kurucusudur. İnsan yaşamının başlangıçta yönlendirici bir atılımla sürekli gelişme süreci içinde olduğu görüşünü savunmuştur. Paris'te doğdu, gene orada Öldü. Yahudi kökenli Polonyalı bir baba ile İrlandalı bir annenin oğludur. Dokuz yaşına dek Londra'da kaldıktan sonra Paris'e döndü. Ortaöğrenimini Condorcet Lisesi'nde, sonra 1878'de Ecole Normale Superieure'de, yükseköğrenimini Yüksek Öğretmen Okulu'nda gördü. Öğrenimini bitirince 1881'de felsefe öğretmeni olarak görevlendirildi. Önce Angere, daha sonra Clermont liselerinde felsefe okuttu. 1889'da "L'Essai Sur Les Donnees Immediates de la Consdence" adlı yapıtıyla Sorbonne Üniversitesinde felsefe doktoru sanını kazandı.

Oldukça başarılı bir çalışma sayılan bu yapıtından sonra Rollin Koleji'nde felsefe öğretmenliğine, daha sonra Dördüncü Henry Lisesi'ne atandı. Öğretmenlik görevini sürdürürken, bir yandan da felsefe çalışmalarını hızlandırdı. 1896'da Matiere et Memoirc adlı yapıtını yayımladı. Bir süre Yüksek Öğretmen Okulu'nda "konferansçı" olarak çalıştı (1898-1900). Sonra College de France'a felsefe profesörü olarak atandı. 1900de Le Rie adını verdiği yapıtı yayımlandı. Bir süre sustu. 1907'de en büyük yapıtı sayılan ve kendisine büyük ün sağlayan "Devolution Creatrice"i yayımladı. Fransa dışında da ününün yayılmasına yol açan bu yapıtın yayımından sonra uzun bir süre gene sustu. 1924'te Akademi üyeliğine seçildi. 1928'de Nobel Ödülü'nü aldı. 1932'de "Leş deux Sources de la Morale et de la Religion" yayımlandı. Yapıtlarında deneycilik, usçuluk ve görecilik akımlarına karşı eleştiriye dayalı savlar ileri sürdü.

Bergson bu çalışmalarının yanı sıra değişik felsefe dergilerinde araştırmalar, incelemeler yayımladı. Einstein'ın zamanla ilgili kuramı konusunda, kendi görüşlerini, özellikle "süre" sorununu içeren bir çalışma yaptı. Bu çalışmasında, Einstein'ın "zaman" kavramı ile kendisinin "süre" kavramının bağlantılı olduğu görüşünü savundu.

Bergson felsefeye kendinden önce gelen ve yaşadığı dönemde özellikle pek yaygın olan Darwincilik, Lamarckçılık ve Entelektüalizm gibi akımları eleştirmekle girdi. Ona göre yaşamı birtakım değişmelerle, dönüşümlerle açıklama olanağı yoktur. Bu nedenle Danwin'in, Lamarck'ın gelişim kuramları insanı anlamaya, açıklamaya yetmez. Onlar gibi, insanı yalnız özdek ya da tin olarak gören öğretiler de soruna çözüm getirecek güçte değildir. İnsanı anlamak başka varlıklardan yola çıkmakla değil, onun özünü, kişiliğini, benliğini kuran öğeleri bulmakla bağlantılıdır.

İnsan, eski felsefenin ileri sürdüğü gibi, yalnız gövdenin birliğinin kurduğu bir bütün değildir, onun bugüne değin işlenmemiş öğeleri, üzerinde durulmamış yönleri vardır. Bu alanların sınırları içine girebilmek için bütün önyargılardan sıyrılmak, yeni bir yöntemle işe koyulmak gerekir.

sevgen
05-13-2010, 10:06 AM
İbn-i Meymun (Maimenides) Kimdir?

İbn Meymun (bu Arapçadan Türkçeleştirilmiş halidir, Arapçada İbni Memun`dur aslı) ya da gerçek adı Moses Maimuni (Latinceleştirilmiş hali Moses Maimenides) ya da Rambam olarak bilinen 1135-1204 yılları arasında yaşamış Musevi düşünür. Museviliği Aristoteles felsefesiyle uyumlu hale getirmeye çalışmış olan İbn Meymun, metafiziğin en yüksek insani faaliyet türü olduğunu, fakat bunun herkese açık olmadığını söylemiştir. Tanrı'nın ve .....nın doğasına ilişkin sağlam ve gerçek bir kavrayışa, yalnızca felsefenin erişebileceğini öne süren İbn Meymun, Tanrı'nın varoluşunu tümüyle Aristoteles'in koyduğu ilkelere dayanarak kanıtlamıştır.

Ek Bilgiler

(1135-1204)

Ortaçağın ilk gerçek Aristocusu olan İbni Rüşd'ün izini Moses Maimuni (Lâtince söylenişi: Miamonides, Doğudaki söylenişi ile: İbni Me'mun) isimli bir "Yahudi" filozofu sürdürmüştür ki, onun Ortaçağın belli bir dönemi üzerinde etkisi büyük olmuştur. Maimuni için de "gerçek filozof" Aristo'dur ve hiç kimse Aristo kadar gerçeğe yaklaşamamıştır.

Aynı şekilde o da Hıristiyanlığın ve öteki dinlerin Aristoculuk ile yorumlanabileceğine inanır. Maimuni İbni Rüşd ile birleşerek, din ile felsefe arasında önemli bir ayrılık olmadığını, yalnız dinin daha çok anımsatıcılarla, felsefenin ise kavramlarla düşünüldüğünü söyler.

Maimuni bazı noktalarda İbni Rüşd'den ileri giderek onu aşar. Maimuni'ye göre din ile felsefenin "ayrılığa" düştüğü her yerde, daha çok felsefeye inanmak gerekir. Bir başka deyişle: Vahye dayanan din kuralları ile felsefi bilgiler arasında bir anlaşmazlık olduğu zaman, dini "sembolik" karşılamak gerekir. Burada ilk kez, "akla dayanan bir din" anlayışı ile karşılaştığımızı söylemeliyiz.

İskenderiyeli Clemens "anlamak için inanıyorum" diyordu. Maimuni'ye göre ise, yalnızca imana dayanan din, ancak bir ilk aşamadır. Bundan sonra, akla dayanan bir din doğacaktır. Ancak bir felsefî bilgi halinde olan dini kurallar bizi kutsal gerçeklere ulaştırabilir. Maimuni de, aynı İbni Rüşd gibi, sonraları Skolastiğin parlak dönemine temel olacak olan, gerçek Aristoculuğun temsilcilerindendir.

sevgen
05-13-2010, 10:07 AM
Emile Durkheim Kimdir?

(15 Nisan 1858 - 15 Kasım 1917)

Yahudi kökenli Fransız sosyologdur. Modern sosyolojinin kurucularından birisi olarak sayılmaktadır.

Hayatı ve Felsefesi

15 Nisan 1858 tarihinde Epinal-Loren'de .....ya geldi. Felsefe öğretmenliği yaptı. 1885 de Almanya'da bulundu Fransa'ya dönüşte yayımladığı makaleler ilgi topladı. 1887 Bordeaux Üniversitesi'nde ders vermeye başladı. 1902 de Sorbonne Edebiyat Fakültesi'nde çalışmalarını sürdürdü. 1906 da Buisson'un ölümü üzerine Sorbonne Eğitimbilim Profesörlüğüne getirildi.

Durkheim toplumbilimi kendi olgularını kendi ön dayanaklarıyla işleyen bir bilim durumuna getirdi. Auguste Comte'un fiziği, Herbert Spencer'in biyolojiyi örnek alıp inceledikleri toplumsal olaylar ona göre yalnız kendi türünden olaylarla açıklanabilir, "toplumsal olay" bireye bağlı ve bireyle başlayıp biten bir süreç değildir. Toplumsal olay bireyi aşkındır, birey ona katılır. Her birey için toplumsal olaya katılmak kaçınılmaz bir zorunluluktur. Çünkü toplumsal olaylar; genel zorunlu bireyi ve bireyler arası ilişkileri belirleyen din, ekonomi, hukuk, ahlâk, siyaset, bilim ve sanat türünden olaylardır. Durkheim bireyi bireyselliği toplum içinde tümüyle eritmez. İnsanın kendine özgü bireyliğini ve topluma özgü toplumsallığını saptar. İnsan genel doğruları hazırca, tartışıp araştırmadan toplumdan alır. Bu doğrular: bireyin, kendisi, başkaları, insanlar arası ilişkiler, doğa, evren olguları üzerine yargılarına temel dayanak olur. Toplum bir başka yanıyla da insana ilişkin her kurumun temeli olup doğal bir bileşimdir. Kurumlar örneğin din ve Tanrı anlayışı da topluma bağlıdır ve onunla birlikte gelişip evrimleşir.

Durkheim bilgi anlayışında toplumun görüşünü örnek alır. Bilgide en genel kavramlar tek tek şeylerin tümünden bağımsız olmayıp tersine onlara uygulanabilen, topluma ilişkin kavramlar olduklarından en geçerli kavramlardır. Bunların mutlak, öncesiz sonrasızca doğru ve kesin kavramlar oldukları da söylenemez. Bilginin temel taşları olan genel kavramlar toplumla birlikte zaman ve uzam bağlamında değişip gelişen kavramlardır.

Din sosyolojisi ile ciddi olarak ilgilenen Durkheim'in eserlerinin bir kısmı Türkçeye çevrilmiştir. Comte'un takipçisidir. Toplumu, Tanrı yerine koymuştur. Burada kasıt inançlı bir kimse davranışlarda bulunurken Tanrı'sını nasıl gözetirse 'birey'inde davranışlarda bulunurken toplumu aynı şekilde gözettiğidir.

15 Kasım 1917'de Paris'te ölmüştür.

Başlıca Eserleri

- De La Division Du Travail Social; 1893 (İçtimaî Taksim-i Amal°; 1923)(Toplumsal İş Bölümü;2006)

- Règles De La Méthode Sociologique; 1895 (Sosyolojik Yöntemin Kuralları; 1985)

- Le Suicide; 1897 (İntihar; 1987)

- Les Formes Êlémentaires De La Vie Religieuse; 1915 (Din Hayatının İlkel Biçimleri; 2005)

sevgen
05-13-2010, 10:09 AM
Johann Gregor Mendel Kimdir? (1822-1884)

Johann Gregor Mendel 22 Temmuz 1822 Heinzendorf'ta doğdu (bugünkü Çek Cumhuriyeti), 6 Ocak 1884 Brünn'de öldü (bugünkü Çek Cumhuriyeti); genetik biliminin kurucusu, Avusturyalı botanik bilgini ve rahiptir.

Kalıtım biliminin öncüsü botanikçi, bitkiler üzerine yaptığı çalışmalarda, bir türün özelliklerinin kalıtım yoluyla sonraki kuşaklara aktarıldığını bulmuştur. Mendel'in öne sürdüğü ilkeler, 20. yüzyılın başlarında yapılan deneylerle doğrulandıktan sonra, kalıtım kuramının bütün canlılar için geçerliliği saptanarak, biyolojinin temel ilkelerinden biri haline gelmiştir.

sevgen
05-13-2010, 10:11 AM
Bernhard Bolzano Kimdir?

Bernhard Bolzano, 5 Ekim 1781'de Prag'da doğdu, 18 Aralık 1848 Prag'da öldü. İtalya asıllı bir Çek filozof ve matematikçiydi.

Babası bir İtalyan göçmeni ve küçük bir esnaftı. Annesi de, Prag'da madeni eşya ile ilgilenen bir ailenin kızıydı. Bolzano, Prag Üniversitesi'nde, felsefe, fizik, matematik ve ilahiyat çalıştı. 1807 yılında Prag'da aynı üniversiteye din ve felsefe profesörü olarak atandı. 1816 yılına kadar bu üniversitede başarılı dersler verdi. 1816 yılında, Hıristiyan kilisesince benimsenen inanç, duygu ve düşünceye ters düştüğü için, bu inançlarından dolayı suçlandı. 1820 yılında Avusturya hükümeti Bolzano'nun bu yıkıcı ve kendileri için kırıcı olan konuşmalarından dolayı onu ülkeden uzaklaştırdı.

Bolzano, İtalya asıllı bir Çek filozofuydu. Aynı zamanda iyi bir mantıkçı ve çok iyi de bir matematikçiydi. Bolzano, 1820 yılında daha çok akılcılıkla suçlandı. Onun matematiğe dayalı bir felsefesi ve düşüncesi vardı. Bu nedenle Kant'ın idealizmine karşı çıktı. Kendisi aslında bir Katolik papazıydı. 1805 yılından sonra Prag Üniversitesi'nde din felsefesi okuttu. Matematikte, sonsuzluk ve sonsuz küçükler hesabı üzerinde çalıştı. "Sonsuzluk Üzerine Paradokslar" adlı kitabı 1851 yılında yayınlandı. Noktasal kümeler üzerine de çalışmaları olmuştur.

Bolzano'nun en acıklı yılları, 1819 ile 1825 yılları arasına rastlar. Prag Üniversitesi'nce, tam 7 yıl ders vermeme ve yayın yapmamak üzere cezalandırılır. Bu üniversitece profesörlüğü de elinden alınır. Tüm bu baskılara karşı onun yüksek kafası hiç durmadan çalışmıştır. Analizde, geometride, mantıkta, felsefede ve din üzerinde çok sayıda yayınını gerçekleştirmiştir. Bugün, analizde bildiğimiz ünlü Bolzano-Weierstrass teoremi'ni ilk kez "Fonksiyonlar" adlı kitabında o kullandı. Fakat, teoremin ispatını daha önceki çalışmalarında yaptığını ve kaynak olarak da bu çalışmasını verir. Fakat, sözü edilen bu çalışma ve kaynak bugüne kadar bulunamamıştır. Çok kullanılan ve kendisinin de çok kullandığı bir teoremin ispatının Bolzano tarafından verilmiş olması olasılığı çok fazladır. Zaten bu teoremin ispatı verilmeseydi, Bolzano tarafından bu kadar çok kullanılmazdı. Sonraki yıllarda bu teoremin ispatı tam olarak Weierstrass tarafından verilmiştir. Bu nedenle, bu teorem analizde Bolzano-Weierstrass teoremi olarak bilinir.

Bolzano'nun temel çalışmaları, sonsuzlar paradoksu üzerinedir. Bolzano'ya yayın yapma yasağı konduğu için, yaşamı sürecinde bu eserlerini ne yazık ki yayınlayamamıştır. "Sonsuzlar Paradoksları" adlı çalışması ancak onun ölümünden iki yıl sonra 1850 yılında basılmıştır. Bu çalışması, sonsuz terimli serilerin birçok özelliğini içerir. Diğer birçok matematikçide olduğu gibi yaşam sürecinde çok hırpalanan, şanssızlıklarla ve baskılarla horlanan Bolzano, 18 Aralık 1848 günü Prag'da öldü.

sevgen
05-13-2010, 10:12 AM
Friedrich Wilhelm Nietzsche Kimdir?

(d. 15 Ekim 1844 - ö. 25 Ağustos 1900)

"Güç İstenci", "Üstinsan", "Bengidönüş" gibi özgün fikirlerle tanınan var oluşçu Alman filozofudur.

Nietzsche'nin felsefe öğretisi, kendi çağına tümden bir karşı çıkış olarak görülmektedir. Kendisinin bütün derdi, insanı akılcılığın kıskacından kurtarıp kendisi üzerinden düşünmesini sağlamaktır. Ona göre Tanrı ölmüştür ve insanlar .....'da yapayalnız kalmışlardır. Bu yüzden insanlar Tanrı'dan bekledikleri umut ve istekleri bir kenara bırakıp kendilerini .....'ya adamalılar. Böylelikle düşünce ile yaşam arasında bağ kurulması daha kolay olur.

Nietzsche, insanlara yeni değerler getirmeye çalışarak güçlü insanların egemenliğinde, çoğunluktan ibaret olan ve sürü olarak nitelendirdiği insanlıkta ilerlemenin mümkün olduğunu ileri sürmüştür. Sürü kendini feda ederek üst insanı belirleyecektir. Üst insan benim diyebilen, kendi gözleriyle gördüğü gerçekliği belirleyen insan olarak görülmektedir. Bütün varlığın temelinde daha güçlü olmaya yönelik irade vardır. Nietzsche'ye göre, insanoğlu sadece kendini korumak ve yaşamak istemez aksine asıl isteği daha da güçlü olmaktır.

Din, ahlak, çağdaş kültür, felsefe ve bilim gibi konularda eleştiriler yazmıştır. Nietzsche'nin etkileri felsefede, egzistensiyalizm ve postmodernizm üzerinde olmuştur. O, değerlerin göreceliğini savunmuş, "iyi" ve "kötü" kavramlarına saldırmıştır.

Kıta felsefesinde ve analitik felsefede alternatif yollar göstermiştir. Yaşamı olumlama, bengi dönüş, anti platonizm onun felsefesinin temel taşlarıdır.

Nietzsche, erken ölümü ve hastalığı nedeniyle, "ne ahlaksal idealini, ne de trajik şiirini gerçekleştirebilmiştir.[1]"

[1] Daniel Halery, Nietzsche'nin Hayatı, sf:285

sevgen
05-13-2010, 10:14 AM
Bonstetten Kimdir?

3 Eylül 1745'de Berne'de doğup 3 Şubat 1832'de Cenevre'de ölmüş olan İsviçreli edip ve filozof Berene'in eski ve .... ailelerinden birine mensuptur.

Öğrenimine önce burada başlamış daha sonra Yverden, Cenevre ve Lozan'a giderek Voltaire ve Ch. Bonnet'den başka bir takım diğer büyük kişilerle tanışmış ve Layde, Cambridge üniversitelerinde öğrenimini tamamlamıştır. İngiltere, İtalya, Hollanda ve Fransa'ya yaptığı seyahatlerden sonra edebi bir ün kazanmıştır.

Şair Thomas Gray, Madam Necker ve düşeş La Rochefoucauld'la tanışarak devrin edebiyat cereyanlarına ve XVIII. yüzyılın felsefe sistemlerine karışmıştır. Bütün Seyahatlerinde bilgisinden çok görgüsünü arttırmayı amaç edinmiştir.

Bonstetten İsviçre'ye döndüğü zaman, Berne Kraliyet Meclisi'ne üye olmuş; sonra da Sarnen valiliğine tayin edilmiştir. Nyon valiliğini yaparken, şair Matthison ve tarihçi Jean de Muller'le tanışmış, ülkesinde başlayan kargaşalardan dolayı İtalya ve Kopenhag'a kaçmıştır. Burada üç yıl kalmış ve ortalık sakinleşince tekrar Cenevre'ye dönmüş ve ölümüne kadar burada yaşamıştır.

Bonstetten, Voltaire'in etkisi altında kalmıştır. Her çeşit din kayıtlarından uzak ve olayları gözlemlemekte usta bir zeka sahibi olduğu için, kendi deneylerinden öyle sonuçlar çıkarmıştır ki bunlar, bir sistem olmamakla birlikte, ...., âlicenap ve hatta bazı bakımlardan orijinal bir ahlak görüşünü ihtiva ederler.

Bazı eserlerinde, insanlara dair derin bir bilgi, az rastlanan bir gözlem inceliği, yeni görüşleri saf ve cömert duygular vardır. Eserlerinde, onun iki kişiliği dikkati çeker: Ahlakçılığı ve filozofluğu.

sevgen
05-13-2010, 10:16 AM
Nermi Uygur Kimdir?


(d. 15 Ocak 1925, İstanbul - ö. 21 Şubat 2005, İstanbul)


Felsefe profesörü ve yazardır.


Galatasaray Lisesi'nin Latince Bölümü'nü bitirdikten sonra, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nin Felsefe Bölümü'nden ve Köln Üniversitesi'nden mezun olan Profesör Nermi Uygur, 1950 yılının Ocak ayında İstanbul Üniversitesi'nde asistan olarak göreve başladı. 1952'de "Kültür Bilimlerinin Varlık Yapısı" teziyle doktor oldu. Almanya, Fransa, Belçika'ya görevli olarak gönderilerek bisikletle dolaştığı bu ülkelerde fenomenoloji üzerine araştırmalar yaptı. Türkiye'ye dönüşte "Husserl'de Başkasının Ben'i" teziyle doçent oldu.


‘Filozof denemeci gibi çalışırsa başarıya ulaşır' düşüncesiyle edebiyata yöneldi. 1962'de ‘Dilin Gücü'yle başlayıp .....yı, felsefeyi, kültürü sorgulama serüvenini denemeler şeklinde kitaplaşırdı. 1960'lardan itibaren yazıları yurt dışında yayımlanarak tanınmaya başladı. 1966'da bursla Almanya, 1970'te Fransa ve İngiltere üniversitelerinde çalıştı. 1979 - 1981 arasında Almanya'da, Wuppertal Üniversitesi'ne konuk profesörlük yaptı. Almanya'nın Wuppertal Üniversitesi'nde Mantık, Dil, Sanat, Kültür Felsefesi ağırlıklı dersler verdi.


1992 yılındaki emekliliğinin ardından Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde Felsefe tarihi dersleri vermeye başladı. 2002 yılında YÖK tarafından yeniden üniversiteyle ilişiği kesildi.


PEN (..... Yazarlar Birliği), Türk Dil Kurumu ve Türk Fizik Demeği'nin üyeliklerinde de bulunmuş olan Nermi Uygur, Dağcılık Kulübünün ilk üyelerinden olup, felsefede denemeci anlayışın öncüsü sayılmaktaydı.


Nermi Uygur'un, Türkçe dışında Almanca, İngilizce ve Fransızca yapıtları da bulunmaktadır.


Eserleri


- Edmund Husserl'de Başkasının Ben'i Sorunu, 1958; Türk Dil Kurumu 1959 Bilim Ödülü; 1998, ISBN 9789753637855
- Dilin Gücü, 1962, 1997, ISBN 9789753637152
- Felsefenin Çağrısı, 1962, 1995, ISBN 9789753634472
- .....görüşü, 1963
- Güneşle, 1969, 1997, ISBN 9789753637145
- İnsan Açısından Edebiyat, 1969, 1999, ISBN 9789753639569
- Türk Felsefesinin Boyutları, 1974, 1988, 2002, ISBN 9789750804694
- Kuram-Eylem Bağlamı: Çözümleyici Bir Felsefe Denemesi, 1975, 1996, ISBN 9753634935
- Dil Yönünden Fizik Felsefesi, 1979, 1985, ISBN 9751491152
- Yaşama Felsefesi, 1981, 1998, ISBN 9789753638784
- Kültür Kuramı, 1984, 1996, 9789753635585
- Bunalımdan Yaşama Kültürü, 1989, 1997, ISBN 9789753636612
- Çağdaş Ortamda Teknik, 1989, 2002, ISBN 9789750803635
- İçi Dışıyla Batı'nın Kültür .....sı, 1992, 1998, ISBN 9789753639309
- Tadı Damağımda: Bir Okur-Yazarın Kitap Okuma Serüvenleri, 1995, 1996; Türkiye Gazeteciler - Cemiyeti 1995 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü, ISBN 9753633653
- Başka-Sevgisi, 1996, ISBN 9789753636315
- Salkımlar, 1998, ISBN 9789753638722
- Dipten Gelen, 1999, ISBN 9789750800368
- Denemeli Denemesiz, 1999, ISBN 9789750801921
- İçimin Sesi, 2001, ISBN 9789750802744
- Eşekler, İkindiler, Yetişimler, 2004 , ISBN 9789750807268


Ek Bilgiler


İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde görüngübilim ve çözümleyici felsefe yaklaşımlarını kendine özgü niteliklerle temsil eden, aynı zamanda önde gelen denemecilerimizden biri olan felsefecimizdir.


1944 yılında Galatasaray Lisesi'nin Latince Bölümü'nü, 1948 yılında İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'nü bitiren Nermi Uygur, 1950 yılında da aynı bölüme asistan olarak girdi. Aynı yıl Almanya'dan gelen Heinz Heimsoeth'ün derslerini ve seminerlerini Türkçeye çeviren Uygur, özellikle Kant araştırmalarıyla ünlü olan, görüngübilim alanında da tanınmış bu Alman filozofun yönetiminde hazırladığı "Withelm Dilthey'a Göre Konuca Temellenmesi Bakımından Manevi Bilimler Öbeğinin Meydana Getirdiği Bilim Bağlamı" konulu teziyle 1952'de doktorasını tamamladı.


Türkiye'de felsefe doktorası yapan ilk felsefecilerden biri olan Nermi Uygur, 1952-54 yıllarında Almanya, Fransa ve Belçika'da görüngübilim üzerine araştırmalar yaptı. 1954'te "Edmund Husserl'de Başkasının Ben'i Sorunu" adlı tezle doçent; 1964'te ise profesör oldu. 1954 Brüksel, 1958 Venedik, 1968 Viyana ve 1978 Düsseldorf Uluslararası Felsefe Kongreleri'ne, 1983'te ise Würıburg'ta toplanan Uluslararası Çok-Kültürlülük Konferansı'na katıldı. 1979-81 yıllarında Almanya'nın Wuppertal Üniversitesi'nde Mantık, Dil, Kültür ve Bilim Felsefesi dersleri verdi; seminerlere ve görüngübilim kolokyumlarına katkıda bulundu. 1981-1990 yıllan arasında İ. Ü. Felsefe Tarihi Anabilim Dalı Başkanlığı yapan Uygur, bölümde Antik ve Çağdaş Felsefe Tarihi, Dil ve Küttür Felsefesi, Bilim Felsefesi, Felsefe Metinleri Semineri, Analitik Felsefe Semineri gibi dersler verdi. Uygur, PEN (..... Yazarlar Birliğı, Türk Dil Kurumu ve Türk Fizik Demeği'nin üyeliklerinde de bulunmuştur.


Takiyettin Mengüşoğlu'ndan sonra görüngübilim, İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde Nermi Uygur'la önemli bir açılım kazanmıştır. 1933 Üniversite Reformu sonrasında felsefe kavrayışının yapıt bazında ilk örneğini veren Takiyettin Mengüşoğlu'nun "Felsefeye Giriş"inden (1958) sonra, Nermi Uygur Felsefe Arşivi'nde yayınlanan "Bir Felsefe Sorusu Nedir?" (1960) adlı makalesiyle felsefeyi sorularından hareketle "aydınlatma" çabasına girer. Onun bu makalesinin Türk felsefe düşüncesi için önemli diğer bir yönü de uluslararası saygın bir dergide bir Türk felsefeci tarafından kaleme alınıp yayımlanmış (Mind 1964) ilk makalelerden biri olmasıdır.


Dilthey'ın anlama yöntemini dil çözümlemesi ile kaynaştıran Uygur, bu makalenin de ilk bölüm olarak yer aldığı Felsefe’nin Çağrısı'nda kendi felsefe kavrayışı yönünde, yani "çözümlemeci" bir felsefe çağrısı yapar. Bu çağrının en önemli niteliği de felsefeyi önceden belirlenmiş bir philosophia perennis olarak değil, aksine bir "arayış" olarak kavramaya çalışmaktır. Çünkü ona göre felsefede tek tek sorular önceden belirlenip belirtilemez, bir "araştırma" olarak felsefe, "Nedir'in soru konusu yaptığı kavramların ya da kavram öbeğinin açıklanmasıdır." Uygur'un araştırma, sorgulama ve anlama üzerindeki vurgusuna dayanan bu felsefe kavrayışının hocası Heimsoeth'ün felsefe anlayışı ite oldukça benzer yönleri vardır. Heimsoeth'e göre de felsefe "soru sorma, araştırma ve anlamaya dayanan özel bir yaşama biçimi"dir.


Nermi Uygur'un bu felsefe kavrayışı, Mengüşoğlu'nun başlattığı felsefe tarihi araştırmalarından ayrılarak felsefe sorunlarını temele alan, ancak felsefe tarihini de bütünüyle yadsımayan sistematik felsefeye yönelişin önemli bir aşamasıdır. Bu aşamada, Uygur'un felsefenin yöntemi olarak kavram çözümlemesini temele alan yaklaşımında, dil felsefesi eğilimi öne çıkmaktadır. Dilin Gücü nü felsefe denemelerle betimlemeye çalışan, Kuram-Eylem Bağlamında Çözümleyici Bir Felsefe Denemesi ile Dil Yönünden Fizik Felsefesinde doğrudan doğruya kavram çözümlemeleri yaparak dil felsefesi yöntemini kullanan Uygur, 1980'li yıllarla birlikte kültür felsefesine yönelmiştir. Türk felsefe .....sı bağlamında, Nermi Uygur'un etkisi en çok öğrencisi ve asistanı Betül Çotuksöken üzerinde görülmektedir. Çotuksöken, esas alan ortaçağ felsefesi olmakla birlikte, hocasının felsefenin neliğine ilişkin görüşlerinin etkisiyle Felsefe Tartışmalarında (1989) "felsefi söylem"in niteliği üzerine kavram çözümlemeleri yapmıştır.

sevgen
05-13-2010, 10:19 AM
Galileo Galilei Kimdir?

(d. 1564 – ö. 8 Ocak 1642).

Modern fiziğin ve teleskobik astronominin kurucularından olan İtalyan bilim adamı.

1564'te İtalya'nın Pisa şehrinde doğdu. Dönemi­nin tanınmış müzikçilerinden Vincenzo Galile­i'nin oğlu olan Galileo, ilk tahsilini Floransa'da yaptı. 1581'de Pisa Üniversitesi'nde tıp tahsiline başladı. Ancak parasızlıktan okulu terk etti. 1583'ten itibaren matematiğe ilgi duyan Galileo, bu konudaki çalışmaları sayesinde, 1589'da Pisa'da profesörlük elde etti.

Sarkacın, yüzen cisimlerin ve hareketin Aristo fiziğinden farklı bir düşünceyle matematiksel olarak ele alınması gerektiğine inanan Galileo, Pisa Kulesi'nden ağırlık düşürerek Aristo'nun yanlışlığını açıkça gösterdi. Bu davranışı yaşlı profesörlerle anlaşmazlığa düşmesine sebep oldu. 1592'de Pisa'yı terk ederek, Padova Üniversitesi matematik kürsüsüne geldi.

1597'de pratikte çok faydası olan pusulayı ticari olarak piyasaya arz etti. 1600 senesinden hemen sonra ilkel bir termometre, insan kalp atışının ölçümünde kullanılmak üzere bir sarkaç ve 1604'te serbest düşüşün matematik kanunlarını keşfetti. Ancak düzgün ivmeli hareket kavramı hatalıydı. 1609'da Hollanda'da teleskopun bulunduğunu işitti. Kendisi daha ileri bir alet yaparak bunu astronomi gözlemlerinde kullandı. 1610'da aydaki dağlar, yıldız kümeleri ve Samanyolu üzerine ilk tespitlerini yayınladı. Bu arada Jüpiter'in dört uydusunun varlığını bildirdi. Bu kitabı çok ilgi uyandırdı ve Floransa'da saray matematikçisi olmasını sağladı. Hemen sonra Venüs gezegeninin devreleri ve Satürn'ün şekli hakkında bilgi verirken, astronomideki Ptolemy (Batlamyus) sistemini tartıştı.

1611'de Roma'ya gitti ve oradaki Bilim Akademisi'ne üye seçildi. Floransa'ya dönüşünde hidrostatik üzerine pek çok profesörün itirazına sebep olan kitabı ile 1613'te güneş lekeleri üzerine yazdığı eserini yayınladı. Bu eserinde Kopernik sistemini açık bir şekilde müdafaa etti. Bundan dolayı papazların ağır hücumuna uğradı. 1615'te bizzat Roma'ya giderek iddiasını müdafaa etti. Ancak 1616'da Papa Beşinci Paul tarafından kitaplarını tetkik için bir komisyon kuruldu. Bu komisyon Galileo'nun kitaplarını yasaklamadı. Sadece .....nın döndüğü iddiasından vazgeçmesini istedi.

Galileo, bir müddet bilimin pratik yönüne döndü, mikroskobu geliştirdi. Ancak 1618'de üç kuyruklu yıldızın görülmesiyle kiliseyle münakaşaya girdi. Arkadaşının Sekizinci Urban olarak Papa seçilmesinden cesaret alarak yazdığı "İki Kainat Sistemi Üzerine Konuşmalar" adlı eserini 1632'de yayınladı. Ancak kitabı daha önce yapılan uyarılarla çeliştiği söylentilerine rağmen Roma'da mahkemeye çağrıldı. 1633'te bu kitap yasaklandı ve Kutsal Engizisyon'ca müebbet hapse mahkum edildi. Cezası kendi evinde göz hapsine çevrildi. Yetmiş yaşında hapsedilen Galileo kör oldu ve 1642 yılında öldü.

Galileo Galilei'den Seçme Sözler

- Hiçbir şey keşfetmeksizin büyük meseleleri uzun uzadıya anlatmak yerine, keşke bir tek olgu, hatta küçük bir şey keşfetseydim.

- Tabiatın kitabı, matematiksel sembollerle yazılmıştır.

- İki gerçek birbiriyle asla çelişmez.

- İnsana hiçbir şey öğretemezsin; öğrenmeyi ancak kendi içinde bulacağını öğretebilirsin.

- Kainat dediğimiz kitap, yazıldığı dil ve harfler öğrenilmedikçe anlaşılamaz. O, matematik dilinde yazılmış; harfleri üçgen, daire ve diğer geometrik şekillerdir. Bu dil ve harfler olmaksızın kitabın bir tek sözcüğünü anlamaya olanak yoktur.

- Her şeyi bilme şeklindeki bu kendini beğenmiş küstahlığın temeli hiçbir zaman hiçbir şeyi anlamamış olmaktan başka bir şey değildir. Bir kerecik bile olsa, tek bir şeyi tam olarak anlama deneyimi olan ve bilginin nasıl elde edildiğini gerçekten duyumsamış olan bir kimse, kendisinin hiç anlamadığı, sonsuz sayıda başka hakikatlerinde var olduğunu fark eder.

- Yine de dönüyor!

- Evrenin kitabı matematik diliyle yazılmıştır.

- Kuşku, bilimin babasıdır.

Ek Bilgiler

Galileo Galilei, modern fiziğin babası olarak kabul edilen, İtalyan bilim adamı. Adı bilim devrimiyle anılan Galileo, fizik, astronomi ve astroloji alanında da bir çok çalışma yapmasının yanı sıra bu konularda felsefi görüşlere de sahipti. İlgisini daha çok hareket üzerinde yoğunlaştıran Galileo, Güneş merkezli astronomi sisteminin fiziğini geliştirdi.

15 Şubat 1564'te İtalya'nın Toskana bölgesindeki Pisa şehrinde, döneminin tanınmış müzisyenlerinden, Vincenzo Galilei'nin altı çocuğundan biri olarak .....ya gelen Galileo, ilk öğrenimini Floransa'da tamamlamasının ardından 1581 senesinde Pisa Üniversitesinde tıp tahsiline başladı. Mali durumu yüzünden okulu bırakmak zorunda kalan Galileo, 1583 senesinden itibaren matematiğe yöneldi ve bu konudaki çalışmalarıyla 1589'da Pisa'da profesör oldu.
Sarkacı, yüzen cisimleri ve kinetiği Aristo fiziğinden farklı bir düşünceyle matematiksel olarak ele alınması gerektiğine inanan Galileo, Pisa Kulesi'nden ağırlık atarak, düşen bütün cisimlerin aynı ivmeye sahip olduğunu gösterdi ve Aristo mantığının yanlış olduğunu kanıtladı. Serbest düşmenin sabit ivmeli bir hareket olduğunu saptayan Galileo, serbest düşüş sırasında katedilen yolun, zamanın karesiyle orantılı olduğunu gösterdi. Bu deneyi neticesinde yaşlı profesörlerle karşı karşıya gelen Galileo, 1592 senesinde Pisa'yı terk ederek, Padova Üniversitesi matematik kürsüsüne geldi.

1597'de askeri amaçla da kullanılabilen pusulayı ticari olarak piyasaya sunan Gelileo, 1600 senesinden hemen sonra ilkel bir termometre ve insanların kalp atışının ölçümünde kullanılmak üzere bir sarkaç icat etti.

1609'da Hollanda'da teleskopun icat edildiğini öğrenmesinin ardından kendisi daha gelişmiş bir teleskop üreten Galileo, bunu astronomi gözlemlerinde kullandı. Teleskopu astronomik amaçla kullanan ilk bilim adamı olan Galilei Galileo, kendi ürettiği teleskopla önemli gözlemler yaptı ve bu gözlemleri, 1610' da, Yıldız Habercisi (Siderius Nuntius) adlı kitabında kaleme aldı.

Ay yüzeyi, yıldız kümeleri ve Samanyolu üzerine ilk tespitlerini yayınladığı ve Jupiter'in dört uydusunun varlığından bahsettiği kitabı çok ilgi uyandırdı ve Floransa'da saray matematikçisi olmasını sağladı. Venüs gezegeninin evreleri ve Satürn'ün şekli hakkında bilgi verirken, astronomideki Batlamyus sistemini tartıştı. Güneş'i de gözlemleyen ve Güneş üzerinde bulunan gölgelerin leke olduğunu kanıtlayan Galileo, bunların ne Merkür'ün Güneş'in önünden geçerken oluşan gölgesi ne de Güneş ve ..... arasında bulunan küçük gökcisimlerine ait olmadığını ortaya koydu.

1611'de Roma'ya giden ve oradaki Bilim Akademisi'ne üye olan Galileo, Floransa'ya dönüşünde hidrostatik üzerine birçok profesörün itirazına sebep olan kitabını ve 1613 yılında da, güneş lekeleri üzerine yazdığı eserini yayınladı. Kopernik sistemini açık bir şekilde savunduğu bu eser yüzünden papazların ağır baskısına maruz kalan Galileo, 1615'te iddiasını müdafaa etmek amacıyla Roma'ya gitti. 1616'da Papa V. Paul tarafından kitaplarını tetkik amacıyla kurulan komisyon, Galileo'nun kitaplarını yasaklamadıysa da, .....nın döndüğü iddiasından vazgeçmesini istedi.

Bir süre bilimin pratik yönüne dönerek, mikroskobu geliştiren Galileo, 1618 senesinde üç kuyruklu yıldızın keşfedilmesiyle kiliseyle karşı karşıya kaldı. Bir arkadaşının VIII. Urban olarak Papa seçilmesinin ardından cesaret alarak yazdığı "İki Kainat Sistemi Üzerine Konuşmalar" adlı eseri 1632'de yayınlanan Galileo, Roma'ya çağrıldı ve Engizisyon mahkemesine çıkarıldı. Bunun ardından, 1633'te kitabı yasaklanan Galileo, müebbet hapse mahkum edildi.

Yetmiş yaşında hapsedilen ve 1636'da, hapisteyken gözleri kör olan Galilei Galileo, 8 Ocak 1642 tarihinde Arcetri'de öldü.

sevgen
05-13-2010, 10:41 AM
Numenios Kimdir?

(M.S. II. yüzyıl)

Yunan filozofudur.

Platoncu idealizmden Hellen, Pers ve Yahudi düşünce sistemlerinin Yeni Platoncu sentezine geçişte önemli rol oynamış, özellikle sonul varlık ya da Tanrı kavramı ve onun maddi ..... ile ilişkileri üzerinde durmuştur. Platoncu düşüncenin kökenini Doğu düşüncesinde aradı; Hinduizm'deki ruh göçü, Yahudilikteki mutlak tek tanrı ve tanrısal işlevlerin üçlü yapısı, gnostik ve hermetik kültürlerdeki içkin dualizm öğretileriyle bağlantı kurdu. Eski Sami dinlerinin Yunan düşüncesini etkilediğini gözlemleyerek Platon'u "Musa'yı Atinalılaştıran" biri olarak andı.

İlkel ilahiyat biçimleri üzerindeki araştırmaları, sonraları Rönesans hümanistlerinin ilgisini çekti. Numenios'un düşüncesinin temelinde dualistik bir sonsuz tanrı ile sonsuz madde karşıtlığı yer alır. Numenios'un görüşlerinin M.S. III. yüzyılda başlıca temsilcisi Plotinos olan Yeni Platonculuğun gelişimini etkilediği kabul edilir. Peri tes ton Akademaikon pros Platona diastaseos (Platon ile Akademiacılar Arasındaki Farklılıklar Üzerine), Peri ton para Platoni aporrheton (Platon'un Gizli Öğretileri Üzerine), Peri tagathou (İyi Üzerine) ve Peri aphtharsia psykhes (Ruhun Yok Edilemezliği Üzerine) adlı incelemelerinden günümüze bazı bölümler kalmıştır.

sevgen
05-13-2010, 10:52 AM
Jean Bodin Kimdir?

(d. 1530, Angers ö. Haziran 1596, Laon, Fransa)

Fransız siyaset felsefecisi.İlahi hak üzerine kurulu ve yalnızca doğal hukuk ile sınırlanabilen mutlak yasama erkine sahip demokratik bir monarşi içinde kral ve parlamento arasında denge kuran ideal devlet kuramı ile tanınır.

Bodin, 1546 yazında Angers'de Karmelit tarikatına kabul edildi. Üç yıl sonra eğitimini tamamlamak üzere tarikatın Paris'teki okuluna gönderildi. 1551'de bilinmeyen bir nedenle tarikata bağlılık andının geçersiz sayılmasına izin verildi ve Bodiri medeni hukuk okumak üzere Toulouse Üniversitesi'ne gitti. Toulouse'da öğrenci ve öğretmen olarak 1361'e değin kaldı. O yıl, Katolikler ile Huguenotlar (Fransız Protestanları) arasında iç savaşın başladığı sırada hukuk öğretmenliğim bırakıp avocat du roi (krallık avukatı) olarak Paris'e döndü. 1571'de kralın kardeşi Alençon dükü François'nın danışmanı oldu; yönetimde ve diplomatik hizmetlerde görevli kişilerle tanıştı. 1576'da Vermandois'dan halk temsilcisi olarak Blois'da toplanan 6tat Generaux'ya (Millet Meclisi) girdi. Bu olay krallığın gözünden düşmesine yol açtı. Huguenotlara savaş açılması yerine, görüşme yapılmasını savundu. Monarşiye zarar vereceği nedeniyle krallık arazisinden feragat edilmesine de karşı çıktı. Soylu ve ruhban sınıfın taleplerin; benimsemeyerek Tiers Etat'nm hakkını savundu. 1583' te Alençon dükünün ölümü üzerine, krallık procurateur'ü (vali) olarak Laon'a çekildi. On üç yıl sonra burada vebadan öldü.

Başlıca yapıtı olan Six Livres de la Republique (1576; Cumhuriyetin Altı Kitabı) 17. yüzyıl İngiliz filozofu Thomas Hobbes'u etkiledi.

Bodin kitabındaki siyasal model ile, vatandaşların gereksinimlerini bilen bir yöneticiye itaat edilmesi üzerine kurulu bir medeni düzeni vurguluyordu. Katolikler ile Huguenotlar arasında, 16. yüzyıl din savaşlannda yaşanana benzer bir anarşiden kaçınmak için, hükümet kararlanna saygı gösterilmesini gerekli görüyordu. Bodin'in öbür yazıları arasında, evrensel hukuk ilkelerini belirlemeye yönelik eleştirel bir tarih incelemesi (1566) ile dinleri özünde, insan davranışlannın ardındaki etik norm olarak gören ve On Emir'e dayandırılmaları gerektiğini öne süren karşılaştırmalı bir dinler araştırması yer alır.


İnsanlık eğer artık .....nın, evrenin merkezi olduğuna ya da bir öküzün boynuzları üzerinde durduğuna inanmıyorsa, bunda en büyük pay hiç kuşkusuz, güneş sisteminin gerçek yapısını yaklaşık olarak açıklayan Copernicus (Kopernik)’tedir.

1473 yılında Polonya’nın Torun kentinde zengin bir tacirin oğlu olarak doğan Kopernik, öğrenimine Krakow Üniversitesi’nde astronomi okuyarak başladı. Daha sonra İtalya’ya giderek Bologna Üniversitesi’nde astronomi, Padova Üniversitesi’nde tıp ve hukuk öğrenimi gören ünlü astronom, 1503’te Ferrara Üniversitesi’nde kilise hukuk doktoru oldu. 1504’te Warmie’ye yerleşti ve hayatının sonuna kadar astronomiyle uğraştı. Kopernik’in yaşadığı yıllarda bilimsel ortam, Katolik kilisenin bağnazlığıyla kuşatılmıştı. Bilimsel gözlem ve deneylerden çok İncil’in yazdıkları önemliydi. .....nın evrenin merkezi olduğuna ve sabit durduğuna inanılıyordu.

Kopernik, bu Ortaçağ görüşüne şiddetle karşı çıktı. Güneş’in evrenin merkezi olduğuna ve ..... dahil tüm gezegenlerin onun etrafında döndüğüne inanan kimi İlkçağ Yunan filozoflarının görüşlerini inceledi. Bu incelemelerini bilimsel gözlemleriyle de birleştiren Kopernik, güneş sistemini kendi adıyla anılan bir şekilde açıkladı.

Kopernik sistemine göre; güneş sisteminin merkezinde güneş vardı, ..... da dahil olmak üzere tüm gezegenler belirli bir yörünge izleyerek hem güneşin hem de kendileri etrafında dönüyorlardı. Üstelik yeryüzünün ekseni de hareketliydi. Bugünkü çağdaş güneş sistemi bilgisini çok yaklaşık olarak açıklayan Kopernik, teorisini, “Göksel Kürelerin Dolanımı Üzerine” adlı ünlü yapıtında açıklayarak ölümsüzleştirdi. Teorisinin doğruluğundan kuşku duymayan Kopernik’e yapıtının ilk nüshası 1543’te, yani ölüm döşeğinde ulaştırıldı. Kopernik’in ölümünden yıllar sonra, 1610’da Galilei dürbünü icat etti ve Kopernik sisteminin doğruluğunu kanıtladı.

Kopernik sistemi, felsefi açıdan yer merkezlilik tezini yıkarak evren bilimin teolojiden ayrı ve bağımsız bir bilim olmasını sağladı.

Ek Bilgiler

Fransız siyaset felsefecisi. İlahi hak üzerine kurulu ve yalnızca doğal hukuk ile sınırlanabilen mutlak yasama erkine sahip demokratik bir monarşi içinde kral ve parlamento arasında denge kuran ideal devlet kuramı ile tanınır.

Bodin, 1546 yazında Angers'de Karmelit tarikatına kabul edildi. Üç yıl sonra eğitimini tamamlamak üzere tarikatın Paris'teki okuluna gönderildi. 1551'de bilinmeyen bir nedenle tarikata bağlılık andının geçersiz sayılmasına izin verildi ve Bodiri medeni hukuk okumak üzere Toulouse Üniversitesi'ne gitti. Toulouse'da öğrenci ve öğretmen olarak 1361'e değin kaldı. O yıl, Katolikler ile Huguenotlar (Fransız Protestanları) arasında iç savaşın başladığı sırada hukuk öğretmenliğim bırakıp avocat du roi (krallık avukatı) olarak Paris'e döndü. 1571'de kralın kardeşi Alençon dükü François'nın danışmanı oldu; yönetimde ve diplomatik hizmetlerde görevli kişilerle tanıştı. 1576'da Vermandois'dan halk temsilcisi olarak Blois'da toplanan 6tat Generaux'ya (Millet Meclisi) girdi. Bu olay krallığın gözünden düşmesine yol açtı. Huguenotlara savaş açılması yerine, görüşme yapılmasını savundu. Monarşiye zarar vereceği nedeniyle krallık arazisinden feragat edilmesine de karşı çıktı. Soylu ve ruhban sınıfın taleplerin; benimsemeyerek Tiers Etat'nm hakkını savundu. 1583' te Alençon dükünün ölümü üzerine, krallık procurateur'ü (vali) olarak Laon'a çekildi. On üç yıl sonra burada vebadan öldü.

Başlıca yapıtı olan Six Livres de la Republique (1576; Cumhuriyetin Altı Kitabı) 17. yüzyıl İngiliz filozofu Thomas Hobbes'u etkiledi.

Bodin kitabındaki siyasal model ile, vatandaşların gereksinimlerini bilen bir yöneticiye itaat edilmesi üzerine kurulu bir medeni düzeni vurguluyordu. Katolikler ile Huguenotlar arasında, 16. yüzyıl din savaşlannda yaşanana benzer bir anarşiden kaçınmak için, hükümet kararlanna saygı gösterilmesini gerekli görüyordu. Bodin'in öbür yazıları arasında, evrensel hukuk ilkelerini belirlemeye yönelik eleştirel bir tarih incelemesi (1566) ile dinleri özünde, insan davranışlannın ardındaki etik norm olarak gören ve On Emir'e dayandırılmaları gerektiğini öne süren karşılaştırmalı bir dinler araştırması yer alır.

sevgen
05-13-2010, 11:01 AM
Ernst Cassirer Kimdir?

Ernst Cassirer 1874-1945. Alman filozofu. Kant felsefesinden hareket eden ve Kant'ın insan zihnindeki a priori kavramların doğal .....ya şekil verme yollarıyla ilgili temel ilkelerini genişleten Cassirer, bir kavramın çok sayıda tekil örnekten, bireysel varlıktan soyutlama yoluyla elde edildiği görüşüne şiddetle karşı çıkmış ve tıpkı Platon gibi, kavramın, bilgiyi düzenleyen bir araç olarak, tikellerin, bireysel nesnelerin sınıflandırılabilmesi için daha önceden var olduğunu belirtmiştir.

Cassier'in Temel Felsefesinin Özeti

Ernst Cassirer Yahudi bir ailenin çocuğu olarak Breslau'da doğmuş. Yeni-Kantçı felsefe ekolüne bağlı olmasıyla bilinen Magdeburg Üniversitesi'nde asistan olarak görev almıştır. Kant'a yakınlık duyarken, "absolute kurallar" peşinde koşan Hegel'i eleştirmiştir. Ayrıca Vico ve Herder gibi hermeneutik ve kültürel bilimlerde etkili olmuş şahısların tesiri altında kalmıştır.

Ernst Cassirer düşüncelerini Kant'a dayandırmıştır. "Sembolik Formların Felsefesi" isimli eseri ile de ün kazanmıştır. Cassirer bu eserinde, tüm sembolik formların genel bir felsefesini inşa etmeyi amaç edinmiştir. Dilsel formlardan mistik düşünceye ve oradan da bilim felsefesine geçiş yapmıştır. Bu değişik formların nasıl oluştuğunu anlamayı amaç edinmiştir.

Cassirer elementlerin içeriğinin ve ilişkilerin karşılıklı olarak birbirlerini oluşturduğunu ve inşa etiklerini söyler. Epistemolojik süreçlerde bir farklılaşma vardır, bu da bireysel elementlerin farklı tipteki ilişkilerle ifade edilmesinden kaynaklanır.

Tüm sembolik formların temel prensibi onların sadece spesifk olanla anlaşılabileceği, spesifik olanın ise genele referans verilerek anlaşılabileceği düşüncesini 1942'de yazdığı "The Logic Of Cultural Sciences" isimli eserinde anlatmıştır. Bu manada sosyolojide, özellikle kültür sosyolojisinde önemli bir isim olarak kabul görmektedir.

Simgesel Formlar Felsefesi

Cassirer'in felsefeye yeni-kantçı mevzilerden en büyük katkısı, Magnum Opus'u olan 3 ciltlik "Philosophie Der Symbolischen Formen" ("simgesel formlar felsefesi") eserinde geliştirdiği paradigmadır.

Cassirer'in bilim felsefesine göre modern bilimsel düşünce "işlevsel kavram" üzerine kuruludur. Aristocu kavram üretimi kuramına (bir tikellikler seti içindeki farklılıklar ve benzerliklerden yola çıkarak müşterek bir tözsel unsur bulup bundan kavram üretmek) karşıt olarak "işlevsel kavram" bir tikellikler setini bir seri içinde düzene sokacak bir ilke peşindedir.

Tikelliklerin bir seri içinde sıralanması, bir "töz"den farklı olarak, düzene soktuğu unsurlardan bağımsız bir gerçekliğe ya da anlama sahip değildir. unsurlar ancak serinin içindeki pozisyonlarına göre anlam sahibi olurlar. Cassirer bu model ile insan zihninin bilişsel ya da bilişsel olmayan faaliyetleri sırasında deneyim denen herzeyi kurusunu açıklamaya çalışır.

"İşlevsel kavram"ın kökeni tabi ki de Kant'tır. Cassirer bunu, insan deneyiminin ayrılmaz bir parçası olan "simge" ile ilerletir. Buradan yola çıkarak, Kant'ın "aklın eleştirisi" Cassirer'de "kültürün eleştirisi" haline gelir. Her farklı kültürün, algılanan tikellikleri belli bir düzene sokma yolu vardır. Her kültürün kendi formu, kendi nesne kurma, nedensellik anlatma, mekan tasarımı, zaman ve sayı tahayyülü vardır. Buradan hareketle Cassirer mit, din, dil, sanat, tarih ve bilim gibi şeyleri "simgesel formlar" olarak kurar. Başka formların da mümkün olduğunu söylese de mesela ahlaklılık, teknoloji, ekonomi gibi "form"ları pek açmaz.

"Simgesel Formlar Felsefesi"nin üçüncü cildinde ("bilgi fenomenolojisi") bize bilincin temel gelişimine tekabül eden 3 tane simgesel form olduğunu anlatır:

(a) ausdruckfunktion - tüm bilgi ve kültür "ifade (ausdruck) işlevi"nden kaynaklanır. "İfade" düzeyinde bir nesne "hissedilir". Bilinç bu düzeyde "mit" halini alır. Simge ve simgelenen aynı gerçeklik seviyesindedir.

(b) darstellungsfunktion - hissedilen mitik imge dilin mantıksal güçlerinin kilidini açar ve "temsiliyet (darstellung) işlevi"ni üretir. Bu işlev ile ortak duyusal nesnelerin .....sı yaratılır, nesnelerin nitelikleri ve sınıfları doğar. Simge ve simgelenen artık ayrı gerçeklik düzeyleri haline gelir.

(c) bedeutungsfunktion - bunun ötesine "işaretleyici (bedeutung) işlev" ile geçilir, bu da bilimsel ve kuramsal düşünceye tekabül eder. Burada "simgesel sistemler"in yaratılması mümkün kılınır. Simgeler burada diğer simge düzenlerini işaretlerler: matematik ve matematiksel mantık örnek verilebilir.

Cassier'den Seçme Sözler

- "Kültür; tekrar ve yenilik arasındaki bitmeyen bir savaş alanıdır. Gelenekte somutlaşan tekrar, kültürün tutucu; atlamalarda ve sıçramalarda somutlaşan yenilik ise kültürün özgürleştirici güçleridir."

- "Bir şeyi anlamak için onun işlevini anlamak lazımdır."

sevgen
05-13-2010, 12:49 PM
Albert Camus Kimdir?

Albert Camus (7 Kasım 1913 – 4 Ocak 1960), Fransız bir yazar ve filozoftur.

Varoluşçuluk ile ilgilenmiştir ve absürdizm akımının öncülerinden biri olarak tanınır; fakat Camus kendini herhangi bir akımın filozofu olarak görmediğinden, kendini bir "varoluşçu" ya da "absürdist" olarak tanımlamaz. 1957'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanarak, Rudyard Kipling'den sonra bu ödülü kazanan en genç yazar olmuştur. Ödülü aldıktan 3 yıl sonra bir trafik kazasında hayatını kaybetmiştir.

sevgen
05-13-2010, 12:51 PM
Georg Simmel Kimdir?

(1 Mart, 1858 – 28 Eylül, 1918)

Alman sosyologlarının ilk kuşağından olan ünlü bir sosyologdur.

Berlin'de Yahudi bir ailede doğmuştur. Babasının erken ölümü üzerine kendisini yetiştiren Katolik bakıcısı sebebiyle bir Katolik olarak büyütülmüştür. Çalışmaları "toplumsal yapı" kavramının sosyoloji literatürüne kazandırılmasını sağlamıştır. En önemli eseri "Philosophie der Geldes" (Paranın Felsefesi) isimli yapıtıdır.

Simmel, Toplumsam Biçimler Okulu'nun kurucusu olan ve bir kapitalist toplum eleştirisi geliştiren sosyologtur. Simmel toplumdaki aynılaşmayı; vasat, ortalama bir zevkin oluşmasını seri üretime (production de masse) ve tüketime bağlamaktadır. Simmel'e göre yeni para anlayışı, kişinin insancıl özelliklerini bozar, kar arayışı modern toplumun ideolojisinin temelini oluşturur ve toplumsal ilişkilerde en önemli yeri tutar.

Simmel toplum kavramının gerçekte asla var olmadığını, gerçekte var olanın iki birey arasındaki etkileşim (interaction) olduğunu ileri sürer. Simmel'e göre sosyolojinin incelemesi gereken konu da temelde bu etkileşim formlarıdır. Simmel'e göre hakim olma, boyun eğme, kabul etme, dışlama vb. konuların ve kavramların hepsi beraber etkileşim formlarıdır ve her etkileşim formu bir problemin çözümünü amaçlar. Sosyoloji her bir etkileşim formunun nasıl tanımlandığı, hangi probleme cevap oluşturduğu, şimdiki haline nasıl geldiği ve ne gibi sonuçlar doğurduğu gibi sorular sormalıdır.

Simmel, toplumsal (daha doğrusu etkileşimsel) ilişkileri sosyal uzam dediği bir alanın içinde tanımlar ve etkileşim formlarının bu uzam içinde incelenebileceğini öne sürer. Tüm bu etkileşim formları içinde Georg Simmel'e göre en temel olanı, "Stranger"dır.

Başlıca Eserleri


- Über sociale Differenzierung, Leipzig: Duncker & Humblot, 1890 [Toplumsal Farklılaşma Üzerine]

- Einleitung in die Moralwissenschaft, 2 vols, Berlin: Hertz, 1892-3 [Etik Bilimine Giriş]

- Die Probleme der Geschichtphilosophie, Leipzig: Duncker & Humblot, 1892, 2nd edn 1905 [Tarih Felsefesinin Problemleri]

- Philosophie der Geldes, Leipzig: Duncker & Humblot, 1900, 2nd edn 1907 [Paranın Felsefesi]

- The Metropolis and Mental Life', 1903

- Kant, Leipzig: Duncker & Humblot, 1904, 6th edn 1924

- Kant und Goethe, Berlin: Marquardt, 1906

- Die Religion, Frankfurt am Main: Rütten & Loening, 1906, 2nd edn 1912

- Schopenhauer und Nietzsche, Leipzig: Duncker & Humblot, 1907

- Soziologie, Leipzig: Duncker & Humblot, 1908 [Sociology: Investigations on the Forms of Sociation]

- Hauptprobleme der Philosophie, Leipzig: Göschen, 1910

- Philosophische Kultur, Leipzig: Kröner, 1911, 2nd edn 1919

- Goethe, Leipzig: Klinkhardt, 1913

- Grundfragen der Soziologie, Berlin: Göschen, 1917 [Fundamental Questions of Sociology]

- Rembrandt, Leipzig: Wolff, 1917

- Lebensanschauung, München: Duncker & Humblot, 1918

- Zur Philosophie der Kunst, Potsdam: Kiepenheur, 1922

- Fragmente und Aufsäze aus dem Nachlass, ed G Kantorowicz, München: Drei Masken Verlag, 1923

- Brücke und Tür, ed M Landmann & M Susman, Stuttgart: Koehler, 1957

sevgen
05-13-2010, 12:56 PM
Clemens Kimdir?

(250 - tahminen 211 -215 arası)

Tertullian karşıtı bir görüşü, zamandaşı olan İskenderiyeli Clemens temsil eder. İskenderiye'de bir Hıristiyan okulunun yöneticisi olan Clemens, çeşitli kitaplar yazmıştır. Bu eserlerden birisi "Halılar" gibi dikkat çekici bir isim taşır. Halı, çeşitli renk ve şekillerden oluşan bir dokumadır.

Clemens'in kitabı da çeşitli felsefî görüşleri, tıpkı bir halı gibi, renkli bir sistem halinde göstermiştir. Clemens de inancı bilgiden üstün tutar, yalnız ona göre inanç ile bilgi arasında bir karşıtlık yoktur.

Önce dogmayı yakın bir inançla benimser, sonra da felsefeye dönersek, o zaman inancın felsefe tarafından da doğrulanmakta olduğunu görürüz. Clemens sonradan bu görüşü şu kural ile dile getirmiştir: "Anlamak için inanıyorum", yani inandığım şeyin akıl tarafından da onaylandığını görmek için inanırım.

sevgen
05-13-2010, 12:59 PM
Isaac Newton Kimdir?

Isaac Newton, (d. 25 Aralık 1642 – ö. 31 Mart 1727). İngiliz fizikçi, matematikçi, astronom, mucit, filozof ve simyacıdır. En büyük matematikçi ve bilim adamlarından biri olduğu düşünülür. Bilim devrimine ve heliyosentirizm'in gelişmesinde büyük katkıları olmuştur.

Isaac Newton 25 Aralık 1642 'de İngiltere'nin Lincolnshire kentinde doğdu. Çiftçi olan babasını doğumundan üç ay önce kaybetmişti. Annesi ikinci kez evlendi. İkinci evlilikten üç üvey kardeşi olan Isaac anneannesinde kalıyordu. On iki yaşında Grantham'da King's School'a yazılan Newton, bu okulu 1661'de bitirdi. Aynı yıl Cambridge Üniversitesi'ndeki Trinity Kolej'ine girdi. Nisan 1665'te bu okuldan lisans derecesini aldı. Lisansüstü çalışmalarına başlayacağı sırada ortalığı saran veba salgını yüzünden üniversite kapatıldı.

Salgından korunma amacıyla annesinin çiftliğine sığınan Newton, burada geçirdiği iki yıl boyunca en önemli buluşlarını gerçekleştirdi. 1667'de Trinity Kolej'ine öğretim üyesi olarak döndüğünde diferansiyel ve integral hesabın temellerini atmış, beyaz ışığın renkli bileşenlerine ayrıştırılabileceğini saptamış ve cisimlerin birbirlerini, uzaklıklarının karesi ile ters orantılı olarak çektikleri sonucuna ulaşmıştı. Çekingenliği yüzünden Newton her biri bilimde devrim yaratacak nitelikteki bu buluşların çoğunu uzun yıllar sonra (örneğin diferansiyel ve integral hesabı 38 yıl sonra) yayınlamıştır. Lisansüstü çalışmasını ertesi yıl tamamlayan Newton 1669'da henüz 27 yaşındayken Cambridge Üniversitesi'nde matematik profesörlüğüne getirildi. 1671'de ilk aynalı teleskopu gerçekleştirdi, ve ertesi yıl Royal Society üyeliğine seçildi. Royal Society'e sunduğu renk olgusuna ilişkin bildirisinin eleştirilere hedef olması, özellikle Robert Hooke tarafından şiddetle eleştirilmesi üzerine Newton tümüyle içine kapanarak, bilim .....sıyla ilişkisini kesti.

1675'de optik konusundaki iki bildirisi yeni tartışmalara yol açtı. Hooke makalelerdeki bazı sonuçların kendi buluşu olduğunu, Newton'un bunlara sahip çıktığını öne sürdü. Bütün bu tartışma ve eleştiriler sonucunda 1678'de ruhsal bunalıma giren Newton ancak yakın dostu ünlü astronom ve matematikçi Edmond Halley'in çabalarıyla altı yıl sonra bilimsel çalışmalarına geri döndü.

Cambridge Üniversitesi'nde Katolikliği yaygınlaştırma ve egemen kılma çabalarına karşı başlatılan direniş hareketine öncülük eden Newton, kral düşürüldükten sonra 1689'da üniversitenin parlamentodaki temsilciliğine seçildi. 1693'de yeniden bir ruhsal bunalıma girdi ve yakın dostlarıyla, bu arada Samuel Pepys ve John Locke ile arası bozuldu. İki yıl süren bir dinlenme döneminden sonra sağlığına yeniden kavuştuysa da bundan sonraki yaşamında bilimsel çalışmaya eskisi gibi ilgi duymadı. Daha sonra 1699'da Fransız Bilimler Akademisi'nin yabancı üyeliğine 1703'de Royal Society'nin başkanlığına seçildi. Newton 'Eğer diğer insanlardan ileriyi görebiliyorsam,bu devlerin omuzlarında olduğum içindir.' diyerek kendine yardım edenleri unutmadığını göstermiştir.

Isaac Newton'dan Seçme Sözler

- Eğer daha ileriyi gördüysem, devlerin omuzlarında durduğum için olmuştur.

- İnsanlar sayılar gibidir; o insanın değeri ise o sayının içinde bulunduğu sayı ile ölçülür.

- Platon benim arkadaşım, Aristoteles de benim arkadaşım; ancak benim en büyük arkadaşım doğruluk.

- Yıldızların hareketlerini hesaplayabilirim; ancak insanların deliliklerini değil.

- Tanrı her şeyi ölçüyle yaratmıştır; ağırlık, sayı ve uzunluk.

- Diğer tüm kanıtları bir yana bırakırsak baş parmak bile benim Tanrı'nın varlığına inanmam için yeterlidir.

- Aşk köprü kurmaktır. İnsanlar köprü kuracakları yerde, duvar ördükleri için yalnız kalırlar.

- Sağlam bir tahmin olmadan, hiçbir büyük buluş yapılmamıştır.

- Ne demek yanlış? Ben mi?

- .....ya nasıl göründüğümü bilmiyorum; ama ben kendimi, henüz keşfedilmemiş gerçeklerle dolu bir okyanusun kıyısında oynayan, düzgün bir çakıl taşı ya da güzel bir deniz kabuğu bulduğunda sevinen bir çocuk gibi görüyorum.

- Biz düşüncelerimiz değiliz, biz düşüncelerimizin düşüncesiyiz.

- Eğer diğer insanlardan benim için bir şeyler yapmalarını bekleseydim hiç bir şey yapamazdım.

- Ben, benden öncekilerin omuzlarına tırmandığım için onlardan biraz daha ilerisini görebildim.

sevgen
05-13-2010, 01:10 PM
Cerinthe Kimdir?

Miladın I. yüzyılında yetişen irfancılardandır. Mısırlıdır. Öğrenimini İskenderiye'deki Philoncu Okulda tamamlamış sonrasında da Kudüs, Sésarée ve Antakya'yı ziyaret etmiştir.

Geleneğe göre Saint-Pierre ve Saint-Paul ile bir sünnet olma olayı ve bilinmeyen bazı nedenlerden dolayı arası açılmıştır. Saint-Paul'e karşı olan bu düşmanlık havası dolaştığı yerlere o kadar çok yayılmıştır ki saint-Paul'ün mektuplarında, Cerinthe'e taş atan bir çok parçalar vardır.

Cerinthe, Saint-Mathiu incilinden başkasını kabul etmezdi. Epiphane'ye göre Cerinthe, Kudüs'ten ayrıldıktan sonra Anadolu'ya geçmiş ve orada kendi, "Kafirliğinin uçurumu"nu yaymıştır. Doktrinini yaymak için şehirleri dolaşmış ve Ephése'deki seyahatlerinden birinde hamamda havari Saint-Jean'la karşılaşmıştır. Havari, onu görünce çıraklarına: "İçeriye gerçeğin düşmanı girdiğinden, bina yıkılıp altında kalmamak için çabuk buradan çıkalım" demiş.

Cerinthe'nin en çok beynini yoran şey, âlemdeki kötülüğün nereden geldiği sorunudur. Cerinthe'nin sistemi bu sorunu çözme iddiasındadır. O, kendisinin üstün bir varlık olmadığını sadece göksel bir takım vahiylere nail olduğunu söylerdi.

Varlığın doruğundaki her türümün kaynağı olan bir tek Tanrı'nın bulunduğunu ve bunun maddeyi yaratmadığını; bunun türüm merdiveninin aşağı basamağında bulunan ve tanrı varlığını bilmeyen meleklerin eseri olduğunu iddia eder. Ona göre diğer irfancı okul şeflerinin öğrettiği gibi, Yahudilerin Tanrısı, yaratıcı meleklerin şefi değildir. Din kanunlarını vahyeden melektir. Sisteminin bu noktasına da Cerinthe, Philon'un sadık bir çırağıdır.

Sistemin diğer bölüğünde, İsa'nın bir bakireden doğmuş Tanrı olmadığını, belki diğer insanlardan daha yetkin olan Yusuf ve Meryem'den doğmuş bir adam Olduğunu, vaftiz edildikten sonradır ki, kutsal ruha ve her şeyin bilinmeyen babasının vahiylerine nail olduğunu iddia eder.

Neander, Ewald, Gieseler, Lipsius, Kurtz, Baur, Dorner, Uressensé, Robertson, Woscott gibi tanınmış kişiler Cerinthe'in düşüncelerinin gerçek niteliğini araştırmışlardır.

sevgen
05-13-2010, 01:12 PM
Origenes Kimdir?

(185 - 254)
Yunan .....sının Doğu bölümünde yetişmiş olan Origenes İskenderiye'de Clemens'in okulunda görev almıştır. Hıristiyanlığın ilk dönemi için çok önemli ve karakteristik bir düşünürdür. Ammonios Sakkas'ın öğrencisi olan Origenes'in karakteristik yanı, Hıristiyanlık ile Yeni Eflâtunculuk arasında sallanmasıdır. Nitekim bu "kararsızlığı" kendisini Kilise ile anlaşmazlığa düşürmüş ve sonunda Hıristiyan cemaatinden kovulmasına neden olmuştur.

Yeni Eflâtunculuk ile Hıristiyanlık arasında başlıca farklardan birini, "Allah anlayışı" oluşturur. Hıristiyanlık Allah anlayışını Yahudilikten almıştır, yani Allah, Hıristiyanlığa göre de, evreni yoktan yaratmış olan bir "Yaratıcı "dır. Oysa Yeni Eflâtunculuk evreni Allah'ın bir görüntüsü olarak düşünür. Evren, ışığın güneşten çıkıp yayılması gibi, "kutsal anlamın bir yayılması"dır. Origenes de Allah anlayışında daha çok Yeni Eflâtunculuğa yakındır.

Hıristiyanlık ile Yeni Eflâtunculuk bir de "Allah ve insan" ilişkisi konusunda farklı düşünürler. Hıristiyanlığa göre insan Allah'ın "yarattığı" bir yaratıktır ve bundan dolayı Allah ile insan arasında yaratan ve yaratılan ilişkisi geçerlidir. Bu nedenle ikisinin arasında "aşılamaz bir uçurum" bulunur. Oysa Yeni Eflâtunculuk için insan, Allah'ın bir görünüşüdür. İnsan kendinden geçme (cezbe) durumunda yeniden Allah ile "birleşme" imkanına sahip olur, ancak bu kendinden geçmenin (cezbenin) kutsal anlamda olması şarttır.

Sonuç olarak Hıristiyanlık evrenin "belli bir zaman içinde", yani, zamanın başlangıcında yaratılmış olduğuna inanır. Ayrıca Hıristiyanlığa göre Allah'ın insan biçimine girmesi, "bir kez" olmuştur ve bu belli bir tarihte olmuştur, bir daha yinelenmeyecektir.

Origenes ise Hıristiyanlığın bir kez olan olayını, "zamanın üstünde" olan olay olarak ve de sonsuz olay olarak anlama eğilimindedir. Bu eğilim onu, evreni "yinelenen bir gelişim" olarak anlamaya götürmüştür. Origenes'e göre Allah'ın yarattığı bir yaratık olan insan, yalnızca zayıf olduğu için günah işleyip Allah'tan ayrılmıştır.

O halde "günah" Allah'a başkaldırmanın bir sonucu olmayıp, yalnızca insanın zayıf olması yüzünden meydana gelir. Ancak Allah bu düşkün yaratığına yardım edecek, ona şefaat (bağışlama) ederek onu düştüğü günah çukurundan çıkaracaktır. Nitekim insan yalnızca ceza olarak, daha doğrusu, günahtan "arınsın" diye bir bedenle yaratılmıştır.

Ceza bir düzelme (ıslâh) aracı olduğu için, günahkârların tümü sonunda günahlarından temizlenerek Allah'a dönmek olanağına sahiptir. Nitekim tüm yaratıklar (şeytan da dahil) sonunda kurtulacak ve yeniden Allah ile birleşecektir. Ancak yaratılanların zayıf olmaları devam edeceğinden, bunlar Allah'tan yeniden ayrılacaklar ve bu hareket bu şekilde sayısız kez yinelenerek sürecektir.

Origenes'in, evrenin sürekli bir döngü içinde olduğu görüşü, Hıristiyanlığa hiç uymayan, daha çok Gnosis'e uyan bir düşünüştür. Bu ve bunun gibi Hıristiyanlığa aykırı fikirleri, Origenes'in Kilise ile arasının açılmasına neden olmuştur.

sevgen
05-13-2010, 01:14 PM
Peter Alekseyeviç Kropotkin Kimdir?

9 Aralık 1842'da Moskova'da doğdu. Babası Prens Aleksei Kropotkin; annesi ise Yekaterina Nikolaevna'dır. 1846'da anneleri veremden ölünce, Peter ve kardeşleri daha katı olan babaları tarafından büyütülür.

Kropotkin Ağustos 1857'de on beş yaşındayken St. Petersburg'daki Pages Taburu'na katılır. Bu taburda çoğunluğu soylu sınıfından 150 genç eğitim görmektedir. Kropotkin sınıf arkadaşları ile ilişkilerini geliştirmekte zorlanır; taburdan ayrıldığı 1862'ye kadar zamanının büyük bir bölümünü kitap okumaya, mektup yazmaya ve dergi çıkarmaya ayırır.

Pages Taburu mezunlarının Rus ordusunda istedikleri yerde göreve gitme hakları bulunmaktaydı. 1862'de mezun olan Kropotkin ise Sibirya'yı tercih etti. Böylece on yıl sürecek bir gezginlik dönemi başlamış oldu. Sibirya'da aldığı görevler Kropotkin'de hükümete karşı bir hayalkırıklığı oluşmasına neden oldu.

1864'de işinden istifa etmeyi düşündüğü bir sırada, kendisine Mançurya'nın coğrafik araştırmasına katılması teklif edildi. Teklifi kabul eden Kropotkin 1865 yılında kendisini tamamen bu coğrafi araştırmaya adadı.

Kropotkin 1867 Nisan'da nihayet ordudan ayrıldı; ve Irkutsk'u terk ederek St. Petersburg'a döndü. Burada Merkezi İstatistik Komitesi'nde çalışmaya başladı. Bir taraftan da Coğrafya Topluluğu için yaptığı çalışmalara devam ediyordu. Üniversiteye kayıt yaptırdı, ama mali sorunlar yüzünden mezun olamadı. 1868-1870 yıllarında zamanını tamamıyla coğrafya çalışmalarına ayırdı.

1871 Sonbaharında babası ölür. Aynı yıl Kropotkin kamu görevlerinden ayrılır. İmparatorluk Coğrafya Topluluğu ona sekreterlik görevi teklif eder. Bu onun yaşındaki birisi için büyük bir onur sayılan bir görevdir; ancak Kropotkin orada yapacağı kariyeri boşa geçirilmiş olarak değerlendirerek, teklifi reddeder.

Kropotkin ve Anarşizm

1871 Paris Komünü'nün etkisi ile işçi hareketlerine olan ilgisi artar; işçi hareketleri hakkında daha çok şey öğrenmek için yurtdışına seyahat etmeye karar verir. 1872 Şubat'ta Rusya'dan ayrılarak İsviçre'ye hareket eder. Zürih'e varır varmaz hemen Enternasyonal'in yerel şubesine üye olur. Ancak bir süre sonra daha radikal olan Jura Federasyonu'nun Neuchatel'deki merkezini ziyaret eder. Buradaki izlenimleriyle anarşizmi benimser.

Kropotkin 1872 Mayıs'ta Rusya'ya döner; nihilistlerin liderliğindeki Chaikovski Çevresi içinde devrimci görüşlerin yayılmasında önemli bir rol üstlenir.

1873 yılında Peter Kropotkin tutuklanarak hapse atılır; 1876'da İngiltere'ye kaçar. Burada kısa bir süre kaldıktan sonra İsviçre'ye giderek Jura Federasyonuna katılır. 1877'de Paris'e gider; burada sosyalist hareketin başlatılmasına katkıda bulunur. 1878'de İsviçre'ye döner; Jura federasyonunun devrimci gazetesi Le Révolté'ye yazılar yazar.

1881'de, Çar II. Alexander'ın suikaste uğramasından kısa bir süre sonra Kropotkin İsviçre'den sınırdışı edilir. Thonon (Savoy)'da kısa bir süre kaldıktan sonra Londra'ya gider. Burada bir yıl kadar kaldıktan sonra 1882'nin sonlarına doğru tekrar Thonon'a döner. Burada Fransız hükümeti tarafından tutuklanır. Lyon'da yapılan duruşmada Enternasyonal üyesi olduğu gerekçesiyle beş yıl hapis cezasına çarptırılır. 1886'da serbest bırakılınca Londra'ya yerleşir. Aynı yıl Sibirya'ya sürgün edilen kardeşi Alexander intihar eder.

1890larda zamanının çoğunu yazmakla geçirir; kitaplarında anarşist-komünizmi teorisini geliştirmeye çalışır. 1897'de Kanada ve ABD'yi ziyaret eder. Amerikan dergisi Atlantic Monthly anılarını basmayı kabul eder.

1901-1909 yılları arasında daha çok Rusça yazılar yazar. 1905 devriminin başarısızlığa düşmesi hayal kırıklığına uğramasına yol açar.

Savaş ve Devrim Anlayışı

1909'de İsviçre'ye döner; Lena altın madenlerinde 270 işçinin katledilmesi olayının gündeme getirilmesi için çalışır. Ancak bu çabaları Birinci ..... Savaşı ile kesintiye uğrar.

Birinci ..... Savaşı sırasında açıkça Almanya'ya karşı tavır alır. Bu tavrı birçok kişi tarafında sert şekilde eleştirilir; Errico Malatesta gibi pek çok anarşist bu dönemde Kropotkin'den uzaklaşır.

1917'de Petrograd'a gider; burada Kerensky hükümetine yardımlarda bulunur. Ancak Bolşeviklerin iktidara gelmesiyle bu çabaları da sona erer.

Peter Kropotkin 8 Şubat 1921'de öldü. Lenin'in kişisel izni ile Novodevichy mezarlığında anarşistler tarafından büyük bir cenaze töreni düzenlendi. Bu anarşistlerin kitlesel olarak Rusya'daki son bir araya gelişi oldu.

Kitapları

- 1902 Londra, Karşılıklı Yardımlaşma (Mutual Aid: A Factor of Evolution)
- 1892 Paris, Ekmeğin Fethi (The Conquest of Bread)
- Tarlalar, Fabrikalar ve Atölyeler (Fields, Factories and Workshops)
- The Great French Revolution
- 1887, In Russian and French Prisons. Kitabın internet baskısı
- 1889, Bir Devrimcinin Anıları (Memoirs of a Revolutionist).
- 1915 New York, Russian Literature: Ideals and Realities. Kitabın internet baskısı

Makaleleri

- "Research on the Ice age", Notices of the Imperial Russian Geographical Society, 1876.
- "The desiccation of Eur-Asia", Geographical Journal, 23 (1904), 722-741.

sevgen
05-13-2010, 01:16 PM
Albert Schweitzer Kimdir?

(d. 14 Ocak 1875 - ö.4 Eylül 1965)

1952 Nobel Barış Ödülü sahibi Alman humaniter doktor, filozof, müzisyen, teolog, hayvansever, anti-nükleer aktivisttir.

Çok ilginç bir yaşamı olan Schweitzer, iki doktorasına rağmen tıp doktoru olmaya karar verdi; Afrika'da doktorluk yapma amacıyla 30 yaşından sonra tıp tahsili yaptı; Gabon'da bir hastane kurdu ve yaşamını yöre halkının sağlığına adadı. Geliştirdiği yaşama saygı felsefesi ile günümüzdeki çevreci ve hayvansever hareketlerin öncüsü kabul edilir.

Albert Schweitzer, o dönemlerde Almanya'nın günümüzde ise Fransa'nın bir parçası olan Alsace'da, bir papazın oğlu olarak .....ya geldi. Az bilinen bir gerçek, Jean Paul Sartre'in kuzen olmasıdır. Aralarındaki büyük yaş farkından ötürü Sartre, ona "Amca" diye hitap ederdi. Küçük yaştan itibaren orga karşı büyük tutkusu ve yeteneği vardı, Avrupa'nın en iyi orgcuları tarafından eğitildi; zamanla org yapımı konusunda .....nın en iyi uzmanlarından birisi oldu.

1893'te Strasburg Üniversitesi'nde felsefe öğrenimine başladı ve 1899'da doktorasını tamamladı. Aynı yıl Strasbug'daki St. Nicholas Kilisesi'nde din görevlisi olarak atandı. Ertesi yıl teolojide doktorasını tamamladı ve çeşitli dini okullarda yöneticilik yaptı. 29 yaşına geldiğinde biri teoloji alanında, bir başkası Kant hakkında ve bir diğeri Bach'ın yaşam öyküsü hakkında olmak üzere üç kitap yazarak müzik, din ve felsefe alanlarında değerli katkılarda bulunmuştu; ayrıca org yapımı hakkında da eserler verdi.

Oldum olası insanlığa doğrudan hizmet etmek için büyük bir istek duyan Schweitzer, 1904'te tesadüfen Paris Misyoner Topluluğu'nun yayınladığı bir dergide Fransız kolonisi Gabon'da çalışacak doktor arandığını okudu. Bu ilan üzerine yaptığı araştırma onu, "beyaz adamın" "siyah adama" yaptığı kötülükler ve haksızlıklar üzerine düşünmeye sevk etti. Uzun süredir kendini adayacağı bir insanlık hizmeti arıyordu. Yetimhane kurma ve benzeri girişimleri bürokratik engeller yüzünden gerçekleşememişti. Misyoner çalışmalara hiçbir zaman ilgi duymamıştı; Afrikalılara vaaz vermeye niyeti yoktu ancak doktorluk yaparak beyaz adamın onlara verdiği zararı telafi etmeye çalışabilirdi. Afrika, o yıllarda kara kıta olarak anılıyordu; Avrupa'dan Afrika'ya gitme yürekliliğini gösteren araştırmacı ve misyonerlerin çoğu orada hastalanarak yaşamını yitiriyordu. Buna rağmen Avrupa'daki konforlu yaşamını terkederek Afrika'da doktorluk yapmaya karar verdi. 1905'te dostlarına ve akrabalarına yazdığı mektuplarda tıp eğitimi almaya başlayacağını ve istikamatinin Afrika olduğunu söylüyordu. Bu değişikliğin nedenini ise artık elleriyle çalışmayı arzulaması, yıllardır kelimelerle uğraşmaktan ve sevgi dininden bahsetmekten bıkmışlığı, artık onu uygulamaya geçirmek isteği olarak açıklıyordu. Çevresi onun bu düşüncelerine olumsuz tepki verdi. Kendisini anlayan ve destek olan tek kişi o yıllarda yakın bir arkadaşı olan Helen Bresslau idi.

Tüm itirazlara ve tepkilere rağmen Schweitzer 30 yaşında tıp eğitimine başladı; 38 yaşında eğitimini tamamladı. Ne var ki tüm hayatını Paris Misyoner Topluluğu'nun ilanındaki ihtiyaca cevap vermek üzere yeniden düzenlediyse de göreve talip olduğunda geri çevrildi! Geri çevrilmenin nedeni, onu bu göreve almanın Misyoner Topluluğu aracılığı ile Afrika'ya gitmek isteyecek ve yerlilierin kafasını karıştıracak başka liberaller ve radikal kişilere örnek olmasından duydukları kaygı idi. Topluluk, bu gerekçe ile ona maddi destek olmayı reddetti. Bu tavır, Schweitzer'i yıldırmadı. Bu sefer ücret karşılığı bu göreve talip olan bir doktor olarak değil de, kendi-kaynakları ile profesyonel hizmetlerini sunan bir doktor olarak yeniden başvurmayı planladı. 1912'de Schweitzer ile evlenen hemşire olarak kendini yetiştiren Helen Bresslau, gönüllü olarak ona eşlik edecek; hastane kurmak için gelir sağlama kampanyasını sürdürecek ve ilk 2 yıl tüm masrafları üstlenecekti. Yardımcı olabilecek arkadaşlarının listesini yaptılar. Eğer para toplayabilirlerse, topluluk kendilerine hiçbir masraf getirmeyecek projeleri için onları reddedemeyecekti. Sekiz yıl seyahat hazırlığı ile geçti. Üniversitedeki görevini bıraktı. Uzun dönemli konser anlaşmalarını iptal etti. Küçük bir arkadaş grubunun desteği ile hazırlıklarını sürdürdü. Sonunda, çalışmalarının kesinlikle topluluğun misyonuna zarar vermeyeceğini kabul ettirebildi. 1913'te Gabon'daki Lambaréné'de bir hastane kurmak üzere eşi ile beraber yola çıktı.

Çift, sağlık hizmetleri vermeye bir tavuk kümesinde başladı, zamanla yeni binalar yaptı. Hastane günümüzde binlerce hastaya hizmet verir hale geldi.

Lambaréné'e gelişlerinden 1 yıl sonra 1. ..... Savaşı başladı. Almanya vatandaşı olarak bu Fransız kolonisinde düşman kabul edilmekteydiler. Savaş esiri olarak Fransa'ya götürüldüler. Götürüldükleri yer ülkenin güneyinde, bir zamanlar akıl hastanesi olarak kullanılan ve ressam Van Gogh'un da intiharından önce 4 yıl kaldığı bir mekandı.

1918'de Alsace'a dönebildiler ve 1919'un başında kızları Rhena doğdu. Alsace'da Schwetzer'in annesi, birlikte büyüdüğü pek çok genç ölmüş, her yer yakılıp yıkılmuştı. Karı-koca Schwetzer'in ikisinin de sağlığı bozuktu; bir zamanlar yıldız öğretim üyesi ve öğrenci olduğu Strausbourg Üniversitesi'nde Schweitzer'i hatırlayan yoktu ve maddi açıdan zor durumdaydılar. Ne var ki İsveç'te Uppsala Üniversitesi'nde onu hatırlayan birisi çıktı ve 1920'de ders vermek için ailesi ile birlikte İsveç'e gelmek üzere bir davet aldı. Orada 1915'te geliştirdiği yaşama saygı felsefesini hakkında ilk defa resmi konuşma yaptığı yer oldu. "İnsanın ahlakı insanla bitmemeli, evrene yayılmalıdır; bir parçası olduğu büyük hayat zincirinin yeniden farkına varmalıdır. Tüm varlığın bir değeri olduğunu anlamalıdır. Hayat, bencil veya düşüncesizce hareketler nedeniyle yok edilemeyeceği gibi daha yüce bir değer veya amaç için de feda edilemez."

İsveç'te Afrika deneyimlerini anlatan bir konuşma turu yapmak teklifi alması üzerine borçlarını ödeyebildi ve bu konuda bir kitap yazarak Afrika'ya yeniden dönecek parayı kazandı ancak 1924'te Afrika'ya döndüğünde sağlık durumu iyi olmayan eşi ile kızı ona eşlik edemediler, ancak sık yazışmalarla ilişkilerini sürdürebildiler. Çocukluğunda babasını pek az görebilen Rhena, büyüyüp kendi çocukları olduğunda onlarla birlikte Afrika'ya gitti ve hastanenin laboratuvarında babası ile birlikte çalıştı. Rhena, babasının ölümünden sonra da hastanenin yönetimini üstlendi. Hastanede gönüllü çalışan Amerikalı doktor David Miller ile evlendi ve 1997'de ölümüne kadar Georgia kırsalında onunla yaşadı.

Dr. Schweitzer'in ünü yıllar içinde artmıştı ve pek çok gazeteci ve meraklı onun çalışmalarını görmek için Lambaréné'e gitmişlerdi. Ziyaretçilere herkesin kendi Lambaéné'sini bulması gerektiğini söylediği rivayet edilir. Dr. Schweitzer, 1953 yılında 1952 Nobel Barış Ödülü'nü aldı. Ödülü aldıktan sonra, ömrünü politikadan uzakta geçrimeye çalıştıysa da nükleer silahlanma ve Hiroşima/Nagazaki'nin bombalanması olaylarından duyduğu rahatsızlık onu bu konuyu araştırmaya ve arkadaşlarının da teşviki ile 1957 Bilinç Deklarasyonu adlı .....ca ilgi gören deklarasyonunu yayınlamaya yöneltti. 1958'de ise "Barış mı yoska Atom Savaşı mı?" adlı bir kitap yazdı.

Dr. Schweitzer 1965'te 90 yaşında hayatını kaybettiğinde hastanenin bahçesine gömüldü. Öldüğünde hastanesi 72 binalı 600 yataklı 6 doktor ve 35 hemşireli bir hastane olmuştu.

Yaşama Saygı Felsefesi

Yaşama Saygı, hayatta emin olduğumuz tek şeyin yaşadığımız ve yaşamımızı sürdürme isteğimiz olduğunu söyler. Bu, kendimizden başka tüm canlılarla (fillerden yerdeki otlara kadar) paylaştığımız bir şeydir.Öyleyse tüm canlıların kardeşleriyiz ve kendimize gösterilmesini istediğimiz ilgi ve saygıyı onlara göstermek zorundayız.

Albert Schweitzer'den Seçme Sözler

- Bir çok insan mutsuz olduklarını bilirler; ama daha fazla sayıdaki insan mutlu olduklarını bilmezler.

- Biz hepimiz o denli çok birlikte olduğumuz halde hepimiz yalnızlıktan ölüyoruz.

- Bütün dahiler göklere uzanır, Mozart ise gökten inmiştir.

- Büyük olmak iyidir, ama insan olmak daha iyidir.

- Gelişme iyi şeydir, yeter ki her yönünden anlaşmaya varılsın.

- Hayat, bencil veya düşüncesizce hareketler nedeniyle yok edilemeyeceği gibi, daha yüce bir değer veya amaç için de feda edilemez.

- İnsanın ahlakı insanla bitmemeli, evrene yayılmalıdır; bir parçası olduğu büyük hayat zincirinin yeniden farkına varmalıdır. Tüm varlığın bir değeri olduğunu anlamalıdır.

- Kimi vakit sönen hayat ateşimiz rüzgar gibi bir başkası tarafından körüklenerek alevlenir; ve her birimiz bu ateşi tekrar canlandıran dostlarımıza en içten teşekkürlerimizi borçluyuz.

- Mutluluk bizde olmadığı halde, başkalarına verebileceğimiz tek şeydir.

- Mutluluk iyi bir sağlık ve kötü bir hafızadan başka bir şey değildir.

- Tehlikeli bir dönemde yaşıyoruz, insan kendine hükmetmeyi öğrenmeden doğaya hükmetmeyi öğrendi.

- Uygarlık maddi ve manevi ilerlemedir; bu ilerleme gerek kişilere, gerekse topluluklara hayat uğraşısının yarattığı zorlukları azaltmakla olur.

- Vazife duygusu, en büyük terbiyeci güçtür.

- Ahlaklılığın en büyük düşmanı duygusuzlaşmaktır.

- Etik, yasayan her şeye karşı hissettiğimiz sonsuz sorumluluktur.

- İnsanlar arasında çok soğukluk var; çünkü kendimizi aslında olduğumuz kadar sıcak kanlı göstermiyoruz.

- Sonsuzluktan bize ulaşan ruhani ışının "aşk" olduğunu fark eden; dinin, kendisine doğaüstü gerçekler hakkında eksiksiz bilgiler sunmasını istemekten vazgeçecektir.

- Her insanin bizi insan olarak ilgilendirdiği bilinci azalırsa kültür ve etik sarsılmaya başlar.

- Mutluluğu sadece insanlarla "bölersen", onu "çarpabilirsin."

- Kimse yıllarca yaşadığı için ihtiyarlamaz. İnsanlar ideallerine ihanet ettikleri zaman yaşlanırlar.

sevgen
05-13-2010, 01:21 PM
Benedetto Croce Kimdir? (1866-1952)

Benedetto Croce, 1866-1952 yılları arasında yaşamış olan, 20. yüz yılın ilk yarısının en önemli İtalyan filozoflarından, estetik tarihinin en önemli düşünürlerinden biri. Klasik romantik felsefenin rasyonalizmini örnek alan bir tin felsefesi geliştirmiş ve tinin tek gerçek olduğunu savunmuş olan Croce'ye göre, ten kendisini diyalektik bir biçimde, düşünce ve eylem olarak iki basamakta gerçekleştirir. Bunlardan düşünce ve eylem basamakları da, kendi içlerinde ikiye ayrılır. Buna göre, birinci basamak sezgi, sezgisel bilgi ya da sanat, ikincisi mantıksal bilgi ya da mantıktır.

Ek Bilgiler

Croce; tinin, düşünce ve deneyiminde ortaya konmuş olarak, temel gerçeklik olduğu şeklindeki idealizmin merkez savını kabul eder. Onun idealizminin ayırt edici özelliği düşünce ve deneyimi karakterize etmesidir. Onun gerçeklik ile eşit kıldığı deneyim, aşkın ya da mutlak deneyim değil, insan deneyimidir. Bunun ötesinde, deneyim zamansaldır ve şu an yaşayan deneyim ile sınırlandırılmıştır, geçmiş yalnızca şu anki koşullara değin oluşu açısından gerçektir ve gelecek, şimdiki durumu açıkladığı ölçüde gerçektir. Şimdiki deneyimin iki temel biçim ya da görünümü şunlardır:

1. Kuramsal görünümü, zihnin sezgisel yada kavramsal etkinliği ile tüm bilinenleri içerir,

2. Pratik görünümü, istencin uygulanması sonucu anlağın isteme ve etkinliklerini kuşatır.

Kuramsal etkinlik, hem özdeksel hem de bilgi biçimi ile zihin ortaya koyar sezgi, tam deneyimimizin özdeğini yaratan zihin oluşumudur, estetik, sezgi ile ilintili kuramsal felsefenin dalıdır. Kavramsal düşünme, deneyimin yapı ve düzenlemesini gerçekleştiren zihnin kuramsal etkinliğinin aşamasıdır. Croce’nin arı kavram bilimi olarak tanımladığı mantık, kuramsal felsefenin kavramsal yönü ile ilintilidir. Estetik, sezginin genel bilimi, hem algılama kuramı, hem de güzellik kuramı ile ilintilidir. Croce’nin bu iki anlamlı “estetik” terimini kullanması Kant’ın Arı Usun Eleştirisi yapıtının ilk bölümünde bulunan “estetik” kavramının özgün bilgikuramsal anlamı ile Baumgarten’ın felsefi kuramını nitelendirmek için kullandığı “estetik” teriminin birleşimi Croce’nin kullandığı “estetik” terimini oluşturur.

Bu terimin ikinci kullanımı Croce’nin felsefesi için öğretisel bir anlam taşımaktadır, o, duyum algılanmasındaki sezginin (Kant’m “estetığı”), estetik sezgi ile (Baumgarten’ın “estetiği”) ile öz açısından aynı olduğunu öne sürer. Bir algılama kuramı, eğer uygunsa, aynı zamanda yaratıcı sanatçı ya da şairin etkinliğini de göz önünde bulundurur normal algılama estetik bir niteliğe sahiptir, ve estetik yaratım ve değerlendirme, algısal deneyimin rafine edilmesidir. Duyum algılaması zihnin dışsal nesneden edilgen olarak haberdar olduğu bir oluşum değildir, bu, düşünce bilgilerinin sezgi ile yaratıldığı bir kavrama oluşumudur. Algılama ve sanatsal yaratım arasındaki farklılık, bir tür değil, bir derece farklılığıdır. onların her ikisi de zihnin aynı ifadesel işlevlerinin ortaya konulmasıdır Duyum algılamasının estetik sezgisi imgeler ortamında vurgulama gerektirmektedir ve bu yaratıcı sanatçının birincil işlevidir. Sanatçının algısal sezgilerini ifade eden imgeleri özgün sezgiden ayrı değil, daha çok bu sezgiye geriye dönüştürür. Sanat, bu açıdan, zihni düşüncenin yansımacı seviyelerinden özgür bırakır.

Mantık, sezgi maddesini düzenleyen ve sınıflandıran, kavramsal ve yansımacı düşünce düzeyi ile ilintilidir. Croce, mantığı arı kavramın birimi olarak ve arı kavramı ise Kant ve Hegel’in idealistik geleneğindeki felsefi kategorilerin bir kuramı olarak tanımlar. Croce tarafından sıradan mantığın arı kavramları şunlardır nitelik, evrim, biçim ve güzellik. Croce ortak duyum ve bilimin kavramları ile felsefenin arı kavramlarını karşı karşıya koyar Arı kavram, 1) evrensellik, 2) etkileyicilik ve 3) somutluk, özelliklerine sahiptir.

Her kategori, her deneyimde içkindir (mimanent) Fakat arı kavram aynı zamanda aşkındır (transcendent) O, görgücü örneklerin toplamı tarafından tüketilmiştir. Kavram, zihnin mantıksal etkinliğinin ifadesidir. Bu, algı ya da imgenin, onun estetik etkinliğinin ifadesidir.Kavram, somut deneyimi oluşturan bir olgudur Hegel’in ifadesi ile söylemek gerekirse, o soyut bir evrensel değil, somuttur Onların deneyimdeki somutluğu ve içkinliği nedeniyle felsefe kavramları bilimin soyut ya da sahte-kavramlarıyla karşıtlık oluşturur. Somut ve soyut arasındaki karşıtlık Croce’nin bilimler eleştirisinde ortaya konur; soyut kavramlardan yararlanıldığı için bilimin sonuçları yalnızca göreceli bir geçerliliğe sahiptir. Her ne kadar bazı bilimler, madde, elektron üçgen gibi deneyimlerin bu tür soyutlamaları üzerine çalışmalar yapıyorsa da, onlar deneyim .....sının gerçek oluşturucularıdır. Gerçeğe ancak felsefenin arı kavramları ile ulaşılabilir.

Zihnin pratik etkinliği, iki ayırt edilebilen fakat bölünemeyen aşamada çözümlenebilir isteme ve edim. İsteme ve edim özdeştir: istenç ifadesi olmadan hiçbir edim meydana gelmez. Gerçek bir edim olmadan da istençten bahsedilemez. Bu yalnızca mekanik hareketler için ve bilimin sahte-. kavra için geçerli olabilecek bir durumdur. Kuramsalın, pratik üzerine bağımlılığı karşılıklı değildir. Bilmeden isteme olanaksızdır. Pratik alan, yalnızca fayda ve törel olguya ilişkin ekonomik bir bakış açısına sahiptir. Ekonomik alan yalnızca beniçincilik ile yönetilir. Törel alan ise evrensel bir beniçicilik, bir altruizm ortaya koyacaktır.

Tarih, Croce tarafından felsefesel tarihçinin zihnindeki tarihsel anlayış ve yorumlamasının varolan yaratıcı oluşum olarak ifade edilir. Tarih yalnızca geçmişin olaylara dayanan bir yeniden oluşumu değil, tarihsel oluşumun yaratıcı ve düşsel yorumlamasıdır.

sevgen
05-13-2010, 01:23 PM
Maurice Merleau-Ponty Kimdir?

(d. 14 Mart 1908, Rochefort-sur-Mer - ö. 3 Mayıs 1961, Paris)

Fransız felsefeci ve Fenomenologdur.

Hem Fenomenoloji hem de Varoluşçuluk içinde önde gelen isimlerden biri olarak anılır. Bilinç ve ahlakla ilgili problemler üzerinde duran Merleau-Ponty, bilinçle ..... arasındaki ilişkiyi ele almıştır. Ona göre, algı alanımız, duyumlardan oluşmaz, fakat aralarındaki mekanlarla birlikte, şeylerden meydana gelir. "Varoluşçu fenomenoloji" olarak bilinen eğilimin yetkin bir temsilcisidir Merleau-Ponty.

Merleau-Ponty, esas itibariyle annesi tarafından, Katolik anlam .....sına bağlı olarak yetiştirilmiştir. Yaşamının seyrinde bu yönlü annesinin etkileri söz konusu olacaktır. 1924'te olgunluk sınavını, Fransa'da belli bir akademik derece olan "baccalauréat" ile vermiştir. 1926 yılından itibaren Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir ve Jean Hayppolite ile tanışmıştır.

Merleau-Ponty, Paris'te Yüksek Öğretmen Okulu'nda öğrenim gördü. 1930 yılında felsefe öğretmenliği sınavını verdi. Onda ilk olarak Leon Brunschvicgs ve Henri Bergson'un yazılarının etkisi görülür. Ardından Emilie Bréher ve Jean Laporte'nin etkilerinden söz edilebilir. Ancak düşüncelerinin şekillenmesinde Fenomenolojinin ve özellikle Edmund Husserl'in belirgin etkileri olduğu açık olarak vurgulanması gereken bir noktadır.

1931-1935 yıllarında Beauvais ve Chartre'de ögretmenlik yapmıştır.1935-1937'de Esprit adlı bir dergide çalışmıştır. 1935'ten itibaren, Alexandre Kojéve'nin Hegel okumalarına dahil oldu.Üniversitede Karl Marx okudu.

1939'dan sonra Paris'te çeşitli okullarda felsefe öğretmenliği yapmış, 1945 yılında doktorasını gerçekleştirmiştir ve Lyon Üniversitesi'nde profesör olmuştur.

1945-1952 arasında Les Temps Modernes'nin yayın yönetmenliğini Jean-Paul Sartre ile paylaştı.

1949-1954 yıllarında, Sarborn'de profesör olarak Çocuk-psikolojisi ve Pedagoji üzerine çalıştı. 1952 yılında da ünlü College de France'da felsefe profesörü oldu.

1955 yılından itibaren Sarte ve Boauvoir ile arası açılmaya başladı.

1959 yılında etkileyici ve onun çok yönlü fenomenolojisini gösteren "Görünür ile Görünmez" yazmaya başladı, ancak kitabı tamamlayamadı. 3 Mayıs 1961'de beklemedik bir şekilde erken öldü.

sevgen
05-13-2010, 01:26 PM
Wilhelm Dilthey Kimdir? (1833-1911)

19.11.1833'de Bir Protestan rahip ailesinin çocuğu olarak Ren kıyısındaki Biebrich’de doğdu; teoloji ve felsefe öğrenimi gördü.

Dilthey, yaşadığı dönemde doğa bilimlerinin yaygın etkisine karşı, “insan” ı değişkenliği ve olumsallığı bağlamında ele alan bir yaşam felsefesi geliştirmiştir.

İlahiyat öğreniminden felsefeye geçen düşünürümüz, öğretmenlik döneminden sonra, akademik düzeyde felsefi araştırmaya yöneldi.

Çok değişik konularda yoğun araştırmalara girişti. İlahiyat, felsefe ve edebiyat konularının yanı sıra, sosyoloji, etnoloji, psikoloji ve fizyoloji gibi ampirik bilimlerdeki gelişmeleri de yakından izledi.

1864’te Berlin’de doktorasını tamamladı ve 1866’da Basel Üniversitesi’nde çalışmaya başladı. Bunu 1868’de Kiel, 1871’de de Breslau üniversitelerine atanması izledi. 1882’de Berlin Üniversitesi’nde R. H. Lotze’un yerini aldı ve yaşamının geri kalan bölümünü burada geçirdi.

Önceleri “insan, toplum ve devlet bilimleri” olarak biraz da bulanık biçimde özetlediği, ama daha sonra Geisteswissenschaften (Tinsel Bilimler) adını verdiği bilimlerin felsefi temelini araştırdı. Bu terim sonunda tarih, felsefe, din, psikoloji, sanat, edebiyat, hukuk, siyaset ve ekonomi alanlarını toplu olarak belirtmede yaygın kabul gördü. Bu araştırmaları ürünü olan Einleitung in die Geisteswissenschaften’ın (Tinsel Bilimlere Giriş) ilk cildi 1883’te ortaya çıktı. Üzerinde çalışmayı aralıksız sürdürdüğü ikinci cildi hiçbir zaman tamamlayamadı, ama bu ilk yapıtı bir dizi önemli denemeye yol açtı.

Dilthey’m etkilendiği başlıca kaynaklar, Vico, Herder, Goethe, Schleiermacher’in yenilediği şekliyle 19. yüzyılın felsefi hermeneutiği, Alman İdealizmi (özellikle Hegel), Romantik Fioloji Okulu (özellikle Schlegel ve Böckh) ve Alman Tarih Okulunun tarihçilik anlayışıdır.

O, bu etkiler çerçevesinde yöneldiği Batı tarihinin tümünü, özellikle Batı bilim ve sanat tarihini, didiklercesine araştırmış ve yorumlamıştır. Onun Batı tarihi, bilimi ve sanatı üzerine yorumlanın pek çoğunun bugün de aşılamamış olduğunu söylemek, hiç de abartma olmaz.

Dilthey bu derinleşme ve yoğunlaşma içerisinde; tarihi ve toplumu konu edinen bilimlerin (tin bilimlerinin) dayanacağı ve fakat doğa bilimlerinin dayandığı ve Kant’ın “salt akıl eleştirisi”nde işaret ettiği zeminden farklı olacak bir epistemolojik zemini araştırmaya yönelmiş, ölümüyle yarım kalan bir “tarihsel akıl eleştirisi”ne kendini adamıştır. Ölümünden sonra “Toplu Yazılar” (Gesammelte Schritten) dizisi içinde bir araya getirilen eserlerinin basımı, 1972’de 16 büyük boy cilt olarak tamamlanmıştır.

sevgen
05-13-2010, 01:27 PM
Pythagoras (Pisagor) Kimdir?

Hayatı

Doğum yeri olan Sisam adasından M.Ö. 529'da Güney İtalya'ya, Crotona'ya göç etti. Crotona bu yörenin zengin liman kentlerinden biriydi. Pisagor burada biraz kişisel çekiciliği, kendinde varolduğunu iddia ettiği kehanet gücü, biraz da etrafında yarattığı gizemci havasıyla zengin ve soylu delikanlılardan üç yüz kadarını bir çatı altında topladı ve okul kurdu. Pisagor öğrencilerini iki bölüme ayırıyordu : Dinleyiciler ve matematikçiler. Okula dinleyicilik ile başlanıyor başarılı olunursa matematikçiliğe geçiliyordu. Ayrıca Pisagor "DÜNYA'NIN YUVARLAK OLDUĞU"nuda keşfetti.

Öğretisi

Klasik Mısır ve Babil kahinlerinden aldığı eğitimi 34 yıl süren Pisagor yeniden İtalya'ya döndüğünde elinde belirli kademelere bağlı şekilde oluşturduğu Örfeik öğretilerin yeniden canlanmasına yardımcı olacak bir gizemciliği taşıyordu. Mısır'da Osiris dinine bağlı aldığı eğitim ve daha sonra Mısır'ın Babil tarafından işgali ile gittiği matematik ülkesi Byblonya'da aldığı eğitimle matematiğin kutsallığına inanan Pisagor düşüncesindeki sayıların önemi de buradan gelir. Eski Mısır'daki kahinlerin ve Babil rahiplerinin ayinlerini müzikle gerçekleşmesi ve müzik formatının matematiksel işlemlerle doküman edilmesi ile müzik Pisagor felsefesinde önemli bir yer edindi. Notalara paralel olarak sayıların da belirli bir düzene bağlı olduğunu savunan Pisagor 1'i tanrısal olarak yorumlarken 10 sayısının tanrısal olanla hiçliğin mükemmel birliği ifade ettiğini savunmuştur. Pisagor öğretisi evrende her şeyin bir sayı ile (özellikle tam sayı) özleştiğini öne sürer. 5 rengin, 6 soğuğun, 7 sağlığın, 8 aşkın nedenidir. Düzgün geometrik şekiller de pisagorculukta önemlidir. Pisagor müzik ile de uğraştı. Telin kısalmasıyla, çıkardığı sesin inceldiğini keşfetti. İki telden birinin uzunluğu diğerinin iki katıysa, kısa telin çıkardığı ses uzun telin çıkardığı sesin bir oktav üstünde olduğunu gördü. Eğer tellerin uzunluklarının oranı 3'ün 2'ye oranı gibiyse, iki telin çıkardığı sesler beşli aralıklı idi. Bu nedenle örneğin bağlamada parmağımızı tellerden birinin ortasına bastığımız zaman, teli titreştirirsek çıkacak olan ses, tel boş titreşirken çıkacak sesin bir oktav üstünde olacaktır. Benzer şekilde eğer parmağımız teli uzunluk 2/3 oranında bölen noktadaysa, telin boş durumuna oranla bir beşli aralık yukarda ses çıkacaktır.

Pisagor, sabah yıldızı ile akşam yıldızının aynı yıldız olduğunu ilk anlayan Yunanlıdır. Kendisinden sonra bu yıldız uzun süre Afrodit olarak anıldı. Bugün bunun Venüs gezegeni olduğunu biliyoruz.
Pisagor, .....'nın Güneş etrafında döndüğünü ileri sürdüğü zaman oldukça sert tepkiyle karşılaşmıştır. Bilimler hakkındaki görüşlerinin ne kadarının ona ait olduğu bilinmemektedir.
Pisagor öğretisini sunduğu felsefe okulunun kurucusudur. Bu okul aynı zamanda dini bir topluluk ve o zamanın politikasına oldukça egemendir. Pisagor'un matematik, fizik, felsefe, astronomi ve müzikte getirmek istediği yenilikleri, buluşları hazmedemeyen bir takım siyasetçi ve gruplar, halkı Pisagor'a karşı ayaklandırarak, okulunu ateşe vermişler, Pisagor ve öğrencileri bu alevler arasında ölmüşlerdir.

Pisagor ezoterizmi

Ezoterizm'de Pisagor büyük inisiyelerden biri olarak kabul edilir. Delf’te, Mısır’ın Teb ve Menfis kentlerinde ve Babil’de bulunmuş olan Pisagor inisiyatik eğitim aldıktan ve uzun gezilerinden sonra, Taranto Körfezi’nin uç noktasındaki bir Dor site-devlet’i olan Croton’da (Crotona) bir enstitü açarak kendi ezoterik ekolünü kurmuştur. İnisiyatik niteliğinin yanı sıra bilimler akademisi niteliği taşıyan bu enstitüde dinler ve manevi bilimlerin yanı sıra maddi bilimler (fizik, matematik, siyaset bilimi vs.) de öğretilmekteydi. Pisagor bu bilimlere “insan bilgisinin tümünü kuşatan” anlamında “matemata”lar adını vermişti ki, bilindiği gibi, matematik sözcüğü bu terimden doğmuştur. Pisagor’a göre, tüm felsefe ve dinlerde “hakikat”in (verite) dağınık ışınları yer almaktaysa da, bu ışınların merkezi ezoterik doktrindi. Ayrıca hakikate ulaşmada öncelikle “sezgi” gerekliydi, gözlem ve muhakeme yeterli değildi.

Pisagor’un rejim modeli

Pisagor Croton’da inisiyatik eğitim yoluyla, “yönetici sınıfın ‘liyakate göre atama’yla seçilen bilgelerden (inisiyelerden) oluştuğu yönetim modelini uygulamayı amaçlıyordu. Platon’un sonradan “Devlet” adlı eserinde söz edeceği bu yönetim rejimini, kimilerine göre, .....da (ya da 6.000 yıl içinde) pratiğe geçirebilmiş tek kişi Pisagor olmuştur. Bu yönetim rejimi şöyle açıklanır:

Yöneticiler yurttaşların oylarıyla değil, atama yoluyla seçilmelidir.

Yöneticiler hiyerarşisine alınacak kişiler liyakatleri esas alınarak yöneticilerce belirlenmelidir.
Yöneticiliğe uzanan yolda fırsat eşitliğinin sağlanması için kız ve erkek tüm çocuklar devlet tarafından yetiştirilip eğitilmelidir.

Bu eğitimde belirli aşamalarda sınavlar yapılmalı ve sınavlarda başarılı olamayanlar ekonomik çalışma alanlarına kaydırılmalı, başarılılara ise ezoterik doktrin dersleri verilmeye başlanmalıdır.
Ezoterik öğrenimde kuramsal ilkeleri öğrendiklerini kanıtlayanlar, uygulama deneyiminden oluşan bir eğitimden geçirilmeliler.

Bu eğitimden de geçenler arasından, kitaplardan öğrendiklerini gerçek .....ya, yaşama uygulayabilecek ve başlıca ilgilerinin kamu refahı olduğunu gösterebilmiş olanlar “yöneticiler vasi sınıfı”na seçilebilirler.

Bu sınıfa üye olmanın çekici gelmemesi için, bu sınıf üyelerinin toprakları, özel evleri, altınları olmamalı, yalnızca, fazla olmayan, sabit bir maaşları olmalıdır. Ayrıca bu kimselerin çeşitli sakıncaları olabileceğinden, evlilik yapmamaları gerekir.

Enstitü’nün gelişimi ve dağıtılması

Zamanla enstitü’nün gitgide güç kazanması Pisagorcular’a Croton site-devlet’in yönetimini ellerine almalarını sağlamıştı. Pisagor buraya gelmeden önce aristokratlardan (zengin yurttaşlardan) oluşan 1000’ler meclisince (senatosunca) yönetilen Croton, artık 300 inisiyeden oluşan bir konsey tarafından yönetiliyordu. Pisagorcu yapılaşma, giderek Güney İtalya’nın diğer kentlerine ve Akdeniz’deki bazı adalara da sıçramaya başladı. Fakat çıkarları zedelenenler ve inisiyasyona alınmayanlar bir süre sonra karşılık vermekte gecikmediler. Bundan sonra gelişen olaylar hakkında kaynaklar farklı bilgiler vermektedir. Kimilerine göre Pisagor dahil en üst düzeyli inisiyelerin hemen hemen hepsi öldürülmüş, kimilerine göre de, Pisagor kaçmayı başarmış ve Metapontium kentinde yüz yaşına yaklaşırken eceliyle ölmüştür.

Pisagor’un bilim ve sanata katkıları

- Matematik ve astronomiye katkıları olmuştur.

- Pisagor bağıntısı adıyla bilinen bağıntının kaynağı Pisagor’dur.

- Müziğin matematiksel oranlara indirgenebileceğini ortaya koymuş ve diatonik skalayı keşfetmiştir.

- Günümüzde bazı bilim adamlarının çok sıcak baktığı “kürelerin müziği” adıyla bilinen “kürelerin armonisi” önermesini ortaya atmıştır.

- Müzikle tedavi çalışmalarıyla tıbba katkıda bulunmuştur.

- Bir iddiaya göre, .....’nın yuvarlak olduğunu ve ikili bir hareket içinde olduğunu biliyordu ve bunları yalnızca inisiyelerine açıklamıştı ki, bu açıklamaları, ezoterik doktrin yoluyla kuşaktan - kuşağa aktarılarak bu bilgilerin kabulünde rol oynamıştır.

sevgen
05-13-2010, 01:30 PM
Marcus Tullius Cicero Kimdir?

Marcus Tullius Cicero (M.Ö. 106 - M.Ö. 43), (Lâtin) Romalı devlet adamı, bilgin, hatip ve yazar. Felsefe öğrenimini, Epikürosçu Phaedros, Stoacı Diodotos ve Akademi'ye bağlı Philon'dan almış olan Cicero'nun önemi, Yunan düşüncesini daha sonraki kuşaklara aktarmasından oluşur. Bilgi kuramı açısından, kesinliğe bağlanmak yerine olasılıkların yolunu izlemeyi yeğleyen, buna karşın ahlak alanında, dogmatik bir tavır sergileyip, Stoacılara ve bu arada Sokrates'e yönelen Cicero, Latincenin felsefe dili olarak gelişmesine katkı yapmış ve bu arada, dinsel görüşleri açısından daima agnostik kalmıştır.

Hayatı

3 Ocak M.Ö. 106 yılında Arpinum'da doğmuştur. Çocukluğundan itibaren harika bir öğrenci olmuş, eğitime olan tutkusu ve sevgisi ile ünlenmiştir. Yoğun bir hukuk öğrenimi görmüş, daha sonraları ise edebiyat ve felsefeyle daha çok ilgilenmeye başlamıştır. Savaşı hiç sevmezdi, yine de orduya katıldı. Mahkemelere başkanlık yaptı, ünlü ve başarılı bir hukukçu oldu. Daha sonraları ise konsül oldu, daha önce ailesinden hiçbir kimse konsül olmamıştı, yani o bir novus homo idi. M.Ö. 60 yılında Sezar, ilk Triumvirliği başlattı. M.Ö. 58 yılında Publius Clodius Pulcher'in koyduğu yasa ve aralarında gelişen sürekli muhalefet yüzünden İtalya'yı bir yıllığına terk etti. M.Ö. 50'li yıllarda, Cicero popülist Milo'yu Clodius'a karşı destekledi. Sonra 50'li yılların ortasında Clodius Milo'nun gladyatörleri tarafından Via Appia'da öldürüldü. Cicero Milo'yu savundu, bariz kanıtlar yüzünden pek başarılı olduğu söylenemez. Nitekim Milo sürgüne gitti ve uzun bir süre Marsilya'da yaşadı.

M.Ö. 50 yılında Sezar ile Pompey arasındaki gerilim iyice artmıştı, Cicero bu yıllarda Pompeius'in tarafını tuttu, yine de Caesar'ın düşmanı olmak istemiyor buna göre daha yumuşak bir politika izliyordu. M.Ö. 49 yılında Caesar İtalya'yı işgal ettiğinde, Cicero kaçmak zorunda kaldı. Daha sonraları Caesar onun geri dönmesi için ikna etmeye çalışınca, Cicero İtalya'yı terk ederek Selanik'e gitti. M.Ö. 48 yılında Pompeius taraftarlarıylaydı, bu dönemde onlarla arası açıldı, Ceasar'ın Pharsalus'daki zaferinin ardından Roma'ya geri döndü. Caesar'ın hükümranlığı altında sesini çıkarmadı, yazılarına konsantre olmuştu.

M.Ö. 45 yılının Şubatında kızı Tullia öldü. Hayatı boyu bu şoktan kurtulamadı.

M.Ö. 44 yılında Caesar öldürüldü. Bu dönemde popülaritesi arttı, Senato'nun en güçlü, en sözü geçer adamı haline geldi. Sezar'dan sonra giderek güçlenen Marcus Antonius'yi sevmiyordu. Yine de Marcus Antonius ve Cicero dönemin en güçlü iki adamı olarak diğerlerinden daha öne çıkıyordu. Caesar'ın veliahdı Octavianus İtalya'ya varınca, Cicero Antonius'a karşı onu savunmaya başladı. Sürekli Antonius'u eleştiriyor, Octavianius'u ise övüyordu. Senatus'u da Antonius'a karşı kışkırtmıştı. Cicero'nun ününün doruğuydu bu dönemler. Zamanla Cicero'nun Antonius'a olan kini arttı, kafasındaki plan hem Octavianus hem de Antonius'u aradan çıkarmaktı. Ama bu ikisi Lepidus ile beraber ikinci Triumvirliği kurunca, Cicero'u devlet düşmanı ilân ettiler. Cicero kaçtı, fakat yakalandı. M.Ö. 43 yılının 7 Aralık günü başı kesilerek idam edildi. Başı ve elleri Forum Romanum'daki Rostra'da gösterildi.

Çalışmaları

Konuşmaları

Hiç kuşkusuz Cicero'yu bu kadar büyük ve ünlü kılan özelliği onun inanılmaz hatipliği idi. Toplam 88 konuşması kayda geçirilmiş, bunlardan sadece 58'i bugüne ulaşabilmiştir.

Politik Konuşmaları

Pro Lege Manilia veya De Imperio Cn. Pompei (M.Ö.66)
De Lege Agraria contra Rullum (M.Ö.63)
In Catilinam I-IV (M.Ö.63)
Pro Marcello (M.Ö.46)
Pro Ligario (M.Ö.46)
Pro Rege Deiotaro (M.Ö.46)
Philippicae (M.Ö.44)

Felsefesi

Retorik

de Inventione (M.Ö.84)
de Oratore (M.Ö.55)
de Partitionibus Oratoriae (M.Ö.54)
de Optimo Genere Oratorum (M.Ö.52)
Brutus (M.Ö.46)
Orator ad M. Brutum (M.Ö.46)
Topica (M.Ö.44)

Diğer Felsefi Çalışmaları

Epistulae
de Republica (M.Ö.51)
Hortensius (M.Ö.45)
Lucullus or Academica Priora (M.Ö.45)
Academica Posteriora (M.Ö.45)
De Finibus, Bonorum et Malorum (M.Ö.45)
Tusculanæ Quaestiones (M.Ö.45)
de Natura Deorum (M.Ö.45)
de Divinatione (M.Ö.45)
de Fato (M.Ö.45)
Cato Maior de Senectute (M.Ö.44)
Laelius de Amicitia (M.Ö.44)
de Officiis (M.Ö.44)
Paradoxa Stoicorum (M.Ö.-)
de Legibus (M.Ö.-)
de Consulatu Suo (M.Ö.-)
de temporibus suis (M.Ö.-)

Commentariolum Petitionis (M.Ö.- , Cicero'ya atfedilse de büyük ihtimalle kardeşi Quintus Tullius Cicero tarafından yazılmıştır.)

NOT: Cicero Klasik Latince'de "Kikero" şeklinde, Caesar ise "Kayzar" şeklinde okunur. Latince bir ismin İngilizcede farklı, Fransızcada farklı, İspanyolcada farklı yazılıp, farklı telaffuz ediliyor olması oldukça kafa karıştırıcı olacağından insan, ülke ve şehir adlarının asıllarındaki gibi yazılması ve okunması olabilecek en uygun ve akademik yöntemdir.

sevgen
05-13-2010, 01:31 PM
Panaitios

(M.Ö. 180 - 109) Yunan filozofu. Rodos'da Lindos kentinde doğan Panaitios, orta dönem Stoa felsefesinin kurucusudur. Atina'da Seleukeialı Diogenes'in ve Tarsuslu Antipatros'un öğrencisi oldu. Platon ve Aristoteles'in felsefelerini inceledi. Uzun yıllar Roma'da kaldı ve Scipio ile birlikte M.Ö. 140 yılında Doğu gezisine çıktı. Antipatros'dan sonra okulun başına geçti ve yaşamının son yirmi yılını Atina'da geçirdi. Stoa öğretisinin temel ilkelerine bağlı kalmakla birlikte, eski Stoacılığın katı yanlarını yumuşatarak hümanist bir içerik kazandırdı.

Öteki önde gelen Stoacılara göre daha az yazdığı sanılan Panaitios'a verilen beş incelemeden hiç biri günümüze kadar ulaşmamıştır. Etikle ilgili konuları ele aldığı Peri tou Kathekontos (Ödev Üzerine) adlı yapıtı Cicero'nun De Officiis'inin (Ödevler Üzerine) esin kaynağıdır. Öteki yapıtları arasında Peri Apatheias (Duygusuzluk Üzerine) ve Peri Ekpyroseos tou Kosmou (.....nın Ateşle Son Bulması Üzerine) sayılabilir. Panaitios'un en önemli öğrencisi Apameia'lı Poseidonios'tur.

sevgen
05-13-2010, 01:34 PM
İbn-i Rüşd Kimdir?


11. yüz yılda İbni Sina İslam .....sının doğu kesiminde Aristotelesçi felsefenin parlak yorumcusu ve felsefenin temsilcisi olmuş, fakat yüzyıl kadar sonra Gazali’nin eleştirileriyle İslam aleminde felsefe gözden düşmüştü. XII. yüz yıl sonlarında Aristotelesçilik ve dolayısıyla felsefe, ama bu kez yeni Plantoncu unsurlardan arındırılmış olarak, İslam .....sının batı ucunda, Endülüs’te ilk ve son savunucusunu buldu. İbn-i Rüşd, bir yandan Aristoteles’in temel kitaplarına yazdığı şerhlerle, bir yandan da felsefe-din arasında bir uyuşmazlık değil, tersine bir bütünlük olduğunu, bu ikisinin bir tek gerçeğin iki ayrı anlatım ve kavrayış biçimi sayılması gerektiğini ortaya koymasıyla tanındı.


Kadı, Hekim ve Filozof


İbni Rüşd 1126 yılında Kurtuba’da doğdu. Asıl adı Muhammed, babasının adı Ahmed’dir. Dedesinin dedesi olan Rüşd’ün adından dolayı İbni Rüşd (Rüşd oğlu) diye tanındı. Bilginler yetiştirmiş bir ailenin çocuğudur. Kendisi gibi Kurtuba kadılığı yapmış ve ona adını vermiş olan Ebü’l-Velid Muhammed, Maliki mezhebinin önde gelen bilginlerindendi.


İbni Rüşd, ilk öğreniminden sonra döneminin entellektüel modeline uygun olarak tanınmış hocalardan fıkıh, kelam ve Arap edebiyatı alanlarında dersler aldı; ardından tıp ve felsefe öğrenimi gördü. Dönemin tanınmış filozofu İbni Tufeyl tarafından, aydın bir devlet adamı olan Halife Ebu Yakup Yusuf’a takdim edildi (1160). Aynı yılda ünlü tıp ansiklopedisi el-Külliyât ’ı tamamladı. Felsefeye merakı olan halife onu Aristoteles’in eserlerini şerhetmekle görevlendirdi. İbni Rüşd, önce İşbiliye (Seville) kadıliğına, ardından da Kurtuba başkadılığına atandı. On yıl sonra Marakeş’te saray hekimi olan filozof, bu arada öğretim çalışmalarını da sürdürdü. Ebu Yakup’un 1184’teki ölümü üzerine yerine geçen oğlu Ebu Yusuf Mansur döneminde de uzunca bir süre Ibni Rüşd’ün konumu değişmedi. Bir ara bilinmeyen bir nedenle halifenin tutumu tersine döndü ve filozofu öğrencileriyle birlikte Eli ane (Lucena) kasabasına sürdü; ancak kısa süre sonra araları yeniden düzeldi. Ne var ki filozof çok geçmeden Marakeş’te 1198’de öldü.


Felsefesi


İbn Rüşt, Aristo'nun düşünce sistemini İslam ile kaynaştırmaya çalışmıştır. Ona göre İslam'la felsefe arasında bir çatışma yoktur. Kişinin hem felsefe, hem din yoluyla hakikate erişebileceğini düşünmüştür. Kainatın ebediyetine ve formların ezeliyetine (pre-extant) inanırdı.


Felsefenin temel konusunun varlık olduğunu, felsefenin varolanı, genel bir bütünlük içinde insana verileni incelemeye, açıklamaya çalıştığını savunan İbni Rüşt, bütün varlık türlerinin en tepesinde bulunan yüce bir varlık olarak Tanrı'ya yalnızca var olandan, beş duyu ile algılanıp akıl ilkeleri ile açıklanan varlıklardan yola çıkarak gidebileceğimizi belirtmiştir. Felsefenin, varlık kavramı altında toplanan bütün nesneleri konu edinen disiplin olduğunu belirtmiştir. Bu nedenle düşünce sisteminde felsefe, teolojiden önce gelir. Bununla birlikte, felsefe ve teolojiden her birinin kendisine özgü bir fonksiyonu olduğunu söylemiştir.


ARİSTOTELES FELSEFESİNE DÖNÜŞ


Mantık ve bilgi kuramı İbni Rüşd mantıkta koyu bir Aristoteles takipçisidir. Ona göre mantık, duyulur tikel varlıkların bilgisinden soyut gerçeklere doğru yükselme aracıdır. İnsanda, yalın duyumlardan, muhayyile ürünlerinden derece derece akli gerçeklere doğru yükselmeye bir eğilim ve istek (şevk) vardır. Bize mutlak gerçeğin bilgisi verilmmişse de ona ulaşmamız için istek ve çabanın verilmiş olması bundan daha sevindiricidir. Bu düşünce daha sonra, yaklaşık ifadelerle, Alman düşünürü Lessing tarafından yinelenecektir.


İnsanın bilen öğesi onun «nefs» denilen ruhudur. Hayvanlar bilgiyi duyu ve muhayyile yoluyla, insan ise akılla edinir. Böylece bilgiler ya duyularla ya da akılla kazanılır; bunlardan ilkiyle ti kel bilgilere, ikincisiyle de tümel bilgilere ulaşılır. İbni Rüşd’e göre gerçek bilgi tümel olandır. Duyular ve muhayyile hayvanlarda korunma güdüsünün birer mekanizması olup hayvanlar kendilerini savunmak ve güvenliklerini sağlamak için duyu ve hayaller den yararlanırlar; bu da onların amacı bakımından yeterlidir. in sana gelince, o daha üstün bir yeti olan akla sahip olduğu için duyumları ve hayal ettikleri üzerinde düşünme olanağını elde etmiştir. Bu nedenle insan ruhuna «nkık (düşünen) nefs» denilmiştir.


İbni Rüşd, insan bilgisinin tanrısal bilgiyle karıştırılmaması yolunda bir uyarıda bulunur. «Çünkü, der, insan tikel nesneleri duyularla, tümel nesneleriyse akılla algılar. Bu nedenle algılanan şey değiştikçe buna bağlı olarak insanın algıları (dolayısıyla bilgisi) da değişikliğe uğrar ve nesnelerin çokluğu algıların da çokluğu anlamına gelir.» Oysa Tanrı’nın bilgisi bizimkine benzemez. Çünkü «bizim bilgimiz var olan şeylerin etkisiyle oluşur; Tanrı’nın bilgisiyse var olanların nedeni» olduğundan onlardan etkilenmez, tersine sürekli etkin durumda kalır. Yine aynı ne-denk Tanrı’nın bilgisi ezeli, bizim bilgimizse sonludur.


Aklın eylemi, tümel kavramları ve özleri idrak etmekten ibarettir. Onun bilme eylemi üç aşamalıdır: soyutlama (tecrit), birleştirme (terkip) ve yargıya yarma (hüküm). Biz, bir bilgi nesnesini algıladığımızda onu maddeden soyutlarız; sonra onu başka algılarımızla birleştiririz; son olarak da nesne veya olay hakkında doğru veya yanlış bir yargıya varırız.


İbni Rüşd, her ne kadar haklı olarak, Farabi ve İbni Sina’nın yeniplatoncu felsefeden aldıkları ve Aristoteles’e isnat ettikleri «doğuş» (sudur) kuramının Aristoteles’le ilgisi bulunmadığını kesin bir dille ifade etmiş ve böylece çok önemli bir tarihsel yanılgıyı düzeltmişse de, «Faal (etkin) Akıl» denilen ve İslam filozoflarınca Cebrail olduğu düşünülen göksel varlığa o da inanır. Bu anlayışa göre bizim kuramsal aklımızın işlevi bu akılla bağlantı (itti. sal) kurmaktır. İnsan, yaşamı boyunca zihinsel bakımdan geliştikçe Etkin Akılla ilişkisi de güçlenir. Ancak, İbni Rüşd’ün bu görüşünden mistik bir sonuç çıkarılmamalıdır. Çünkü onda Etkin Akıl’la bağlantı, insan aklının epistemolojik bir alanda işleyişi ve ilerleyişidir; tasavvufta düşünüldüğünün tersine, bilgi eyleminde insan zihni sürekli etkin durumdadır; yani ona bilgi verilmemekte, tersine o bilgiyi almaktadır.


İbni Rüşd, bütün İslam düşünürlerinden daha güçlü ve kararlı olarak, insanların gerçek anlamda var oluşunun, bilimsel düzeylerinin gelişmiş olmasıyla bağlantılı bulunduğuna inanır. Özellikle, Gazali’nin Filozofların Tutarsızlıkları, (Tehâfütü’l-Felâsife) adlı eserine yazdığı karşı eleştiri kitabı Tutursızlığın Tutarsızlığı, (Tehifütü’t Tehafüt) Gazali’nin, doğa yasalarının zorunluluğunu reddeden görüşüne karşı çıkarak «duyulur nesnelerde gözlenen temelli nedenlerin varlığını inkar etmek safsatadır; bunları inkar eden kişi (Gazali), ya aklında olanı diliyle inkar ediyordur (Gazali’nin iki yüzlü davrandığını söylemek istiyor) ya da safsatadan başka bir şey olmayan bir kuşkuya kapılmıştır» diyordu.


Ancak, belirtmek gerekir ki, Gazali, doğa yasalarının zorunlu olmadığını savunurken, gerçekte bunları inkar etmek istemiyordu; sadece bu yasaların zorunluluklarının neden-sonuç ilişkisinden değil, Tanrı’nın iradesinden ileri geldiğini söylüyordu. Yine de İbni Rüşd’ün düşüncesi bilime güveni öne çıkarmak bakımından büyük önem taşır. 0, açıkça e akılsal kavrayış, olguları ve nesneleri nedenleriyle birlikte algılamaktan başka bir şey değildir ve bu işleviyle akıl kendisini öteki algı yeteneklerinden ayırmış olur. Öyleyse nedenleri inkar eden aklı inkar etmiş olur» derken, bilimin evrensel ilkesini ve temel dayanağını dile getiriyordu.


Ancak Gazali’nin, kendisinin de yanlış yorumlanmasına yol açan mistik karizması karşısında, İbni Rüşd’ün böylesine akılcı ve bilimci açıklamaları Akdeniz’in doğu ucunda yankı bulamadı. Oysa bu düşünceler, daha çok Yahudi çevirmenler aracılığıyla, Akdeniz’in batısında, Pirenelerin ötesinde «İbni Rüşdçülük>> (Averroisme) adıyla kurumlaşarak akla ve bilime dayalı yeni bir .....nın kurulmasına öncülük edenlere yoğun bir ışık tutuyordu. Nitekim daha XVIII. yy’da İbni Rüşd’ün 38 kitabından 15’i Arapça’dan Latince’ye çevrilmiş bulunuyordu. Buna karşılık, aynı düşünürün, bir ölçüde Ebü’l-Berekat el bağdadi (ö. 1164) dışında, bir izleyicisi olmadığı gibi İbn Teymiyye (ö. 1327> dışında ciddi bir eleştiricisi de yetişmemiştir. Yahudi çevirileri İbni Rüşd etkisinin Batı’ya taşınmasının ilk aşamasıydı. Yahudilerle Hıristiyanlar arasındaki kültürel yakınlık ve Batı Avrupa’da İbranice’nin yaygın olarak bilinmesi nedeniyle, Raymond Martin (ö. 1254) Roger Bacon (ö. 1294) vb düşünürlerin durumunda görüldüğü gibi, genellikle Ibranice yoluyla Arapça felsefi eserlerin Latince’ye çevrilmesi Xlll. yy başlarında ileri bir düzeye ulaştı.


Varlık felsefesi


İslam .....sinda Farabi ve lbni Sina önderliğinde sözde Aristotelesçi, gerçekteyse büyük ölçüde yeniplatoncu felsefe hakim olmuştu. Aristoteles’in özgün felsefesine ilk kez İbni Rüşd döndü. Filozofun Metafizik’e yazdığı “Metafizik Özeti” adlı kısa şerhin başlıca amacı varlık ve onun bilgisine ulaşmaktır. Kendisi de açıkça «Amacımız, Aristoteles’in Metafizik’inden, onun varlık hakkındaki kuramsal düşüncesini öğrenmektir» der. Aristoteles gibi İbni Rüşd de metafiziği kısaca “varlık bilgisi”olarak tanımlar. Fizik tikel nesnelerin nedenleriyle uğraşırken metafizik bunların en yüksek nedenlerini araştırır. Ona göre varlık bilgisi (yani metafizik), varlığın nedenlerini ve ilkelerini açığa çıkarmayı amaçlayan bir bilgidir. Böylece doğru bilgi varlığa uygunluk taşıyan bilgidir; bunun için de zihnimizde olanın dış .....da olanla uygunluk taşıması gerekir. Sonuçta “varlık” kavramanın iki değişik anlamı ortaya çıkmaktadır.1. Epistemolojik varlık 2. Ontolojik varlık. İkincisi birincisinin temelidir, Yani dış .....da gerçekliği olmayan veya böyle bir varlıkla her hangi bir ilişkisi bulunmayan hiçbir şeyi zihnimizde varlık olarak düşünemeyiz; veya böyle düşünülen bir varlık tümüyle kuruntudur, masal yaratığıdır. Çünkü var olmak, gerçek olmak demektir. Akil dış .....daki varlığın bilgisine ulaşınca, bu varlık artık bir kavram veya öz (mahiyet) durumunda zihinsel varlık haline dönüşün Dış .....daki varlıklara töz (cevher) denir. Töz on kategorinin ilkidir; geri kalanları ikinci dereceden tözlerdir. Örneğin ,”Sokrates insandır” tümcesinde «Sokrates» (tikel varlık) cevher olmakta «insan»dan (tümel varlik) önce gelir. Ancak, insan oluş da Sokrates kadar gerçektir. Bununla birlikte Aristoteles gibi İbni Rüşd de tikel tözleri ya da duyulur varlıkları metafiziğin hareket noktası yapmıştır.


İbni Sina gibi kimi filozoflar, her fiziksel varlığın biri türe ait, öteki de cisme ait olmak üzere iki türlü formu bulunduğunu ileri sürmüşlerse de İbni Rüşd buna katılmaz. Ona göre fiziksel varlıkların yalnızca maddesi ve formu bulunur. Madde, onların duyulur olmalarının, form da akılla kavranır olmalarının nedenidir. İbni Rüşd tümellerin varlığını kabul etmekle Yeniçağ felsefesinin nominalizminden uzaklaşır; ancak ona göre tümellerin (ör. insan kavramı) ayrı ve bireysel varlıklardan (ör. Ahmet, Mehmet kavramı) bağımsız birer gerçekliğe sahip olduğunu ileri sürenler yanılmışlardır. Oysa, Ibni Rüşd’e göre, «Şu bir gerçektir ki, özleri kavramak için tümellerin tikellerden bağımsız birer varlık taşıdıklarını düşünmemize hiç de gerek yoktur.» Tümeller yalnızca zihnimizin soyutlama yoluyla oluşturduğu varlıklardır. Böylece İbni Rüşd, tümel varlıkların ya da ideaların bağımsız gerçekliğini savunan Platon’un realizminden de uzaklaşır ve Aristoteles’in kavramcılığını benimser.


İbni Rüşd, evrenin «ilk madde» (heyula) denilen öğeden yaratıldığını, dolayısıyla yokluktan yaratma diye bir olayın söz konu su olamayacağını savunur. Evren ezeli bir birlik bütünlüktür. Yaratma, hareketten başka bir şey değildir; her hareketin bir konu su olduğuna ve hareket ezeli-ebedi olduğuna göre varlık ezeli ve ebedidir. Bu düşünce, Müslüman kelamcıların «evren yokluktan yaratılmıştır» görüşüyle açıkça çelişmektedir. Evrenin düzenin deki sürekli değişme sürekli hareket demektir, bu da bir «İlk Hareket Ettirici»yi gerektirir ki, o da Tanrı’dır.


Tanrı’nın bilinmesi sorunu


İbni Rüşd, kelamcı yöntemiyle yazdığı «Kanıtların Apaçık Yollarının Keşfi» (al-Kaşf’an Manahic al-Adiila) adlı kitabında Tanrı’nın bilinmesi (marifetullah) konusunda Eş’arilik, Mutezile, Batınilik, Haşviyye (lafızcılık) ve Tasavvuf biçiminde beş ana bölüme ayırdığı İslami akımların yöntemlerini incelemeye koyulmuş; ancak bunlar arasında, güçlü etkisi ve yaygınlığı nedeniyle daha çok Eş’arilik üzerinde durmuştur. O, Allah’ı bilmenin yolunu yalnızzca sözlü gelenekte arayan, akıl ve düşünmeye hiç önem vermeyen Haşviyye’yi, Kur’an’ın insanı akla çağıran, düşünerek Tanrı’ya ulaşmaya yönelten yöntemine aykırı davranmakla suçladı. Mutezile ve bir ölçüde Eş’ariler Allah’ı bilmede akla önem vermişlerdir. Ancak yöntemleri Kur’an’ın izlenmesini istediği yönteme uymamaktadır. Çünkü hareket noktaları belirli diyalektik(cedeli) öncüllerden ibarettir. Sözgelimi «Evren hâdistir; cisimler bölünmeyen parçalardan (atomlardan) oluşmuştur; atomlar yoktan yaratılmıştır; evrenin yaratıcısı zaman dışıdır» gibi. Ancak bu türlü önermeler herkesin kavrayabileceği, tutarlı, hatta kanıtlanmış yargılar değildir. Filozof, insan ahlaksal çabalarla dış dün ya ilgilerini en aza indirip ruhunu ve gönlünü hazır duruma geri rirse Tanrı’nın kendi bilgisini bu gönüle ilham edeceği yolundaki tasavvuf görüşünü de gerçekçi ve yeterli bulmaz. Çünkü, böyle bir yöntem kuramsal olarak geçerli olsa bile, herkes için mümkün bir yol değildir ve görelidir; üstelik bu görüş, Kur’an’ın insanlar için gerekli gördüğü zihinsel çabayı da hiçe saymaktadır.


Gazali’nin filozoflara karşı yönelttiği ünlü eleştirilerden biri de filozofların, Tanrı’nın tikelleri bilmediğini ileri sürdüklerine ilişkindi. İbni Rüşd bu soruna da açıklık getirmeye çalıştı ve haklı olarak bir yanlış anlamayı düzeltti. Gerçekten İslam filozofları, özellikle de İbni Sina, Tanrı tikelleri tümel yasaları içinde bilir. Her şey O’nun bilgisinden taştığına, O’nun yasalarına dayandığına göre, kendi bilgisini ve yasalarını bilmesi her şeyi bilmesi demektir. İbni Rüşd’e göre Tanrı parça parça, bireysel ve kopuk olarak şu ya da bu olayı bireyselliği ve tikelliği içinde bilir demek yanlıştır. Çünkü bu yargı Tanrı’nın bilgisini insanın bilgisine benzetmeye götürür.


Ahlak ve siyasetle ilgili görüşleri


İbni Rüşd toplumdan soyutlanarak yaşanan bir hayatın özellikle bilim ve sanatlar açısından verimli olmayacağım düşünür. Çünkü bu alanda başarı ve verimlilikte, daha önceki birikimlerin büyük katkı sı vardır ve yalnız yaşayan kişi bu birikimden yeterince yararlanamaz. Ayrıca her birey, bütün toplumun mutluluğundan payını almalıdır, İbni Rüşd, muhtemelen Platon’un etkisinde kalarak, erkekler gibi kadınların da toplum ve devlet hizmetlerinde görev almaları gerektiğini düşünür; tam bir iyi niyetle, kadının, maddesel ve zihinsel birikimlerin hem kazanılması hem de korunması çabalarına katılması gerektiğini, oysa dönemindeki yoksulluk ve kötülüklerin bir nedeninin de kadının bir evcil hayvan veya bir tür zevk aracı gibi değerlendirilmesi olduğunu düşünür.


İbni Rüşd, dine de aynı akılcı görüş açısından bakar ve ona ahlaksal amaçları bakımından değer verir. Buna göre din, bir bilimsel kuram olmayıp hukuksal ve ahlaksal yargılar düzenidir. İbni Rüşd bu nedenle söz konusu yargılara ilgisiz kalarak dini bir bilgi kuramı ve felsefe sistemi gibi ele alan kelamcılarla sürekli mücadele etmiştir.


ESERLERİ


İbni Rüşd’ün Lâtince eserlerinin listesi Ernest Renan’da ve ondan naklen Gauthier’de vardır. Lâtince, İbranice ve Arapça eserleri için tam listeler yapılmıştır. Bundan dolayı burada onları tekrar etmeyeceğiz. Yalnızca tetkikimizi kolaylaştırması bakımından, bu eserlerin nasıl tasnif edildiğine ve telif sıralarına işaret edeceğiz.


İbni Rüşd’ün Aristoteles şerhleri umumiyetle 3 gruba ayrılır:


1. Büyük şerhler,
2. Orta şerhler,
3. Haşiyeler ve tahliller.


Yanlışlık ile batıda Casiri, Rossi, Iourdain vb, tarafından İbni Rüşd Aristoteles’in ilk Arap mütercimi ve şarihi diye tanınmıştır. Bu iddianın hakikatten ne derece uzak olduğunu söylemeye lüzum yoktur. Fakat İbni Rüşd bütün eski tercümeler ve şerhlerden,Arista’ya dair tetkiklerin mühim bir kısmından, istifade etmiştir. Arapçadan başka dil bilmediği için Aristoteles’e doğrudan doğruya müracaat etmiş değildir. Fakat batıya Aristoteles’i tanıtan,orta çağın birinci devrini kapayarak Rönesansa zemin hazırlayan lbni Rüşdcülüktü denilebilir. Filozof şerhler ve haşiyelerden ibaret olan bu eserlerinden başka doğrudan doğruya şahsi fikirlerini ihtiva eden eserler de yazmıştır. Asıl şerhleri gibi, bunlar da kısmen latinceye tercüme edilmiştir.


İbni Rüşd’ün eserlerinden te’lif tarihlerini bildiklerimiz şunlardır:
al Kulliyat fil- tiib (36 yaşında), al-Şarh al-şagır bi’l cuz’i -yat va’l hayvan (43 yaşında, lşbiliye’de), al Şarh al-vasat l’il tabiiya va tahlilat al ahira (44 yaşında, İşbiliye), Şarh al-sama va’l alam (45 yaşında, Işbiliye), al-Şark al-sağır li’l faşaha va’l şir yol -vasat İi ma’ba’d’tabi’a (49 yaşında, Kurtuba’da), al-Şark al vasat li’l ahlak (51 yaşında), Ba’z acza min maddat al acram (53 yaşında, Marrakeş’te), al -Kaşf’ an manahic al-adilla (54 yaşında), al-Şarh al-kabir li’l-tabi a (61 yaşında), Şarh Calinus (68 yaşında), al Mantık (71 yaşında)


(İslam Ans., MEB., c. 5/II, rf. 785)

sevgen
05-13-2010, 01:40 PM
Karl Raimund Popper Kimdir?

(d. 28 Temmuz 1902 - ö. 17 Eylül 1994)

Avusturya kökenli İngiliz felsefecidir. Bilim felsefesine önemli katkılarda bulunmuştur.

Karl Raimund Popper 28 Temmuz 1902'de Viyana'da doğdu. 1918-1928 yılları arasında Viyana Üniversitesi'nde öğrenim gördü. Aynı dönemde, yirmi yaşındayken, Viyanalı usta Adalbert Pösch'ten marangozluk eğitimi de aldı ve 1924'te kalfa oldu. 1928 yılında dil kuramcısı Karl Bühler'in danışmanlığında doktorasını verdi. Naziler'in Avusturya'yı işgalinden önce, 1937'de, Yeni Zelanda'ya göçtü. Burada, Canterbury University College'da doçent oldu ve 1945 yılı sonuna dek felsefe dersleri verdi.

1945'te İngiliz vatandaşlığına geçti. 1946'da İngiltere'ye giderek, London School of Economics and Political Science'ta mantık ve bilimsel yöntem profesörü olarak çalıştı. 1961'de Tübingen'deki bir toplantıda, Theodor W. Adorno'yla "olguculuk tartışması"na (Positivismusstreit) girişti. 1965 yılında Kraliçe II. Elizabeth tarafından kendisine "Sir" unvanı verildi. 1969'da London School of Economics and Political Science'tan emekli oldu. Bu tarihten sonra, çeşitli üniversitelerde konuk profesör olarak dersler vermeyi sürdürdü, birçok ödüle layık görüldü ve çalışmalarını daha çok kitaplarının yazımında yoğunlaştırdı. 17 Eylül 1994'te East Croyden'da (Londra) öldü.

YAPITLARI

- Logik der Forschung, 1934 (Bilimsel Araştırmanın Mantığı, YKY, 1998);
- The Open Society and Its Enemies, 1945 (Açık Toplum ve Düşmanları 1-2, Remzi Kitabevi, 1994);
- The Poverty of Historicism, 1957 (Tarihselciliğin Sefaleti, İnsan Yayınları, 1998);
- Conjectures and Refutations, 1963;
- Objective Knowledge, 1972;
- Unended Quest: An Intellectual Autobiography, 1976;
- The Self and Its Brain, 1977;
- Die beiden Grundprobleme der Erkenntnistheorie, 1979;
- Realism and the Aim of Science, 1982;
- The Open Universe: An Argument for Indeterminism, 1983;
- Quantum Theory and the Schism in Physics, 1984;
- A World of Propensities, 1990;
- Alles Leben ist Problemlösen, 1994. (Hayat Problem Çözmektir, YKY, 2005)

sevgen
05-13-2010, 01:45 PM
İbn-i Meymun (Maimenides) Kimdir?

İbn Meymun (bu Arapçadan Türkçeleştirilmiş halidir, Arapçada İbni Memun`dur aslı) ya da gerçek adı Moses Maimuni (Latinceleştirilmiş hali Moses Maimenides) ya da Rambam olarak bilinen 1135-1204 yılları arasında yaşamış Musevi düşünür. Museviliği Aristoteles felsefesiyle uyumlu hale getirmeye çalışmış olan İbn Meymun, metafiziğin en yüksek insani faaliyet türü olduğunu, fakat bunun herkese açık olmadığını söylemiştir. Tanrı'nın ve .....nın doğasına ilişkin sağlam ve gerçek bir kavrayışa, yalnızca felsefenin erişebileceğini öne süren İbn Meymun, Tanrı'nın varoluşunu tümüyle Aristoteles'in koyduğu ilkelere dayanarak kanıtlamıştır.

Ek Bilgiler

(1135-1204)

Ortaçağın ilk gerçek Aristocusu olan İbni Rüşd'ün izini Moses Maimuni (Lâtince söylenişi: Miamonides, Doğudaki söylenişi ile: İbni Me'mun) isimli bir "Yahudi" filozofu sürdürmüştür ki, onun Ortaçağın belli bir dönemi üzerinde etkisi büyük olmuştur. Maimuni için de "gerçek filozof" Aristo'dur ve hiç kimse Aristo kadar gerçeğe yaklaşamamıştır.

Aynı şekilde o da Hıristiyanlığın ve öteki dinlerin Aristoculuk ile yorumlanabileceğine inanır. Maimuni İbni Rüşd ile birleşerek, din ile felsefe arasında önemli bir ayrılık olmadığını, yalnız dinin daha çok anımsatıcılarla, felsefenin ise kavramlarla düşünüldüğünü söyler.

Maimuni bazı noktalarda İbni Rüşd'den ileri giderek onu aşar. Maimuni'ye göre din ile felsefenin "ayrılığa" düştüğü her yerde, daha çok felsefeye inanmak gerekir. Bir başka deyişle: Vahye dayanan din kuralları ile felsefi bilgiler arasında bir anlaşmazlık olduğu zaman, dini "sembolik" karşılamak gerekir. Burada ilk kez, "akla dayanan bir din" anlayışı ile karşılaştığımızı söylemeliyiz.

İskenderiyeli Clemens "anlamak için inanıyorum" diyordu. Maimuni'ye göre ise, yalnızca imana dayanan din, ancak bir ilk aşamadır. Bundan sonra, akla dayanan bir din doğacaktır. Ancak bir felsefî bilgi halinde olan dini kurallar bizi kutsal gerçeklere ulaştırabilir. Maimuni de, aynı İbni Rüşd gibi, sonraları Skolastiğin parlak dönemine temel olacak olan, gerçek Aristoculuğun temsilcilerindendir.

sevgen
05-13-2010, 01:48 PM
Poseidonios Kimdir?

(M.Ö. 135 - 51)

Yunan filozofudur. Döneminin ve bir olasılıkla tüm Stoacı okulun en bilgili üyesi olarak kabul edilir. "Atlet" lakabıyla anılan Poseidonios Suriye'de Apameia kentinde doğdu. Yunanlı Stoacı filozof Panaitios'un öğrencisi oldu ve bir çok yere gittikten sonra Rodos'a yerleşip ders vermeye başladı. Onun ünü pek çok bilgini buraya çekmeye başladı. Yazıları ve kişisel ilişkileriyle Stoacılığın Roma .....sında yaygınlaşmasında Panaitios'dan sonra en etkili kişi oldu. Hiç biri günümüze ulaşmayan 20'yi aşkın yapıtının yalnızca başlıkları ve konuları bilinmektedir.

Orta dönemin öteki Stoacıları gibi Poseidonios da daha eski Stoacılar'ın görüşleriyle Platon ve Aristoteles'in görüşlerini birleştiren eklektik bir düşünürdür. Ama insan tutkularının yalnız yanlış yargılar değil, içsel nitelikler olduğunu savunan etik öğretisiyle çağdaşı Stoacılar'dan ayrılır. Doğa bilimi, coğrafya, astronomi ve matematikle de ilgilenen Poseidonios, Yer'in çapını, Ay'ın gel-git üzerindeki etkisini, Güneş'in uzaklığını ve büyüklüğünü hesaplamaya çalışmıştır. M.Ö. 146-88 arasını kapsayan 52 ciltlik tarih çalışması ilkçağ yazarları için güvenilir bir bilgi kaynağı olmuştur.

sevgen
05-13-2010, 01:53 PM
Aquinalı Thomas Kimdir? (1225 - 1274)

Aquinalı Thomas: 1225-1274 yılları arasında yaşamış olan, ünlü Hıristiyan filozoftur.

Düşünce tarihinin tanıdığı en büyük kafalardan biri; Platon ve Aristoteles klasik ..... ya da Yunan felsefesi için neyse, Ortaçağ Ortaçağ felsefesi için o olan veya senteziyle, felsefenin Ortaçağda ulaştığı en yüksek düzeyi ifade eden Aquinalı Thomas her şeyden önce kendisinden önceki Hıristiyan düşünürlerin yapmış olduğu gibi, tutarlı bir teoloji geliştirmek, Kilisenin veya Kilise Babalarının öğretisindeki kimi çelişik unsurları ortadan kaldırmak ve Hıristiyan inancını sistemleştirmek işiyle meşgul olmuştur. Fakat Aquinalı Thomas’ın gerçekleştirdikleri, o aynı zamanda bir büyük filozof olduğu için, bundan ibaret değildir. Onun içinde yaşadığı ve Hıristiyanlığın hakim olduğu ..... bir süreden beri öylesine değişmiş ve genişlemiştir ki, Hıristiyan teolojisinin salt öte .....cı şeması tatmin edici olmaktan çıkıp, önemli ölçüde yetersiz hale gelmeye başlamıştır. Yeni sanat formları, üniversitelerin doğuşu, doğa bilimine dönük ilginin ilk kez olarak zuhuru, İslam .....sından yapılan çevirilerin ardından klasik .....ya yönelik bakışın gözden geçinilmesine duyulan ihtiyaç var olan teolojik şemayı zorlamaya başlayınca, Aquinalı Thomas Hıristiyan ..... görüşünü yeni ilgiler ve bu ilgilerin doğurduğu yepyeni bilgilerle zenginleştirme ve geliştirme ihtiyacı içinde olmuştur. Başka bir deyişle, o Ortaçağ insanı XIII. yüzyıldan itibaren Ortaçağ karanlığından yavaş yavaş çıkmaya başlayıp, kültür ve uy­garlığını yeniden inşa eder ve dünyevi şeylere ilgi duymaya başlarken, teolojiyle felsefenin, iman ile aklın, Hıristiyan ..... görüşüyle klasik ..... görüşünün, çağının ihtiyaçlarına uygun düşen yeni ve sağlam bir sentezini yapmıştır. Thomas’a bu sentezinde en büyük yardımı, hiç kuşku yok ki Aristoteles ve felsefesi sağlamıştır.

Aquinalı’nın temel eserleri, Katolik inancının bir savunmasından oluşan Summa Contra Gentiles [Kafirlere Karşı], Tanrı’nın var oluşu, özü, sıfatları, insanın durumu, kurtuluşuyla ilgili alabildiğine ayrıntılı bir Skolastik Öğretiyi açımlayan, başyapıtı niteliğindeki Summa Theologica [Teolojiye Dair Savunma], De Principiis Naturae [Doğanın İlkeleri Üstüne], De Ente et Essentia [Öz ve Varoluş Üzerine], ve De Unitate İntellectus [Aklın Birliği Üstüne]’tur.

Siyaset Aquinalı Thomas, siyaset felsefesi alanında da Aristoteles gibi düşünür. Şu farkla ki, Aristoteles’in kent devletinin oluşturduğu genel çerçeve içinde düşündüğü ve insanın salt bu .....daki amacını dikkate aldığı yerde, feodal dönemin düşünürü olan Thomas, insanın doğal amacına ek olarak, onun Tanrı’ya olan yönelimini de dikkate almıştır. Bu bağlamda, insanı toplumsal bir hayvan, devleti de doğal bir kurum olarak gören filozof, insanın tinsel yaşamıyla ilgili konular söz konusu olduğunda, devletin Kiliseye tabi olması gerektiğini söylemiştir.

sevgen
05-13-2010, 01:54 PM
Paracelsus Kimdir?

(1493 - 1541)

Paracelsus, on altıncı yüzyılın önemli bilim adamlarından biridir. Doktor olan babasından ilk temel bilgileri aldıktan sonra üniversiteye gitmiş ancak burada edinmiş olduğu bilgiler kendisini tatmin etmediği için çeşitli bilim merkezlerine seyahatler etmiştir. Günün tedavi şekline, otoritelerin tıbbi kuramlarına karşı çıkmış ve bunun sonucunda Galen, Hipokrates gibi otoritelerin eserlerini yakmıştır. Bu hareketiyle büyük bir tepkinin doğmasına sebep olan Paracelsus, hemen hiçbir yerde fazla kalamamış, şehir şehir dolaşmıştır.

Paracelsus, bütün varlıkların ortak bir temeli olduğunu ileri sürmüştür; bu temel, daha önce ileri sürülen 4 elementin yanı sıra, onun materia prima (ilk maddeler) adını verdiği tuz, civa ve kükürtten ibaretti. Daha önce verilen bilgiden de anlaşılacağı gibi, bunlardan cıva ve kükürt, İslâm .....sı'nda, transformasyon teorisi kapsamı içinde temel iki element olarak sunulmuştu. Bu yedi temel element, canlı veya cansız bütün varlığın temel maddesini teşkil ediyordu. Dolayısıyla aslında canlılar ve cansızlar özde farklılık göstermezler; temel yapı olarak aynıdırlar. Öyleyse, onların fonksiyonları arasında da bir paralellik olmalıdır. İşte bu ilkeden hareket eden Paracelsus, kimyada kabul ettiğimiz yasa ve ilkelerin, aslında canlılar için de geçerli olduğunu savunmuştur. Eğer bir canlı, belli bir kimyasal yapıya sahipse, o taktirde, buna bağlı olarak o yapıda meydana gelecek olan bozukluklar aslında kimyasal kökenli olacaktır ve kimyasal ilkelerle açıklanabilecektir; bu durumda yapının düzeltilebilmesi de, ancak kimyasal maddelerle mümkündür. İşte bu anlayışa iatrokimya denmiştir.

Bu anlayışa dayanarak, Paracelsus, vücut fonksiyonlarının, örneğin midenin işleyişinin kimyasal bir süreç oluşturduğunu ileri sürmüştür. Mide sindirim görevini besin maddelerini ısıtıp, ıslatarak veya onları bazı hareketlerle parçalayarak yapmaz; midenin salgıladığı bazı sıvılar vasıtasıyla onu kimyasal bazı değişimlere tabi tutar. Bu anlayışı temele alan sonraki yüzyıllarda, bazı bilim adamları, dikkatlerini salgı bezleri üzerinde yoğunlaştırmışlardır.

Paracelsus, modern farmakolojinin de (ilaç bilimi) kurucusu olarak nitelendirilmektedir. Çeşitli kimyasal maddeler üzerinde araştırmalar yapmıştır. Bunların sonucu olmak üzere antimonu bulmuştur ki daha sonra 17. ve 18. yüzyıllarda antimon sık sık iatrokimya görüşlerini destekleyenler tarafından ilaç olarak veya ilaç terkipleri içinde kullanılmıştır; bu tip ilaçlara arkana tipi ilaçlar denir. Paracelsus'un bazı terimleri Arapça'dan aldığı söylenir ve buna örnek olarak da alkol terimi gösterilir.

Paracelsus daha sonraki dönemlerde birçok bilim adamını etkilemiştir. Bunlardan van Helmont özellikle sindirim ve solunum sistemlerini incelemiştir. Onun, Silvester gazı dediği karbondioksit gazını bulduğunu biliyoruz.

İatrokimya görüşünün yanında, yine 16. yüzyılda fizik bilimini ve fizik ilkelerini canlı yapının açıklamasında temele alan görüşler gelişmiştir ki bu görüşlerin temsilcileri arasında Galilei, Descartes ve Steno sayılabilir. Bunların görüşleri ise iatrofizik olarak adlandırılmıştır. Bu okulun temsilcilerinin daha çok tekniğin gelişmesinde etkin olduğu görülmektedir. Örneğin Galileo ve bir grup arkadaşı Academia del Cimento'yu kurmuşlardır; onların çalışmaları sayesinde mercek üzerinde yapılan çalışmalar daha sonraki yıllarda gelişmiş ve mikroskop ve teleskop bilimsel araştırmalar yapmak maksadıyla kullanılmaya başlanmıştır.

İatrokimya ve iatrofizik görüşleri, daha sonra mekanik okulu oluşturacak şekilde birleşmiştir; mekanik okul, canlı ve cansız bütün varlıkların yapı ve işlevlerinin birbirine benzediğini ve dolayısıyla fizik ve kimya olaylarının açıklanmasında kullanılan prensiplerin biyolojide de geçerli olduğunu kabul etmiştir.

Bu görüşten hareket eden bilim adamları, canlının da cansız gibi, laboratuvarda incelenebileceği fikrini savunmaya başlamışlardır; bunun sonucunda biyolojide deneysel yöntemin yaygın olarak kullanılması söz konusu olmuştur.

sevgen
05-13-2010, 01:56 PM
Nicolas Copernicus Kimdir?

Mikolaj Kopernik (Nicolaus Copernicus), (d.1473 - ö. 1543). Polonyalı astronomi âlimidir.

19 Şubat 1473 yılında Torun'da (Polonya) doğan Kopernik normal tahsilini yaptıktan sonra 1491 yılında Krakov'daki okula devam ederek matematik ve astronomi öğrenimini bitirdi. 1494 yılında evine dönen Kopernik, başpiskopos olan amcasının tesiriyle dini eğitim için İtalya'ya gitti. Orada astronom Domenico Noworra (1454-1504) ile beraber çalıştı. 1497'de memleketine dönüp, kilisede görev aldı fakat bu uzun sürmedi, 1501'de Hukuk fakültesine devam etmekte iken, Tıp fakultesine başlamak için tekrar İtalya'ya geri döndü. Burada, çalışmalarına devam etti.

Kopernik, .....nın ve diğer gezegenlerin güneş etrafında döndükleri kuralını açıklamıştır. Heliosentrik (helios=gr. gunes) teori bugün Kopernik teorisi olarak da adlandırılır. Yeni astronominin kurucusu kabul edilen Kopernik, ileri sürdüğü fikirleri ancak ömrünün sonlarında açıklayabilmiştir. Sebebleri ise kendisinin bunların doğru olduğuna tam emin olmaması ve kendisi papaz olduğu için kiliseden çekinmesi. O zamanki Hıristiyanlık inancına göre Peygamber İsa güneşe sabit durması için emir vermişti ve güneş de sabit durmaktaydı. Yine genel inanca göre ..... düz tepsi gibiydi. Aksini düşünenler ise cehennemlikti. O dönemde, Kiliseye karşı çıkan insanlar ateşte yakılmasına mahkum edilirdi.

Ömrünün sonlarına doğru sıhhati bozulan Kopernik'in kiliseden korkusu kalmamıştı. Artık fikirlerini rahatça açıklayabilir, yazdığı kitabını ortaya çıkarabilirdi. Papaya kitabını göndererek şu mektubu yazdı: "Aziz peder, kitabta yazılanları okuyanların hemen reddedeceklerini biliyorum. Ben ömrüm boyunca çevremin düşüncelerine aldırmayan, fikirlerini savunan biri olamamışımdır. Etrafın tepkisinden, başladığım hususlardan vazgeçmeye niyetlendiğim olmuştur. Fakat çekingenliği üzerimden atarak çalışmalara devam ettim. Yazdıklarımı tenkit edenler olursa onlara aldırmayacağım ve saçma kabul edeceğim..."

Kopernik'in en önemli eserinde "De revolutionibus orbium coelestium" heliosentrik teorisini detaylı anlattı. 1540'da ise butün fikirlerini içine alan kitabın basılması için müsaade çıkmıştı. . Astronom, doktor ve rahip olan Kopernik, Yunanlı astronom Batlamyus'un yanlış olan teorisini .....ya anlatarak ilme anlatılamayacak kadar büyük hizmette bulundu. 24 mayis 1543 yılında Frombork'ta öldü.

sevgen
05-13-2010, 02:00 PM
Protogoras Kimdir? (M.Ö. 482-411)

Sofistler arasında düşünür olarak özgünlüğü nedeniyle kuşkusuz en önemli yeri tutan Abderalı Protagoras tahminen MÖ. 481-411 yıllarında yaşamıştır; Platon’un ifadesine göre o Grek topraklarında ‘bilgelik öğretmeni” olarak 40 yıldan fazla etkinlikte bulunmuştur. Sicilya ve güney İtalya’da, ama özellikle sık sık ziyaret ettiği, uzun süre kaldığı Atina’da da kendisinden övgüyle söz ettirmiştir. Bu kentte bir yabancı için eşi görülmemiş, şaşkınlık verici bir saygınlık kazanmış, hatta Periklesle tanışmış, onun nüfuzu sayesinde, yeni kurulan Thurioi (M.Ö. 444-443) kenti için yasa taslağı hazırlamıştır. Sofist olarak gezgin yaşamında nereye gittiyse, bize adeta masal gibi gelen bir rağbet görmüş, buna uygun olarak yüksek ücretler almıştır (ilk kez bir “bilgelik öğretmeni” olduğunu iddia eden ve bu etkinliği için dinleyicilerinden ücret alan Protagoras’tır). Atina’nın seçkin gençleri üzerinde bıraktığı büyüleyici etkiyi Platon ünlü diyaloGu “Protagoras”ta eşi bulunmaz bir canlılıkla betimler. Ancak ömrünün sonuna doğru “Tanrılar Üstüne’ adlı eserinin başlangıcındaki tanrıtanımaz ifadeler yüzünden, eski inançlara bağlı Atinalılardan bir kişi Protagoras’ı mahkemeye vermiştir; Protagoras idama mahkum edilmiş, eserleri devlet eliyle toplatılmış ve pazar meydanında yakılmıştır. Gerçi kendisi karar infaz edilmeden kaçmış, ama gemiyle Sicilya'ya giderken yolda ölmüştür. Sayısı pek çok olan eserlerinin listesinden bize sadece ek bölüm kalmıştır.

A. Retorik

1 Platon, Protagoras 339 A = 74 A 25:

Sanırım bir kimse için eğitiminin ana konusu, şiir yapıtlarını anlamakta yeteneğini göstermek olmalıdır, yani şairin ne dediğini değerlendirerek hakkında karar verebilmelidir: Neyi yerinde neyi yersiz söylediğini, şiiri analiz etmeyi, yapıda ilgili .sorulara cevap vermeyi iyi bilmelidir.

B. Felsefe

1. Diyalektik

2Aristoteles, Retorik II 24. 1402 a 23 vd. = 74 A 25:

Ve “zayıf tarafı güçlü hale getirmek” işte budur. Bu yüzden insanlar Protagoras’ın söylediklerine haklı olarak içerlemiştir. Zira bu bir yalandır ve doğru değildir, sadece olasılığın görünüşlerinden biridir, buna retorik ve eristikten başka hiçbir sanatta rastlanmaz.

4 Diogenes Laertius IX 51 – 74 A ı

Her konuda birbirine karşıt iki görüş açısının bulunduğunu ilk defa Protagoras öne sürdü. Sorularını da buna dayanarak <dinleyicilerine> yöneltiyordu’; bu, ilk defa onun bulduğu bir yöntemdir.

5 Clemens, İçeriği çeşitli yazılar VI 65 — 74 A 20:

Protagoras örneğinden sonra Grekler her savın karşısında başka bir savın bulunduğunu iddia ediyorlar.

6 Bkz. Seneca, Mektuplar 88,43 = 74 A 20:

Protagoras der ki insan her konuda aynı hakkı tanıyarak iki yönden de tartışabilir, hatta her konuda iki yönden de tartışılıp tartışılamayacağı konusunda bile.

7 Diogenes Laertius IX 52 vd. — 74 A 1:

İlk defa Protagoras 100 Mine tutarında bir ücret talep etmiş ve zamanın bölümlerini ayırt eden de ilk defa o olmuştur. “Tam zamanında”nın anlamı üzerinde düşünmüş ve tartışma müsabakaları düzenlemiştir; tartışanlara sofizmin uygulanışını öğretmiş, adlar üzerinde düşünmeye yönelerek görüşmeler yapmış ve bugün çok yaygın olan eristikçiler sınıfını meydana getirmiştir. Bu yüzden Timon onun hakkında “kavga gürültünün ortasında, tartışmasını çok iyi bilen Protagoras” der. Konuşmanın Sokratesçi biçimini ilk defa uygulayan da odur. Ve aksini iddia etmenin mümkün olmadığına dair An tisthenesin göstermeye çalıştığı argümanı. “Euthydemos’ diyaloğunda Platonun belirttiği gibi, ilk defa bir konuşma biçiminde ele aldı. Ayrıca ortaya atılan bir konu hakkında irtica ten konuşarak hemen cevap vermeyi de ilk defa o bir adet haline getirdi...

II. Öznelcilik

8 Sextus Emp VII 60 fr. 1 <varsayımla birlikte>,

Kimileri Abderalı Protagoras’ı da, bilginin ölçüsünü yok eden filozoflardan saymıştır; çünkü onun savına göre, her tasarım ve düşünce doğrudur, doğruluk göreli şeylere aittir, zira bir kimsenin tasarladığı ve düşündüğü her şey bu bakımlardan <da> gerçekten doğrudur.

9 Platon, Theaitetos 151 E vd. — fr. 1 <varsayımla birlikte>:

<Sokrates ile Theaitetos konuşur.> Sokrates: Bilginin özü hakkında yararsız düşünceler değil, Protagorasın ifade etme alışkanlığında olduğu aynı düşünceleri açıkladın gibime geliyor. Ne ki, o aynı görüşü değişik biçimde belirtmiştir. Zira bir yerde şöyle der: “insan her şeyin, var olan şeylerin varlıklarının, var olmayanların yokluklarının ölçüsüdür.’!’ Bunu okumuşsundur herhalde? — Theaitetos: Evet, hem de birkaç defa. — Sokrates: O bununla şunu kastetmiyor mu: Her tekil şey bana nasıl geliyorsa, o benim için <gerçekten> öyledir ve sana nasıl geliyorsa, senin için de öyledir? Oysa sen de benim gibi bir insansın, değil mi? ... Esen aynı rüzgarın kimini üşüttüğü, kimini de üşütmediği, kimine hissedilmeyecek kadar hafif, kimine ise sert geldiği zaman zaman görülmüyor mu? — Theaitetos: Kuşkusuz. — Sokrates: Şimdi rüzgarın kendinde soğuk olduğunu mu yoksa olmadığını mı iddia edeceğiz, ya da Protagoras’a inanarak, üşüyene göre soğuk, diğerlerine göreyse soğuk olmadığını mı söyleyeceğiz?— Theaitetos: Olabilir. — Sokrates: Her iki tarafa da öyle geliyor zaten, değil mi? Evet. — Sokrates: Ancak ‘geliyor sözcüğü o kişinin duyusal bir izlenim edindiğini belirtmiyor mu? — Hiç kuşkusuz. Sokrates: Demek ki sıcaklığı ve buna benzer şeyleri duyumsarken tasarım ile duyusal izlenim tek ve aynı şey oluyor. Çünkü bir kimse bir şeyi nasıl algılı yorsa o şey diğerlerine de öyle gelir

10 Aynı yerde 161 C <74 B 1de>:

O öteki konuyu, yani. bir kimseye nasılsa öyle gelen şeyin bunlara göre de gerçekten <öyle> olduğunu,tamamen hoşnut kalmama yetecek şekilde açıkladı. Yalnız konuşmasının başlangıcı beni hayrete düşürüyor; Gerçek” adlı eserinin başında her şeyin ölçüsünün, niçin duyularıyla algılayan bir domuz ya da maymun ya da herhangi garip bir yaratık olduğunu söylemedi; bilgeliğinden dolayı kendisine bir tanrı gibi şaşkınlıkla baktığımızı bize hissettirerek konuşmasına gösterişle ve kibirle başlamıştı; oysa feraseti, değil sıradan bir insanla, küçücük bir kurbağayla kıyaslandığında bile pek de üstün değil.

11 Platon, Euthydemos 286 c = 74 A 19:

Sokrates: Birçok kişi tarafından savunulduğunu sık sık duyduğum bu sava her defasında şaşırıyorum. Protagoras ve yandaşları, hatta daha eski düşünürler buna büyük önem veriyorlardı; oysa bu ve diğer bütün savlar bana çok garip geliyor, hatta kendi kendilerini çürütüyorlar.

12 Aristoteles, Metafizik 111 4. 1007 b 18 vd. <74 A 19’da>:

Ayrıca, tek ve aynı konuda, birbiriyle çelişen bütün savlar doğruysa, her şeyin tek ve aynı olduğu açıktır. Protagorasın öğretisini savunanlar gibi her konuda bir şeyler öne sürmek ya da yadsımak caizse, o zaman bir savaş gemisi, bir duvar ve bir insan tek ve aynı şeydir. Zira bir kimseye bir insan savaş gemisi gibi gelirse, onun bir savaş gemisi olmadığı bellidir. Bu yüzden, eğer diğer say doğruysa, sözü geçen insan demek ki <aynı zamanda> bir savaş gemisidir.

13, Platon, Theaitetos 166 D vd. 74 A 21 a

<Protagorasın savunmasında.> Gerçek söz konusuysa, bunun yazdığım gibi oldu iddia ediyorum: Yani her birimiz varolanın da varolmayanın da ölçüsüyüz, ama bir kimse şu bakımdan binlerce defa diğerlerinden farklıdır: Bir kimseye bir şey başkasına göre değişik gelir ve değişiktir. Bilgeliği ve bilge insanların varlığını yadsımak aklımdan geçmez, ama ben bilge diye, bizden birine kötü gelen ve kötü olan bir şeyi, onun fikrini değiştirerek iyi diye gösteren ve iyi hale getiren kişiye derim ... <167 B:> Ancak, haleti ruhiyesi iyi olan bir kimsenin, haleti ruhiyesinin kötü olmasından dolayı kötü fikirler besleyen bir başkasını, <bunların yerine’> iyilerini düşünmesi bakımından etkileyeceğine inanıyorum; bazıları bu fikirleri bilgisizliklerinden dolayı ‘doğru sayar. Bense, gerçi birini diğerinden daha iyi diye nitelerim, ama hiçbirini doğru diye değil. Ve bilge diye ... insan bedeni söz konusu olunca hekimlere, buna karşılık bitkiler söz konusuysa tanrıcılara derim. Zira iddia ederim ki, bu sonuncular da, tamamen sağlıklı değillerse bitkilerin duyusal yönden kötü izlenimler bırakacak yerde iyi ve sağlıklı, böylece ‘doğru’ izlenimler bırakmasına neden olurlar; ama bilgeler ve iyi hatipler kötünün yerine iyinin devletlere uygun gelmesini sağlarlar. Çünkü bir devlete uygun ve iyi gelen şey, devlet onu böyle gördüğü sürece, —kanıma göre— devlet için uygun ve iyidir. Bilge ‘ise zararlı olan şeylerin insanlara iyiymiş gibi gelmesini ve onlar için iyi olmasını sağlar. işte bu yüzden öğrencilerini bu anlamda eğitebilen bir “sofist” de bilgedir ve eğittiği kişilerin gözünde yüksek bir ücret almayı hak eder. Bu anlamda, bir kişi diğerinden daha bilgedir, ama hiç kimse yanlış bir fikre sahip değildir ve sen de —ister istemez— ölçü olmayı kabul etmek orundasın. Zira’ bu öğreti buraya kadar açıkladıklarıma dayanarak geçerlik kazanır.

III. Görecelik

14 Sextus Empiricus, Pyrrhonculuğun Ana Hatları I 216 =74 A 14

Protagoras sadece, bir kimseye <nasılsa öyle> gelen şeyi doğru diye kabul ediyor ve böylece göreciliği öğretiyor.

Maddenin akış halinde olduğunu öne sürüyor; sürekli akış halinde olduğu yerlerde ise azalma yerine çoğalmalar meydana geliyormuş; duyusal izlenimler de insanın yaşına ve bedensel durumuna göre dönüşüp değişiyormuş. Ama o, fenomenlerin nedenlerinin maddede bulunduğunu da iddia ediyor, böylece madde, içinde bulunan şeyler insanlara nasıl geliyorsa öyle olabilirmiş. Oysa insanlar değişen durumlarına uygun olarak <bunların> bazen birini bazen de diğerini anlı yormuş. Zira haleti ruhiyesi normal olan insan maddede bulunan <özellikleri> haleti ruhiyesi normal bir insana nasıl geliyorsa öyle anlar, kavrar; buna karşılık haleti ruhiyesi anormal insan bu özellikleri haleti ruhiyesi anormal kişilere geldiği gibi anlar. Değişik yaş gruplarına, insanın uyur ya da uyanık durumda olmasına göre ve genelinde her çeşit <ruhsal> duruma uygun olarak aynı önerme. geçerlidir. Demek ki buradan, Protagore. şeylerin öl insan Olduğu sonucu çıkıyor. Zira insana öyle gelen şeyler gerçekten de öyledir; ama kimseye görünmeyen bir şey asla mevcut değildir. Görüldüğü gibi o, maddenin akış halinde olduğunu, tüm fenomenlerin nedenlerinin maddede bulunduğunu öne sürüyor; bu fenomenleri <aslında> idrak etmemek mümkün değildir ve bunlar hakkında vereceğimiz kararlarda ihtiyatlı davranmak zorundayız.

Protagoras da Etik Konusunda Acaba Göreceliği mi Savunuyor?

15 Platon, Protagoras 333 D vd. = 74 A 22:

Sokrates: İnsana yararlı olan şey demek ki iyidir de? — “Tanrı hakkı için, evet!” diye cevap verdi, “insana yararlı ol masa bile o şeye iyi derim...’ Sokrates: Kimseye yararlı olma yan şeyi mi kastediyorsun Protagoras yoksa genel olarak yararlı olmayanı mı? Bu tür şeylere de iyi der misin? — ‘Hayır, ama ben —<bazı> yiyeceklerin, içeceklerin, zehirlerin ve binlerce başka şeyin— insana yararsız, ama başka bakımdan yararlı olduğunu biliyorum. Buna karşılık insana ne yararlı ne de zararlı, ama atlara yararlı olan başka şeyler vardır “ 2

IV. Duyumculuk

16 Hermias, Grek Filozoflannın Hicvedilişi = 74 A 16:

Ancak diğer tarafta Protagoras duruyor ve şu savı öne sürerek beni kendi tarafına çekmeye çalışıyor: Şeyleri belirleyen hakkında karar veren insandır, sadece duyularının alanına giren’ şeyler mevcuttur; girmeyenler ise töz biçimlerinde asla mevcut değildir.

17 Aristoteles, Metafizik IX 3. 1047 a 5 vd—74 A 17:

Cansız şeylerde de aynı durum söz konusudur. Zira duyularıyla kimse algılamıyorsa bir şey ne sıcak ne soğuk ne de tatlı ya da herhangi bir şekilde algılanabilir olacaktır. Bu yüzden onlar bu savla Protagorasın önermesini savunmaktan başka bir şey yapmıyorlar,

V. Kuşkuculuk

1. Tanrılar Hakkında

18 fr. 4 <Varsayımla birlikte. Tanrılar Üstüne’ adlı eserinden>:

Tanrılar hakkında bir tespitte bulunamıyorum, ne var oldukları ne olmadıkları ne de nasıl bir biçime sahip oldukları hakkında; zira bu konuda bilgi edinmeyi pek çok şey engelliyor: Sorunun müphemliği ve insan ömrümün kısalığı.

2. Bilgi Hakkında

19 fr. 7 <Aristoteles, Metafizik II 2. 997 b 32 vd.>:

Geometrinin görünür ve geçici niceliklerle uğraştığı da doğru değildir. Çünkü bu nicelikler yok olursa, o da yok olurdu. Ama astronomi de görünür nicelikleri ve bu <görünür> gök <kubbeyi> ele almaz. Zira görünür çizgiler, matematikçilerin kastettiği gibi değildir asla Çünkü görünür <çizgilerden> hiçbiri <matematikçilerin düşündüğü gibi> düz ya da eğik değildir. Düz çizgi <görünür> daireye <sadece> bir noktada değil, Protagoras’ın matematikçileri çürütmeye çalışırken öne sürdüğü gibi <tamamen o şekilde> değer. Gökyüzündeki hareketler ve. eğrilen, astronomi tarafından araştırılanlara benzemezler, ve <matematiksel> noktalar <görünür> yıldızlarla aynı nitelikte değildir.

sevgen
05-13-2010, 02:10 PM
Conring Kimdir?

Doktor ve bilgin Alman filozofu. 1606'da Norden'de doğup, 1681'de ölmüştür. Yaşamı süresince halkın büyük sevgi ve saygısını kazanmıştır. Gezimciliğe olan düşkünlüğü ile ün kazanmıştır. Çok yazmış olmasına rağmen eserlerinde yeni ve orijinal fikir pek azdır. Sağlık durumunun pek zayıf olmasına rağmen, daha çocukken seçkinliğini göstermiş, öğrenimlerini başarılı bir şekilde bitirmiştir. Leid Üniversitesindeki meşhur profesörleri dinlemiş ve yirmi altı yaşında Helmstadt'da doğal felsefeyi okutmuştur.

Bir süre Ost-Fris kraliçesine ve kraliçe Christine'e doktorluk yapmış olmasına rağmen bu kraliçe kendisini yanında alıkoyamamıştır. Daha sonra aynı ilde hukuk profesörü olmuş ve bu sıfatla tanınmıştır.

Geniş bilgisi, parlak zekası ve sonsuz çalışmalarıyla kendini ispat etmiş ve insanlara kendini tanıtmış, saygılarını kazanmıştır. Almanya'nın sayılı hukukçularından biri olan Cınring'ten bazı hükümdarlar kamu haklarını pek nazik sorunları için yararlanmıştır.

"De Finibus Imperii" isimli eseri Alman sınırları içerisinde büyük etki yaratmıştır. Zamanını hukuk işlerinde eşsiz sayılan Conring'i XIV.Louis de mükafatlandırmıştır. Henri Meibom, kendisiyle birlikte çalışanlardan biridir. O, bir çeşit canlı ansiklopediydi.

Conring, 201 eser yazmış ve türlü konular üzerinde çalışmıştır. Bunlar, Goebel tarafından toplanarak altı cilt halinde basılmıştır (Brunswick, 1730). Bunlardan felsefeyi ilgileyen Doğal Felsefeye Giriş'idir. Bu eserde bütün gücüyle Aristo ilkelerine dayanmıştır. Aristo'nun Politikasına yorumlar ekleyerek bastırmıştır ki, bunda ilkçağlardan, XVII. yüzyıla kadar gelen siyasal bilimler tarih, de vardır. Uygarsal Felsefe'ye dair de gezimcilik esaslarına dayanan birçok eserler de vardır.

O zamanlar, Mélanchton, Protestan okullarının öğrenim biçimlerini yenileştirmiş, Aristo, anlaşılır bir duruma getirilerek, skolastiği kaplayan boş inceliklerden kurtarılmıştır. Conring, bunu iyi anlayanlardan bir oldu. Conring, Aristo'ya olan düşkünlüğünden dolayı Descartçılığa düşman görünür. Descartes'in ölümünden sonra bile, onu çekiştirmek hatasına düşmüştür.

Conring, yetkisine giren konular için hakka saygı göstermekten çekinmemiştir. Harvey'in kan dolaşımına dair deneylerini ve kendi ününü gölgede bırakacak olan Grotius ve Puffendorf'un çalışmalarını hayranlıkla övmesi bunu ispat etmiştir. Kendisi, Descartes'le çarpıştığı gibi, Hobbes ve Gassendi'yle de savaşmıştır.

sevgen
05-13-2010, 02:12 PM
Proteus Kimdir?

(M.S. 100 - 165)

Yunan filozofu. Misya'da Parion kentinde doğan Pergrinos Proteus, olimpiyat oyunları ateşinde kendini yakmasıyla tanınan Kinik bir filozoftur. Babasını öldürdüğünden kuşkulanılması üzerine Filistin'e kaçtı. Hıristiyan cemaati içinde nüfuzlu bir konum kazanınca tutuklandı. Serbest bırakıldıktan sonra gittiği Mısır'da Kinik filozof Agathobulos'tan ders aldı ve oradan Roma'ya geçti.

İmparator Antoninus Pius'a hakaret ettiği için kovulunca Yunanistan'a döndü. Önceleri iyi karşılandıysa da yönetici Herodes Atticus'u küçük düşürerek popülerliğini yitirdi. Bunun üzerine kendisini yakacağını ilan etti ve olimpiyat oyunları sırasında, aralarında Lukianos'un da bulunduğu bir seyirci kitlesi önünde, yanmakta olan bir odun yığınına atlayarak intihar etti.

sevgen
05-13-2010, 02:13 PM
Andrea Cesalpino Kimdir?

Andrea Cesalpino (Latince Andreas Caesalpinus)(6 Haziran 1519 – 23 Şubat 1603) İtalyan bitkilerin sınıflandırılmasında bir mihenk taşı kabul edilir ve kan dolaşımıyla ilgili tıbbî çalışmalarda başı çekenlerdendir. 1524 ya da 1525 yılında Arezzo'da doğmuş; Realdo Colombo, Luca Ghini ve Vesalio öğrenimlerinden sonra 1551 yılında Pisa'da mezun olmuştur.

İtalyan hekim, filozof ve doğabilimci Andrea Cesalpino 1519 yılında Arezzo'da .....ya geldi. Pisa Üniversitesi'nde tıp eğitimini tamamladı. Eğitim yıllarında tıp dışında botanik ve felsefe ile ilgilendi. Pisa Üniversitesi'nde eğitim sonrası çalışmalarına devam eden Cesalpino aynı zamanda tıp, felsefe ve botanik dersleri vermeye başladı.

1547 yılında Pisa'da Avrupa'nın ikinci botanik bahçesinin açılmasında büyük katkıları olan Cesalpino buranın direktörlüğüne atandı. Aynı dönemde Pisa Üniversitesi'nde tıp ve botanik profesörlüğü ünvanını kazandı. 1592 yılında Roma'dan Sapienza Üniversitesi'nden teklif alan Cesalpino, Roma'da çalışmaya başladı. Bu görevi sırasında Papa Clement VIII'in özel doktoru oldu. Bu görevi, ölüm yılı olan 1603 tarihine kadar sürdü.

Andrea Cesalpino, tıp ve botanik alanlarında yaptığı araştırmalar sonrası toksikoloji bilim dalının oluşmasını sağladı. En ünlü eseri, 16 kitaptan oluşan ve 1500 bitki türünün tarif edildiği "De Plantis"dir. Büyük yankılar uyandıran bu eserinde bitkilerin sağlık alanında kullanımları ile ilgili detaylar da bulunmaktadır. William Harvey'den önce kan dolaşımı ile ilgili çalışmalarda da bulunmuştur.

sevgen
05-13-2010, 02:15 PM
Pierre Bayle Kimdir?

1647-1706 yılları arasında yaşamış olan Fransız filozofudur. Temel eseri "Tarihsel ve Eleştirel Sözlük" olan Bayle, felsefi akıl yürütmenin evrensel bir kuşkuculuğa yol açtığını, doğanın ise insanı körü körüne inanca zorladığını savunmuştur. Rasyonel çaba ve çalışmanın değersiz olduğunu öne süren Bayle, yine de insanın dış .....da varlıkların, nesnelerin var olduğu ve Tanrı'nın aldatan bir varlık olmadığı görüşünü temellendirmek için, saf insanca dayanılması gerektiğini belirtmiştir.

Bayle, 17. yüzyıl felsefesinin şüpheci düşünürlerindendir. Akla yönelik şüpheyi derinleştirmiş ve sistematik bir septisizme varmıştır. Din ile bilimin uzlaştırılamazlığı fikrinden hareket etmiştir, dinsel dogmalarla aklın bilgileri arasında bir uzlaşma sağlanamayacağını öne sürmüştür. Dolayısıyla Pascal ile aynı şekilde her şeyin akıl ile aydınlatılabileceğine inanmamaktadır.

Bayle, çifte doğruluk önermesini ileri sürer, bunlar; aklın doğruları ve inancın doğrularıdır. Bayle'nin şüphesi kartezyen felsefenin ilkelerini de kapsar. O hem "düşünüyorum"dan, hem de matematik aksiyomların kesinliğinden şüphe eder. Ona göre bilginin hiç bir yerinde şüpheyi sona erdirecek bir kesinlik söz konusu olamaz.

sevgen
05-13-2010, 02:16 PM
Gilles Deleuze Kimdir?

Gilles Deleuze, 18 Ocak 1925'te Paris'te doğdu, 4 Ekim 1995'te doğduğu şehirde intihar ederek hayatına son verdi. Fransız filozof ve Michel Foucault, Jacques Derrida, Jean Baudrillard gibi önemli isimlerin yanı sıra Yapısalcılık Sonrası Teori'nin yani post-yapısalcı felsefenin öncü isimlerindendir. Dolayısıyla post-modern düşüncenin ya da felsefenin yetkin bir temsilcisi olarak anılır. Hem kişisel eserleri hem de Felix Guattari ile ortak çalışmaları post-modern düşüncenin teorik temelleri bakımından yetkin örnekler olarak ortaya çıkmıştır.

Deleuze Paris'de doğmuş ve hayatının büyük bir kısmını bu şehirde geçirmiştir. 1944'de Sorbonne Üniversitesi'ne kaydolmuştur.

Deleuze çeşitli liselerde 1957 yılında Sorbonne'da öğretim üyeliği pozisyonuna kadar öğretmenlik yapmıştır. 1956 yılında Denise Paul "Fanny" Grandjoun ile evlenmiştir.

1969 yılında Paris Üniversitesine atanmış ve 1987'de emekliye ayrılıncaya kadar da burada eğitim vermeye devam etmiştir.

Deleuze ömrünün son 25 yılında kalp rahatsızlığı çekmiş, son yıllarında buna dolaşım problemleri de eklenince yazma gibi en basit işlemleri bile yapamaz duruma gelmiş ve 1995 yılında kaldığı apartmanın penceresinden kendisini atarak intihar etmiştir.

Felsefesi

Deleuze'de öteki post-yapısalcı düşünürler gibi, genel felsefe tarihinin eleştirisiyle çalışır, ve onu yeniden kurgular. Bu girişim, bilinen anlamda Felsefe tarihi anlayışının yerle bir edilmesi anlamına gelir. Sabit bir varlık fikrini sorgular Deleuze ve özne-nesne ilişkileri üzerine kurulu kuramları devirmeyi amaçlar. Bir tür Ayrım Felsefesi'dir Deleuz'un istediği diyebiliriz. Başka bir değişle ise olay ya da oluş felsefesi söz konusdur burada. Bu yepyeni bir düşünmenin temellendirilmeye çalışılmasıdır.

Fellix Guatari ile birlikte yaptıkları çalışmalarda kök-sap (rizom) kavramının ortaya çıktığı ve belirleyici bir rol oynamaya başladığı görülür. Kök-saplar birlik ve bütünlüğü olmayan çokluklardır, ki Deleuze'un felsefesinde çokluk önemli bir kavramdır. Sabit bir düzenleri söz konusu değildir bu kök-sapların, ancak kök-sapın belli bir noktası başka bir nokta ile ilişkili olabilir. Şu ya da bu noktada kopmalar olabilir, kesintiler olabilir. Kök-saplar belli bir yapıya ya da köke bağlanmazlar Deleuze'un düşüncesinde. Dolayısıyla kök-sap, gerçekliğin temellük edilmesi anlamında bir model değildir, yalnızca belirli karşılaşmaların (olayların ya da oluşların) bilgisine dayalı bir düşünme girişimidir.

Felsefe tarihi içinde Deleuze'un ilgisini çeken düşünürler ilginç bir seyir gösterir.Örneğin başlıca olarak şunlar: Stoacılar, David Hume, Henri Bergson, Friedrich Nietzsche, Leibniz ve belirgin olarak da Spinoza. Bunların aralarında çok az düşünsel bağlantı noktaları vardır, buna rağmen Deleuze'un üzerinde değişik yönlerden etkileri söz konusudur. Her biri belirli şekillerde felsefe yapmayı sorun etmiş kişilerdir bunlar ve felsefe dışına doğru çaba göstermişlerdir. Felsefe yapmanın eleştirisi Deleuze'un ilgisini çeken noktadır, çünkü o soyut kuramlardan daha çok oluşun yaratıcılığının düşünülmesinden yanadır. Dolayısıyla Immanuel Kant gibi filozoflar yoğun bir eleştirellikle değerlendirilir.

Deleuze, özgül terimler ve kavramlar üretir.Bunların her biri yine bağlamları itibariyle de özgül konumlara sahiptirler; bu bakımdan öteki post-yapısalcılar gibi ve belki de çok daha fazla onun yazılarını anlamanın zorlukları vardır. Bir yanda Kant türü bir ussalcılığın eleştirisi bir yanda kuramsal bir donukluk anlamına gelen Hegelciliğin reddedilmesi Deleuzecu düşüncenin özelliklerini gösterir. "Bergsonculuk" kitabında Hegel karşıtlığının çerçevesi görülür.

Deleuze'e göre bedenler ve olaylar her zaman şimdide (şimdiki-an'da) varolurlar ve bu nedenle Deleuze bir tür oluş felsefesi geliştirmeye çalışır. Her eylem sonsuz bir oluşun parcasıdır, asla dil yoluyla belli bir özneyle bağlantılandırılabilecek bir nitelik arz etmezler. Özne değil ama beden kavramı Deleuzecu felsefede temel öneme sahiptir. Spinoza da gerçek anlamda bedenin ne olduğunu kavramış bir düşünür olarak kabul edildiği için Deleuze tarafından hayli önemsenir.

Deleuze 1969 yılında psikanalizci ve siyasal eylemci Fellix Guattari ile tanışır.Bu tanışma onun düşüncesinde önemli bir uğrak olarak kabul edilmektedir. İkili bu andan itibaren birlikte derinlikli ve etkili ortak çalışmalara imza atmışlardır.

Felsefe Nedir? başlıklı kitap ikilinin Felsefe hakkındaki fikirlerini vermektedir açık olarak.Buna göre felsefe bilimden ayrı olarak, kavramlar yaratmaktır, ama öyle ki ancak dışsal bir gönderme düzlemine ya da aşkın bir doğruluk mantığına dayanmaksızın.

Deleuze, felsefenin ötesinde sanat alanlarının pek çoğu üzerine de çalışmalar yapmıştır. Margures de Sade, Franz Kafka ve Marcel Proust üzerine bilinen çalışmalarının ve Michel Tornuer'a yönelik göstedigi ilginin ötesinde müzik, resim, roman ve öykülere dair birçok makalesi söz kosudur. Deleuze'un geleneksel felsefeye karşı köksüz ve merkezsiz düşüncelerini en iyi ve açık olarak anlatacak kavramlar, yine kendi eseri olan "yersiz-yurtsuzluk" ve "göçebe düşünceler" kavramlarıdır.

sevgen
05-13-2010, 02:18 PM
Parmenides Kimdir?

Parmanides, doğa filozoflarından sayılmakla birlikte Antik Yunan felsefesinde rasyonalizm geleneğinin ilk filozoflarından biridir. M.Ö. 600 ile M.Ö. 500'lerde yaşadığı ve yalnızca düşünür olarak değil yasa koyucu ve devlet adamı olarak da rol oynadığı sanılmaktadır.

Parmenides'e göre, evrende değişen hiçbir şey yoktur. Gerçeklik, yani varlık, mutlak anlamda birdir, kalıcıdır, süreklidir, yaratılmamıştır, yok edilemez; o ezeli ve ebedidir; onda hareket ve değişme yoktur.

Parmenides'in Felsefesi

Mantık diyalektik'in ilk kullanıcılarındadır. Felsefi görüşlerinde Anaximenes, Xenophanes ve Pythagorasçilar'ın etkileri olduğu görülür, ancak o daha çok kavramsal düşünmeye yönelmiştir. Doğru ile sanıyı kavramlar üzerinden ayırmaya çalışır. Onun birci görüşü, bir takım mantıksal çıkarsamalarla evrende değişimin olmadığını kanıtlamaya çalışır. Gerçeklik ebedi ve değişmez olan, yaratılmamış ve yok edilemez olan, sürekli ve kalıcı olan birdir. Varlık var olan gelmiştir, parçalı değil bir bütündür, hareket ve değişim söz konusu değildir.

Varlık hakkında söylenebilecek tek şey varlığın var olduğudur. Böylece ortaya özdeşlik ilkesi çıkmıştır. "Varlık var olandır, hiçlik ya da var olamayan var değildir" der Parmanides. Yalnızca var olan düşünülebilir ve var olmayan düşünülemez. Buna bağlı olarak da yaşadığımız .....nın bir görünüşler .....sı olduğu, gerçek olmadığı önermesine varılır. Ontolojik düzlemde görünüş ile gerçeklik, epistemolojik düzlemde akılsal ile duyumsal olanın ayrıştırılması böylece ortaya konulmuş olunmaktadır. Onun geliştirdiği anlamda diyalektik, salt kavramlarla düşünme yöntemidir.

Parmenides'ten günümüze Doğa Üstüne adında sadece fragmanları bulunan uzun şiiri kalmıştır. Parmenides bu şiirinin kendisine Tanrıça'nın hakikati ilhamı üzerine genç yaşta kaleme almıştır. Şiirinde Parmenides Tanrıça'nın katına yükseltildiğini ve dizelerini ondan aldığını söyler. Parmenides'in dönemindeki diğer yazarlarda da gökyüzüne yükselme veya cehenneme inişi teması sık görülmektedir. Eser iki bölüme ayrılmaktadır; ilk bölümde hakikat ikinci bölümde illüzyon .....sı ele alınır. Duyu .....sı yanılgı üretir. Görünenlerin ardında değişmeyen, sınırlanmayan, bölünmeyen bir şey bulunmaktadır ancak bu fenomenal .....nın algısından doğrudan çıkarılamaz. Görünen fizik .....nın gündelik algısı illüzyon üretir (Parmenides buna doxa der) .....nın gerçekliği ise yukarıda sıfatları sayılan "Bir Varlığa" dayanır.

Parmenides'in Pisagor, Empedokles ve diğerleri gibi peygamber, büyücü ve şifacı olduğu, felsefesini mitoloji ve karışık mistik vizyonlarla edindiği ve dizelerle sunduğu söylenmiştir çünkü kendisi öne sürdüğü felsefeyi yer altı .....sının Tanrıçası Tartaros'dan aldığını söylemiştir. Eserde Tanrıçanın şu ifadeleri de bunu göstermektedir:

"Hoş geldin ölümsüz sürücülerin kendisiyle ilgilendiği ve yolculuğunda seni bulunduğumuz yere kısrakların taşıdığı genç adam. Bu yolda seni bekleyen kötü kader yok ve bu yol insanların genelinin hak ve adalet dışında çıktığı bir yol da değil. Burada her şeyi, içinde hiçbir doğru inancın olmadığı ölümlülerin hakikat ve görüşlerinin etrafında dolaştığı sarsılmaz kalbi bulacaksın."

sevgen
05-16-2010, 09:48 AM
Arthur Coleman Danto Kimdir?

Arthur Coleman Danto (1924) Amerikalı sanat eleştirmeni, profesör ve filozoftur. Günümüz estetik teorisinin önemli isimlerindendir.

Arthur C. Danto, New York'ta Columbia Üniversitesi'nde felsefe dalında emeritus profesördür. İki kez Guggenheim ve ACLS ve Fulbright dahil olmak üzere pek çok ödül ve bursa layık görülmüş Amerikan Felsefe Birliği ve Amerikan Estetik Derneği gibi kuruluşların başkanlığını yapmıştır. "Karşılaşmalar ve Yansımalar: Tarihsel Günümüzde Sanat" (Encounters and Reflections: Art in the Historical Present) eseri ile eleştiri alanında National Book Critics Circle ödülünü almıştır.

Danto, özellikle 1984'te yazdığı, Hegel'in sanatın sonu tezinin çağdaş versiyonu olan "Sanatın Sonu" (The End of Art) isimli makalesi ve sonradan geliştirdiği "Sanatın Sonunun Ardından" ("After the End of Art") ile tanınır.

Danto'nun tezi, artık sanat yapılmadığı veya eskisi kadar iyi yapılmadığı değil, Batı sanatı tarihinde bir dönemin kapandığı ve apayrı başka bir dönemin başladığıdır. Bu görüşe göre daha önce sanat tarihinde ideoloji temsili takip etmiş, şimdi ise her şeyin meşru olduğu tarih sonrası bir döneme girilmiştir. Sanat üretiminde izlenilmesi gereken felsefi veya üsluba dair kısıtlamalar kalkmış, sanat tarihi anlatısı sona ermiştir.

İlgi alanları: Düşünce, Duygu, Sanat felsefesi, Temsil teorisi, Felsefi Psikoloji, Hegel Estetiği, ve filozoflardan Maurice Merleau-Ponty ve Arthur Schopenhauer.

sevgen
05-16-2010, 09:50 AM
Platon (Eflatun) Kimdir?

Eflatun (d. M.Ö. 427 - ö. M.Ö. 347) çok önemli bir Antik Yunan filozofu. Hayatını geçirdiği Atina’daki ünlü akademiyi kurdu. Asıl adı Aristokles'di. Geniş omuzları ve atletik yapısı yüzünden, Yunanca Platon (geniş göğüslü) lakabı ile anıldı ve tanındı.

Yirmi yaşından itibaren ölümüne kadar yanından ayrılmadığı Sokrates’in öğrencisi ve Aristoteles’in hocası olmuştur. Atina’da Akademi’nin kurucusudur. Eflatun’un felsefi görüşlerinin üzerinde hala tartışılmaktadır. Eflatun, batı felsefesinin başlangıç noktası ve ilk önemli filozofudur. Antik çağ yunan felsefesinde, Sokrates öncesi filozoflar (ilk filozoflar veya doğa filozofları) daha ziyade materyalist (özdekçi) görüşler üretmişlerdir. Antik felsefenin maddeci öğretisi, atomcu Demokritos ile en yüksek seviyeye erişmiş, buna mukabil düşünceci (idealist) felsefe, Eflatun ile en doruk noktasına ulaşmıştır. Eflatun bir sanatçı ve özellikle edebiyatçı olarak yetiştirilmiş olmasından büyük ölçüde istifade etmiş, kurguladığı düşünsel ürünleri, çok ustaca, ve şiirsel bir anlatımla süsleyerek, asırlar boyu insanları etkilemeyi başarmıştır.

Modern filozoflardan Alfred North Whitehead’e göre Eflatun’dan sonraki bütün batı felsefesi onun eserine düşülmüş dipnotlardan başka bir şey değildir. Görüşleri İslam ve Hıristiyan felsefesine derin etkide bulunmuştur.

Eflatun, eserlerini diyaloglar biçiminde yazmıştır. Diyaloglardaki baş aktör çoğunlukla Sokrates’tir. Sokrates insanlarla görüşlerini tartışır ve onların görüşlerindeki tutarsızlıkları ortaya koyar. Eflatun çoğunlukla görüşlerini Sokrates’in ağzından açıklamıştır.

Eflatun, algıladığımız dış .....nın esas gerçek olan idealar ya da formlar .....sının kusurlu kopyaları olduğunu, gerçeğe ancak düşünce ve tahayyül yoluyla ulaşılabileceğini savunmuş, insan ruhunun ölümden sonra beden dışında kalıcı olan idealar .....sına ulaşacağını söylemiştir. Görüşleri ortaçağda İslam filozofları tarafından korunmuş ve İslam düşünce .....sındaki Yeni Eflatunculuk akımına neden olmuştur. Rönesans sonrasında Batı Avrupa'da Antik Yunancadan çevirileri yapılmıştır.

sevgen
05-16-2010, 09:51 AM
Denis Diderot Kimdir?

Denis Diderot (5 Ekim, 1713 - 31 Temmuz, 1784), Fransız yazar ve filozoftu.

Fransa'nın Champagne ilinin Langres kasabasında doğan Diderot, Aydınlanma Çağı'nın en önemli kişiliklerinden biri ve ünlü Ansiklopedi'nin (1772) baş editörüydü. Onun önderliğinde Aydınlanma döneminde Batı Avrupa'da ülkeler arasında çekişmeler olsa da bilgi akışı yeni aydınların toplumlara kazandırılmasını sağlamıştır. Ansiklopedi'nin 8-18 ciltleri, 1-7 ciltlerindeki bilgiler üzerine kiliseden aldığı tepki ile yasadışı olarak olarak basılmış, Filozofça Düşünceler isimli yapıtı da mahkeme kararınca yakılmıştır.

Edebiyat alanında da birçok katkısı bulunan Diderot'nun başlıca özelliği romanları şekil ve içeriğinin yanı sıra, felsefi olarak da incelemesiydi. Romantizm akımının öncüsü ve hümanist olan Diderot; zengin kiliseler kontrolünde bir endüstri olarak gördüğü Hıristiyanlık dinini reddetmiş ve birçok aşırı dincinin saldırılarına uğramıştır.

Diderot 1784 yılında Fransa'da ölmüş, Saint-Roche Kilisesi'ne gömülmüştür.

Denis Diderot'un Ünlü Sözleri

- Yalanın faydası bir defa içindir, gerçeğin faydası ise sonsuz ve ölümsüz.

- İnsanı taş yada kırık kalpli yapan bu .....dan gidiyorum. Beni nereye gömerlerse gömsünler.

- Güler yüzle söylenen bir yalanı bir anda yuttuğumuz halde, acı gerçeği ancak damla damla yutarız.

- İnsan, hayatının dörtte üçünü yapamayacağı şeylerle geçirir.

Denis Diderot'un Kitapları

- Essai sur le mérite et la vertu (Haketme ve yeti üzerine), Shaftesbury tarafından yazılmış Diderot tarafından Fransızca'ya çevrilmiş ve notlandırılmıştır (1745)

- Pensées philosophiques (Felsefi Düşünceler, deneme (1746)

- La promenade du sceptique (Kuşkucu gezintiler), (1747)

- Les bijoux indiscrets, roman (1748)

- Lettre sur les aveugles à l'usage de ceux qui voient (Görenler için körler hakkında mektup), (1749)

- L'Encyclopédie (Ansiklopedi), (1750-1765)

- Lettre sur les sourds et muets (Sağır ve dilsizler hakkında mektup), (1751)
- Pensées sur l'interprétation de la nature (Doğanın yorumlanması üzerine düşünceler), deneme (1751)

- Le fils naturel (Doğanın çocuğu),(1757)

- Entretien sur le fils naturel (Doğanın çocuğu hakkında konuşma), (1757)

- Salons, critique d'art (Salonlar, sanat eleştirisi), (1759-1781)

- La Religieuse (Dindar kadın), roman (1760)

- Le neveu de Rameau (Rameau'nun yeğeni, diyalog (1761 ?)

- Lettre sur le commerce des livres (Kitapların ticareti hakkında mektup)(1763)

- Mystification ou l’histoire des portraits (Mistifikasyon ya da portreler tarihi), (1768)

- Entretien entre D'Alembert et Diderot (Diderot'yla D'Alembert'in tartışması) (1769)

- Le rêve de D'Alembert (D'Alembert'in rüyası), dialogue (1769)

- Suite de l'entretien entre D'Alembert et Diderot (D'Alembert Diderot tartışmasının devamı), (1769)

- Paradoxe sur le comédien (Oyuncu hakkındaki paradoks), (1769 ?)

- Apologie de l'abbé Galiani (Peder Galiani'nin övgüsü) (1770)

- Principes philosophiques sur la matière et le mouvement (Madde ve hareket hakkında felsefi ilkeler), deneme (1770)

- Entretien d'un père avec ses enfants (Bir babanın çocuklarıyla konuşması)(1771)

- Jacques le fataliste et son maître (Kaderci Jacques ve Efendisi), roman (1771-1778)

- Supplément au voyage de Bougainville (Bogainville seyahatine ek), (1772)

- Histoire philosophique et politique des deux Indes (İki Hindistan'ın felsefi ve politik tarihi), Raynal'le birlikte (1772-1781)

- Voyage en Hollande (Hollanda seyahati),(1773)

- Eléments de physiologie (Fizyolojinin temelleri), (1773-1774)

- Réfutation d'Helvétius (Helvetius'a reddiye), (1774)

- Observations sur le Nakaz (Nakaz üzerine gözlemler),(1774)

- Essai sur les règnes de Claude et de Néron (Claudius ve Neron'un iktidar dönemleri hakkında), (1778)

- Lettre apologétique de l'abbé Raynal à Monsieur Grimm (Peder Raynal'ın Bay Grimm hakkında övgü mektubu)(1781)

- Aux insurgents d'Amérique (Amerika isyancılarına) (1782)

- Salons (Salonlar)

Denis Diderot'un Romanları

- Les Bijoux indiscrets - 1748
- La Religieuse - 1760
- Rameau'nun Yeğeni - 1762
- Jacques Le Fataliste et son Maître - 1765
- Supplément au Voyage de Bougainville - 1774

sevgen
05-16-2010, 09:53 AM
Plotinos Kimdir?

Milattan sonra 205-270 yılları arasında yaşamış ve Platon'un metafiziğini, biraz daha farklı bir versiyon içinde yeniden öne süren, ve öğretisi sayesinde, Platon'un, Hellenistik çağda ve bu arada Ortaçağda, hem Hıristiyan felsefesinde ve hem de İslam felsefesinde etkili olmaya devam ettiği, ünlü Yunan filozofudur.

Felsefesinde, Platon'un Devlet'te yer alan İyi İdeasıyla ilgili görüşlerinden yola çıkan Plotinos, Platon'un İyi İdeasını tanrılaştırmış ve var olan her şeyi Tanrı'dan başlayan bir türüm ya da sudur süreciyle açıklamıştır. O da tıpkı Platon gibi, maddi .....nın, sürekli olarak değiştiği için, gerçek olamayacağını düşünür.

Yalnızca değişmeyen bir şey gerçekten var olabilir. Bundan dolayı, bu değişmeyen gerçeklik, Platon'un da göstermiş olduğu gibi, maddi .....dan farklı ve ayrı olmalıdır. Bu varlık ise, Plotinos'a göre, Tanrı'dır.

O Tanrı hakkında, Tanrı'nın bu .....daki her şeyi aştığını söylemek dışında, hiçbir şey söylenemeyeceğini iddia eder. Tanrı bu .....yı aştığı, maddi .....nın ötesinde bulunduğu için, maddi, sonlu ve nihayet bölünebilir olan bir varlık değildir. Madde, ruh ve zihinden her biri değiştiği için, o ne madde, ne ruh, ne de zihindir.

Plotinos'a göre, Tanrı, insan zihninin düşünceleriyle sınırlanamayacağından, insanın diliyle ifade edilemez. Duyularımız da ona ulaşamaz. Plotinos için Tanrı'ya ulaşmanın tek yolu, rasyonel akılyürütmeden ya da duyusal bir tecrübeden, deneyden bağımsız olan mistik bir vecd hali içine girmektir. Tanrı'nın bütünüyle saf ve basit olduğunu, Tanrı'da kompleks hiçbir şey bulunmadığını belirtmek, Tanrı'nın Mutlak Birlik olduğuna işaret etmek için, Plotinos Tanrı'dan Bir diye söz eder. Bir olan Varlık olarak Tanrı tanımı, Tanrı'nın değişmediğini ve dolayısıyla O'nun yaratılmamış ve bölünemez olduğunu gösterir.

Zira Tanrı değişse, bölünebilse ya da yaratılmış olsa, birliğini kaybeder. Plotinos'a göre, Tanrı bir olduğu için, içinde yaşadığımız duyusal .....daki şeyleri yaratmış olamaz. Çünkü yaratma bir eylemdir ve her eylem bir değişme halini zorunlu kılar. Bundan dolayı, Tanrı aşkındır, O her türlü düşünce ve varlığın ötesindedir. O'na ne öz, ne varlık, ne de yaşam yüklenebilir. Çünkü bütün bu ayırım ya da yüklemler bir ikiliğe yol açarlar.

Öyleyse, Tanrı hakkında, yalnızca O'nun bir, bölünemez, değişmez, ezeli ve ebedi olduğunu, varlığın ötesinde bulunduğunu, kendi kendisiyle hep aynı kaldığını, O'nun için geçmiş ya da gelecekten söz edilemeyeceğini söyleyebiliriz. Plotinos, işte bu durumda .....nın yaradılışını ve var oluşunu açıklamak için, felsefe tarihinin ilk türüm öğretisini geliştirmiştir.

Ek Bilgiler

Plotinus (204-264), Mısır’da Lycopolis’te doğdu ve İskenderiye’de Ammonius Saccas’ın denetimi altında on bir yıl boyunca felsefe üzerine çalışmalarda bulundu. 243 yılında Roma’ya giderek orada bir okul kurdu; ancak elli yaşına kadar yazılarında kendi felsefesinden bahsetmedi. Ölümünden (269) sonra öğrencisi Porphyry onun yazılarını gözden geçirdi ve yayımladı. Öğretmeninin yaşamöyküsünün de bulunduğu altı adet Ennead (dokuzluk) günümüze ulaşmıştır.

sevgen
05-16-2010, 09:54 AM
Demokritos Kimdir?

Leukippos’un öğrencisi Demokritos, (M.Ö. 460 - 370) Sokrates'den sonra ölmüş olmasına rağmen, "Sokrates öncesi doğa filozofları"ndan sayılır. Hocasının ortaya attığı teoriyi büyük ölçüde geliştirerek ünlenmiştir. Parmenides'in temsil ettiği tekçilik (monism) ile Empedokles'in çokçuluğu (pluralism) karşısındaki aracılık girişimleri sonucu, "Atom veya bölünmeyen öz" teorisi ile ünlenmiştir. (Bazı kaynaklar Empedokles ve Anaksagoras'ı da "atomcular" sınıflandırmasının içine sokmaktadır. Bu görüş isabetli bir tespittir.)

Var oluş ile ilgili çok kesin bir görüş ortaya koymuştur. Evren'deki oluşuma, kesin bir zorunluluk egemendir. Bütün olup bitenleri bir rastlantı ile izâha çalışmak saçmalıktır. "Yaratılmamış, yok olmayan, değişmeyen varlık, özdeksel atomdur. Öz, maddeyi temsil eder ve onunla her nesne yapılabilir." şeklinde özetlenebilecek bir görüşle, materyalist doğa biliminin ilk temellerini atmıştır.

Atomcular, sadece bir hacim, bir şekil ve belki de bir ağırlık içeren bölünmez en küçük birim olarak târif ettikleri atomun ve atomların hareket ettiği boşluğun (eter - ether - esir) ezelî, ebedî mevcudiyetini ortaya atmışlardır. Bütün bu materyalist görüşlere rağmen, "tek gerçek, atomlar ve atomların hareketidir" prensibini, ruhun açıklanması aşamasında da tutarlı bir şekilde kullanmışlardır.

Bilinçli bir materyalist yaklaşımla, algılama ve düşünmeyi, vücuttaki en ince, en hafif ve en düzgün ateş atomlarının hareketi olarak izâh eden Demokritos, kendisinden önceki düşünürlerin üzerinde durmadığı oranda, ahlâk (etik) ile de ilgilenmiştir.

Ek Bilgiler

Demokritos’un doğduğu yer İonia’da Teos ( Urla’nın güneyinde) olmalı. Kendisine “Abderalı filozof” deniyorsa da, belki de sonradan buraya gelip yerleşmiştir.Uzun yolculuklara çıkmış, bütün Yunanistan’dan başka, Mısır’ı, Anadolu’yu, İran’ı dolaşmış. Yurdunda siyaset işlerine hiç karışmamış, köşesine çekilmiş bir bilgin hayatı yaşamış. “Bir tanıtı bulmayı, Pers kralı olmaktan üstün tutarım” dermiş. İlkçağın en büyük doğa araştırıcısı sayılır. “Varolan” ona göre de, meydana gelmemiştir, yok olmayacaktır, değişmezdir, hep kendi kendisiyle aynı kalır. Ama “varolan”ın dışında bir de “varolmayan”, yani “boşluk” da, uzay da vardır.Uzay yüzünden “varolan”, kendileri artık bölünmeyen, görülemeyen kılıklara (ideai) ayrılır.Bunlara da Demokritos atom (bölünemeyen) adını verir. Atomlarda olabilen biricik değişiklik harekettir, yani yer değiştirmedir. Atomların birbirlerinden ayrılmaları, sadece nitelik bakımındandır, sadece büyüklük, küçüklük, yer, düzence vb. ayrılıklarıdır. Onun için Demokritos atomlarda ( bu gerçek varlıklarda) renk, ses, sıcaklık, soğukluk vb. niteliklerin bulunmadığını söyler. Renkleri görmemiz, sesleri işitmemiz, sıcaklığı duyumlamamız, tatlıyı, acıyı tatmamız, ancak, bir duygu yanılmasıdır, bir “karanlık” bilgidir. Duyular, asıl gerçeği, yani nesnelerin artık bölünemeyen son parçalarını (atomları) bilebilecek gibi keskin değildirler. Duyu bilgisi nesnelerin iç dokusunu, gerçek yapısını göremez, bunu ancak düşünen akıl kavrayabilir. Ama bunu söylemekle Demokritos, henüz düşünme ile algı, düşünülen ..... ile algılanan ..... arasında ilkece bir ayrılık yapmıyor; bu ikisini birbirinden ayıran yalnız, keskinlik ve kesinlik dereceleridir. Demokritos Anaxagoras’ın anlayışı ile savaşarak, onun teleolojik açıklama denemesi karşısına çok kesin bir mekanist görüşü koyar: Evren yalnızca atomların çarpışmaları ve birbirleri üzerindeki basınçları ile oluşmuştur; evrendeki oluşa kesin bir zorunluluk egemendir; bütün olup bitenler, nedenlerden zorunlu olarak meydana gelmişlerdir. Böylece Demokritos, Anaxagoras’ın öğretisinde belirir gibi olan erek (telos) kavramını kabul etmediği gibi, rastlantı kavramını da açık olarak reddeder: Rastlantının sözünü etmemiz yalnız bilgisizliğimizden ileri gelir; bir olayın nedenini bilmedik mi, bunu rastlantıyla açıklamaya kalkışırız. Bu görüşüyle de Demokritos mekanist bir doğa biliminin temellerinin atmış oluyordu. Demokritos “ gerçek, atomlar ve atomların hareketleridir” öğretisini ruhu açıklamada da kullanır. Örneğin, algı ile düşünme, bu iki ruh olayı ona göre vücudumuzdaki atomların en incesi, en hafif ve en düzü olan ateş atomlarının( bunlar vücudu sıcak tutarlar, hareketli, dolayısıyla canlı kılarlar) bir hareketidir. Bu da açıkça materialist bir anlayıştır. Gerçi Demokritos’tan önceki filozoflar da “varolanı”, bu arada ruhu da, cisimsel saymakla materialisttirler, ama Demokritos’unki çok bilinçli bir materializm. Demokritos’un ahlak öğretisi de doğa felsefesine dayanır. Kalan birçok fragment’den, onun “doğru bir yaşayışın dayanakları nedir?” sorusunu, kendisinden önceki felsefede bulamadığımız bir ölçüde araştırdığını görüyoruz. Bu bakımdan Demokritos bir geçit döneminin düşünürüdür. Ondan önce başlıca kosmos (doğa) sorunu üzerinde durulmuştu: Demokritos’ta ise insan hayatı ile ilgili sorunlar, kosmos sorunu kadar yer almışlardır. Nitekim Yunan felsefesinin bundan sonraki dönemi de başlıca insan ile ilgili sorunları ele alacaktır. Demokritos’a göre duygular ile istekler de ateş atomlarının hareketleridir. Bu hareketler durgun, ölçülü iseler insanı mutlu yaparlar, çok kızışık iseler mutsuzluk yaratırlar. Onun için mutluluk, ruhun dinginliğidir. Demokritos ruhun bu durumuna euthymia (ruhun iyi durumda olması) diyor. Euthymia’yı insan eylemlerinin son ereği yaptığı için, Demokritos, bundan sonra Yunan ethiğinde başlıca bir anlayış olacak olan eudaiminizm’in ( mutçuluğun) kurucusu sayılabilir. Demokritos’un eudaimonizmi çok temiz ve soylu. Mutluluğa erişmek isteyen, yararına olanla olmayanı ayırt etmeyi bilmelidir. Bunun ölçüsünü de insan, haz ve acı duygularında bulabilir, yalnız, göreli olarak iyi olanla, mutlak olarak iyi olanı ayırmayı da bilmelidir. Göreceli olarak iyi olanla, mutlak olarak iyi olanı ayırmayı da bilmelidir. Göreli olarak iyi olanlar: maddi-duyusal sevinçler, güzellik, şeref ve zenginlik gibi şeylerdir. Mutlak iyi ise, ruhun iyi bir durumda bulunmasıdır (euthymia). Ruh böyle bir durumda olunca, insan yalnız iyi olandan sevinç duyar, kötüyü yapmak şöyle dursun, istemez bile. İnsanın ahlakça değerinin ölçüsü, düşünüşüdür. İnsan dışarıdan bağımsız olarak, sevinçlerini kendisinden devşirebilecek durumda olmalıdır. Mutlu olmak için yapılacak şey, ruh dinginliğine erişmek, bunun için de her türlü sarsıcı tutkulardan, duygulanımlardan kaçınmaktır. Demokritos bu duruma en iyi bilgelikte varılacağı kanısındadır. Demokritos, astronomide Pythagorasçıları bir yana bırakırsak, gelişmenin en yüksek noktasıdır. Ama Demokritos, öbür yandan, doğadan çok insanla ilgilenen yeni bir gelişmenin, başlıca insan sorunu üzerinde duran bir düşünürler topluluğunun da çağdaşıdır.Bu düşünürlere de Sofistler adı verilir.

sevgen
05-16-2010, 09:55 AM
Georges Politzer Kimdir?

(d. 3 Mayıs 1903- ö. 23 Mayıs 1942)

Macar kökenli Fransız marksist yazar ve felsefecidir. "Kızıl Kafalı Filozof" olarak tanınır. Bugünkü Romanya'nın Nagyvárad (Oradea) kentinde doğmuştur.

Politzer daha 1919 yılındaki Macar ayaklanması sırasında aktivist olmuştu. Béla Kun yönetimindeki komünist konsey cumhuriyetinin yenilgiye uğramasından sonra ülke Avusturya-Macaristan amirali Miklós Horthy'nin baskıcı egemenliği altına girerken, Politzer de 17 yaşında sürgüne gitmek zorunda kaldı.

Viyana'da Sigmund Freud ve Sándor Ferenczi ile tanıştıktan sonra 1921 yılında Paris'e yerleşti. Beş yıl sonra felsefeninkilere varana kadar bütün akademik literatürü okumuştu. 1929 ve 1931 yılları arasında Fransız Komünist Partisi'ne katıldı.

1930 yılının başında Fransız Komünist Partisi 1939'da Alman işgaline kadar faaliyet gösterecek olan Paris İşçi Üniversitesi'ni kurmuştu. Bu üniversitedeki faaliyeti sırasında Politzer Diyalektik-Materyalizm derslerini üstlendi.

Marx ve Lenin'in taraftarı olarak psikolojiyle ilgilendi. Bu alanın özellikle somut görünümlerini ön plana çıkartırken, geleneksel psikolojiyi soyut olarak değerlendiriyordu. Başlarda Freud'un geliştirdiği psikanaliz teorisine ve onun uygulanma olanaklarına büyük ilgi gösterdi. Ancak zamanla komünist partinin psikanalize karşı tutumunun da etkisi altında psikanalizden uzaklaştı. Bu dönemde Saint-Maur Lisesi'nde felsefe öğretmeni olarak çalışıyordu.

Nazi Almanyası'nın Fransa'yı işgali sırasında 1940 yılındaki seferberlikte Paris'te görevlendirildi. Komünist Partisinin gizli önderliğine bağlı kaldı. Temmuz 1940'da seferberlik bittikten sonra, illegal bir gazetenin yayıncıları arasında yer aldı.

.....ca ünlü fizikçi, Politzer'in dostu ve yoldaşı Paul Langevin'in Ekim 1940'da tutuklanması üzerine fizikçinin tutuklandığını bildiren ve İkinci ..... Savaşı boyunca faşizmin suçlarını ifşa eden Özgür Üniversite'nin (L'Université Libre) ilk sayısını yayınladı. L'Université Libre 1940 ve 1941 yıllarında tekrar yayınlandı.

Şubat 1942'de Politzer kendisi gibi bir direnişçi ve komünist olan eşi Mai'yle birlikte tutuklandı. 20 Mart 1942'de Nazi işgalcilere teslim edildi ve ağır işkenceden geçti. İllegal bir Fransızca akademik dergi yayınlamaya başlamasından kısa süre sonra, 23 Mayıs 1942'de kurşuna dizilerek idam edildi. Eşi Mai Auschwitz imha kampına gönderildi ve Mart 1943'de orada öldü.

Felsefeye Katkıları

Mükemmel ve inatçı kararlılığı sayesinde ve militanlığına karşın Politzer, Sardinya'lı felsefeci Antonio Gramsci gibi, Fransa içinde ve dışında bir çok aydına ilham kaynağı oldu. Buna karşın militan yönelimi resmi ve akademik felsefeciler ve tarihçiler tarafından hoşgörülmedi ve hafifsendi. Taraftarları açısındansa açık ve öğretici bir tarzda yazılmış olan eserleri geniş bir kabul gördü. Öğrencileri tarafından alınan notlara dayanan ve ölümünden sonra yayınlanan eseri Felsefenin Temel İlkeleri (Principes Élémentaires de Philosophie) Türkiye'de de geniş bir okuyucu kitlesi buldu ve 12 Eylül darbesi sonrasında yasaklanan ilk kitap oldu.

sevgen
05-16-2010, 09:57 AM
Dupuis Kimdir?

Fransız bilgin, diplomat ve filozoflarındandır. 26 Ekim 1742'de Triyechâteau'da doğmuş, 29 Eylül 1809'da ölmüştür. La Rochefaucauldun himayesiyle Harcourt Koleji'nde yetişmiş olup, Tanrıbilim Lisansını almıştır. Lisiuex Koleji'nde retorik okutmuştur. Laland'ın astronomi dersleri takip ederek, kendi sisteminin temelini teşkil eden 'Tarih Felsefesi'nin ilhamlarını kazandı.

Enstitü üyeliğine de seçilmiş olan Dupuis'ye göre, bütün dinlerin, ibadet ve törenlerin, insel inançların kaynağı birdir; hepside astronomiye bağlıdır. Dupuis'e Convention idaresi tarafından büyük değer verilmiştir.

Büyük Fréderic, kendisine Berlin Üniversitesi'nin Edebiyat Kürsüsü'nü vermiştir. 1788'de Academie Des Inscriptions et Belles Elttres'e üye seçilmiştir. Daha sonra College de France'de Latin belâgati profesörü olmuştur.

Convention, ulusal eğitim işlerinde kendi ilkelerinin ve kanunlarının uygulaması için onu vilayetlerde komiser olarak çalıştırmıştır. Dupuis Napoléon'un büyük sevgisini kazanmıştır. Onun konsüllüğü zamanında, yasama işlerini hazırlayacak olan konseye katıldı.

İlkçağlar mitolojisinin, astronomik bilgilerin alâmetlerinden başka bir şey olmadıklarını, "Memoire sur I'Origine des Constellation et sur I'Explication de la Fable par le Moyen de I'Astronomie" (Paris, 1781) adlı eserinde savunmuştur.

"Rigine De tous les Cultes ou la Religion Universelle" başlıklı eserinde bütün evreni Tanrı sayar ve ".....nın bütün yanılmaları"nın kaynağını gökyüzünde bulduğunu iddia eder, alegorilere aşırı bir değer verir, masallarla olgular arasında sıkı bir ilişki görür. 1798'de ilk kez telgraf fikrini ortaya atan da kendisidir.

sevgen
05-16-2010, 09:59 AM
Blaise Pascal Kimdir?

(d. 19 Haziran 1623 – ö. 19 Ağustos 1662).

Fransız matematikçi, fizikçi ve düşünürdür. En bilinen eseri "Düşünceler"dir.

Pascal (1623-1662) küçük yaşta kendini gösteren bir deha örneğidir. Henüz 12 yaşında iken hiç geometri bilgisine sahip olmadığı halde daireler ve eşkenar üçgenler çizmeye başlayarak, bir üçgenin iç açılarının toplamının iki dik açıya eşit olduğunu kendi kendisine bulmuştur; çünkü avukat olan ve matematik ile çok ilgilenen babası, onun Latince ve Yunancayı iyice öğrenmeden matematiğe yönelmesini istemediğinden, bütün matematik kitaplarını saklayarak Pascal'ın bu konu ile ilgilenmesini yasaklamıştı.

Pascal çocukluğunda "geometri neyi inceler?" sorusunu babasına sormuş, o da "doğru biçimde şekiller çizmeyi ve şekillerin kısımları arasındaki ilişkileri inceler." demiştir. Pascal, işte bu cevaba dayanarak gizli gizli geometri teoremleri kurmaya ve kanıtlamaya başlamıştır. Sonunda babası onun yeteneğini anlamış ve ona Euclides'in Elementler'ini ve Apollonius'un Konikler'ini vermiştir.

Dil derslerinden arta kalan boş zamanını bu kitapları okuyarak değerlendiren Pascal, 16 yaşında konikler üzerine bir eser yazmıştır. Bu eserin mükemmelliği karşısında, Descartes bunun Pascal kadar genç bir kimsenin eseri olduğuna inanmakta çok güçlük çekmiştir. Pascal 19 yaşındayken, aritmetik işlemlerini mekanik olarak yapan bir hesap makinesi icat etmiştir.

Pascal yalnızca teorik bilimlerde değil, pratik ve deneysel bilimlerde de yetenekli bir filozoftu. 23 yaşında, Torriçelli'nin (1608-1647) atmosfer basıncı ile ilgili çalışmasını incelemiş ve bir dağa çıkartılan barometredeki cıva sütununun düştüğünü, yani yükseklerde hava basıncının azaldığını, cıva sütununu hava basıncının tuttuğunu, yoksa Aristotelesçilerin söylediği gibi, tabiatın boşluktan nefret etmesinin rolü olmadığını göstermiştir. Diş ağrısından uyuyamadığı bir gece de rulet oyunu ve sikloid ile ilgili düşünceler üzerinde durmuş ve sikloid eğrisinin özelliklerini keşfetmiştir. Pascal, Fermat ile yazışarak olasılık teorisini kurmuş ve bir binom açılımında katsayıları vermiştir. "Pascal Üçgeni"nin keşfi de ona aittir. 25 yaşında iken kendisini felsefi ve dini düşüncelere adamıştır. Sağlığı çok bozuk olan Pascal, 39 yaşında iken Paris'te ölmüştür.

Blaise Pascal'dan Seçme Sözler

- Bana filozofların değil, peygamberlerin haber verdiği tanrı gerek.

- Eğer herkes dost sandığı kimselerin bir de kendi arkasından söylemiş olduklarını duysaydı, .....da pek az dost kalırdı.

- Kalbin kendine has nedenleri vardır ki akıl hiç bir zaman anlayamaz.

- Kuvvete dayanmayan adalet aciz, adalete dayanmayan kuvvet zalimdir.

- Yasama güçsüzleşince, ahlak dejenere olur.

- İnsanlar pek çok şeyi öğrenmişler; kuşlar gibi uçmayı, balıklar gibi yüzmeyi... fakat çok basit bir şeyi öğrenememişler: "İnsan gibi yaşamayı..."

- Şairlerin, sevgiyi kör olarak göstermeye hiç hakları yoktur: sevginin gözündeki bağ çıkarılmalı ve görme gücü bundan böyle ona geri verilebilmelidir.

Ek Bilgiler

Bir Fransız matematikçi, fizikçi ve aynı zamanda teolojist olan Blaise Pascal, Etienne Pascal'in üçüncü çocuğu ve tek oğluydu.Daha üç yaşındayken annesinin ölümü üzerine yetim kalır. 1632 yılında babası dört çocuğuyla beraber Clermont’u terkederek Paris’e yerleşir.

Babası antiortodox olduğu için O’nu kendisi yetiştirmeye karar verir. Kendisi de zamanının iyi matematikçilerinden olan Etienne Pascal, oğlunun 15 yaşından önce matematik calışmaması gerektiğine karar vererek evini matematik dokümanlarından arındırır. Fakat bu küçük Pascal’in sadece matematik merakını ateşler, 12 yaşında kendisi geometri çalışmaya başlar. O zamanlarda üçgenin iç açılarının toplamının, iki dik açının toplamına eşit olduğunu bulur, bunun üzerine babasi teslim-i silah eder ve ona incelemesi için Euclid’in teoremlerini içeren dökümanları verir. Yani matematikle ilgisi çocukluk döneminde matematik eğitimi almadan başlar, sonraları babasıyla beraber "Academie Parsienne"deki derslere katılmaya başlar, 16 yaşına geldiğinde burada aktif olarak rol alır ve profesör Girard Desargues'in bir numaralı yardımcısı ve öğrencisi olur. Bu esnada özellikle konikler üzerinde çalışarak konu hakkında kitapçık yayınlar. 1639 yılında da "Pascal'ın Esrarengiz Altıgeni" ile geometriye katkıda bulunur.

Aynı yıl babasının bir vergi toplama memuru olarak tayini çıkması üzerine Paris'i terkederek Rouen şehrine yerleşirler. Burada babasına yardımcı olmak amacıyla ilk rakamsal hesap makinasını yapar, bunu gerçekleştirmek için üç yıl çalışır, 1642-1645.

1646-1648 yıllarında atmosfer basıncı üzerinde değişik deneyler yapar, ve şu sonuca varır: Atmosfer basıncı yükseklikle doğru orantılı olarak düşer ve atmosferin üzerinde bir boşluk vardır.

1653'ten itibaren matematik ve fizik üzerinde çalışarak “Sıvıların Kararsızlıgı” üzerine bir kitapçık yazar, bu kitapçıkta Pascal'ın basınç kanunu açıklanır.

Kendisi binom üçgeni üzerinde çalışan ilk matematikçi olmasa da bu konuda çalışması değişik gelişmelere ışık tutmuştur.

Pascal'ın felsefeyle ilgili en meşhur kitabı "Pensées" ("Düşünceler"), din, hayat, bilim üzerine, O'nun daha çok dinsel yönünü ve Allah inancını ortaya kor, bunu da şöyle diyerek gösterir; "If God does not exist, one will lose nothing by believing in him, while if he does exist, one will lose everything by not believing." (Eğer Allah yoksa insan ona inanmakla hiçbirşey kaybetmeyecek, fakat varsa inanmamakla çok şey kaybedecek.) Bu kitabı yaşadığı devirde yayınlanmasına izin verilmese de ölümünden birkaç yıl sonra yayınlanmıştır.

Pascal 39 yaşında 1662 yılında kansere yenik düşerek hayata gözlerini yumar.

sevgen
05-16-2010, 10:01 AM
William James Durant Kimdir?

Amerikan terbiyecisi ve felsefe tarihçisidir.

5 Ekim 1885'te Nort Adams'ta doğdu. Gereken klasik öğrenimlerini bitirdikten sonra, yazarlık ve öğretmenlik hayatına atılmış olan Durant, 1914- 1927 tarihleri arasında Labor Temple School'da müdürlük yapmış ve 1927-1935 tarihleri arasında da New York'ta U.C.L.A'da felsefe profesörlüğü yapmıştır.

Durant, felsefeyi ve filozofları, bu bilim ve kişileri uğraşmayanların anlayabileceği şekilde çekici ve zarif bir üslupla yazmakta büyük bir başarı kazanmıştır. Eserlerinde felsefe konuları, edebi ve merak verici bir özellik taşır. En çetin problemleri açıklarken, filozofların çevreleriyle hayatları ve felsefeleri arasındaki ilişkiden ustaca yararlanan Durant, derin olmaktan çok, doğru ve dikkati çeken eleştirilerinde okuyucuya telkinler yapan öğretsel bir tavır takınır.

Bu nedenle, onun 'Filozof Tarihi'nde, bu bilimin klasik yöntemlerinden çok, öğretmek ve felsefeyi sevdirmek ereğini taşıyan kendi kişisel zevk ve anlayışının öznel ışıkları hakimdir. Bunun içindir ki, kendisi de Alden Freeman'ın yöntemine uyarak, "terbiye ve seyahatlerle .... ve aydın bir hayatın ilhamları"na önem verdiğini itiraf eder.

Durant, "bilgi teorisinin, çağımız felsefesini hemen hemen yıkacak" bir yol tuttuğuna inanır; ve bilgi probleminin incelenmesinde, yalnız psikolojiye ayrılacak bir dönemin geleceğini, felsefenin artık bu dönemde, yeniden her deneyin biçim ve yollarının betimsel bir çözümlemesi değil, belki sentetik bir girişi telakki edileceğini ümit eder ve bilime çözümlemenin girerek, bize bilgi vermesini, felsefenin ise bilgeliğin bireşimini yapmaya mecbur olmasını ister.

Başlıca Eserleri

- The Story Of Philosophy (Felsefe Tarihi, 1926)
- Adventures in Genius (Dehaların İlerlemesi, 1931)
- On the Meaning of Life (Hayatın Gerçek Anlamı, 1932)
- The Story of Civisilation (Uygarlık Tarihi, 1935)
- The Life of Greece (Yunan Hayatı, 1939)
- William James DURANT'ın
- Vies et Doctrines des Philosophes (Filozofların Hayat ve Doktrinleri, Paris 1932)

sevgen
05-16-2010, 10:02 AM
Gilbert de la Porree Kimdir?

(? -1154)

"Chartes Okulu"na bağlı olanlar, daha çok bilgin denilmeyi hak etmiş kişilerdir. Bunların en önemlisi ise Gilbert de la Porree'dir. Batıda "İslam" eserlerinin etkisine (özellikle matematik, doğa bilimleri ve tıbba ait eserler) ilk kez bu Chartes Okulunda rastlarız. Bu okul İbni Sina'yı biliyordu ve eserlerinden yararlanıyordu. İslâm fiziği ve bunun dayandığı Aristo'nun doğa felsefesi ve ayrıca mantığı, Batıya bu okulun yardımıyla girmeyi başarmıştır.

Sözünü ettiğimiz bu dönemde; Roscelinus, Abelard, Chartes gibi çeşitli "Fransız" isimleri dikkatimizi çekiyor. Fransa bu dönemde ilahiyat ve felsefeye ait araştırmalar bakımından özellik taşıyan bir ülkedir. Bu dönemde ulusal özellikler henüz belirmemiştir. Söz gelişi Anselmus aslında İtalyandır. Fakat sonraları Canterburg Başpiskoposu olmuştur. Bu dönemin düşünürleri, doğal olarak, hep "Latince" yazıyorlardı.

Fransa'da XII. yüzyılda "ilk üniversite" (Sorbonne) kurulmuştur. Bunu XIII. yüzyılda İngiltere'de Oxford Üniversitesi izlemiştir. Yeni kurulan bu üniversiteler, bilimsel incelemelerin ve Skolastiğin parlak dönemindeki araştırmaların "merkezi" oldu. Üniversitelerden önce yalnızca manastırlara bağlı olan medreseler vardı.

Üniversitelerde yapılan bilimsel ve felsefî araştırmalara paralel olarak, bu dönemde bir akımın, "Fransisken ve Dominiken" tarikatlarına bağlı olanların başlattığı bir akımın, doğuşuna tanık oluyoruz.

sevgen
05-16-2010, 10:03 AM
Jacques Derrida Kimdir?

Jacques Derrida, 15 Temmuz 1930 El-Biar'da, (Cezayir) doğdu; 8 Kasım 2004'te Paris'te öldü.

Fransız bir filozof, edebiyat eleştirmeni ve Yapısökümcülük olarak bilinen eleştirel düşünce yönteminin kurucusudur.

Yaşamı ve Felsefesinin Başlangıcı

Derrida'nın etkinliği yalnızca felsefeyle sınırlı olmamıştı. Özellikle 1960'lardan sonra yoğunlaşan siyasal konjonktür içinde ırkçılık karşıtı hareketlerde yer aldığı, Fransa'daki Cezayirli mültecilerin haklarını desteklediği ve ayrıca Soğuk Savaş dönemi Çekoslavakya'sının muhalif hareketlerini desteklediği ve bu nedenden 1982 yılında aynı ülkede tutuklanmış olduğu bilinmektedir. Körfez savaşı sırasında ise Alman filozof Jürgen Habermas'la birlikte Frankfurter Allgemeine'de kaleme aldıkları bir yazıda, ..... entelektüellerini ABD'nin Irak'a karşı giriştiği saldırıya tavır almaya ve Avrupa'nın .....daki yerini yeniden tanımlamaya giriştiği bilinir.

Paris'te Ecole Normale Superieur'de ve Sorbonne Üniversitesi'nde okudu. 1970'lerden itibaren Paris ve ABD'deki Johns Hopkins, Yale, Harvard, Kaliforniya üniversitelerinde akademik kariyerini sürdürdü. Geliştirdiği yöntem ve kavramlar edebiyat eleştirisinden sosyolojiye, kimlik sorunundan felsefeye bütün düşünsel alanlarda etkisini gösterdi ve sarsıcı sonuçlara yol açtı.

Michel Foucault, Gilles Deleuze, Fellix Guattari gibi ünlü Post-yapısalcı felsefe'nin ya da başka bir değişle yapısalcılık-sonrası-teorinin kurucu öncülerinden biridir.1960'lı yıllardan itibaren geniş bir entelektüel kesimin dikkatini çekmeye başladı, özellikle düşünce tarihine yönelttiği köktenci eleştiriler ve yazmanın (yazı'nın)doğasıyla ilgili teorik önermeleri önemsendi. J. J. Rousseau, Friedrich Nietzsche, Andre Gide, Paul Valery, Albert Camus gibi yazarları erken dönemde okuyan Derrida, Bergson ve Sartre etkisiyle felsefe çalışmalarına yönelmiştir. Bu yönelim sonrasında, sürekli felsefenin ve düşüncenin kıyılarında dolanacak, düşünce tarihi içinde geri alınması ya da yok sayılması olanaksız müdahaleler gerçekleştirecektir.

Yapısökümcülük denilen Derridacı yöntem, yani metnin derin yapılarını ayrıştırmayı hedefleyen yöntemsel yaklaşım edebiyat kuramı, dilbilim, felsefe, hukuk, sosyoloji, kültür kuramı, mimarlık gibi disiplinler başta olmak üzere birçok alanda yeni açılımlar getirdi.Onun çalışmaları köktenci bir şekilde, Platon’dan günümüze çeşitli ve karşıt eğilimlerle gelmiş olan metafizik felsefenin sorgulanması ve böyle bir sorgulama ışığında örneğin Marks, Freud ya da Nietzsche gibi düşünürlerin yeniden değerlendirilmesi olanağını sağladı.

Derrida'nın Bazı Eserleri

- De la Grammatologie,1967
- La Dissemination (Yayılım),1972
- Marges de la philosophie (Felsefenin Kıyıları),1972
- La verite en peinture(Resim olarak gerçek), 1978
- La cartepostale(Kartpostal), 1980
- Psyche, inventions de l’autre (Psyche, Ötekinin icatları),1987
- Du Droit a la philosophie ( Felsefe Hakkı Üzerine), 1990
- Apories(Açmazlar), 1996
- L’Autre cap (Öteki Hedef/Başka Baş),1991

Türkçeye Çevrilen Eserleri

- Marks’ın Hayaletleri,1993 (çev:A.Tümertekin, Ayrıntı yay.2001)
- Marks ve Mahdumları,2002 (çev.A.Tümertekin, Ayrıntı yay.)
- Şiir Nedir?, Babil yayınları, Ahmet Sarı / Abdullah Arslan
- Mahmuzlar/ Nietzsche’nin Uslüpları,Babil yay.
- Öteki Hedef/ Başka Baş, (çev.M.Başaran, Bağlam yay. 2003)
- Bağışlama ve Kozmopolitizm,2005 çev:Ali Utku - Mukadder Erkan Birey yay.
- Çile, (çev. Melih Başaran,Kabalcı yay.2008)
- İsim Hariç, (çev.Didem Eryar,Kabalcı yay.2008)
- Khora, (çev.Didem Eryar,Kabalcı yay.2008)

sevgen
05-16-2010, 10:05 AM
Paulus Kimdir?

(10 - 67 ?)

Aynı şeyi dört incilden sonra yazılmış olan Paulus'un mektupları için de söyleyebiliriz. Kendisine, haklı olarak, Hıristiyanlığın ikinci kurucusu diyebileceğimiz Paulus, mektuplarında insanın günahtan arınması için, İsa'nın yolunda yürümesi, yani ölüp sonra yeniden dirilen Allah'a inanması gerektiğine dikkat çeker. Ölüm günahın sonucudur; o halde ölümden kurtulmak, ancak günahtan kurtulmakla mümkündür. Paulus mektuplarında bu nokta üzerinde özellikle durur.

Bu mektuplardaki ikinci önemli düşünce, insanın "tek basına" günahkâr yapısını hiçbir zaman yenemeyeceği inancıdır. Paulus'a göre insan iyiliğin neyde olduğunu bilir; fakat buna rağmen onda, bir türlü önüne geçemediği, kötüye karşı bir eğilim vardır.

Bu görüş ile Sokrat'ın görüşlerini bir karşılaştıralım: "Erdem bilgidir" ve "hiç kimse bilerek kötülük yapmaz" diyen Sokrat'ın bu iki ana görüşünde; temelde günahın ve suçun bir hatadan ileri geldiği düşüncesi gizlidir. Bunun için, gerçek mutluluğun nerede ve neden oluştuğunu bilen bir insan, hataya düşmez, bunun sonucu olarak da hiçbir zaman kötülük yapmaz.

Sokrat'ın bu ana görüşü sonraları Stoacılara, Epikürcülere ve dahası Yeni Eflâtunculara hâkim olmuştur. Özellikle bu noktada, kuruluş durumunda bulunan Hıristiyanlık ve bu yeni dini kurmakta büyük rol üstlenen Paulus, Sokrat'ın tam karşıtı bir inanç taşır. İlk Hıristiyanlığa göre insan "iyi"yi bilir; fakat buna rağmen iyi olamaz.

Yeni doğmakta olan Hıristiyanlığın en önemli misyonerlerinden biri olan Paulus, pekçok Hıristiyan cemaatleri kurmuş ve sonunda Neron'un kovuşturmasına uğramış ve yaşamını yitirmiştir. Hıristiyanlığın ilk müminleri; aydın insanlardan çok, yoksul halk kitlelerindeki cahil kimselerdi. Hıristiyanlığın Allah'ının aşağılanan bir insan biçiminde görünmesi (tecelli), özellikle işçileri kendine çekmiştir. Başlangıçta böyle olmasına rağmen, sonraları durum değişmiş, öteki sosyal tabakalar ve sonunda filozoflar da Hıristiyanlığa katılmışlardır.

Milâdın aşağı yukarı (takribi) ilk iki yüzyılında, yalnızca Hıristiyanlığın "savunması" için yazılmış olan birtakım eserlerle karşılaşıyoruz. Bu eserler Hıristiyanların Roma devletinin resmî kulları (tab'a) olmadıkları konusundaki görüşleri yanıtlamaya çalışırlar. İkinci olarak da bu savunmalar, Hıristiyanları ateistlik, yani Allah'ın varlığını reddetme suçlamalarına karşı dururlar.

Hıristiyanların Allahsızlık!? suçlanması, yeni dinin öteki dinlerin Allahlarını benimsemeyişi yüzünden oluyordu. Üçüncü olarak bu savunmalarda Hıristiyanlığın ahlâkına ait yapılan eleştiriler yanıtlanır. Sonuç olarak bu savunma yazıları Hıristiyanlığın, felsefenin en yüksek görünüşlerine, söz gelişi bir Stoa ya da Yeni Eflâtunculuğa hiç de aykırı olmadığını vurgularlar.

Bu arada Hıristiyanlıkta ruhun ölümsüzlüğü düşüncesinin bulunduğuna değinilir ve aynı düşüncesinin, Hıristiyan dinindeki biçimde olmasa bile, Stoa'da ve Yeni Eflâtunculukta da var olduğu ileri sürülür. Birinci dönemdeki bu savunma çabalarından sonra, Hıristiyanlık düşünüşünün ikinci döneminde, Hıristiyan dininin ilkelerini "felsefi açıdan temellendirmek" denemelerinin başlatıldığına tanık oluyoruz.

Bu ikinci dönemde özellikle bir konu ile, "iman ile bilgi" arasındaki, yani Hıristiyanların dogmaları ile felsefe arasındaki ilişki konusuyla uğraşılır. Hıristiyanlık vahiy yolu ile indirilmiş olan birtakım dogmalara dayanır. Bu dogmaların mümine yakışan bir inançla, benimsenmesini ister. Acaba saf bir inançla benimsenmesi istenen bu dogmaların felsefe ile ilişkileri nedir? İşte bu dönem, temelde, bu konuyu ele alır.

Bu dönemde bu soruya "değişik" yanıtlar verilmiştir. İlk yanıtı, M.S. I-II. yüzyıllarda rastlanan ve öteki hellenistik dinlerde de görülen, "Gnosis" doktrininde buluruz. Gnosis, (kelime anlamı), dinsel bir bilgi, yani seçkin ve mistik yapılı insanlara has olan bir bilgidir.

Bu nedenle Gnostikler "doğa. üstü" bir bilgiye sahip olan ayrıcalıklı insanlardır. İşte bu Gnostikler dinin dogmalarına yalnızca inanmanın yetmediği, dogmaların Gnostik bir yorumlamasının şart olduğunu ileri sürerler. Böylece Gnostikler, kişisel ve mistik bilginin dogmadan üstün olduğunu benimsemiş oluyorlar.

Bu Gnosis akım bütüncül (vahdet) olmayıp, çeşitli kollara ayrılmıştı. Ayrıca Gnosistler, sistemlerine Hıristiyanlığınkinden başka dogmaları da almaya eğilimlidirler. Bu bakımdan Gnosis, dönemin eğilimlerine uygun olan bir akımdır. Şayet bu akım üstünlük sağlanabilseydi, belki de Hıristiyanlık bu akımın dinsel eğilimleri içinde kaybolur giderdi. Gittikçe güçlenen Hıristiyan kilisesi tehlikeyi görmüş ve Gnosis akımı ile şiddetli bir kavgaya girişmiştir.

sevgen
05-16-2010, 10:06 AM
Rene Descartes Kimdir?

Fransız düşünür, yazar, bilim adamı ve matematikçi. Modern psikolojinin ve matematiğin kurucusu olarak kabul edilmektedir. Kendisinden sonraki bilim adamlarına ve filozoflara ilham kaynağı olan teorileriyle, bilimin günümüz seviyesine ulaşmasında büyük rol oynamıştır. Düşünsel alanda matematiksel açılımlardan yararlanarak, doğrudan ortaya çıkan ve doğruluğu tartışılmaz kesin-mutlak birtakım bilgilerin var olduğunu savunmuş; bu savını da "Düşünüyorum, öyleyse varım" şeklindeki ünlü söylemiyle ortaya koymuştur. Bilimsel devrimin baş aktörlerinden biri sayılan Descartes, "Kartezyen koordinasyon sistemi"ni (kartezyanizm) geliştirerek, özellikle düzlem geometrisinin ve matematiğin evrimsel sürecine çok büyük katkıda bulunmuştur.

Rene Descartes, 31 Mart 1596 tarihinde, Fransa'da, bugün kendi adıyla anılan ve Indre-et-Loire'e bağlı olan La Haye'de, varlıklı bir ailede .....ya geldi. Doğumundan bir yıl sonra annesinin tüberkiloz nedeniyle vefat etmesinin ardından, Brittany Yüksek Mahkemesi'nde yargıç olan babası Joachim başka bir bayanla evlendi ve Descartes üvey annesi tarafından yetiştirildi. On yaşına geldiğinde, Anjou kentine bağlı La Fleche'de bulunan ve ileride Avrupa'nın en iyi okullarından biri olduğunu belirteceği, Royal Henry-Le-Grand adlı bir Cizvit kolejine gönderildi. Sağlığının zayıf olması nedeniyle, öğretmenleri tarafından yatılı okuması öngörüldü. Kendisini iyi hissedene kadar yatakta kalmasına izin verildiğinden, büyük ilgi duyduğu matematik çalışmalarına ağırlık verdi. Okulda verilen eğitim Latince ve Yunanca üzerinde yoğunlaştığı için, bu dilleri iyi derecede öğrenme fırsatı oldu; dolayısıyla ilerleyen zamanlarda, eski bilimsel ve düşünsel çalışmaları incelemesinde bu eğitimin büyük faydasını gördü.
Gezmeye, yeni yerler görmeye ve yeni şeyler öğrenmeye oldukça fazla merak duyan Descartes, 1612 yılında, liseden mezun olduktan sonra birkaç arkadaşıyla birlikte Paris'e gitti. Görkemli şehrin büyüsüne kapılarak, bir süre pervasızca yaşadı. Ardından, kendisi gibi matematikle ilgilenen iki arkadaşıyla tesadüfen karşılaşınca, onların şehre geliş amacına uydu ve bilimsel araştırmalara daldı. Üniversite eğitimine kadar geçen süre boyunca, özellikle arkadaşı Mersenne ile birlikte durmaksızın matematik üzerine araştırmalar, çalışmalar yaptı. Burada bulunduğu süre içerisinde, dönemin ünlü matematikçilerinden Mydorge'yle tanışması, ufkunu genişletti.

Eğitim hayatı boyunca özellikle klasik edebiyat, tarih, retorik ve felsefe alanlarında kendini geliştirdi. Babasının yönlendirmesiyle, Poitiers Üniversitesi'nin hukuk fakültesine girdi ve 1616 yılında mezun oldu. O dönemde Avrupa kaynayan bir kazan gibiydi. Her yerde dini temelli bölgesel çatışmalar vardı ve çok sayıda savunma amaçlı askeri birlikler türemişti. Bu siyasi ve toplumsal çalkantılar nedeniyle, soylu ailelere mensup gençlerin kilise ya da orduya katılması popüler hale gelmişti. Dolayısıyla Descartes da, toplumsal statüsünü sağlamlaştırmak için orduya katılmaya karar verdi. Liseden mezun olduktan iki yıl sonra, 1618'de, Hollanda Prensi Orangeli William ve ülkesini İspanyol işgalinden kurtarmak için düzenlediği seferlerle ilgili heyecanlı rivayetler duyunca, macera arayışına ve gezme hevesine kapılarak, prensin davetine uydu ve oraya yerleşti. Hollanda Birleşik İller (Nassau) Prensi olan Maurice komutasındaki Protestan Flemenk ordusuna hizmet etmeye başladı.

Asker olarak kayıt olduğu bu birlikte birkaç yıl geçiren Descartes, görevi sırasında, matematik ve fizik konularındaki yaratıcı yeteneğinin farkına varmasını sağlayacak kişi olan Isaac Beeckman'la tanıştı. İlk felsefik çalışmalarından olan "Compendium Musicae"yi 1618 yılında kaleme aldı ve Beeckman'a ithaf etti. 1619 yılının Kasım ayında, Almanya seyahati sırasında, fizikle ilgili problemlerin çözümünde, matematiksel bilgilerden yararlanmak üzerine kendisine ait bir vizyon geliştirdi. Descartes'ın vizyonu, insanlığın gelişimine mükemmel katkı sağlayacak bilimlerin temellerini keşfetmekti. Bu dönem, ünlü düşünürün hayatında bir dönüm noktasıydı ve analitik geometrinin gelişimi üzerine ortaya atacağı teorilerin düşünsel düzlemini oluşturduğu bir süreçti. Hayatının geri kalan bölümünü de, matematikle doğa arasındaki gizemli bağı çözmeye adayacaktı. St. Augustine'in (354-430) "özgür irade" kavramıyla ilgili de çalışmalar yapan filozof, Tanrı'nın iradesiyle eşit tuttuğu insan iradesinin, doğal bir yaradılış özelliği olarak, Tanrı'nın iradesinden bağımsız olduğunu ortaya atan teori üzerine derinlemesine düşündü.

Orange Prensi'nin hizmetinden ayrıldıktan sonra bir süre Danimarka, Polonya ve Almanya gibi bazı Avrupa ülkelerini dolaşan Descartes, Otuz Yıl Savaşları'nın başladığı dönemde yeniden askeriyeye döndü ve bu defa Bavyera ordusunun Katolik Düküne hizmet etmeye başladı. Askeri bir görev için Ulm'de bulunduğu sırada, bilimlerin birlikteliği üzerine bir metodoloji geliştirdi. Askerlik yaşamı süresince sıcak çarpışmaya girmeyen Descartes için bu dönem, "büyük bir tembellik ve derbederlik" içerisinde, sadece düşünmeye, gezmeye, araştırmaya ve üretmeye yönelik kazançlar sağladığı bir dönemdi. Düşünsel eylemlere ve çeşitli bilimlere olan merakı gittikçe artan düşünürün en büyük amacı, .....yı gezmek ve evrenle ilgili somut gerçeklere ulaşabilmekti. Bu yüzden hayatı boyunca pekçok yer gezmiş, orduda yer almış, bu süreçte birbirinden farklı statüdeki ve yaradılıştaki insanlarla uyuşmaya çalışmış, birçok konuda deneyim kazanmış ve kendini değişik koşullarda test etmişti. 1619 yılının Kasım ayında, şömineli sıcak bir odada, ileride üstüne simgesel anlamlar yükleyeceği ve yaşamının dönüm noktası olarak değerlendireceği ünlü rüyasını gördü.

1621'de, askerlik görevine Macaristan İmparatorluk ordusunda devam etmeye başladı. 1622 yılında, Fransa'ya geri dönerek Paris'e yerleşti; bir süre de Britanny'de kaldı. Ertesi yıl ailesinin yanına Poitou'ya giderek, annesinden üzerine kalan tüm mülkleri sattı ve hayatının geri kalanını refah içinde geçirebilmek; araştırmalarını, çalışmalarını yaparken maddi sıkıntı çekmemek için tüm gelirini (27.000 livre) bonolara yatırdı. Aynı yıl İtalya'ya doğru bir seyahat gerçekleştiren düşünür, 1627'ye kadar Paris'te ikamet etti.

1628'de, Hollanda'ya geri dönerek 1649 yılına kadar, düşünsel, bilimsel ve yazınsal dehasının en verimli dönemini burada geçirdi. Özellikle matematik, geometri ve felsefe üzerine çığır açacak teoriler üretti; buluşlar ortaya koydu, ünlü kitabı "Treatise on the World"ü (Kurallar) yazmaya koyuldu. Burada bulunduğu sırada, Kardinal Berulle ile tanıştı ve düşünsel teorilerini hayata aktarma konusunda, onun zengin ufkundan yararlandı. Dğer yandan da, hiçbir zaman bağını koparmadığı arkadaşı Mersenne ile yazışarak, çalışmalarıyla ilgili fikir alışverişinde bulundu. Beeckman ile dostluğunu sürdürdü ve Mydorge, büyük Frans von Schooten, Hortensius, Huygens gibi bilim adamlarıyla iletişim kurdu.

Sonraki iki yıl boyunca, Franeker ve Leyden'de, olgunluk (matrikülasyon) üzerine düzenlenen sınavlara girdiyse de, herhangi bir derece almakla ilgilenmedi. 1633 yılında, ünlü fizikçi Galileo'nun, Roma Katolik Kilisesi tarafından, .....nın yuvarlak olduğunu iddia ettiği ve dolayısıyla kilisenin yanlış bilimsel kanılarını yıkmaya çalıştığı iddiasıyla mahkum edilmesi nedeniyle, Descartes, dört yıllık bilimsel bir çalışmanın ürünü olan "Treatise on the World"ü (Kurallar) tamamlamış olmasına rağmen, yayımlamaktan vazgeçti (Kitap ölümünden yıllar sonra, 1701'de basıldı). Aynı dönemde, "Le Mond"un taslak çalışmasını bitirdi; fakat bunu da yayımlamadı.

Descartes hayatı boyunca evlenmese de, birlikte yaşadığı ve eskiden hizmetçisi olan Hollandalı sevgilisi Helene'den, 1635 yılında Francine adlı bir kız çocuğu .....ya geldi. Ancak, Francine'in hayatı çok kısa sürdü ve 1640 yılında, beş yaşındayken hayatını kaybetti. Bu ölüm, ünlü düşünürü derinden sarstı.

Descartes matematik ve felsefe üzerine yoğunlaşan çalışmalarının meyvelerini vermeye devam ederek, bilimsel değeri çok yüksek birçok eser kaleme aldı ve bunları yayımladı. 1637 yılında, "Söylem" adlı eserini imzasız olarak yayımladı. 1640'da ise, "Meditasyonlar"ı çıkardı. 1643'de, Utrecht Üniversitesi tarafından sakıncalı bulunan "Kurallar", yerel otoritelerce, ateizm öğeleri içerdiği gerekçesiyle düşünürün mahkum edilmesine neden oldu. İki yıl sonra aynı üniversite, eser hakkında yapılacak tüm yanlı/yansız yorumları yasaklayarak, "nötr sansür" uygulaması getirdi. Aynı dönemde, Bohemya Prensesi Elizabeth'le uzun bir zaman devam edecek olan yazışmaları başladı. Prensesle, başta matematik, geometri, tıp, felsefe, metafizik olmak üzere çeşitli bilim dallarından siyasete kadar pekçok konuda fikir alışverişinde bulundular. Prensese ithaf ettiği "Felsefenin İlkeleri" adlı kitabını 1644'de Amsterdam'da yayımladı (Eser 1647 yılında Franzcaya çevrildi). Ardından Paris'e geçen Descartes, ünlü matematikçi ve fizikçi Pascal ile buluşarak, yeni çalışmalarını ve görüşlerini onunla paylaşma fırsatını yakaladı. Bu sırada, Fransa Kralı tarafından kendisine sunulan ikametgah ve yıllık gelir teklifini, çalışmalarını bağımsız ve esnek bir ortamda sürdürebilme maksadıyla geri çevirdi.

1649 yılında, "Ruhun Tutkuları" adlı kitabını tamamladı ve yayımladı. Aynı yılın Kasım ayında, eserlerinden çok etkilenen ve onun dehasından yararlanmak isteyen İsveç Kraliçesi Christina'nın ricasını kırmayarak, ona uzmanı olduğu konularda ders vermek üzere Stockholm'e yerleşti. Ancak kraliçenin talebi doğrultusunda derslerin, sabahın oldukça erken saatlerinde yapılması nedeniyle, hayatı boyunca geç kalkmaya alışkın olan Descartes'ın fizyolojik dengesi bozuldu. Bunun yanı sıra, yabancısı olduğu aşırı soğuk iklime uyum sağlayamayan vücudu bitkin düşerek zatürreeye yakalandı ve ünlü düşünür, 11 Şubat 1650 tarihinde, 54 yaşında hayatını kaybetti. Son sözleri, "İşte böyle ruhum, ayrılma zamanı geldi" oldu. Bazı araştırmacılar, aynı hastalıktan tedavi gören Fransa büyükelçisi Dejion A. Nopeleen'e hastabakıcılık yaptığı için, hastalığın Descartes'a da bulaştığını iddia ettiler. Ancak sonraları, doktor Eike Pies'in incelemelerine göre, ünlü düşünürün, kullandığı arsenik yüzünden vücudunun zehirlenerek zayıf düştüğü ortaya çıktı. Descartes'ın mezarı, 1667 yılında anavatanı olan Fransa'ya, Paris'e taşınmıştır.

Descartes, Batının o zamana kadarki düşünsel birikimini altüst etmiş; bilimde ve özellikle matematikte büyük gelişmelere neden olan düşünceleriyle yeni bir çığır açmıştır. Dinsel egemenliğin, anlamsız çatışmaların ve modern düşüncelere yönelik hoşgörüden uzak, bağnazca tutumların hüküm sürdüğü; aynı zamanda, Avrupa'nın düşünsel, sanatsal ve kültürel kabuk değişiminin gerçekleştiği bir dönemde yaşadı. Birçok alanda hayata geçirilen atılımlara, düşünce ve eserleri ile eşlik etti. Ortaçağı tarihe gömerek, modern bilimin rönesansını inşa edenler arasında yer aldı. Ulusçuluk anlayışının güçlü yükselişine rağmen, insanlığın "bilimsel düşünce" ile "akıl" ekseninde ortak bir paydada buluşabileceğinin altını çizdi. Felsefeye getirdiği farklı ve yenilikçi bakış açısıyla, modern felsefenin temellerini attı. Bu alandaki ilk çalışması, geometri, meteorlar, optik ve metot şeklinde dört bölümden oluşan "Denemeler" adlı eseridir.

Matematiksel çözüm yöntemlerini felsefeye uyarlamaya çalışan Descartes, temeli Yunanlı filozof Socrates tarafından atılan ve özellikle matematikle diğer pozitif bilim dallarında uygulama sahası bulan "tümevarım" metodunu, kendi düşünsel felsefesine adapte etmiştir. Mutlak bilgiye ulaşmakta, Antik Çağ Yunan düşünürlerinden kalan "şüpheci" (septisizm) bakış açısını yöntem edinerek, başta matematik ve analitik geometri olmak üzere, birçok alanda çeşitli buluşlar ortaya koymuştur. Tüm dışsal faktörleri bir kenara ayırarak, süpheci analizlerle, mutlak ve kesin doğru bilgilerin varlığını savunmuştur; ki ona göre, bu özelliği taşıyan tek şey "düşünce"dir. Doğruluğu tartışılamaz tek bilginin düşünce olduğunu; dolayısıyla diğer mutlak bilgilerin de bu düşüncelerden türediğini ortaya atmıştır. "Kuşku etmek düşünmektir" şeklinde bir çıkarımda bulunan Descartes, varlığı kesin olan tek şey düşünmek ise, düşünebilen bir yaratık olarak şüphe götürmez tek gerçeğin "varlığımız" olduğunu belirtmiş ve tümevarımsal bu bilgi kanunu, "Düşünüyorum, o halde varım" (Cogito, ergo sum; je pense, donj je suis) şeklindeki ünlü tümcesiyle ifade etmiştir. Elindeki bu ilk bilgiyi, sağlam bilgi olarak görmüş; artık yapması gereken tek şeyin, diğer bilgileri bu ham bilgiden türetmek olduğu sonucuna ulaşmıştır. Bu sonucun çıkış noktası ise, bireyin öznelliğidir. Çünkü, varlığı ifade eden düşünce, zaten bireyin kendisinde mevcuttur. Bu ham bilgiyle yola çıkan birey, diğer mutlak bilgileri bundan türetebilir. Düşüncenin zıddı ise, bedendir. Bu nedenle, dönemin hakim kıyafet şekli olan yeşil ipek giysileri bir kenara atarak, bedenini arka plana atmak istemiş ve düşüncenin baskınlığını simgesel olarak ifade etmek maksadıyla da, siyah giysileri tercih etmiştir.

Geliş açısı ile gidiş açısının birbirine eşit olduğunu keşfederek, optiksel yansımanın temel kanunlarını geliştirmiştir. Cebiri, geometri çözümlemelerinde kullanmış; "Kartezyen" teoremini ortaya atarak, analitik geometrinin gelişimine büyük katkı sağlamıştır. "Eğri"lerin sınıflandırılmasında, onları ortaya çıkaran denklemleri baz almıştır. Matematiksel ve geometrik problemlerin çözümü için kurulan denklemlerde, "x, y, z" gibi alfabenin çok kullanılmayan son harflerini bilinmeyen çoklukları, "a, b, c" gibi çok kullanılan ilk harfleri de bilinen çoklukları ifade etmesi için kullanmıştır.

Descartes, tüm çalışmalarında ve araştırmalarında, doğru bilgiye ulaşmak amacıyla, karmaşıklıktan uzak durmaya ve herşeyi basite indirgemeye çalışmıştır. Bulduğu her bilgiye kuşkucu bir tavırla yaklaşmıştır. Bu konudaki düşüncelerinden, 1637 yılında kaleme aldığı, "Metot Üzerine Konuşma"da bahsetmiştir. Bilim dallarının pratik hayattaki işlevlerinin birbirinden farklı olduğunu vurgulayan düşünür, sadece bazı ortak yöntemlerin farklı amaçlar için uygulanabileceğini öngörmüş, dolayısıyla bilimlerin birlikteliğini savunmuştur.

"Hiçbirşey keşfedilemeyecek kadar uzak olamaz" diyen Descartes, evrenle ilgili düşüncelerini de bu görüşü çerçevesinde şekillendirmiştir. Ona göre, evren bir bilmecedir ve çözümü olmayan bir bilmece yoktur. Bu doğrultuda ihtiyaç duyulan tek şey, doğru bilgilere sahip olabilmektir ki, tüm pozitif bilimler de zaten bu ihtiyaca hizmet etmek için varolmuştur. Döneminin alışkanlıklarının tam tersine, bütün bilimsel değeri olan kitapların Latince yazıldığı bir yüzyılda, eserlerini Fransızca olarak kaleme almıştır ve "sağduyu"su olan her insanın rahatça anlayabileceği kadar basite indirgenmiş bir dil kulanmıştır.

Descartes'a göre gerçeklik, özü düşünme olan bir "zihin" (soyut) ile özü evrende bir yer kaplayan ve göreceli büyüklüğü olan "madde" (somut) şeklinde ikiye ayrılabilir. Bu anlamda düşünür, her zaman için zihni maddenin önüne koymuştur. Onun düşünce sisteminde, birtakım kavramların, bilgilerin kaynağı, yaratılıştır. Yani bunlar, doğuştan gelen ve doğruluğu, varlığı tartışılmaz gerçek bilgilerdir. Ona göre, Tanrı, zihin ve madde kavramlarının varlığı kesindir ve doğruluğu su götürmez bu kavramlar doğuştan gelir; sonraki deneyimlerden kaynaklanmaz. Felsefede mutlak bilgiye ulaşmanın tek yolu, kuşku edilmeyecek, açık ve net bir önermeye ya da kavrama varıncaya dek, herşeyden kuşku duymaktır.

Fizik ve doğa kanunları ile ilgili çalışmalar da yapmış olan Descartes, 1644 yılında Latince olarak kaleme aldığı "Principia Philosophia" (Felsefenin İlkeleri) adlı eserinde, "Çevrimler Kuramı" adını verdiği teorisiyle, evrenin yapısı ve doğa kanunlarının işleyişi ilgili çarpıcı bilgiler öne sürmüştür. Ondan sonra gelen ünlü fizikçi Isaac Newton için bu teori, temel bilgi kaynağı olmuştur.

ESERLERİ:

Compendium Musicae (1618 / Isaac Beeckman'a ithaf ettiği, müzik teorisinin kuralları ve müzik estetiğiyle ilgili çalışması)

Rules for the Direction of the Mind (Aklın İdaresi İçin Kurallar / 1626-1628: İlk olarak 1684'de yayımlanmıştır)

Le Monde (The World / 1633: Descartes'ın doğa felsefesiyle ilgili ilk sistematik çalışmasıdır)

Discours de la méthode (Metod Üzerine Konuşma / 1637: Optik, meteor ve geometriyle ilgili ilk çalışmasıdır)

La Géométrie (Geometri / 1637: Descartes'ın matematiksel çözümlemeler üzerine kaleme aldığı başlıca yapıtıdır)

Meditationes de prima philosophia (Meditasyonlar ya da Metafizik Düşünceler / 1641)

Principia philosophiae (Felsefenin İlkeleri / 1644: Aristotales'in eserlerinin yerini alması isteğiyle, Latince olarak yazdığı eseridir; sonraları üniversitelerde okutulmaya başlanmıştır)

The Description of the Human Body (1647 / Ölümünden sonra yayımlanmıştır)

Les passions de l'âme (Ruhun Tutkuları / 1649: Bohemya Prensesi Elizabeth'e ithaf etmiştir)

Correspondence (Yazışmalar / 1657: Ölümünden sonra, Descartes'ın yayımcısı Claude Clerselier tarafından yayımlanmıştır)

sevgen
05-16-2010, 10:08 AM
Proklos Kimdir?

(410 - 485)

Soyut düşünceye olan yetenek ve eğilimini matematik alanındaki başarılarıyla kanıtlamış olan Proklos, bu katıksız matematikçi, Tanrılar konusunda hayal ürünü olan düşüncelere de sahiptir. Geniş bilgi sahibi bir bilgin olan Proklos, çeşitli ulusların çok iyi bildiği efsanelerini bir sistem halinde toplamaya ve sistemini, nedenleri ile birlikte açıklayacak biçimde kurmaya çalışmıştır.

Bu sistemin karakteristik olan noktası, hep üçlü gruplar oluşturmaya ve bunlar arasında ilişkiler kurmaya çalışılmasıdır. Böylece Proklos, sonradan Hegel'de de Taslayacağımız, dinle k tik bir sema, (çizelge) kurmuş olur.

Proklos'un eksik yanı, ekzakt gözlemler yapmamasıdır. Aristo ve okulunun temelde benimsediği kesin gözlemler, artık Yeni Eflâtunculukta önemini tümden yitirmiştir. Gerçek, doğanın kendisinde değil de, "kitaplar"da aranmaya başlanmıştır. Yeni Eflâtunculuğun son dönemlerinde ilgi odağı olan konulardan biri, Eflâtun ve Aristo'yu "yorumlamak"tır.

Bu, gerçeği, yalnız kitaplarda aramaya kalkışma akımına, tüm İlkçağın sonlarında, bir bakıma tüm Ortaçağda rastlarız. Gerçeği kitaplarda değil de gözlemi yapılan olaylarda aramak düşüncesi ancak Rönesans'ta yeniden ortaya çıkacaktır.

Proklos Atina'da yaşamış ve Akademi'de müdürlük yapmıştır. Proklos'un zamanında Atina'da eski felsefe okullarının devam ettiğini görüyoruz. M.S. 529 yılında Atina'daki felsefe okulları Bizans İmparatoru "Justinianus" tarafından kapatılmıştır. Bu olayı "Antik Felsefe "nin sona ermesinin dış imajı olarak düşünebiliriz.

Yeni Eflâtunculuğun, zamandaşı olan Hıristiyanlık üzerindeki etkilerine geçmeden önce, Antik evrenin sonunda rastladığımız düşünce akımlarını bir daha gözden geçireceğiz: Bu dönemde pozitif bilimler, felsefeden tam bağımsız olarak, kendi yollarında ilerlemiştir.

Bu dönemin önem verdiği bilimler arasında aritmetik, geometri ve astronomiyi sayabiliriz. Yalnız astronomi, astroloji ile karışık olduğu için, dinsel bir niteliğe bürünmüştür. Gramer alanında da, bilimsel filolojinin bir çeşit başlangıcı sayılabilecek olan, çalışmalar yapılmıştır. Oldukça gelişmiş ileri bir coğrafya bilimi bulunan bu dönemde, temeli Aristo'ya dayanan bitkiler (botanik) ve hayvanlar (zooloji) da ilgi alanı içindedir.

Felsefeye gelince: İlkçağın bu son döneminde Sextus Empirikus'un kişiliğinde rastladığımız şüphecilikten başka, Stoa okulunun da varlığını sürdürdüğüne tanık oluyoruz. Ancak dinsel eğilimli Yeni Eflâtunculuğu, dönemin felsefe akımı olarak algılamamız gerekir.

sevgen
05-16-2010, 10:09 AM
John Dewey Kimdir?

John Dewey, 1859-1952 yılları arasında yaşamış olan ve aletçilik olarak bilinen felsefe akımının kurucusu ünlü Amerikan filozof ve eğitim kuramcısı, Charles Sanders Peirce ve William James'ın görüşlerinin bir sentezini yapmış olan Dewey, pragmatizmi, mantıksal ve ahlaki bir analiz kuramı olarak geliştirmiştir.

John Dewey 20. yüzyılın ilk yarısının en önemli Amerikalı felsefecisi olarak tanınır. 1859'da Vermont, Burlington'da .....ya gelmiştir. Kısa bir öğretmenlik kariyerinin ardından felsefe alanında doktora yapmış ve 1889'dan sonra Michigan Üniversitesi'nde felsefe bölümünün başkanlığını üstlenmiştir. Daha sonraları Chicago Üniversitesi'ndeki görevi esnasında kamu eğitimiyle aktif olarak ilgilenmeye başlamış ve burada 1896-1904 yılları arasında, çocuk eğitimi üzerindeki gözlemlerini derinleştirdiği meşhur "laboratuar okul"u kurmuştur. Akademik kariyerinin geriye kalan uzun bölümünde Columbia Üniversitesi'nde profesör olarak çalışmıştır. Dewey'in demokratik idealini ve bu ideale ulaşmakta eğitime biçtiği rolü iyi anlayabilmek için onun içinde yaşadığı dönemi kaba hatlarıyla tarif etmek gerekir. Dewey bir kriz, belirsizlik ve imkânlar çağının filozofuydu. Dewey'in Amerikası'nda, 1890'larda Chicago halkının yaklaşık yüzde yirmisi evsizdi; her dört kişiden biri işsizdi; hastalıklar kol geziyordu ve sağlık hizmetleri nüfusun büyük bir kesimine ulaşmıyordu. Toplumsal ihtilaflar her yerdeydi: bugün görülmemiş ölçülerde şiddet içeren grevler yaygındı; toplumun zengin ve yoksul katmanları arasında derin bir uçurum vardı; siyasi partiler güç sahiplerinin elindeydi ve yerel yönetimler yolsuzluk batağına saplanmıştı. Kargaşanın hakim olduğu bu ortama her gün, yalnızca kendi dilini konuşan yeni göçmenler ekleniyordu. İngilizce Chicago'da henüz yaygın bir dil değildi ve her dört kişiden yalnızca birinin ebeveynleri Amerika'da doğmuştu. Fakat bu kriz ve belirsizlik ortamı Dewey ideallerinin gerçekleşebileceği imkânlar da içeriyordu. 19. yüzyılın sonlarından bakıldığında, otuz-kırk yıl sonrasının Amerikası'nın halkın toplumsal yaşam ve siyasete katılımı anlamında hangi yönde evrimleşeceği belirsiz görünüyordu. Noam Chomsky, eğitim ve demokrasi hakkındaki bir konuşmasında John Dewey'i klasik liberalizmin özgürlükçü değerlerinden beslenen ve erken eğitimde gerçekleştirilecek reformların toplumsal değişim için büyük imkânlar sağlayacağına inanan bir düşünür olarak tanıtır.

DEWEY, John Eğitimde demokratik idealler Genbilim Editor John Dewey (1859-1952) ve Eğitimde demokratik idealler; John Dewey 20. yy'ın ilk yarısının en önemli Amerikalı felsefecisi olarak tanınır. 1859'da Vermont, Burlington'da .....ya gelmiştir. Kısa bir öğretmenlik kariyerinin ardından felsefe alanında doktora yapmış ve 1889'dan sonra University of Michigan'da felsefe bölümünün başkanlığını üstlenmiştir. Daha sonraları University of Chicago'daki görevi esnasında kamu eğitimiyle aktif olarak ilgilenmeye başlamış ve burada 1896-1904 yılları arasında, çocuk eğitimi üzerindeki gözlemlerini derinleştirdiği meşhur "laboratuar okul"u kurmuştur. Akademik kariyerinin geriye kalan uzun bölümünde Columbia Üniversitesi'nde profesör olarak çalışmıştır. Dewey'in demokratik idealini ve bu ideale ulaşmakta eğitime biçtiği rolü iyi anlayabilmek için onun içinde yaşadığı dönemi kaba hatlarıyla tarif etmek gerekir. Dewey bir kriz, belirsizlik ve imkânlar çağının filozofuydu. Dewey'in Amerikası'nda, 1890'larda Chicago halkının yaklaşık yüzde yirmisi evsizdi; her dört kişiden biri işsizdi; hastalıklar kol geziyordu ve sağlık hizmetleri nüfusun büyük bir kesimine ulaşmıyordu. Toplumsal ihtilaflar her yerdeydi: bugün görülmemiş ölçülerde şiddet içeren grevler yaygındı; toplumun zengin ve yoksul katmanları arasında derin bir uçurum vardı; siyasi partiler güç sahiplerinin elindeydi ve yerel yönetimler yolsuzluk batağına saplanmıştı. Kargaşanın hakim olduğu bu ortama her gün, yalnızca kendi dilini konuşan yeni göçmenler ekleniyordu. İngilizce Chicago'da henüz yaygın bir dil değildi ve her dört kişiden yalnızca birinin ebeveynleri Amerika'da doğmuştu.

Fakat bu kriz ve belirsizlik ortamı Dewey ideallerinin gerçekleşebileceği imkânlar da içeriyordu. Ücretli ve mekanik iş düzeni işçi sınıfı tarafından tümüyle kabul gören bir norm haline gelmemişti; işçi sınıfı henüz tüketim toplumunun ihtiyaçlarına hizmet edecek şekilde örgütlenmemişti; yüksek siyaset büyük şirketlerin tekelinde olsa bile halk yığınlarının bunun dışında tutulması gerektiği bugün olduğu gibi meşru bir bakış açısı haline gelmemişti. 19. yüzyılın sonlarından bakıldığında, otuz-kırk yıl sonrasının Amerikası'nın halkın toplumsal yaşam ve siyasete katılımı anlamında hangi yönde evrimleşeceği belirsiz görünüyordu. Noam Chomsky, eğitim ve demokrasi hakkındaki bir konuşmasında John Dewey'i klasik liberalizmin özgürlükçü değerlerinden beslenen ve erken eğitimde gerçekleştirilecek reformların toplumsal değişim için büyük imkânlar sağlayacağına inanan bir düşünür olarak tanıtır. Dewey'e göre "üretimin nihai hedefi meta üretimi değil, birbirleriyle eşitlik temelinde ilişkilenen özgür insanların üretimi olmalıdır". "Eğitim bir vazoyu suyla doldurmak değil, bir çiçeğe kendi tarzında büyüyebilmesi için yardımcı olmaktır." Chomsky'e göre, Dewey'in savunduğu özgürlükçü değerler, içinde yaşadığı erken 20. yüzyılın yükselen değer ve yapılarıyla uzlaşmaz bir çelişki taşımaktadır. Bir tarafta Leninist ve Stalinst komuta ekonomileri, diğer tarafta, ABD ve Batı'da inşa edilmekte olan devletçi kapitalist endüstriyel ekonomiler, her ikisi de köklü otoriter değerleri savunmakta, bireylerden itaat talep etmekte, eşitlik temelinde dayanışmacı insani ilişkileri değil, vahşi ve rekabetçi, tahakküm arayışındaki ilişkileri desteklemektedir. 20. yüzyılda gelişen egemen siyaset ve yönetim teorilerine göre halk, Walter Lipmann'ın sözcükleriyle "sorumlu insanların vahşi bir sürünün gürültü patırtısından azad olabileceği" bir konumda yer almalıdır; bir demokraside "bilgisiz ve başkasının işine burnunu sokanların, yani dışarıdakilerin bir işlevi vardır." Onların işlevi "eylemin meraklı bir izleyicisi olmaktır, fakat katılımcısı değil".

20. yüzyılda devletler, şirketler, politik sistem, medya ve okullar bu arzu ve öngörüyü gerçekleştirecek şekilde yapılanmıştır. Dewey'e göre ise "siyaset büyük şirketlerin toplum üzerindeki bir gölgesidir" ve bu böyle olduğu müddetçe "gölgenin zayıflaması maddenin kendisinin değiştiği anlamına gelmeyecektir". Yani reformların faydası çok sınırlıdır. Dewey 1920'lerde şunları ifade etmektedir: "Günümüzde iktidar üretim araçlarının, malların mübadelesinin, reklamcılığın, taşımacılığın ve iletişimin kontrolündedir. Bankacılığı, arazileri, sanayii özel denetim altında tutan, bu denetimi basın, basın kuruluşları ve diğer reklam ve propaganda araçları üzerindeki komutaları ile güçlendiren özel kâr amaçlı işletmeler var oldukça, yani, gerçek iktidar sistemi, baskı ve kontrolün gerçek kaynağı yerli yerinde durduğu müddetçe, demokrasi ve özgürlükten sözedilemez." Serbest ve demokratik bir toplumda işçiler kendi kendilerinin efendisi olmalıdırlar. O halde "çocukları özgür ve zekice çalışamayacakları, sadece verilen iş uğruna çalışacakları şekilde eğitmek dar görüşlü ve gayrı ahlaki bir yaklaşımdır".

Dewey'in demokratik idealini, yüksek siyaset çerçevesinde tanımlanmış bir demokratik toplum tasarımından kesin bir şekilde ayırt etmek gerekir. Dewey'e göre demokratik toplumun temel kriteri bireyin kendi yaratıcı potansiyelini toplumsal yaşama gönüllü katılımı suretiyle ve toplumun iyiliği için çalışarak açığa çıkarabilmesidir. İnsan doğasının yaratıcı potansiyeline ve bireyde tesis edilmesi gereken katılımcı bir karaktere dayalı, aşağıdan yukarıya bir demokrasi ideali söz konusudur. İnsanın bireysel-psikolojik temelinden hareketle geliştirilen bu ideal bireyi toplumun iyiliği adına toplumsal bir çalışmaya davet etmek suretiyle birey ve toplum arasında bir denge arayışındadır.

Dewey'in eğitim reformuna olan ilgisi ABD ile sınırlı kalmamıştır. 1920'lerde Çin, Meksika, Japonya, Türkiye ve Rusya gibi modernleşen ve eğitim altyapılarını oluşturmaya çalışan ülkeleri ziyaret etmiş ve reform çabalarına destek vermiştir. Dewey 1924 yazında, iki ay gibi sınırlı bir zaman aralığında Atatürk'ün davetiyle Türkiye'ye gelmiştir. Bu ziyaretin hemen ardından yazdığı rapor on beş sene boyunca, 1939'a kadar Türkçe'de yayımlanmamış ve İngilizce orijinali ölümünün ardından, toplu çalışmalarının yayımlanması esnasında gün yüzüne çıkmıştır. Dewey'in İstanbul, İzmir, Bursa ve Ankara'da, okulların kapalı olduğu yaz aylarında yaptığı incelemelerin sonucunda Türkiye'nin eğitimde reform çabalarına sıcak yaklaştığı, Ankara'da mahrumiyet koşulları altında altyapısı kurulan cumhuriyet idealinden etkilendiği ve bu ideale sempatiyle baktığı görülmektedir. Yazdığı raporda, Türkiye'yi eğitimde "aşırı merkezileşme" çabalarına karşı uyardığı, maarif vekaletini "çeşitliliğin" esas alınması yönünde uyardığı dikkati çekmektedir. Ayrıca, köy enstitüleri fikri konusunda da Dewey'in esin verici olduğu ifade edilmektedir.

sevgen
05-16-2010, 10:10 AM
Philon Kimdir?

(d. M.Ö. 25, ö. M.S. 50)

İskenderiyeli Yahudi bir filozoftur.

Philon, Yunan felsefesi ile Tevrat'ın özdeş olduğunu kanıtlamaya çalışmış, yahudilerin kutsal kitabını Platon'un felsefesi ışığında yorumlamıştır. Kendisi tıpkı Plotinos gibi Tanrı ile insan arasında iyi ve kötü ruhların varolduğunu savunmuştur. Philon felsefe ile dinin içiçe geçtiği görüşünü benimsemiştir.

MÖ. 25 yılında doğan ve MS.50 yılında ölen Philon İskenderiye’de yaşadı. Platon’un, zamanın ve mekanın üstünde gerçek varlıklar olarak düşündüğü ideaları, Philon, Tanrı’nın onları düşünmesiyle idealar varlık kazanırlar diyerek, Platon ve Aristoteles’te görülen mimar Tanrı kavramı yerine, yaratan Tanrı kavramını ortaya atmıştır.

Philon’a göre Tanrı, saltık ve en yetkin varlıktır. O, her şeyin tek nedenidir; tümel kudrettir, saltık mutuluktur, hiçbir belirli yerde değildir. O, evrenle ilişki için, kendine özgü araçlar yaratmıştır. Philon, bu araçları idealar, kuvvetler (melekler) ve ruhlar olarak sınıflandırmıştır. Tanrı, yani saltık varlık, logos ise yansır. Logos ise tanrısal söz olarak (Ruh el-kudüs), tanrısal insanın (oğul) ideasıdır. Tanrı, oğlu logos aracılığıyla kaostan kosmosu yaratmıştır. Yeryüzündeki bütün yaratıkların en yetkini Adam (model insan)dır, çünkü tanrısal ideayı (logosu) ve en yüksek nitelikleri kendinde toplamıştır. Ruhun asıl yaratıcı yönü anlıktır. Duyular edilgindir. Tanrı’nın yüzü bir nur olarak içte ve esrime ile görülebilir; bunun için arınmalı ve ruhu bilgi ve nur ile yüceltmelidir.

sevgen
05-16-2010, 10:11 AM
Eugen Dühring Kimdir? (1833-1921)

Alman filozof ve iktisatçısıdır.

Bir süre Berlin Üniversitesi'nde felsefe ve ekonomi politikası dersleri vermiştir. Kısa süre sonra gözleri görmez olmuş; ölümüne kadar, önce Berlin'de, daha sonra da Nowawes'te yazar olarak yaşamıştır.

Bir burjuva sosyalizminin, toplum düzeninin temelini "bireysel ruhun doğal çabaları"nda gören bu en belirgin temsilcisi, toplumsal üründe işçilerin artan payı teorisini öğretiyor ve geleceğin kurtuluşunu sınıflar arası uzlaşmaz karşıtlıkların uzlaşmasından bekliyordu; kendisini insanlığın düzelticisi, iyileştiricisi gibi görüyordu. Çok çeşitli konularda konferanslar verdi.

Berlin profesörlerine karşı uluorta saldırıları sonucu, kısa zamanda koltuğundan oldu. 1870-1880 yılları arasında, sosyal-demokrasi, pek çok yandaş bulmuştu. Dühring, birçok yapıtında, toplumsal-felsefi özel bir sistem geliştirdi ki, bu sistem, kendisinin bulmuş olduğunu sandığı bir sürü mutlak "son yargı gerçekleri"nin yardımıyla oluşturulmuştu. Hıristiyanlığa karşıydı ve ateşli bir Yahudi düşmanıydı.

Kendi elinde olmayarak, dolaylı bir şekilde, bilimsel komünizme büyük bir hizmeti olmuştur; Marx'a ve Lassalle'a karşı tutkulu saldırıları ve büyüklük deliliğinin damgasını taşıyan "gerçeğin felsefesi", Engels'in ünlü yergi yazısındaki yanıta yol açtı: "Bay Eugen Dühring Bilimi Alt-Üst Ediyor" (Anti-Dühring) kitabı, kısa zamanda yeni devrimci işçi kuşağının felsefe kılavuzu haline geldi. Bu yapıtında Engels, Dühring'in yavanlıklar sistemini acımasızca yıkıyor ve ilk kez diyalektik materyalizmin, usta elinden çıkma tam ve açık bir açıklamasını yapıyordu.

sevgen
05-16-2010, 10:13 AM
John Rawls Kimdir? (1921-2002)

Amerikalı ahlak ve siyaset felsefecisi. Rawls, hocalık yaptığı yıllar boyunca Princeton Üniversitesi, Cornell Üniversitesi, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü ve Harvard üniversitesi'nde dersler vermiştir. "Bir Adalet Kuramı" (A Theory of Justice, 1971) başlığını taşıyan kitabı siyaset kuramı alanında yirminci yüzyılda yazılmış en önemli kitap diye görülmektedir. Rawls, ceza üstüne 1950'lerde yazdığı ilk yazılarından tutun da etik ile doğruluğun temellerine yönelik yazılarına dek hemen bütün yazılarında toplumsal adalet ya da adaletin eşit dağılımı sorunlarıyla uğraşmıştır. Bir Adalet Kuramı başlıklı çalışmasında daha önceki çalışmalarında vardığı ana sonuçları bir araya getirerek "doğruluk/haktanırlık olarak adalet" diye adlandırdığı özgün bir toplumsal adalet anlayışını kapsamlı bir biçimde savunmaya çalışmaktadır. Bunu yaparken, egemen ahlak felsefesi olarak nitelendirdiği yararcılığın karşısına toptan başka bir seçenek getirdiği görüşündedir. Söz konusu yapıtında ayrıca liberal adalet anlayışının temel ilkelerini sözleşmecilik çerçevesinde savunan bir kuram geliştirerek, bir bakıma siyaset kuramında toplumsal sözleşme geleneğini yeniden canlandırmaya giriştiği görülür.

Rawls'a göre adaletli bir toplumun temel yapısı "doğruluk/haktanırlık olarak adalet"in iki ana ilkesini onaylamaktan oluşmaktadır. Bu ilkelerden ilkine göre her insan alabildiğine geniş temel özgürlükler dizgesi önünde eşit haklara sahiptir. İkincisine göreyse toplumsal ve ekonomik eşitsizlikler en çok sayıda insanın yararı gözetilerek giderilme yoluna gidilmelidir. Rawls'un terimcesine göre, bu ilkelerden birincisinin, yani bireysel özgürlüğün, "fark ya da ayrım ilkesi" diye de bilinen ikincisi karşısında önceliği vardır. Bu nedenle, konuşma özgürlüğü ve ibadet özgürlüğü gibi birtakım temel özgürlükler toplumun daha az avantajlı olan kesimlerinin üyelerinin konumlarını geliştirmelerine engel olacak biçimde işletilemezler. Bu anlamda toplumsal kurumlar toplumun refah açısından en kötü durumda olan kesimlerinin durumlarının iyileştirmek için tasarlanmak zorundadırlar.

Rawls'un bu iki ana ilke üstüne bina edilmiş genel adalet anlayışı uyarınca savunulan çoğunluk kuralı şu tümceyle özlü bir biçimde dile getirilebilir: "Birincil düzeydeki bütün toplumsal iyiler özgürlük, fırsat, gelir, refah, saygınlık- eşit dağıtılmalıdır; bu iyilerden her- hangi birinin ya da bir bölümünün eşit dağıtılmayışına ancak daha kötü durumda olan kesimlerin yararının gözetildiği durumlarda izin vardır." Ne var ki Rawls'un bu sonucu temellendirirken sunduğu uslamlama, kuramının en tartışmaya açık yönünü oluşturur. "Doğruluk/haktanırlık olarak adalet" düşüncesi öteki bütün adalet anlayışlarından daha yeğlenir bir şeydir; çünkü "ilk konum" adlı varsayımsal bir başlangıç noktasından seçeceğimiz tek görüştür. Burada ilgilerimize, tercihlerimize, bağlamlarımıza ilişkin herhangi bir bilgimiz olmadığından, tam bir tarafsızlıkla seçmeye zorlanırız. İşte bu "cehalet perdesi"nin arkasından usu olan birer kişi olarak yararcı, sezgici, benci seçenekleri reddedecek, "doğruluk/haktanırlık olarak adalet" anlayışını usa yatkın tek seçenek olarak kabul edeceğizdir... Bir Adalet Kuramının yayımlanmasından sonra yirmi yılı aşkın bir süre boyunca Rawls yeni bir kitap yazmaya girişmemiş, bir yandan kuramını gözden geçirerek onu iyiden iyiye temellendirmeye yönelik yazılar kaleme alırken bir yandan da kuramına ilişkin eleştirileri yanıtlamaya çalışmıştır.

Rawls bu sessizliğini 1993 yılında yayımladığı ve ilk kitabının bir devamı olarak alınabilecek Siyasal Liberalizm (Political Liberalism) ile bozmuştur. Çoğulcu ve eşitlikçi bir liberalizm savunusu olan Siyasal Liberalizm’de Rawls, özgün kuramı olan "doğruluk/haktanırlık olarak adalet" uslamlamasını liberalizmin çoğulculuğuna daha bir uygun hale getirme uğraşı içine girmiştir. Rawls’un bu kitabındaki temel amacı, taşları yerine oturmuş bir demokraside, demokrasi kültürünün iyice yeşerdiği bir toplumda tüm yurttaşlarca kabul görecek haktanır bir adalet anlayışını kamusal düzeyde gerekçelendirip temellendirmektir.

KAYNAK

Felsefe Sözlüğü; A. Baki Güçlü, Erkan Uzun, Serkan Uzun; Ü. Hüsrev Yoksal; Bilim Ve Sanat Yayınları

Ek Bilgiler

John Rawls, Amerikalı filozoftur.

21 Şubat 1921'de doğdu. 24 Ekim 2002'de öldü. Temel eseri "Bir Adalet Kuramı"dır. Bu kitap 20. yüzyılın siyasal felsefe alanında hazırlanmış en önemli kitap olarak görülmektedir. 1971'de yazdığı bu kitaptan sonra 1993'de Siyasal Liberalizm'i yazmıştır. Bu kitap da bir anlamda onun adalet kuramı çalışmasının bir devamı niteliğindedir. 1950'lerde ceza üzerine yazdığı ilk yazılarından, doğruluğun (ve dolayısıyla Etik'in) temellerine yönelik yazılarına kadar onun bütün yazılarında toplumsal adalet ya da adaletin eşit dağılımı sorunlarıyla uğraşmış olduğu görülür.

Söz konusu "Bir Adalet Kuramı" kitabın da Rawls, "doğruluk olarak adalet" fikrini şekillendirmeye çalışır. O faydacı ahlak felsefesi karşısında toplumsal bir adalet düşüncesi oluşturma arayışındadır. Bu bağlamda şekillenen liberal adalet anlayışını sözleşmecilik ilkesiyle birlikte temellendirir. Bu bir anlamda "toplumsal sözleşme" geleneğinin devam ettirilmesi olarak görülmektedir. Rawls'ın adalet kuramı şu iki ilkeyle belirtilebilir. Bir; özgürlükler konusunda eşitlik. İki; toplumsal eşitsizliklerin çoğunluğun yararı gözetilerek çözümlenmesi.Kuramı ve formülasyonları çok yoğun tartışmalara yol açmıştır. Özellikle kuramın içerdiği rasyonel çekirdek, yani neden ve nasıl diğerlerine nazaran Rawls'ın belirttiği adalet anlayışını tercih edeceğimiz konusundaki rasyonellik, kuramın tartışmaya açık yanını oluşturmaktadır. Rawls, çoğulcu ve eşitlikçi bir siyasal liberalizm anlayışı içinde doğruluk olarak adalet fikrine imkan olacağını düşünmektedir.

sevgen
05-16-2010, 10:17 AM
Charles Robert Darwin Kimdir?

(12 Şubat 1809 – 19 Nisan 1882)

İngiliz doğabilimcidir. İnsan dahil tüm canlı türlerinin doğal seçilim yoluyla bir ya da birkaç ortak atadan evrildiğini öne sürmüş ve bu teoriyi destekleyen pek çok kanıt sunmuştur. Darwin'in fikirleri üzerine inşa edilen modern evrim teorisi, bugün biyoloji biliminin temeli ve birleştirici öğesidir.

Darwin'in doğa tarihine duyduğu ilgi, önce Edinburgh Üniversitesi'nde tıp, sonra Cambridge Üniversitesi'nde teoloji okurken gelişti. Beagle gemisinde yaptığı beş senelik yolculuk sırasında, zamanın meşhur jeologu Charles Lyell'ın ortaya attığı, geçmişteki jeolojik süreçlerin bugünkülerle aynı olduğunu savunan teoriyi destekleyecek pek çok gözlem yaptı ve iyi bir jeolog olarak ünlendi. Aynı yolculukta, canlıların coğrafi dağılımı ve fosiller üzerine yaptığı dikkatli gözlemler sonucunda, türlerin birbirine dönüşümüyle ilgilenmeye başladı ve 1838'de doğal seçilim fikrini geliştirdi. Daha önce benzer fikirlerin "sapkınlık" olarak nitelendirildiğini ve bastırıldığını görmüş olduğundan, uzun süre fikirlerini en yakın arkadaşları dışında kimseye açmadı. Olası itirazlara en iyi şekilde cevap verebilmek için araştırma yapmaya ve kanıt toplamaya başladı. 1858'de Alfred Russell Wallace'dan aldığı bir mektubu okuyunca, Wallace'ın da kendisininkine benzer bir teori geliştirdiğini anladı, ve nihayet teorisini yayımlamaya karar verdi.

1859'da yayımladığı On the Origin of Species (Türlerin Kökeni Üzerine) adlı kitabı, canlıların ortak atalardan evrilerek çeşitlendiği fikrinin geniş kabul görmesini sağladı. Daha sonra yayımladığı The Descent of Man, and Selection in Relation to Sex (İnsanın Türeyişi, ve Cinsiyete Mahsus Seçilim) kitabında insan evrimini ve cinsel seçilim fikrini inceledi. The Expression of the Emotions in Man and Animals (İnsan ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi) adlı kitabında ise insanların ve hayvanların duygularını ifade ediş şekilleri arasındaki benzerlikleri ortaya koydu.

Darwin bugün, İngiliz tarihinin pek çok önemli ismiyle beraber Westminster Abbey'de gömülüdür.

sevgen
05-16-2010, 10:19 AM
Max Horkheimer Kimdir?

Max Horkheimer (14 Şubat 1895 Zuffenhausen Stuttgart - 7 Temmuz 1973, Nürnberg), Musevi kökenli Alman düşünür ve toplumbilimcidir.

Max Horkheimer'in Hayatı

Max Horkheimer Yahudi fabrikatör Moses Horkheimer’nin oğludur. Babasının şirkettinden çalışma amacı ile 1911’de liseden ayrılıp ticaret mesleğine başlar. 1917/18 senesinde I. ..... Savaşı'na katılır ve 1919 senesinde tekrar okula başlar ve lise diplomasını alır. 1922’ye kadar üniversite eğitim görür ve doktorasını kazanır. 1925’de Venia Legendi (Habilitation) Frankfurt Üniversitesi’nde alır.

1930’da Frankfurt Üniversitesi’nde sosyal felsefe dalında Ordinarius olur. Frankfurt Toplumsal Araştırmalar Enstitüsünü(Institut für Sozialforschung) kurar ve kısa zamanda Naziler tarafından kapatılır. Horkheimer Cenevre ve Paris üzerinden New York’a kaçıp Columbia Üniversitesi’nde araştırmalarına devam eder.

Theodor Adorno ile beraber Frankfurt Okulunun önemli temsilcilerinden sayılır.

Max Horkheimer Frankurt okulunun ikinci başkanıdır. Birinci başkan Carl Grünberg döneminde enstitü "Grünberg Arşivi" dedikleri daha çok içi derneklerinin verilerini toplamaya dayalı bir çalışma içindeydi. Bu arşiv dışında enstitünün ciddi olarak yaptığı şey Horkheimer (o zaman doçent), Marcuse ve birkaç teorisyenin makalelerinden oluşurdu. Carl Grünberg hastalanıp işini yapamayacak hale geldiği zaman Felix Wail'in zoruyla başkanlığa Horkheimer atanır. Horkheimer'in başkanlığa gelmesi Frankurt Okulu için büyük atılımdır. Frankurt Okulu bu zamandan sonra başta Horkheimer'in etkisiyle psikoloji ve felsefe üstünde daha fazla duracaktı. Ve Horkheimer o zamana kadar "Toplum Teorisi" ismiyle adlan- dırılan teoriyi kendi değiştirip "Toplum Felsefesi" olarak kullanmıştır. Horkheimer bir Marksistir. Onun felsefesi toplumun ve popüler kültürün Marksist eleştirisidir. Ve tabi ki çalışmalarının diğer bir yönü Marksist diyalektiğin temellerinin kurucusu Hegel ve ekonomi politiğin Marksist eleştirisidir. Nitekim ne Horkheimer ne de Frankurt Okulu'nun diğer üyeleri sistematik bir ekonomi analizi yapmamışlardır. Onların çalışmaları daha çok kapitalist meta üretiminin kültürü ve insanı nasıl aşındırdığı (yabancılaşma) ve insan psikolojisini nasıl etkilediği yönündedir.

Felsefesi

"Bireylerin özgür gelişimi, nesnel aklın; yani toplumun aklının gelişimine bağlıdır." görüşündedir. Amaçsal ve araçsal akıl ayrımını da Horkheimer yapar. Araçsal akıl, kapitalizmin gelişimi için araçsallaşan akıldır. Amaçsal akıl da toplumun idealini, amacını hedef alan akıldır. Araçsal akıl, aklın kapitalist teknolojik gelişmelere araç olması şeklinde tanımlanır. Teknik akıl kavramı da araçsal akıldır ve Aristoteles'ten gelmektedir.

Horkheimer, akılsal bir toplumda toplum-birey çatışmasının ortadan kalkacağını söyler ve Rousseau'nun ortak irade kavramına göndermede bulunur.

Frankfurt Okulu kendini materyalist olarak niteler; ancak incelemelerinin geneli holistik bir toplum tasarımı değildir. Üst yapıya odaklanırlar ve bu da kişilik, kültür ve akıl demektir.

Bu düşünürler; toplumsal kültürün ekonomiden kaynaklandığını söyleseler de ekonomi, siyaset ve ideolojinin toplumda birbirinden bağımsız olduğunu söylerler.

Kişilik, toplumun sosyo-ekonomik alt yapısı ve psikolojik süreçlerin karışımı ile oluşur. Modern ekonomik sistemin insanın kişiliğini nasıl değiştirdiğini ortaya koymaya çalışırlar.

Popüler kültürü, halkı yönetenlerin halkı biçimlendirme aracı olarak tanımlar Horkheimer.

Kitapları

- Authority and the Family (1936)
- Traditional and Critical Theory (1937)
- Critique of Instrumental Reason (1967)
- Dawn & Decline
- Dialectic of Enlightenment (1947) - with Theodor Adorno
- Eclipse of Reason (1947)
- Egoism and the Freedom Movement
- The Authoritarian State
- The Longing for the Totally Other
- The dasdas Song

FuJi
05-17-2010, 01:04 PM
dunyadakı ne kadar cok fılozf varmıs
haberımız yokmus..)))) utandım sahsen ((((

sevgen
05-17-2010, 01:24 PM
dunyadakı ne kadar cok fılozf varmıs
haberımız yokmus..)))) utandım sahsen ((((

:D:D:D:D:D:D bitmediki daha var :D bende diyomne kadar cok filozof varmis diye :D bu kadar daha var:D:D:D:D:D:D:D ot gelmis ot giyoruz .....dan :D

FuJi
05-17-2010, 01:43 PM
gercekten ot uz /luck :)

sevgen
06-14-2010, 02:16 PM
gercekten ot uz /luck :)

:D:D:D aynen ondaniz :p ba devami var demistim :D:D:D gelince okursun malatyadan :D:D

sevgen
06-14-2010, 02:27 PM
Friedrich Albert Lange Kimdir?

Lange; 1828-1875 yılları arasında yaşamış ve esas 1866 yılında yayınlamış olduğu "Materyalizmin Tarihi" adlı eseriyle ün kazanmış olan Yeni-Kantçı felsefe ekolüne dahil bir Alman filozofudur.

Doğa bilimlerinde metodolojik bir ilke olarak görüldüğü zaman tasdik edilmek durumunda olan maddecilik, genel bir ..... görüşü ya da felsefeye veya bir metafiziğe dönüştürüldüğü zaman, Lange'ye göre, kesinlikle reddedilmelidir. Bu çerçeve içinde konuşulduğunda, ampirik psikoloji kapsamı içinde psişik süreçleri fizyolojik yoldan açıklamak mümkün ve doğru olur; fakat bilincin yalnızca maddeci bir yoruma elverişli olduğunu düşünmek ise aynı ölçüde yanlış ve safdillik olur; çünkü biz cisimler, sinirler ve fizyolojik süreçlerle ilgili her şeyi yalnızca bilinç marifetiyle biliyoruz.

sevgen
06-14-2010, 02:40 PM
Jean Jacques Rousseau Kimdir? (1712-1778)

Özellikle siyaset, toplumsal özgürlük, haklar, eğitim, din üstüne yazılarında geliştirdiği düşüncelerle tanınan İsviçre doğumlu Fransız filozof, denemeci, müzikbilimci ve romancı. Cenevre’de doğan Rousseau, büyük ölçüde kendini eğitmiş , genç yaştayken Fransa’ya giderek hemen bütün yaşamı boyunca Paris ile taşraları arasında oradan oraya dolaşmıştır.

Rousseau’nun düşüncesine en genel anlamda üç ayrı yönden yaklaşmak olanaklıdır: “Toplum sözleşmesi kuramcısı olarak” Rousseau, var olan in sanlık durumunu açıklamak amacıyla varsayımsal bir doğa durumu kurmaya çalışır. Bu çaba, hem bir insan doğası kuramı hem de toplumsal örgütlenmeye yönelik bir dizi pragmatik savdan oluşan bir felsefi insanbilimin çevresinde dolaşır. “Toplum yorumcusu olarak” Rousseau, eğitim ile toplumsal örgütlenmenin hem var olan uygulamadaki biçimlerini hem de olması gereken ideal biçimlerini ortaya koymaya çalışır. “Bir ahlakçı olarak” Rousseau ise bir tür evrensel siyasal eylem ya da uzlaşı biçimi aracılığıyla birey ile yurttaşı bir potada kaynaştırmaya çalışır.

1750’li yıllardan başlayarak Rousseau, insanın toplumdaki durumunun doğası ile kökenleri üstüne, buna bağlı olarak da var olan durumun iyileştirilmesi adına neyin yapılabilir olduğu ile neyin yapılması gerektiğine ilişkin giderek daha bir derinleşen, ayrıca da alabildiğine kavraması göçleşen düşünceler geliştirmiştir.

Dijon Akademisi’nin “Bilim ile sanatta yaşanan gelişmeler, ahlak yaşamında yansımasını bulmuş mudur?” konulu deneme yarışması için yazdığı ve ödül de kazandığı Bilimler ile Sanatlar Üstüne Konuşma (Discours sur les sciences et les arts, 1750) başlıklı çalışmasında sonraki yapıtlarındakilere göre çok daha çarpıcı ama bir o kadar da yüzeysel düşünceler ortaya koyduğu gözlenen Rousseau, bu yapıtında ne bilimsel bilginin artışının ne de sanatların mükemmel yapıtlar yaratmasının tek başına gerek birey temelinde gerekse bir bütün olarak toplum temelinde ahlaksal bir iyileşme sağlamayacağını ileri sürmektedir, Tam tersine bu tür üst düzey bir kültürel yapılanmanın toplumun var olan konumu düşünüldüğünde fazlasıyla lüks ve gereksiz kaçacağının altını özellikle çizen Rousseau, ancak çok az sayıdaki dini düşünürün düşünceleriyle insanlığın ilerleyebileceğini savunmaktadır.

Yine de Rousseau, çoklarının “yüksek beğeni ve öğreniler”in ortaya konması karşısında ilerleme anlamında bir etki almaktan çok, onarılması son derece güç büyük hasarlar göreceğinden duyduğu derin endişeyi açıklıkla dile getirmektedir. Söz konusu deneme yayımlandığı dönem için önemli sayılabilecek bir oranda dikkat çekmiş, Rousseau’nun sonradan özenle karşılık vereceği epey bir de tepki almış olmasına karşın, bu yazısından hemen sonra kısa bir süreliğine de olsa müziğe duyduğu ilginin daha ağır basması nedeniyle Rousseau toplumsal eleştiri konulan üstüne yazmayı bir süreliğine ertelemiştir.

Nitekim 1753 yılında yazdığı Fransız Müziği Üstüne Mektup (Letter on French Music) başlıklı yazısında Fransız müziğini eleştiren Rousseau, tekdüze, kaba saba ve renksiz bulduğu Fransız müziğinin bütün bu olumsuz özelliklerini, söz konusu müziğin bütünüyle köklendiği toprak olarak düşündüğü Fransız konuşma diline bağlamaktadır. Sonradan Fransız yapısökümcü düşünürü Derrida’nın büyük ilgisini çekecek olan 1755 ile 1760 yılları arasın da yazmaya başladığı ama bir türlü tamamlayamadığı Dillerin Kökeni Üstüne (On the Origin of Languages) başlıklı denemesinde Rousseau, Fransız dilinin “yardım isteme” ya da “yardım çağrısı” ile “öteki insanları denetleme” ünlemleri doğrultusunda biçimlenmiş olduğunu ileri sürmektedir, Fransız dilinin tatsız tuzsuzluğunun da, yalınkatlılığının da, hatta aşırı açıklığının da başlıca nedeninin bu özniteikler olduğunu belirtmektedir. Ayrıca Rousseau sıcak güney iklimlerinin hüküm sürdüğü ülkelerin dillerinin sevgi ve tutkuyla dolu aksanlarının dili her zaman renkli kıldığına ve bunun en belirgin örneğinin “İtalyan 0perası”nda görülebileceğine dikkat çekerek, toplumsal ve siyasal istemlerin müzik dilini dahi derinden etkilediği saptamasında bulunmaktadır. Sözü buradan etkili bir devlet yönetiminin keskin, sert ve etkileyici bir söyleyişi olması gerektiği noktasına taşıyan Rousseau, bir başka “deneme”sinde bütün dikkatini devlet yönetiminin ya da hükümetin kökeni ile işlevi konusuna çevirmektedir.

İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı ve Temeli Üstüne Konuşma (Discours sur l’origine et les fondements de l’inégalité parmi les hommes, 1755) başlıklı bu kitabında Rousseau, neredeyse bütünüyle “pastoral” diye nitelendirilebilecek bir insanlık görüşü sunar. Rousseau’nun en önemli yapıtları arasında gösterilen bu oldukça önemli yazısı temelde doğa insanlığının çöküşü konusunu, yaban topluluklardan toplumlara, en sonunda da devlete dek yozlaşmanın ve kokuşmanın tarihinin ana uğraklarının izini sürerek incelemektedir.

Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi (Du Contrat social, 1762) başlığını taşıyan çalışması ise gerek siyaset kuramının gerekse siyaset felsefesinin klasik yapıtları arasında gösterilmektedir. Dört ayrı kitaba ayrılarak yazdan yapıtta, “Birinci Kitap” meşru siyasal bir düzenin kurulması için gereken uygun zemini; “İkinci Kitap”, böyle bir düzen içerisindeki egemen yapının kökeni ile işlevlerini; “Üçüncü Kitap” bütün gücünü ve yetkilerini egemen yapıdan alan ikincil konumdaki hükümetin görevlerini; “Dördüncü Kitap”, özellikle Roma devleti örneğini önüne koyarak sivil dinin işlevleri ile adil bir topluma ilişkin değişik konuları ele almaktadır. Kitabın alt başlığının “Siyasal Hakkın İlkeleri” olması ayrıca anılmaya değerdir.

Rousseau’nun kitabın hemen bütününe egemen temel ilgileri normatif bir nitelik sergilemektedir, söz konusu normatif yaklaşımın en belirgin biçimde görülebileceği konular “meşruiyetin doğası ile temeli” ve “adalet” ile “hak” ekseninde sıralanmaktadır. Bu anlamda var olan siyasal yapılara karşı varolması gereken siyasal yapıların araştırılması kitabın başlıca amacı olarak görülebilir. Yapıtın kavranması bakımından oldukça yararlı olan kısa bir özet, Emile’ in siyasal eğitimi üzerine söylenenler aracılığıyla “Emile” başlıklı “Beşinci Kitap”ta sunulmaktadır.

Rousseau, Toplum Sözleşmesi başlıklı bu önemli çalışmaya bir toplum içinde bir araya gelmemizi zorunlu kılanın birey olarak kendi kendimize yetmeyişimiz olduğu saptamasında bulunarak başlamaktadır. Ancak toplum içinde bir araya geldiğimiz vakit, yaşamımızı sürdürmek pahasına boyunduruk altına girmeyi doğal olarak istememekteyizdir. Özgürlük bu anlamda özsel bir insan gereksinimi, insanlığın en önemli göstergesidir. Dolayısıyla Rousseau’ya göre, özgürlük olma dan salt yaşamda kalmak gerçek anlamda bir insan yaşamını ifade etmemektedir. Bu bağlamda Rousseau insanların özgürlük temelinde bir araya gelmelerini, bütün kişilerin bir araya gelmesi adına egemenlik yapısının meydana getirilmesi durumuna, yani insanların kendileri açısından belli ölçülerde bağlayıcı olan yetke yapısı yasayı kendi arzularıyla benimsemeleri “genel istenç” diye adlandırmaktadır.

Genel istenç tasarımı Rousseau’nun siyasal meşruiyet kuramına baştan sona egemen olmasına karşın tam anlamıyla açık olmayan oldukça tartışmalı bir konudur. Kimi yorumcular bu anlayışın son çözümlemede en temel örneğinin Fransız Devrimi’nde verildiği üzere proleteryanın ya da yoksul kırsal kesimin diktatörlüğü anlamına geldiğini belirtseler de, Rousseau’nun genel istençten anladığı tam olarak bu değildir.

Bunun böyle olmadığının en temel kanıtı, Rousseau’nun genel istencin bireyleri kitlelere karşı korumak için, tek tek bireylerin kitlelerin yararı adına kurban edilmelerine izin vermemek için var olduğunun altını özellikle çizdiği Siyasal Ekonomi Üstüne Konuşma (Discourse on Political Economy, 1755) bulunmaktadır. Kuşkusuz Rousseau bu noktada insanın doğası gereği bencil olduğunun, kendi toplumsal katmanının çıkarlarını savunmak adına ötekileri tahakküm altına alacak derecede baskıcı bir yaradılış taşıdığının bütünüyle farkındadır. Bu nedenle Rousseau, herkesin iyiliğini gözeten bir anlayışa içtenlikle bağlılığın sağlıklı bir toplumsal yapılanımı olanaklı kılacak genel iyinin oluşturulabilme baş koşulu olduğunu savunmaktadır. Nitekim bu çok önemli koşul “İkinci Kitap”ın da ana araştırma izleğidir. Rousseau genel iyinin oluşturulabilmesinin yeter koşullarını incelediği “Ikinci Kitap”ta, özellikle gerekli olduğunu düşündüğü, insanları kendi bencil ilgi ve çıkarlarına karşı bü tün bir toplumun iyiliğini düşünmeye özendirecek, bunun kendileri için daha büyük yararlar getireceği inancını aşılayacak yarı kutsal bir yöneticinin karizması tasarımına başvurmaktadır. “Ikinci Kitap”ın akışı boyunca Rousseau yalnızca yasalara ve iyi bir devlete ilişkin sarsılmaz bir duyarlık ve inanç taşıyan Korsika halkından örnekler vererek, kimileyin bu küçük ada halkının bir gün gelecek Avrupa’yı afallatacak derecede büyük işler başaracağı duygusuna kapıldığını dile getirmektedir.

Toplum Sözleşmesinin hükümetin rolünü ve görevlerini inceleyen “Üçüncü Kitap”ında Rousseau, çoğunluk yöneticilerin toplumun ilgi ve çıkarlarını gözetecek yerde kendi özel ilgi ve çıkarları uyarınca hareket ettikleri gerçeğinden yola çıkmaktadır. Nitekim bu gerçeğe bağlı olarak Rousseau, hükümet işlevlerinin baştan sona halkın yargısının egemenliği altında yürütülecek biçimde düzenlenmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Kuşkusuz bu yapılırken hükümetin farklı devletlerin farklı koşullarına (büyüklük, nüfus, coğrafya gibi) uygun güç ve yetkilerle donatılmasına ayrı bir özen gösterilmek zorundadır. Bu bağlamda Rousseau’nun demokratik yönetime karşı özel bir yakınlık duymaması önemli bir noktadır. Bunun ana nedeni anayasa ile egemen yapıyı Rousseau’nun iki ayrı konu olarak düşünmesine bağlanabilir.

"Dördüncü Kitap"ta Rousseau’nun, kitabın kapsamı göz önünde bulundurulduğunda oldukça uzun sayılabilecek bir biçimde Roma Devleti’ni tartışması söz konusudur. Rousseau burada Roma’ya bir yandan alabildiğine feci bir devlet çöküşünün modeli olarak yaklaşırken, öbür yandan tanrısal onaylar ile sivil yasaları bir araya getiren, tanrısal yasaları sivil yasalara uymaya çağıran, bütün ulusun genel iyiliğine halkın bağlılığını pekiştirecek bir olanak olarak “sivil din” tasarımını tartışmaktadır.

Rousseau Emile (1762) adlı yapıtının en olgun, en başarılı yapıtı olduğunu düşünmektedir. Bunun en temel kanın öz- değerlendirmesini yapmak amacıyla 1772 ile 1776 yılları arasında yazdığı (Rousseau Judge of Jean-Jacques: Dialogues) adlı çalışmasında açıklıkla görülmektedir. Rousseau burada kendisini gerçek anlamda kavramak isteyenlere düşüncelerini en derin, en kapsamlı biçimde dile getirdiği Emile adlı yapıtına bakmalarını önermektedir, Kitabın alt başlığı Eğilim Üstüne olmasına karşın, Rousseau’nun bu yapıtında insandaki kötülüğün kaynağına ilişkin en temelli düşünceleri yanında bütünüyle mutlu bir yaşama ulaşmanın olmazsa olmazlarım ortaya koyduğu gözlenmektedir.

Emile’in çatısı insanlığın kokuşmuşluğu ve çürümüşlüğü karşısında bir gencin ( kendisi) yetiştirilme öyküsü üstüne kurulmuştur. Dört kitaptan oluşan yapıtın hemen tamamına egemen olan ana düşünce, toplumsal ilişkilerin doğası ile sivil toplumun buna olanak tanıyan temeli nedeniyle çağdaş toplumdaki çoğu erkek ile kadının yozlaşmış, yaşamlarının çarpıklaşmış olmasıdır. Bu istenmeyen durum karşısında yapıtın ana savunusu, insanın doğası gereği iyi Olduğu ama toplumsal yaşamın onu kötü olmaya iteklediği biçiminde kısaca özetlenebilir. Rousseau’ ya göre, kişinin anlamlı ve mutlu bir yaşam sürebilmesi için elden geldiğince toplumun alabildiğine zararlı etkilerine karşı korunaklı olması, yaratıcı, uyumlu, neşeli bir yaşam geliştirebilmesi için kendi kişisel kaynakları ile ahlaksal bağlanımlarına geri dönmesi gerekmektedir. mile ele alınan konulardan bir diğeri de insanın bebeklikten büyüyüp yetişkin olana değin geçtiği gelişim aşamalarında, hem bireyin kendisinden hem de dış etkilerden kaynaklanan en önemli sağlık ve hastalık nedenleri üstüne yürütülen tartışmada kendini gösterir. Çocukların dengeli, önceden belirlenmiş amaçlara ulaşmayı en etkin bir biçimde sağlayacak belli bir yöntem dahilinde yetiştirilmeleri gerektiğini savunan Rousseau, bu yetiştirme sürecinde pratik yaşam ile somut konulara ilişkin içgörülerin çocuklara olabildiğince aşılanması gerektiğini dile getirmektedir. Burada Rousseau’nun önemle üstünde durduğu, çocuğa verilen eğitimle kazandırılacak temel yaşama tutumunun en belirleyici özelliğinin, doğaya göre ya da doğanın kendi iç işleyişine uygun bir yaşam farkındalığının aşılanmasına yönelik olması gerektiğidir. Kendi güçlerimiz ile gerçek koşullar arasında ne denli uyumlu bir ilişki içinde olduğumuzun ana belirleyicisi de bu farkındalıktır. Böyle bir farkındalık eğitimini başarıyla almış çocuk, Rousseau’ya göre, toplum içinde kendisine bir yer bulma gereksinimi duyduğu vakit, bu yeri edinmek amacıyla çevresini denetlemeye, yakınındaki insanları egemenliği altına al maya çalışmayacaktır, yani despot yaradılışta bir kişi olarak toplumsal ilişkilerde bulunmayacaktır. Bunun tam tersine kendisi için gerekli olduğunu gördüğü yaşam yararlarım ancak arkadaşlığa, karşılıklı saygıya, işbirliğine dayalı olarak edinebileceğini bilecek, ona göre davranacaktır. Bu bağlamda Rousseau, birbirimize karşı sevecenlik ile yardımseverlik besleme kapasitemizin insanlığın bütünleşerek bir toplum içinde yaşayabilmesinin temeli Olduğu gibi, “Atın Kural”ın da en doğru açıklaması Olduğunu savunmaktadır. Gerçek ahlaksal istemlerin ne bize dışardan dayatılan ne de us yoluyla bulgulanan şeyler olduklarının altını özellikle çizen Rousseau, söz konusu istemlerin ancak eşitler arasında kurulan yaratıcı ilişki bağı yoluyla dışa vurulan yaşam gerekleri olduğunu ileri sürmektedir. Bu aynı konu yani karşılıklı saygı temelinde kendini geliştirme ülküsü Rousseau’nun evlilik ile cinsel ilişkilere yaklaşımında da belirleyici bir konumdadır. Rousseau böylesi bir zemin üstüne kurulmuş toplumun, içinde yaşayan bütün bireylerin mutluluğunun tek güvencesi olduğunu düşünmektedir.


Ek Bilgiler

Jean-Jacques Rousseau (Cenevre 28 Haziran, 1712 - Ermononville, Val-d'Oise 2 Temmuz, 1778) Fransız yazar, düşünür, filozof, politika ve müzik teorisyeni

İsviçre'nin Cenevre kentinde doğmuştur.Bir sanatçının oğludur, on yaşında eğitimine bir din adamının yanında başlayan Rousseau,daha sonra sonra bir gravürcü ustasının yanında çalışmıştır. 1728-1738 yılları arasında değişik işler yaparak, uşak, sekreter, müzik hocası, tercüman olarak Fransa, İtalya ve İsviçre'de dolaşmıştır. Fransa'da yazıları yasaklanınca daha sonra aralarının açıldığı dostu David Hume'un daveti üzerine İngiltere'ye gitti. Daha sonra Batı İsviçre'de Neuchatel'e sığındı.Kalvenist olarak vaftiz olmuştu, Turin'de Katolikliğe geçti, daha sonra tekrar Kalvenist oldu.Bu sebeple doğduğu şehir olan Cenevre'de ateist suçlamalarına mâruz kaldı. 1749 da Ansiklopedinin müzik bölümünü kaleme almıştır.

İnsan doğasına ilişkin çözümlemesiyle, insanın uygarlık tarafından değiştirilmemiş doğal halinin birçok açıdan daha üstün olduğu fikri ve modern demokrasi anlayışına temel oluşturan toplumsal sözleşme öğretisiyle ün kazanmış olan ünlü Fransız düşünürdür. Kendisi filozof sıfatını her zaman reddetmiştir.

Başlıca Eserleri

- Du Contrat Social (Toplum Sözleşmesi)

- Les Rêveries du promeneur solitaire (Yalnız Gezenin Düşleri)

- Les Confessions (İtiraflar)
- Discours sur les Sciences et les Arts (Bilimler ve Sanatlar Üzerine Konuşma),

- Discours sur l’Origin et les Fondements de l’Ingalité parmi les hommes (İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Temeli ve Kökenleri),

- émile au de l’éducation (Emile ya da Eğiti­me Dair),nouvelle heloise

- Du Contrat Social (Toplum Söz­leşmesi),

- Les Confessions (İtiraflar)

- Lettre a D'Alembert sur les spectacles (Tiyatro Oyunları üstüne d'Alembert'e mektup)

- Julie ou la Nouvelle Héloise (Julie ya da yeni Heloise)

- Les Rêveries du promeneur solitaire (Yalnız Gezenin Düşleri)

Rousseau'dan Seçme Sözler

- Eğer insanlar Tanrı olsaydı, kendilerini demokratik olarak yönetebilirlerdi. İnsanlar Tanrı olmadıklarına göre, mükemmel bir devlet insanlara göre değildir. 28 Haziran 2007

- Devlet büyüdükçe, özgürlük de o oranda küçülür.

- Hiç bir şey çıkar gruplarının etkisinden daha tehlikeli değildir.

- Politika ve ahlâkı farklı ele alanlar, her ikisini de asla anlayamazlar. 1 Mayıs 2007

- Daimi barışın tesis edilmesi tamamen ülkelerin anlaşmasına bağlıdır. Daimi barışın tesisi tüm ülkeler için yarar sağlar. Barış için uluslararası bir federasyon oluşturulduğunda bu kurum uzun süre yürürlükte kalabilir ve barışı gerçekleştirebilir.

- Sabır acıdır ama meyvesi tatlıdır.

- Ağır söz veren hızlı iş yapar.

- İnsanlar ömür kısadır derler ama, yine de onu kısaltmak için ellerinden geleni yaparlar.

- ...Yalnız şunu soracağım: Felsefe nedir? En tanınmış filozofların kitaplarında bulduğumuz nedir? Onları dinlerken insan kendini, bir pazar yerinde avaz avaz çağıran bir sürü madrabaz arasında sanır; her biri bana gelin, bana gelen aldanmaz diye bağırır durur. Kimi, cisimlerin mevcut olmadığını, her şeyin tasavvurda yaşadığını iddia eder; kimi maddeden gayrı olmadığını ileri sürer ve Allah .....nın kendisidir der. Birisi ispata kalkar ki .....da iyilik - kötülük yoktur, hayır ve şer birer kuruntudan ibarettir. Öteki der ki, insanlar birer, canavardır; birbirlerini parçalayıp yemeleri cürüm sayılmaz.

- Ey büyük filozoflar, bu faydalı dersleri siz yalnız kendi çocuklarınıza, kendi dostlarınıza verin ne olur! Hem siz fikirlerinizin meyvesini daha çabuk elde edersiniz, hem de bizim çocuklarımız sizin meshebinize girmek tehlikesinden kurtulmuş olur.

- Genel istem yok edilemez.

- Gerçek demokrasi hiçbir zaman var olmamıştır ve olmayacaktır da.

- Gerçek demokrasi var olabilmesi için, o kadar insanın toplayacak bir yerin olması gerekirdi.Milyonlarca insanı da bir yerde toplayamıyorsanız.Temsili demokrasi ile yetinin.

- Ey yüce gönüllü yalan! Gerçek hiç sana tercih edilebilecek kadar güzel olmuş mudur?

- Mutsuzluk, şüphesiz çok büyük bir öğretmendir, fakat bu öğretmen; derslerini pahalıya ödetir ve faydası da parasına değmez.

sevgen
06-14-2010, 02:45 PM
Diogenes (Diyojen) Kimdir? (412-320)

412-320 yılları arasında yaşamış olan, ve kendine yetme ile sadelik ilkelerine dayanan Kinik yaşam biçiminin öncülerinden çileci düşünürdür.

Hakkında doğruluğu kuşkulu pek çok öykü anlatılan Kinik Diogenes hakkında, onun gündüzleri Atina sokaklarında elinde fenerle dolaşarak, dürüst bir adam aradığı söylenir. Atina'da gelenekçiliğe karşı bir tavır alan Diogenes, toplumdaki yapaylıklara ve uzlaşımsal değerlere meydan okumuş ve, her tür yerleşik kuralın insanın doğallığına aykırı düştüğüne inandığı için, toplumun tüm yerleşik kurallarına karşı çıkmayı, uzlaşımsal ölçü ve inanışların çoğunun boş olduğunu göstermeyi ve insanları yalın ve doğal bir yaşam biçimine çağırmayı amaçlamıştır.

Ona göre, sade bir yaşam tarzı, sadelikten başka, örgütlenmiş, dolayısıyla uzlaşımsal toplumların görenek ve yasalarını da önemsememek anlamına gelir. Diogenes, doğaya aykırı bir kurum olan ailenin yerini, kadınların ve erkeklerin tek bir eşe bağlı olmadığı, çocukların ise bütün toplumun sorumluluğunda bulunduğu doğal bir durumun alması gerektiğini savunmuştur. Diogenes yoksulluk içinde yaşadığı, halka açık yerlerde yatıp kalktığı ve yiyeceğini dilenerek topladığı halde, herkesin aynı şekilde yaşaması gerektiğini savunmamıştır. Onun tek amacı, kişinin en kısıtlı yaşam koşullarında bile, mutlu ve bağımsız olabileceğini göstermek olmuştur.

Diogenes'in savunduğu yaşam tarzının ilk ilkesi kendine yetme, yani kişinin, mutluluk için gerekli her şeyi kendi içinde taşıyabilmesi ilkesidir. İkinci ilke olan 'utanmazlık', kendi başına zararsız olan bazı eylemlerin hiçbir şekilde yapılamayacağını öne süren uzlaşımları umursamamak anlamına gelir. Bu ilkeden yola çıkarak yerleşik davranış kalıplarına uymadığı için, kendi açısından sade ve doğal, toplumsal değerler açısındansa sefil denebilecek bir yaşam dürdüğü için, Diogenes'e kinik denmiştir.

Onun üçüncü ilkesi, yozluğu ve kendini beğenmişliği açığa vurmaktan ve insanları yenilenmeye yöneltmekten asla çekinmemek anlamında 'sözünü sakınmazlık'tır. Diogenes'in dördüncü ilkesine göre, ahlaki yetkinliğe ancak yöntemli eğitimle, iradenin gücünü sınayan pratik egzersizlerle ulaşmak mümkün olabilir.

sevgen
06-14-2010, 02:52 PM
Novalis Kimdir?

Novalis", (2 Mayıs, 1772 - 25 Mart, 1801) erken Alman romantizmi'nden yazar ve filozof. Gerçek ismi "Georg Philipp Friedrich Freiherr von Hardenberg".

Novalis ilk eğitimini özel öğretmenlerden aldı. Bu öğretmenlerin arasında Christian Daniel Enhard Schmid de vardır ki Novalis Schmid ile daha sonra üniversite eğitiminin başında tekrar karşılaşacaktır. Novalis daha sonra Eisleben'deki Luther gramer okuluna gitmiş, burada retorik ve antik edebiyata dair bilgi ve yeteneklerini geliştirmiştir. Novalis 1790'dan 1794'e kadar Jena'da hukuk okumuştur. Eğitimi sırasında Schiller ile tanışmış ve Schiller'in derslerine katılmıştır. Schiller'in hastalık döneminde ona dostluk göstermiştir. Ayrıca Goethe, Herder ve Jean Paul ile de tanışmış, Ludwig Tieck, Friedrich Wilhelm Joseph von Schelling ve Friedrich ve August Wilhelm Schlegel kardeşler ile arkadaş olmuştur.

Ekim 1794'te kamu hizmetinde çalışmaya başlayan Novalis bu sıralarda tanıştığı Sophie von Kühn ile 15 Mart 1795'te nişanlandı. Nişanlısı 1797'de öldü ve bu Novalis'i çok etkiledi.

1795-1796 arasındaki dönemde Novalis Johann Gottlieb Fichte'nin bilimsel doktriniyle ilgilenmiştir ki bu .....ya bakış açısını büyük oranda etkilemiştir. Ayrıca, Fichte'nin felsefesindeki çeşitli kavramları geliştirmiş, bu konuda çalışmalar da bulunmuştur.

Birkaç ay sonra Saksonya'daki Freiberg Madencilik Akademisi'ne jeoloji çalışmak için girmiştir. 1798'de ilk fragmanları Athenäum isimli dergide yayımlanmıştır. Novalis'in ilk yayınının ismi Blüthenstaub`dur ki bu aynı zamanda "Novalis" mahlasını da ilk kullandığı yerdir.

Aralık 1798'te Novalis Julie von Charpentier ile nişanlanır. Ağustos 1800'de tüberküloz hastalığına yakalanır. 25 Mart 1801'de Weißenfels'de vefat eder.

Novalis'ten Seçme Sözler

- Kötülük akılda yer etmiş, inatçı ve ancak mucize ile iyileşebilen bir ruh hastalığıdır.
- Düşümüzde düş görmeye başlayınca, uyanma zamanı yakındır.
- Kültür sahibi olmak isteyen insanın ulaşacağı ilk hedef tedbirdir.

sevgen
06-14-2010, 02:54 PM
Elealı Zenon (Xenon) Kimdir?

Aristoteles’e göre Elealı Zenon (yaklaşık olarak 490-430), düşüncenin düştüğü gelişmeler öğretisi anlamındaki dialektik’in bulucusudur. Zenon, Parmenides’in Bir Olan’ın biricik gerçek varlık olduğu öğretisini, çokluğu ve hareketi varsaymanın düşünülemeyeceğini, böyle bir düşüncenin çelişmelere sürükleyeceğini göstermeye çalışmakla desteklemiştir. Bunu da o, çokluğa ve harekete karşı ileri sürdüğü pek ün salmış olan kanıtlarıyla yapmıştır.

Çokluğun olamayacağını gösteren kanıtlardan birine göre Nesneler bir çokluk iseler, hem sonsuz küçük, hem de sonsuz büyüktürler. Çünkü var olanı böler de, bu böldüğümüz parçaların artık bölünemez noktalar olduğunu düşünürsek, bunlar büyüklüğü olmayan bir hiç olurlar; bir araya getirirsek bunları, yine olumlu bir büyüklük elde edemeyiz; büyüklüğü olmayan bir şeyin kendisine eklenmesiyle hiçbir şey, büyüklük bakımından bir şey kazanmaz. Bu parçaları uzamlı – uzayda yer kaplıyorlar – diye düşünürsek, çoğun bir araya gelmesiyle sonsuz bir büyüklük meydana gelecektir. İkinci bir kanıta göre Nesneler çok iseler, sayıca hem sonlu, hem de sonsuz olurlar.

Sayıca sonludurlar, çünkü ne kadar iseler o kadar olacaklardır, daha çok ya da daha az olamayacakladır. Sayıca sonsuzdurlar da nesneler, çünkü boyuna birbirlerinin sınırlarlar, böylece de kendilerini başka nesnelerden ayırırlar; bu başka nesnelerin kendileri de yine yakınlarındaki nesnelerle sınırlanırlar ve bu böyle sürüp gider. Üçüncü bir kanıtta Zenon “her şey uzaydadır” deyince uzayın da bir uzay içinde bulunması, uzayın içinde bulunduğu bu uzayın da yine bir uzayda bulunması gerekir diyor bu da böylece sonsuzluğa kadar gider. Hareketin gerçekliğine karşı Zenon’un ileri sürmüş olduğu kanıtları Aristoteles’teb öğreniyoruz. Bunların arasında en çok bilineni, Akhilleus ile kaplumbağa arasındaki yarış kanıtıdır.

Bu yarışta, kendisinden biraz önce yola çıkan kaplumbağaya Akhilleus hiçbir zaman yetişemeyecektir, çünkü başlangıçtaki kaplumbağa ile kendi arasındaki mesafeyi koşmak için geçen zaman içinde kaplumbağa, az da olsa, biraz ilerlemiş olacaktır. Akhilleus’un bir de bu aralığı koşması gerekecektir, ama bu arada kaplumbağa, pek az da olsa, yine biraz ilerlemişti; bu böylece sonsuzluğa kadar gider. Bu kanıtın özünü bir başka kanıtta daha iyi görebiliyoruz “ Bir koşu pistinin sonuna hiçbir zaman ulaşamazsın”, çünkü pistin önce yarısını geride bırakmak zorundasın, bu da böylece sonsuzluğa kadar gider.

Sonlu bir zaman içinde sonsuz sayıdaki uzay aralıkları nasıl geçilebilir Bir başka kanıt “ Uçan ok durmaktadır”, çünkü bu ok her anda belli bir noktada bulunacaktır; belli bir noktada bulunmak demek de durmak demektir; ama hareketin her bir anında duruyorsa, ok , yolunun bütününde de durmaktadır. Şu son kanıt da hareketin göreliğine – relatifliğine –dayanmaktadır Belli bir noktalar dizisi, biri durmakta olan, öteki de ters doğrultuda ilerleyen iki dizinin yanından geçerse, aynı zaman içinde hem büyük, hem de küçük bir mesafeyi geçmiş olacaktır, yani bu dizinin aynı zaman içinde çeşitli hızları olacaktır, hareketini duran ya da ters doğrultuda ilerleyen dizi le ölçüştürdüğümüze göre.

Zenon’un bu keskin antinomia’ları, tabii, yalnız şunu göstermek için Varolanı bir çokluk ve hareket diye düşünürsek çelişmelere düşeriz, öyle ise Var olan ancak “bir” ve hareketsiz olabilir.

sevgen
06-14-2010, 02:55 PM
Bertrand Russell Kimdir?

(d. 18 Mayıs 1872-ö. 2 Şubat 1970)

Ünlü İngiliz filozofudur.

Mantık ve matematik alanında çığır açıcı çalışmalar gerçekleştiren Bertrand Russell, Whitehead'le birlikte Principia Mathematica adlı ünlü matematik kitabını yazmıştır. O, matematiksel mantık alanındaki çalışmalarını daha sonra felsefe alanına yansıtmış ve bu çerçeve içinde mantıksal atomculuk öğretisini geliştirmiştir. Buna göre, Russell sisteminin en basit tümcelerine atomik önermeler adını vermiş ve bu önermeleri, daha kompleks tümcelere karşılık moleküler önermelerden ayırmıştır. O, moleküler önermelerin birbirlerine ve, veya, ise, ancak ve ancak gibi mantıksal eklemlerle bağlanan atomik önermelerden meydana geldiğini söylemiştir.

Russell söz konusu mantıksal öğretiyle, belli bir metafiziksel görüşe ulaşmıştır. Başka bir deyişle, onun mantık öğretisiyle metafiziği arasında çok yakın bir ilişki vardır. Ona göre, biz söz konusu matematiksel mantıktan, felsefi analizden yararlanarak, .....yı meydana getiren bileşenler hakkında sağlam bir fikir sahibi olabiliriz. O, matematiksel mantığının, .....nın şeyler, bireyler, basit öğeler çokluğundan meydana geldiği inancı için sağlam bir destek olduğunu düşünmüştür. ..... tek bir tözden oluşmaz, fakat çok sayıda ayrı ve tikel şeylerden meydana gelir. Üstelik, bu basit öğeler, idealistlerin düşündüğü gibi, tinsel bir yapıda değildir. Bunlar basit oldukları ve yalnızca var oldukları için, kendilerinde hiçbir niteliğe sahip değildirler. Onlar, olgular adı verilen kompleks yapılar içinde ortaya çıkar ve bunlardan bazıları fiziki, bazıları da tinsel bir nitelik taşır. Bilgi kuramı bakımından ampirizmi benimseyen Russell, betimleme yoluyla bilgi ve tanışıklık yoluyla bilgi olmak üzere iki ayrı bilgi türünden söz etmiş ve bunların deneysel bilgimizin temelini meydana getirdiğini savunmuştur.

sevgen
06-14-2010, 02:59 PM
Sigmund Freud Kimdir?

Sigismund Scholomo Freud (okunuşu: Zigmund Froyd ) (d. 6 Mayıs 1856, Příbor, Moravya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu (bugün Çek Cumhuriyeti) - ö. 23 Eylül 1939, Londra, Birleşik Krallık), psikanaliz öğretisini geliştirmiş olan Avusturyalı nörologdur.

Psikiyatride "psikanaliz" adı verilen bir yöntem geliştirdi. Buna göre, ruhsal sorunların kaynağını, hastaların bastırdıkları ve bilinçaltına ittikleri sorunlarda aradı. Hastaların bilinçaltındaki duygularını yüzeye çıkarmaya dayalı "psikoterapi" adı verilen bir yöntemle hastalarını iyileştirmeye çalıştı.

Temel Eserleri

- Zur Psychopat­hologie des Alltagslebens (Günlük Yaşa­mın Psikopatolojisi)

- Die Traumdeutung (Düşlerin Yorumu)

- Über Psychoanaly­se (Psikanaliz Üzerine Beş Ders)

- Totem und Tabu (Totem ve Tabu)

- Zur Einführung des Narzissmus (Narsisizmin İncelenmesine Giriş)

- Unbehagen in der Kultur (Uygarlı­ğın Huzursuzluğu)

- Jenseits des Lustprinzips Das Ich und das Es (Haz İlkesinin Ötesinde Ben ve İd)

- Der Mann Moses und die monotheistische Religion (Musa ve Tektanrıcılık)

Sigmun Freud'un Kronolojik Yaşantısı

1856 6 Mayıs. Musevi bir ailenin çocuğu olarak Moravya'da Freiberg'de (bugün: Příbor) doğar.

1860 Aile Viyana'ya yerleşir.

1865 Ortaokula girer.

1873 Viyana Üniversitesine tıp öğrencisi olarak girer.

1876-82 Viyana'da Fizyoloji Enstitüsünde Brücke'nin yanında çalışır.

1877 İlk yayınlar: anatomi ve fizyoloji üzerine makaleler

1881 Tıp doktoru olarak mezun olur

1882 Martha Bernays ile nişanlanma

1882-5 Viyana Genel Hastanesinde çalışma, beyin anatomisi üzerinde yoğunlaşma: pek çok yayın

1884-7 Kokainin klinik kullanımı üzerine araştırmalar

1885 Nöropataloji Privatdozent'i (üniversite hocası) olarak atanma

1886 Martha Bernays'la evlenme. Viyana'da sinir hastalıkları üzerine özel muayenehane açış.

1886-93 Viyana'da Kassowitz Enstitüsünde nöroloji üzerine, özellikle çocuklardaki beyin felçleri üzerine sürekli çalışma ve pek çok yayın

1887 En büyük kızının doğumu (Mathilde)

1887-1902 Berlin'deki Wilhelm Fliess'le arkadaşlık ve yazışma. Freud'dun, bu dönemde, ona yazdığı ve ölümünden sonra, 1950'de yayımlanan mektupları görüşlerinin gelişimine pek çok ışık tutmuştur.

1887 Uygulamalarında hipnotik telkini kullanmaya başlar

1888 (yak) Histerinin katartik sağaltımında hipnozu kullanarak, Breuer'i izlemeye başlar. Giderek hipnozu bırakır ve onun yerine serbest çağrışımı geçirir.

1889 Telkin tekniğini incelemek üzere, Nancy'de Bernheim'ı ziyaret eder. En büyük oğlunun doğumu (Martin)

1891 Afazi üzerine monografi.

1892 En küçük oğlunun doğumu (Ernst).

1893-8 Histeri, obsesyonlar ve anksiyete üzerine araştırma ve kısa makaleler.

1895 Breuer ile birlikte, Histeri Üzerine Çalışmalar; olgu öyküleri ve Freud'un kendi tekniği betimlemesi.

1893-6 Freud'la Breuer arasında giderek artan görüş ayrılığı. Freud, savunma ve bastırma kavramlarını ve de nevrozun, ego ile libido arasında bir çatışmanın sonucu olduğunu getirir.

1895 Bilimsel bir ruh bilim projesi: Freud'un Fliess'e mektupları arasında bulunur ve ilk kez 1950'de basılmıştır. Ruhbilimi nöroloji terimleri ile anlatmak için başarısız bir girişim, ama Freud'un daha sonraki çoğu kuramının habercisidir.

1896 Ruh çözümleme teriminin ortaya çıkışı. Babasının ölümü (80 yaşında).

1897 Freud'un öz-çözümlemesi; yaralanma kuramının terk edilmesine ve çocuksu cinsellik ve Oediepus karmaşasının benimsenmesine yol açmıştır.

1900 Düşlerin Yorumu. Son bölümünde, Freud'un zihinsel süreçler, bilinçdışı ve haz ilkesinin üstünlüğü üzerine tüm görüşleri ilk kez özetlenir.

1901 Günlük Yaşamın Psikopatolojisi. Bu, düşler hakkındaki kitapla birlikte, Freud'un kuramlarının, yalnızca patolojik durumlara değil normal zihinsel yaşama da uygulandığını ortaya koyar.

1902 Professor Extraordinarius atanır.

1905 Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Deneme: İnsanoğlunda, cinsel içgüdünün gelişiminin, bebeklikten erişkinliğe dek ilk kez izlenişi.

1906 (yak) C.G. Jung ruh çözümlemeye katılır.

1908 Ruhçözümleyicilerin ilk uluslar arası toplantısı (Salzburg'da).

1909 Freud ve Jung konferans vermek üzere ABD'ye çağırılırlar. Bir çocuğun ilk çözümlemesinin olgu öyküsü (küçük Hans beş yaşında) daha önce, erişkinlerin çözümlemesinden çıkarılmış olan sonuçların, özellikle de bebeklik cinselliği ile Oediepus ve iğdiş edilme karmaşasına ilişkin olanların desteklenmesi.

1910 (yak) Narsisizm kuramının ilk ortaya çıkışı.

1911-15 Ruh çözümleme tekniği üzerine makaleler.

1911 Alfred Adler'in ayrılışı. Ruh çözümleme kuramlarının psikolojik bir olguya, Dr. Schreber'in öz yaşam öyküsüne uyarlanması.

1912-13 Totem ve Tabu: Ruh çözümlemenin, antropolojik malzemeye uyarlanması.

1914 Jung'un ayrılışı. Ruhçözümsel Devinimin Tarihi Üzerine. Adler ve jung hakkında polemik yapılan bir kesimi de içerir. Son büyük olgu öyküsünü, Kurt Adamı yazar. (1918'e dek yayınlanmamıştır).

1915 Günümüze yalnızca beş tanesi gelmiş temel kuramsal sorularla ilgili oniki metapsikolojik makaleden oluşan dizi.

1915-17 Giriş Konferansları: Freud'un görüşlerinin birinci ..... Savaşı'na kadarki durumunun kapsamlı genel bir değerlendirmesi.

1919 Narsisizm kuramının savaş nevrozlarına uygulanması. İkinci kızının ölümü.

1920 Haz İlkesinin ötesinde: yineleme takıntısı ve ölüm iç güdüsü kuramının ilk kez açık olarak tanıtılması.

1921 Grup Ruhbilimi. Egonun sistematik bir çözümsel incelenmesinin başlangıcı.

1923 Ego ve İd. Bir id, bir ego ve bir de süperegoya bölünmesiyle aklın yapı ve işleyişinin büyük ölçüde düzeltilmiş tanımı. Kanser hastalığının ortaya çıkışı.

1925 Kadınların cinsel gelişimi üzerine düzeltilmiş görüşler.

1926 Ketvurmalar, Belirtiler ve Anksiyete. Anksiyete sorunu üzerine düzeltilmiş görüşler.

1927 Bir yanılsamanın geleceği. Bir din tartışması: Freud'un geriye kalan yıllarının çoğunu adadığı bir dizi toplum bilimsel çalışmanın birincisi.

1930 Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları. Bu, Freud'un yıkıcı iç güdüler (ki ölüm iç güdüsünün bir görünümü sayılmıştır) üzerine ilk kapsamlı çalışmasını içerir. Freud, Frankfurt kenti tarafından Goethe ödülü ile ödüllendirilir.

1933 Hitler Almanya'da güç kazanır. Freud'un kitapları Berlin'de halk önünde Naziler tarafından yakılır.

1934-8 Musa ve Tek Tanrıcılık. Freud'un yaşarken yayımlanan son kitabı.

1936 Hitler'in Avusturya'yı işgali. Freud, Londra'ya gitmek üzere, Viyana'yı terk eder. Ruhçözümlemenin Bir Taslağı. Ruh çözümlemenin son, bitmemiş ama köklü bir tanımı.

1939 23 Eylül, Londra'da ölümü.

Freud'dan Seçme Sözler

- Medeniyetin ilk şartı adalettir.

- Henüz yanıtlanamamış ve kadın ruhuyla ilgili otuz yıl süren araştırmalarıma karşın benim de yanıtlamayı başaramadığım çok önemli bir soru var: Kadın ne ister?

- Güç ve güveni hep dışımda aradım. Ama bunlar insanın içinden gelir. Ve her zaman oradadırlar.

- Bırakın adalet yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun.

- Adaleti aklın yardımı olmadan kullanmak imkansızdır.

- Yaşam belirtisinin kökeninde duygulanma vardır, duygulanmanın da temeli aşktır.

- Din, toplumsal obsesyonlarımız, obsesyonlarımız ise bireysel dinimizdir.

- İsmini unuttuğunuz kişi hakkında muhakkak olumsuz bir düşünceniz vardır.

- Siz cevaplar bulmaya çalışıyorsunuz, biz ise daha çok soru sormak niyetindeyiz.

- Kültürel doğrularımızla sağlanan bilginin tümü arasında doğruluğu en az kanıtlanabilmiş unsurlar, tam da bizim için en fazla önem taşıması gereken ve evrenin bilmecelerini çözme, yaşamın acılarına katlanmamızı sağlama görevi üstlenmiş unsurlardır.

- Bilgi hazinelerine ulaşabilen insanların sayısı ne kadar artarsa, dini inançlardan kopuş da o kadar yaygınlaşır.

- Hiç bir erkek birlikte olmak istemeyeceği bir kızla yakın arkadaş olmak istemez.

- Zamanın akışı içinde insanlık, bilimin ellerinden gelen darbelerle iki kez, naif özsevgisinin incinmesinin acısını yaşamak zorunda kalmıştır: Birincisi, .....nın merkezi olmadığını, akıl almaz büyüklükte bir .....lar sistemi içinde sadece bir nokta olduğunu anladığında... İkincisi, biyolojik araştırmalar özel yaratılmışlık ayrıcalığını elinden alıp soykütüğünü hayvanlar alemine düşürdüğünde...

- Medeniyetin kurucusu ilk defa mızrak atmak yerine küfür kullanmış olan insandır.

Sigmund Freud, Avusturyalı ruh doktoru, psikanalizin kurucusu (1856-1939).

Moravya'da, Freiberg'de .....ya gelen Sigmund Freud, fikirleriyle çağımız insanlarının düşünce tarzını derinden değiştirdi. Uzun bir süre, Viyana'da hekimlik yaptı. Özellikle, «sinir» veya «akıl» hastalıkları denen ya da «delilik» adı verilen hastalıklarla ilgilendi. Bu hastalıklar gariptir, çünkü bir mikroptan (kızamıkta olduğu gibi) veya belirli bir dış sebepten (yarada olduğu gibi) ileri gelmez. Onun için bunların tedavisi, ötekilere oranla daha güçtür; ama hastalar gene de acı çeker ve normal bir yaşam süremezler.

Psikanaliz

Freud bu hastalıkların geçmişte, özellikle çocukluk döneminde duyulan endişelerden, bu kişilerin anlatmak istemedikleri, hattâ unutmuş gibi göründükleri kaygılardan, isteklerden ileri geldiğini düşündü. Ona göre bu endişeler, insan ruhunun ta derinliklerinde kalıyor, onların mutlu olmalarım engelliyordu. Kimi zaman rahatsızlık öylesine ciddi bir hal alıyordu ki, hastayı hastahaneye yatırmak gerekiyordu.

Bu gibi hastalan tedavi için Freud, psikanaliz adını verdiği bir yöntem buldu. Freud hastayı, olabildiği kadar rahat konuşturuyor, yalnız gizli düşüncelerini değil, aklına gelen her şeyi, hattâ ona saçma, ayıp ya da önemsiz gibi görünen, sözgelimi eski bir olayın veya bir düşün anısını bile dinliyordu.

Bir psikanaliz, haftada bir veya birkaç seans olmak üzere yıllar sürebilir. Analizci (analizi yöneten ve hastaya anılarını anlatmakta ve anlamakta yardımcı olan kişi), bu kişisel araştırma çalışmasını bir başka analizciyle birlikte de tamamlayabilir.

Psikanaliz sadece hastalara özgü bir tedavi yöntemi değildir: herkesin ruhunun derinliklerinde bilincine varmadığı, ama zaman zaman yaşama sevincini tatmasına engel olabilecek anıları, heyecanlan vardır.

Freud, insan zihninin o zamana kadar bilinmeyen yanlarını cesaretle araştırdı. On yıl yalnız psikanaliz üstüne çalıştı. 1906'da bazı hekimler de onun çalışmalarına katıldı. 1908'de ilk Uluslararası Psikanaliz Kongresi toplandı. Eserleri pek çok dile çevrilen Freud, 1938'de Avusturya Nazi Almanyası'na katılınca İngiltere'ye gitti; en önemli makalesini 80 yaşındayken yazdı; Londra'da öldü.

Freud'un Bazı Eserleri

Rüyalar Bilimi, Günlük Yaşamın Psikopatolojisi, Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Deneme, Psikanalize Giriş, Uygarlıkta Tedirginlik.

sevgen
06-14-2010, 03:03 PM
Roscelinus Kimdir?

Roscelinus, 1050-1120 yılları arasında yaşamış Ortaçağ filozofu. Abelardus'un da hocası olan Roscelinus, tümeller konusunda aşırı bir adcılığı benimsemiştir. Eserleri günümüze ulaşmamış olan Roscelinus, kutsal üçlemenin unsurlarını birleştirmeye çalışma çabasıyla da tanınır.

1050-1125 yılları arasında Fransa’da yaşamıştır. Başlatmış olduğu tümeller tartışması, ortaçağın geri kalan bölümünün ana tartışma konusu olmuş ve ortaçağın çözülmesinin belki de en önemli nedeni olmuştur.

Roscelinus tümeller tartışmasında, adcı (nominalist) bir tutum sergilemiştir. Adcılığa göre; tümel kavramların gerçeklikleri, başlı başına var oluşları yoktur. Tümel kavramlar, insanların benzer nesneler için düşünmüş olduğu kavramlardır. Eş deyişle nesnelerin ortak, benzer yönlerine insanların takmış olduğu adlardır.

Gerçek olan ancak tek tek nesnelerdir, tümel kavramlar değildir. Eğer yalnız nesneler gerçek ise kilise kavramdan başka bir şey değildir ve yalnız onun içinde bulunan bireyler gerçektir. Ya da ilk günah bir addan (sözcükten) ibarettir ve gerçek olan yalnız bireysel günahtır. Ya da Tanrı’da gerçek olan Baba, Oğul, Kutsal Ruh’tur ve kilisenin söylediği bunların üçünün birleşmesiyle oluşan ‘Tanrı düşüncesi’ gerçek değildir, sadece bir addır.

Roscelinus’un bunları söylediği sıralar, kilisenin en güçlü olduğu dönemdi. Soissons Meclisi O’nu çağırdı, sözünü geri almasını istedi. 1092’de Roscelinus sözünü geri aldı. Adcılık lanetledi. Ama insanın düşüncelerine zincir vurulabilir mi?

sevgen
06-14-2010, 03:04 PM
Robert Anson Heinlein Kimdir?

Robert Anson Heinlein (7 Temmuz 1907 – 8 Mayıs 1988), ABD'li roman ve bilim kurgu yazarıydı. Sıklıkla "bilim kurgu yazarlarının duayeni" olarak tanımlanan Heinlein, sert bilim kurgu türünün en popüler, etkili ve tartışılan yazarlarındandı. Bilim kurgu eserlerinde bilim ve mühendislik bakımından akla yatkınlık ölçütlerinin yükselmesini ve türün edebi kalitesinin artmasını sağladı. 1940'larda, The Saturday Evening Post gibi genelde ana akım eserler yayımlayan dergilere yalın bilim kurgu eserleriyle sızmayı başaran ilk yazar oldu. Çağdaş kitle pazarlama döneminde, roman boyutunda çoksatar bilim kurgu eserleri veren ilk yazarlardan biriydi. Heinlein, Isaac Asimov ve Arthur C. Clarke uzun yıllar boyunca "bilim kurgunun büyük üçlüsü" olarak anıldı.

Heinlein'ın ürettiği bilim kurgu eserlerinde sıklıkla kullanılan bazı sosyal temalar mevcuttu: bireysel özgürlüğün ve özgüvenin önemi, bireylerin topluma karşı görevleri, örgütlenmiş dinin kültür ve hükümet üzerindeki etkisi, toplumun genel görüşlerine uymayan düşüncelerin toplum tarafından bastırılması vb. Ayrıca fiziksel ve duygusal aşk arasındaki ilişki, sıradışı ailevi ilişkiler ve uzay yolculuğunun kültürel uygulamalar üzerindeki etkisi gibi konuları ele aldı. Bu konuları yerleşmiş fikirlere aykırı biçimde ele alması, eserlerinin çok farklı şekillerde algılanmasına ve hatta kimi zaman birbiriyle çelişkili olduklarının öne sürülmesine sebep oldu. Örneğin 1959 tarihli Yıldız Gemisi Askerleri romanı militarizmin, hatta bir yere kadar faşizmin savunusu olarak değerlendirildi. Oysa romanda safi militarist düşüncenin değişmezliği ve aptallığına ilişkin pek çok bölüm vardı. Öte yandan 1961 tarihli Stranger in a Strange Land romanı Heinlein'ın beklenmedik şekilde cinsel devrimin ve karşı-kültür hareketinin öncüsü olarak değerlendirilmesine, poliamori ya da sorumlu poligami kavramlarını popülerleştiren kişi sayılmasına yol açtı.

Heinlein romanlarıyla dört defa Hugo Ödülü kazandı. Yayınlanmalarından elli yıl sonra üç romanı daha, geçmişte ödül verilmemiş yıllar için geriye dönük verilen "Retro Hugo" ödülüne değer görüldü. Ayrıca Heinlein, Science Fiction Writers of America'nın hayat boyu başarı alanında verdiği Büyük Usta Ödülü'nün de ilk sahibi oldu.

Ölümünden sonra eşi Virginia Heinlein yazarın mektuplarını ve notlarını bir araya getirerek bir tür otobiyografik kariyer değerlendirmesi hazırladı. Bu çalışma 1989'da Grumbles from the Grave adıyla yayınlandı.

Heinlein'ın eserlerinde kullandığı "grok", "TANSTAAFL" ve "waldo" gibi bazı terim ve kelimeler daha sonra İngilizce dilinin birer parçası haline geldi.

İlk hikayesi "Hayat-Çizgisi" 1939 yılında yayınlanmıştır.

sevgen
06-14-2010, 03:06 PM
El-Razi Kimdir?

El-Razi olarak bilinen Ebu Bekir Muhammed Bin Zekeriya, 864 yılında İran'da Rey kentinde .....ya gelmiştir. Gençlik yıllarında müzik, matematik, astronomi, kimya, felsefe ve tıp bilimleri ile ilgilenmiştir. Hekimliğe karşı duyduğu ilgi sonucu tıp eğitimine yönelmiştir.

Hekimliği sırasında halk arasında ünü ve çalışkanlığı ile ön plana geçen El-Razi, Rey kenti hastanesi başhekimliği görevini üstlenmiştir. Bu dönem içerisinde gerek hekimlik pratiği, gerekse tıp eğitimi üzerine çalışmaları sonucu dönemin en ünlü hastanelerinden olan Bağdat Hastanesi'ne başhekim olarak atandı ve yaşamının büyük bir bölümünü bu kentte geçirdi. Hayatının sonuna doğru Rey kendine geri dönen Razi, 930 yılında bu şehirde hayata gözlerini yumdu.

Çalışmalarının büyük bir kısmı tıp üzerine olan El-Razi'nin en ünlü eseri "El Hevi (Liber Continens)"dir. Bu eser, hastalıkların teşhis ve tedavisi üzerine yazılmış döneminin en geniş medikal ansiklopedisidir. Antik Yunan ve İslam tıbbının önemli medikal bilgileri ve El-Razi'nin kendi çalışmaları bu eserde derlenmiştir.

El Razi'nin en önemli çalışması ise çiçek ve suçiçeği hastalıkları üzerine yazdığı incelemesidir. "Liber de Pestilentia" adlı eserinde her iki hastalığı da detaylı şekilde tanımlamış ve bu iki hastalığın ayırıcı tanısını yapmıştır. El Razi'nin eserleri birçok yabancı dile çevrilmiş ve 18. yüzyıla kadarbirçok tıp fakültesinde okutulmuştur. 1970 yılında ..... Sağlık Örgütü (WHO) tarafından çiçek ve suçiçeği hastalıkları üzerine olan özgün çalışmaları sebebiyle şükranla anılmıştır.

* "Herhangi bir konuda Galen ve Aristo görüş birliği içindeyse doktorlar için karar vermek kolaydır; fakat farklı düşünüyorlarsa uzlaşmaya varmak zorlaşır. Hekimlikte "doğru", ulaşılamayacak bir hedeftir. İyi bir hekimin deneyimi, kitaplarda yazan her şeyden çok daha önemlidir."

sevgen
06-14-2010, 03:07 PM
Johannes Eriugena Kimdir? (810 - 877)

İrlandalı olan Johannes Eriugena kral olan Kel Karl'ın daveti üzerine Paris'e gelmiştir. "Saray Okulu"nda bir süre hocalık yapmıştır. Eriugena'dan "Dogmanın Paylaşılması Üzerine" isimli bir eser bugün elimizde bulunmaktadır. Açık mistik dinsel eğilimler içeren bu eser, Yeni Eflâtunculuğun güçlü bir biçimde etkisi altındadır; nitekim daha sonra bu nedenle kilise tarafından reddedilmiştir.

Eriugena'ya göre doğanın, birbirinden ayrı olan, dört alam vardır. Önce yaratılmamış olan, fakat kendisi yaratan doğa, yani "Allah" vardır. Eriugena yaratmayı Yeni Eflâtunculuktaki gibi anlar. Allah'tan, "Eflatun'un ideleri"ni içeren doğa oluşmuştur.

Bu ikinci alanda tüm varlıkların başlangıçsız ve sonrası olmayan örnekleri bulunur. Doğanın bu ikinci alam Allah tarafından yaratılmıştır. Ancak, kendisi de, yaratma gücüne sahiptir. Çünkü doğanın bu bölümünü oluşturan ideler eşyanın meydana gelmesine neden olur. Doğanın üçüncü alanını, yaratılmış olan ve kendileri yaratmaktan yoksun bulunan "cisimler" oluşturur.

Son olarak, doğanın bütününde ya da çeşitli alanlarında, yaratılmamış ve artık kendisi de yaratmayan doğaya; yani "Allah"a, sonunda gerçekleşecek olan, yeniden kavuşma "eğilim"i vardır. Eriugena'nın düşüncesine göre, Allah doğanın yalnız başında değil, sonunda da bulunur. Yani evren, Allah'tan başlayıp yine Allah'a ulaşan bir devir hareketidir. Doğanın tüm amacı, dönüp dolaşıp sonunda yeniden Allah'a ulaşmaktır.

Eriugena'nın Hıristiyan olmaktan çok Yeni Eflâtuncu olan bu görüşleri, aynı zamanda "olumsuz ilahiyat"ın da başlangıcı olmuştur. Eriugena'ya göre Allah konusundaki tüm savunduklarımız doğru olmaktan çok yanlıştırlar. Çünkü Allah için "mutlak güç sahibidir, bütünlüğün (vahdet) kendisidir vb.." dediğimde bütün bunlar, Allah'ın niteliğini tam olarak ortaya koyamayan ve koyamayacak olan sıfatlardır.

Bir cisme bir sıfat yüklediğimiz zaman, aynı zamanda, bu cismin bu niteliğin karşıtı olanlarını dışında bıraktığını söylemiş oluruz. Söz gelişi tebeşire beyazdır demek, aynı zamanda, tebeşir siyah değildir demektir de. Ancak Allah konusunda böyle bir yargıda bulunamayız. Çünkü Allah'ın var olduğunu bile söyleyemeyiz, zira Allah, aynı zamanda, her şeyin içinde kaybolduğu bir uçurumdur da.

Görülüyor ki Eriugena için ancak olumsuz ilahiyat mümkündür. Çünkü Allah'a bazı sıfatlar yükleyip de, bunların karşıtlarını kendisinden kaldıramıyoruz. Ayrıca Allah'ı "kavramak" da gelişi güzel bir objeyi kavramaya benzemez. Allah'ı kavramak istersek, yalnızca dikkatimizi kendisine yöneltmek yeterli değildir. Bunun için bilinci tümüyle susturmak, tam bir kendinden geçme durumu (cezbe) sağlamak gerekir.

Bu noktada Eriugena felsefesinin tam anlamıyla mistik olan yanıyla tanışmış bulunuyoruz. Bu türden düşüncelere, yani Allah'ı kavramak için kesinkes bilincin sınırlarını aşmak gerektiği ve Allah ile ancak kendinden geçme durumunda birleşebileceği görüşüne, Ortaçağ ve Yeniçağın tüm mistiklerinde rastlarız. Ancak gerçek ve saf Skolastiğin bu gibi mistik görüşleri reddedip, onlarla kavgaya tutuşmasını doğal karşılamak gerekir. Çünkü gerçek Skolastik, Allah'ın niteliğini "yargılarla" anlamaya çalışır.

Tüm bu mistik eğilimlerine rağmen, Eriugena'yı tam bir Ortaçağ filozofu sayabiliriz. Çünkü onun felsefesinde de "Allah" asıl konu olarak işlenmiştir. Ortaçağ felsefesi, her şeyden önce, bir teoloji (ilâhiyat)dir. Doğa konulan bu felsefe için ancak ikinci plânda gelir.

Ortaçağın ilk dönemleri (V.-X. yüzyıllar) Batı için bir gerileme dönemidir. Bu dönemde, Eriugena'dan başka ismini anmaya değer bir özellikte düşünür yoktur. Fakat aynı dönemde "Doğu"nun özellikle örgütlenme durumunda bulunan "İslâm" .....sının durumu tümüyle başkadır.

sevgen
06-14-2010, 03:10 PM
Friedrich Schelling Kimdir?

Schelling bir rahibin oğludur. Parlak zekalı ve yetenekli bir çocuk olduğu için çok erken olgunlaşmış ve daha yirmi iki yaşında iken Fichte'nin felsefesi çevresinde yazdığı bir kitabı sayesinde Profesör ünvanı almıştır. Tüm yaşamı boyunca düşüncesini sürekli değiştirmekten, yeni anlayışlara inanmaktan çekinmemiş. Sonuçta da dağınık fikirlerini bir bütün olarak göstermek zordur.

Schelling'e göre bütün doğa bilinçsiz bir zekanın yaratmasıdır. Doğa düzensiz ve dağınık bir yapı değildir, tam tersine sıkı bir düzene ve ereğe bağlıdır. Bu nedenle doğada bir yaratıcı ilke olmalıdır. Böyle bir ilkenin, yaratıcı zekanın manevi nitelikte olması gerekir. Bu evrende sadece insanda manevi bilinç vardır. Bu nedenle yaratıcı zeka bilinçsiz bir zekadır. Böylece Schelling yaratıcı ilkeyi Fichte'den farklı olarak "ben"'in dışında buluyor, oysa Fichte her şeyi "ben" sayesinde anlıyordu. Bu zeka da gelişir ve gelişirken çeşitli basamaklardan geçer. Bu basamaklardan en sonu bilinçtir. Yani bilinçli bir zeka taşıdığı için insandır. Bu basamaklı gelişim tasarımı daha çok Leibniz'in felsefesine benzer.

Ayrıca ona göre doğa ve zeka(tin) özdeştir. Sonuçta organik ve inorganik varlıklar aynı ilkelere bağlıdır. İnorganik varlıkları mekanist bir teori ile açıklayamayız, yaşam gücü tüm doğada en basit fiziki varlıkta bile bulunur, tüm doğa canlı bir organizmadır. Burada Schelling'in dualizmi önemlidir. Ona göre evrenin neresine bakarsak bakalım bir ikilik, bir karşıtlık buluruz; Mıknatısın kutupları, pozitif ve negatif elektrik, dişilik erkeklik vb. Doğa başlangıçta birlikti, bölünmemişti. Bu noktada Schelling Fitche'nin üç aşamalı tez, antitez ve sentez öğretisini doğanın gelişmesine uygulamıştır. Birliğin karşıtı olan bölünme sayesinde doğa gelişmektedir. Doğadaki karşıt güçler daha üst bir basamakta sürekli birleşerek ve bölünerek daha yüksek varlıkları oluştururlar. Bu nedenle her üst varlık daha aşağı varlıkların bir sentezidir. Bütün bu sürecin başlangıcındaki kuvvet olan "birlik" canlı olmalıdır. Dolaysıyla tüm doğa canlıdır.

Ancak bu canlı doğa, bu zeka bilinçsizdir. Ancak gelişim evresinde sürekli bilince doğru yol alır. Oluşturulan her yeni varlık bilince biraz daha yaklaşmıştır. Sonunuda doğa insanda bilincine ulaşır. Her ne kadar insan doğa içinde fark edilmeyecek kadar küçük olsa da doğanın amacıdır, zincirin son halkası, tüm varlıkların nedeni ve tüm doğayı anlamlı hale getiren varlıktır.

Sanat felsefesinin de öğretisinde önemli bir yeri vardır. Doğa canlı bir organizma olmasının yanında bilinçsiz yaratıcı kuvvetin bir sanat eseridir. Burada yaratma etkinliği ne bilgi ne de eylem ile ilişkilidir. Yaratmanın temelindeki güç sanattır. Nasıl doğa bilinçsiz bir gücün yaratması ise insanların sanat eserleri de bilinçli gücün yaratmasıdır. Her bir sanat eseri kendi içinde bir evrendir ve varlığın özünü anlamak ancak sanat yolu ile olur. Sanatçı ve filozoflar da yaratıcı gücü anlayan ve gerçeği bilen kişilerdir. Bu kişilerin kaderi budur ve diğer insanlardan bu nedenle farklıdırlar. Sanat eserinde, sonlu olan doğanın bir anlık durumu sonsuz ve salt varlık olarak kendini gösterir. Bu nedenle sanat eseri doğadan üstündür, o bilinçli bir yaratmadır. Böylece Schelling doğa ve bilinç arasındaki ayrımı sanat felsefesi ile aşmış oluyor.

Zamanla Schelling'in felsefesi mistik ve dini bir yön kazanmış ve felsefe çevrelerinde pek etki yapmamış. Kant ve Fichte ile başlayan Alman idealizmi içinde Schelling, Romantizmi temsil etmiştir.

Ek Bilgiler

Friedrich Wilhelm Joseph Schelling sonradan Friedrich Schelling, (d. 27 Ocak 1775 – ö. 20 Ağustos 1854) Alman İdealist düşünür. Fichte'nin temel kavrayışını ve idealist bakış açısını paylaşmakla birlikte, onun mutlak ego'nun bir ürünü olarak yalnızca bireysel bilinçle iradeye karşı koyan bir engel işlevi gören doğa anlayışına karşı çıkmıştır.

Gerçeklik; temelde insan ruhuna ya da tinine çok benzer olan ve kendi kendini belirleyen canlı bir süreç ise, doğa yalnızca iradeye karşı koyan, ölü, mekanik bir düzen olamaz. Schelling'e göre; biz insan varlıkları doğayı anlayabiliriz, çünkü doğanın bizimle bir yakınlığı vardır, çünkü o dinamik bir zihnin ifadesi olup, onda yaşam, akıl ve amaç vardır.

Schelling, romantiklerle birlikte, tin, zihin ya da akıl kavramını bilinçsiz, içgüdüsel ve amaçlı bir gücü de içerecek şekilde genişletir. Var olan her şeyin mutlak temeli ya da kaynağı yaratıcı enerji, mutlak irade ya da egodur, her şeyde hüküm süren .....-ruhudur. Aktüel olan her şey, Schelling'e göre ondan çıkar. Şu halde, ideal olan ile gerçek, düşünce ile varlık bir ve aynıdır.

Schelling, Fichte'yle birlikte, değişmez töz düşüncesini reddeder ve onun yerine evrensel yaşamı, bilinçsizlikten bilince doğru gelişen ve nihai amacı, insandaki kendi kendisinin bilincine varan akıl olan, canlı, yaratıcı ve amaçlı bir evrim ilkesini geçirir.

sevgen
06-14-2010, 03:12 PM
Empedokles Kimdir?

Empedokles Sicilya Adasının güney kıyılarında bulunan Akragas (ya da Agrigentum) şehrinden. Ailesinin şehrin siyasi hayatında pek sözü geçermiş; kendisi de bir aralık başta bulunmuş, krallık bile önerilmiş kendisine, ama kabul etmemiş, demokrasiyi öğütlemiş. Fizikçi, hekim, hatip, mucizeler gösteren ve arındıran rahip olarak Güney İtalya kentlerinde dolaşmıştır. Ölümü de efsaneleştirilmiştir: Kendisini Etna Yanardağı'na atmış olduğu söylenir – belki de onu Tanrılaştırmak için yapılan çabalardan biri bu -.

Siyasi sürgün olarak Peloponnes'te ölmüş olması ihtimali daha büyük. "Peri physeos" (Doğa üzerine) ve "Katharmoi" (Arınmalar) adlı iki eseri vardır. Empedokles'in öğretisinin çıkış noktası, bir yandan Parmenides'in savıdır: Meydana gelme ile yok olma diye bir şey yoktur aslında. Ama öbür yandan da Empedokles duyuların bize gösterdiği bir olguyu, meydana gelme ile yok olmanın görünüşünü, bu olayları açıklamaya çalışır.

Ona göre, insanların meydana gelme dedikleri şeyi temel maddelerin bir karışması, yok olma dedikleri de bu karışmanın dağılmasıdır. Çok büyük parçalardan kurulmuş olan temel maddelerin kendileri, (bunlara Empedokles, Rizomata panton= her şeyin kökenleri diyor) meydana gelmemişlerdir, yok olmazlar, değişmezler, bunlar Parmenides'in bengi varlığı gibidir. Doğa bilgisinin gelişmesinde çok önemli bir yeri olan öğe (element) kavramını ilk olarak ortaya koyan Empedokles olmuştur denilebilir.

Öğe, burada, kendi içinde bir cinsten, niteliği bakımından değişmeyen, artık bölünemeyen, yalnız çeşitli hareket durumlarına geçebilen madde demektir. Bu anlayışla da, Parmenides'in "Varlık" kavramı işe yara bir hale getirilmiş oluyordu. Bu öğeler de, Empedokles'e göre, dört tane imişler: Toprak, su, ateş, hava. Empedokles'e göre, bu dört öğe, evren yapısının ancak gereçleridir. Evren bu gereçlerden kurulmuştur. Dört öğenin kendileri, tıpkı Parmenides'in "Varlık"ı gibi değişmez tözler olduklarından, bunların kendisinde bir hareket nedeni bulunamaz; yani bunlar kendiliklerinden birbirleriyle karışamazlar, kendiliklerinden bir karışmayı bozamazlar. Onun için doğa açıklamasında, bu dört öğenin yanı sıra bir de hareketin bir nedeni, hareket ettirici bir güç de gerek. Empedokles'e göre , dört ana – öğeyi birbiriyle karıştıran, bunların karışımlarını yeniden çözen neden de sevgi ile nefrettir. Empedokles'in bu anlayışında, madde ile kuvvet (oluşu sağlayan neden), ilk olarak, iki ayrı ilke olmuşlardır. Aynı zamanda bir hekim olan Empedokles, canlıların .....sına da yakın bir ilgi göstermiştir. Ona göre, bitkiler ilk organizmalardır ve hayvanlar gibi canlıdırlar. Empedokles'in insan üzerinde de ilgi çekici gözlemleri var: Kan, insan hayatının ana-taşıyıcısı ve düşünmenin merkezidir. Kanda öğeler, en olgun bir biçimde birbiriyle karışmışlardır. İnsanın bütün yetenekleri, bu karışımın olgunluğuna bağlıdır. Bir doğa bilgini olarak duyuların gösterdikleri üzerinde önemle duran Empedokles'in sensualist bilgi öğretisine göre, biz evreni biliyoruz, çünkü biz de onunla aynı özdeniz, biz kendimiz de dört öğeden kurulmuş olduğumuzdan, aynı öğelerden kurulmuş olan bir varlığı biliriz.

Ek Bilgiler

Empedokles (M.Ö. 494 - M.Ö. 434), Sicilya adasının güney kıyılarında Akragas (ya da Agrigentum) şehrinin sözü geçen ailelerinden birine mensup bir filozof ve bilim adamı.


Doğa filozoflarından biri olan Empedokles, kendinden önceki doğa filozoflarının temel töz (arkhe) olarak belirlediği, su, ateş ve havaya, toprağı da ekleyerek, hepsini bir arada kullanan ilk düşünür olmuştur. Empedokles'e göre bu dört temel eleman, sevgi ve uyuşmazlık (iticilik) gücü ile birleşip ayrılırlar. Bir başka deyişle sevgi ve uyuşmazlık da, maddeyi meydana getiren asal tözlerdendir ve değişimleri açıklamak için kullanılmışlardır.

Havanın ayrı bir töz olduğunu deneysel olarak kanıtlamış, merkez kaç kuvvetini kısmî olarak izah etmiştir. Nefes almanın mekaniği ile güneş tutulmasının mekaniği hakkındaki savları, ayın yansıyan ışıkla parıldadığını, bitkilerde cinsiyetin olduğunu ve .....'nın küre biçiminde olduğunu ileri sürmesi ile ışığın bir yerden bir yere gitmesi için zaman geçmesi gerektiği konusundaki sözleri bilim adamı yönünü gösterir. Kanın, insan hayatının ana taşıyıcısı ve düşünmenin merkezi olduğunu söyler. Empedokles'e göre; temel öğeler kanda, en olgun biçimde bir araya gelmişlerdir. İnsanın tüm yetenekleri ise bu karışımın olgunluğuna bağlıdır.

Dini açıdan Pisagor'cudur. "Orpheic" öğretiden de etkilenmiş ve Tanrı olduğunu iddia edip, bunu kanıtlamak amacıyla Etna dağı kraterine atlayarak ölmüştür.

Ek Bilgiler 2

Parmenides Varlığın var olduğunu ve özdeksel olduğunu savunmuştu. Empedokles yalnızca bu konumu değil, ama ayrıca Parmenides'in temel düşüncesini, varlığın doğmayacağını ya da yitip gidemeyeceğini, çünkü yokluktan doğmayacağını ve yokluğa geçemeyeceğini de benimsiyordu.

Özdek, o zaman, başlangıçsız ve sonsuzdur; yok edilemezdir. Öte yandan, değişim yadsınamayacak bir olgudur ve değişimin yanılsama olarak bir yana atılması artık savunulamazdır. O zaman yapılacak tek şey değişim ve devinim varoluşu olgusunu Parmenides'in Varlık -ki ona göre özdeksel olduğunu anımsayalım- ne varlığa gelir ne de yok olur biçimindeki ilkesi ile uzlaştırmanın bir yolunu bulmaktır.

Empedokles bu uzlaşmayı nesnelerin bütünler olarak var olmaya başladıkları ve var olmaya son verdikleri görgülenimin gösterdiği gibi- ama kendileri yok edilemez özdeksel parçacıklardan oluştukları biçimindeki ilke aracılığıyla yerine getirmeye çalışıyordu. ‘Ancak karıştırılmış olanın bir karışım ve karşılıklı değişimi vardır. Töz bu şeylere insanlar tarafından verilen addan başka bir şey değildir.

Parmenides'in varlığın değiştirilemezliği ilkesini kendi yolunda yorumlayarak, bir tür özdeğin bir başka tür özdek olamayacağını, ama temel ve bengi özdek ya da öğe türlerinin -toprak, hava, ateş ve su- bulunduğunu savunuyordu. Dört öğenin tanıdık sınıflaması öyleyse Empedokles tarafından bulunmuştu, gerçi bunlardan öğeler olarak değil ama ‘herşeyin kökleri' olarak söz ediyor olsa da. Toprak su olamaz, ne de su toprak olabilir: dört özdek türü değiştirilemez ve en son parçacıklardır ki, birbirleriyle karışarak .....nın somut nesnelerini oluştururlar Empedokles etkin kuvvetler konutlamayı zorunlu görüyordu.

Bu kuvvetleri Sevgi ve Nefrette ya da Uyum ve Uyumsuzlukta buluyordu. Bununla birlikte, adlarına karşın, kuvvetler Empedokles tarafından fiziksel ve özdeksel kuvvetler olarak düşünülmektedirler: Sevgi ya de Çekim dört öğenin parçacıklarını bir araya getirmekte ve kurma işine başlamakta, Çekişme ya da Nefret ise parçacıkları ayırarak nesnelerin varlıklarının sona ermesine neden olmaktadır.

Vargı olarak, anımsayabiliriz ki Empedokles Parmenides'in varlık ne ortaya çıkabilir ne de yitebilir savını açık değişim olgusu ile uzlaştırmaya çalışmaktadır. Bunu yapmak için dört öğenin en son parçacıklarını konutlamaktadır. Bu parçacıkların karışımı bu .....nın somut nesnelerini oluşturmaktadır ve ayrılmaları ise bu nesnelerin yitişlerini. Bununla birlikte, Doğanın özdeksel döngüsel sürecinin nasıl yer aldığını açıklamayı başaramıyor ve Sevgi ve Nefret gibi mitolojik kuvvetlere başvurmak zorunda kalıyordu.

..... sürecin kökensel nedeni olarak An kavramını getirmek Anaksagoras'a düşüyordu.

sevgen
06-14-2010, 03:13 PM
Straton Kimdir?

(M.Ö. ? - 268)

Theophrast'tan sonra Peripatos okulunun yönetimine, kendisine "Fizikçi" unvanı verilen Straton getirilmiştir. Doğada gayeci nedenlerin varlığından kuşku duyan Straton, Aristo'nun gayeciliğinden ayrılarak daha çok Demokrit'in sebeplilik ilkesine yaklaşmıştır.

sevgen
06-14-2010, 03:16 PM
El-Kindi (El Kindî) Kimdir? (800-873)

Ebu Yusuf Yakup İshak El-Kindi MS.800 civarında Kufe'de doğdu. Babası Harun el-Reşit'in bir memuru idi. El-Kindi; el-Memun, el-Mutasım ve el-Mütevekkil'in bir çağdaşı idi ve büyük ölçüde Bağdat'ta yetişti. Mütevekkil tarafından resmi olarak bir hattat olarak görevlendirildi. Onun felsefi görüşlerinden dolayı, Mütevekkil ona sinirlendi ve bütün kitaplarına el koydu. Ancak, bunlar sonradan iade edildi. El-Mutamid'in hükümdarlığı esnasında 873'te öldü.

El-Kindi, bir filozof, matematikçi, fizikçi, astronom, hekim, coğrafyacı ve hatta müzikte bir uzman idi. Onun bu alanların tamamına özgün katkılar yapmış olması şaşırtıcıdır. Eserlerinden dolayı, Arapların Filozofu olarak bilinir.

Matematikte, sayı sistemi üzerine dört kitap yazmıştır ve modern aritmetiğin büyük bir bölümünün kuruluşunu hazırlamıştır. Arap sayılar sisteminin büyük ölçüde el-Harizmi tarafından geliştirilmiş olduğundan şüphe yoktur, ancak El-Kindi de bu konu üzerine zengin katkılarda bulunmuştur. Aynı zamanda, astronomi ile ilgili çalışmalarında yardım etmesi için küresel geometriye de katkıda bulunmuştur.

Kimyada, baz metallerin değerli metallere dönüştürülebileceği fikrine karşı gelmiştir. Hüküm süren simya ile ilgili görüşlerin aksine, kimyasal reaksiyonların elementlerin transformasyonunu meydana getiremeyeceğinde ısrarlı olmuştu. Fizikte, geometrik optiğe zengin katkılarda bulunmuş ve bunun üzerine bir kitap yazmıştır. Bu kitap daha sonra Roger Bacon gibi ünlü bilim adamlarına rehberlik ve ilham sağlamıştır.

Tıpta, başlıca katkısı, sistematik olarak o zaman bilinen tüm ilaçlara uygulanabilecek dozları belirleyen ilk kişi olması gerçeğini kapsamaktaydı. Bu, hekimler arasında reçete yazmada zorluklara neden olan dozaj üzerine hüküm süren çelişkili görüşleri çözmüştür.

Onun zamanında müziğin bilimsel yönlerine ilişkin çok az şey bilinmektedir. Armoni üretmek için bir araya getirilen çeşitli notaların her birinin belirli bir perdeye sahip olduğuna dikkat çekmiştir. Bu yüzden, perdesi çok düşük veya çok yüksek olan notalar hoş değildir. Armoninin derecesi notaların frekansına bağlıdır, vb. Aynı zamanda bir ses çıkarıldığında, bunun havada kulak zarına çarpan dalgalar oluşturduğu gerçeğini ileri sürmüştür. Eseri perdenin belirlenmesi üzerine bir terkim usulünü içermekteydi.

O, üretken bir yazardı: onun tarafından yazılan kitapların toplam sayısı 241 idi. Göze çarpanları, aşağıdaki gibi bölünmüştü: Astronomi 16, Aritmetik 11, Geometri 32, Tıp 22, Fizik 12, Felsefe 22, Mantık 9, Psikoloji 5, ve Müzik 7.

Buna ilaveten, onun tarafından yazılmış çeşitli biyografiler, gelgitler, astronomi ile ilgili cihazlar, kayalar, değerli taşlar vb. ile ilgilidir. Aynı zamanda, Yunanca eserleri Arapça'ya çeviren ilk tercümanlardan biriydi, fakat bu gerçek onun sayısız özgün eserleri tarafından büyük ölçüde gölgelenmişti. Kitaplarının çoğunun artık mevcut olmaması büyük bir talihsizliktir, fakat mevcut olanlar onun oldukça yüksek alimlik standardını ve katkılarını ortaya koymaktadır. Latince'de Alkindus olarak bilinir ve çok sayıdaki kitabı Cremonalı Gherard tarafından Latince'ye çevrilmiştir. Orta çağ boyunca Latince'ye çevrilen kitapları Risale der Tanzim, İhtiyarat'ül-Ayyam, İlahiyat-e-Aristu, el-Mosika, Met-o-Cezr, ve Edviyeh Murakkaba idi. El-Kindi'nin bilim ve felsefenin gelişimine etkisi, dönemdeki bilimlerin uyanışında önemlidir. Orta Çağda, Cardano onu en büyük on iki dahiden biri olarak düşünmekteydi. Eserleri, gerçekten, yüzyıllar boyunca, başta fizik, matematik, tıp ve müzik olmak üzere çeşitli konuların ilerideki gelişimine öndelik etmiştir.

Ek Bilgiler

Kindi veya tam adıyla Ebū-Yūsuf Ya’kūb ibn Ishāk el-Kindī. (801?-866?). Ortaçağ Avrupası'nda "Alchindus" adıyla tanınan, ilk İslam filozofudur. Felsefesinde, Platon, Aristoteles ve Plotinus'un görüşlerinin bir sentezini yapmıştır. Felsefenin yönteminin kanıtlama, kanıtlamanın hedefinin maddeye biçim kazandıran özleri bilmek, felsefenin amacının ise Tanrı'ya erişmek olduğunu öne süren El-Kindi'ye göre, felsefi bilginin ilk basamağı akıl yürütmedir. İnsanın akılyürütme yoluyla adım adım basitten bileşiğe ve en yetkin olana doğru yükseldiğini öne süren filozof, varlığa akılcı bir açıdan yaklaştığı için, Tanrı'nın özüne ait sıfatları inkar etmiştir. Tanrı'nın sıfatlarının ancak olumsuz bir biçimde bilinebileceğini savunan El-Kindi'ye göre, Tanrı mutlak Bir'dir. Mutlak varlık olması nedeniyle, Mutlak Bir'in şekli, niteliği, niceliği, maddesi yoktur ve O göreli bir varlık değildir.

Hayatı

Soylu bir ailenin çocuğu olarak Kûfe'de doğdu. Dedesi Eş'as, Güney Arabistan'ın en büyük kabilelerinden biri olan Kinde'nin hükümdarıydı. Müslüman olduktan sonra kabilesinin ileri gelenleriyle Kûfe'ye yerleşmişti. Babası İshak b. es-Sabbah yıllarca Kûfe valiliği yaptı.

Küçük yaşta babasını yitirdi. Çocukluk ve ilk gençlik yılları Kûfe ve Basra'da geçen Kindî, geleneksel temel eğitimden sonra dil ve edebiyat alanında eğitim gördü. Halife Me'mun'un 830'da kurduğu Beytü'l-hikme'deki bilginler topluluğu arasında yer aldı. Mutezili devlet yöneticilerinden destek gören Kindi Ehl-i Sünnet yanlısı Mütevekkil-Alellah'ın iktidarında saraydan uzak kaldı.

Kindi felesfeden tıbba, matematikten astronomiye, ilahiyattan siyasete, psikolojiden diyalektiğe, astrolojiden kehanete ve optikten kimyaya kadar yirmi ayrı dalda eser vererek sayıları 277'yi bulan bir külliyat oluşturmuştur.

Akla büyük bir yer veren Meşşai felsefe akımını ilk başlatan kişi de olan Kindi'nin 17 eseri Latince'ye, 4'ü İbranice'ye tercüme edilmiştir.Ayrıca izafiyet teorisini bulan ilk kişidir.

El Kindi'nin Eserleri

- Risale fil Akl
- Risale fi Mahiyyetin Nevmi ver Rüya.
- Risale fil Cevahiril Hamse.
- Risale fil illetis Selci vel Berdi vel Berki ves Savaiki ver Radi vez Zemherir.
- Risale fiş Şuaat.
- Risale fi İhtiyaratil Eyyam.
- De İntellecto Secondum Aristoteles et Platonem.
- Risale fi İhtilafil Manazır.
- Fi Marifeti Kuval Edviyetil Murekkebe.

sevgen
06-14-2010, 03:17 PM
Duns Scotus Kimdir?

(? -1308)

Ortaçağın bir döneminde düşünce yaşamına çok itina göstermiş olan Dominiken ve Fransisken tarikatlarından söz etmiştik. Thomas, Dominiken rahibidir. Fransisken tarikatı Thomas'a karşıdır. Bu tarikat, özellikle Skolastiğin son dönemini temsil etmiştir.

Şimdi Fransisken tarikatının en önemli iki kişiliğinden söz edeceğiz. Bunlardan biri İskoçyalı Duns Scotus'tur. Duns Scotus Thomas'tan esasta ayrılır. Thomas için seyir (temaşa) yaşamının esas olduğunu biliyoruz. Oysa Duns Scotus tam tersine olarak, yaşamın anlamını "fiil ve davranışız, bulur. İşte bu fiil ve davranışa verdiği önemle, bu aksiyona verdiği değer ile Duns Scotus bir bakıma Rönesans'ı hazırlamış olur.

Duns Scotus'a göre, Allah isteyen ve "irade sahibi" bir varlıktır. Allah, evreni kendi özgür iradesinden, iradî bir davranış ile yaratmıştır. Bundan başka, ahlâkî değerler de Allah tarafından yaratılmıştır. Bundan dolayı evreni ve ahlâkı yalnızca akıl ile, yalnızca rasyonalist bir metod ile temellendiremeyiz. "İyi" Allah'ın beğenmiş olduğu şeydir. Fakat başka şeyler de Allah'ın hoşuna gidebilir. Allah'ın, bilgisine akıl erdiremediğimiz iradesi, "iyi"yi ve "kötü"yü şimdiki şekilleriyle belirlemiştir. Allah'ın bunu niçin böyle yaptığını soramayız. Bunu yalnızca bir "olay" olarak benimseyip Allah'ın huzurunda eğilmemiz gerekir.

Duns Scotus bu "fiil ve davranış" bir de bireyciliği (individüalizm) bağlamaktadır. Ona göre her birey bir kişiliktir. İnsan ancak .....ya bir kez gelmiş olan kişiliği ile bir özelliğe sahip olur. O halde reel olan tümel değil, bireydir. Bu "fiil ve davranışı" ve bireyciliği (individüalizm) ile Duns Scotus, Skolastiğin son dönemini hazırlamıştır. Zaten kendisi Skolastiğin parlak dönemi ile son döneminin sınırları üzerinde bulunur.

sevgen
06-14-2010, 03:19 PM
Epictetus (Epiktetos) Kimdir? (55-135)

55-135 yılları arasında yaşamış Stoalı filozof ve ahlakçıdır.

Azad edilmiş bir köle olan Epiktetos'un Stoacılığının temelinde, özgürlük, tanrısal kayra, insanlık ve ahlak düşüncesi bulunur. Kendisine bilge kişi olarak Sokrates'le Diogenes'i örnek almış olan Epiktetos, temelde ahlak ile ilgilenmiş ve gerçek eğitimin, bütünüyle bireye ait olan tek şeyin bireyin iradesi ya da amacı olduğunu kavramaktan başka bir şey olmadığını iddia etmiştir. İnsan, ona göre, iradeden bağımsız olan iyi ya da kötü hiçbir şey bulunmadığını öğrenmeli ve olayları öngörmeye ya da yönlendirmeye kalkışmayıp, yalnızca onları anlama çabası göstermelidir.

İnsanın kendisinin dışındaki şeylere düşkünlük gösterme, yani kölelikle, ahlaki amacını hayata geçirme, eşdeyişle özgürlük arasında bir tercihte bulunması gerektiğini savunan Epiktetos'a göre, bir insana başka bir insan zarar vermez, ona yalnızca kendisi zarar verebilir. Akademik tartışma ve teoriyi hor gören Epiktetos'un mesajı, Stoalıların birçoğu gibi, entelektüellere, yönetici sınıfa değil de, ortalama insana yönelmiştir.

Siyaset alanında, Epiktetos, insanı, Tanrı'dan başka insanları da içeren büyük bir sistemin üyesi olarak görmüştür. Ona göre, her insan öncelikle, kendi toplumunun bir yurttaşıdır. Ama o, bir yandan da, tanrıların ve tüm insanların oluşturduğu daha büyük bir topluluğun üyesidir. Kent devleti bu topluluğun yalnızca kötü bir kopyasıdır. İnsanlar akıllı yanlarıyla, Tanrı'nın çocuklarıdırlar ve kendilerinde tanrısal öğeler taşırlar. Bundan dolayı, insanlar, Epiktetos'a göre, kentlerini ve yaşamlarını Tanrı'nın iradesine göre yönetmeye çalışmalıdır.

Epiktetos'un İki Temel Kuralı

Stoacı Epiktetos'un ahlak felsefesinin temelinde bulunan iki kural: 'İradenin dışında, iyi ya da kötü olan hiçbir şey bulunmadığını kabul etmemiz gerekir' ve 'Olayları öngörüp yönlendirmeye çalışmak yerine, onları yalnızca bilgelikle kabul etmeliyiz'.

Epiktetos'a göre, insan için iyi olan tek şey iradedir ve en önemli erdem bilgeliktir. Bilgelik ise, insanın kendisini doğanın ayrılmaz bir parçası olarak görmesiyle ve doğanın seyrine ayak uydurmasıyla elde edilir. İnsan kendisini .....nın gidişinden sıyırıp ayıramadığına göre, yapılacak en iyi iş .....nın gidişini olduğu gibi benimserse, kendisini gereksiz sıkıntı ve tedirginliklerden kurtarır.

Epiktetos'un bu anlayışına göre, insan bir dramdaki aktöre benzer. ..... ve .....nın tarihiyle ilgili bu dramda, insan yalnızca bir oyuncudur. Oyuncu oynayacağı rolü seçemez, dekora, oyunun kendisine etkide bulunamaz. Tanrı ya da akıl ilkesidir ki, her insanın bu tarih içinde ne olacağını belirler. ..... sahnesinde bir tiyatro eserindeki oyuncuya benzeyen insan, hiçbir etkide bulunamayacağı şeyler karşısında kayıtsız kalmak durumundadır. Onun kontrol edebileceği tek bir şey vardır: Kendi tavrı ve tutkuları.

O, bir başkasına daha iyi bir rol verildiği için kıskançlık duymamalı, makyajı yapan burnunu çirkin gösterdiği için, kendisini aşağılanmış hissetmemelidir. Yani, insan kendisine ne verilmişse onunla yetinmeli, erişemeyeceği, sahip olamayacağı şeyler için, açlık, kıskançlık duymamalıdır. Bütün bu duygular onu mutsuz kılar. Öyleyse, yapılması gereken şey, akla uygun olmayan duygular, tutkular karşısında, kişinin güçlü olması, bağımsızlığını kazanmasıdır. Bu bağımsızlığa giden yol ise, bilgelikten geçer. İnsan kendisini bu olumsuz duygulardan kurtarabilirse, yani duygusuzluk haline ulaşabilirse, bilge insana özgü olan huzur ve mutluluğa kavuşabilir. Zira, yalnızca bilge insan rolünün ne olduğunu bilebilir.

sevgen
06-14-2010, 03:22 PM
Adam Smith Kimdir?

Ünlü filozof Ahlak felsefesi profesörü olması nedeniyle ekonomik açıklamalarında bu bilim dalının etkileri yoğun görülür. Ekonomide ve doğal olaylarda bir düzen olduğunu ve bunun gözlem ve ahlâk hissi ile tespit edilebileceğini söyler.

Adam Smith, İskoçya'nın Fife eyaletinin Kirkcaldy şehrinde çalışan bir gümrük denetleyicisinin oğlu olarak .....ya geldi. Kesin doğum tarihi kayıtlarda olmasa da 5 Haziran 1723'te, babasının ölümünden 6 ay sonra vaftiz edilmiştir. Yaklaşık 4 yaşlarında bir çingene çetesi tarafından kaçırılmış, ama kısa zamanda amcası tarafından kurtarılıp annesine geri teslim edilmiştir. Smith bu sıkıntıyı kısa sürede atlatıp annesi ile eski yakınlığını kısa zamanda yakalamıştır.

On dört yaşında Glasgow Üniversitesi'nde ahlak felsefesi konusunda, Francis Hutcheson'ın yanında eğitim görmeye başlamıştır. Özgürlük, hukuk ve ifade özgürlüğü konularındaki tutkusu burada alevlenmiştir. 1740 yılında Oxford'daki Balliol Koleji'nde okumaya başlamış fakat 1746 yılında okulu terk edip Oxford'un imtiyaz denetimi konusunda eleştirmenlik yapmaya başlamıştır. 1748 yılında Edinburgh'da Lord Kames'in koruması altında kamu konferansları vermiş, konuşma sanatı ve belles-lettres konularına değinmiştir. Sonraları "servet yönetimi" konusunu ele almış ve bu dönemde, yani yirmili yaşlarının sonlarına doğru, daha sonra "Inquiry into the Nautre and Causes of the Wealth of Nations" adlı kitabında .....ya açıklayacağı "doğal özgürlüğün açık ve basit sistemi" konusuna el atmıştır. 1750 yılı civarlarında ileride çok yakın arkadaş olacağı David Hume ile tanışmıştır. İskoçya Aydınlanması'nın ortaya çıkışında önemli rol oynayan diğer arkadaşları ile Edinburgh The Poker Klübü'nün müdavimi olmuştur.

Smith'in Hıristiyan olan babası dinine çok bağlıydı ve İskoç Kilisesi'nin ılımlı kanadına üyeydi. Smith'in İngiltere'ye gidişinin arkasındaki sebebin İngiltere Kilisesi'nde kariyer yapmak istemesi olduğu söylense de bu konu hakkında kesin bir kanıt yoktur ve aksine Smith'in İskoçya'ya deizm yanlısı olarak döndüğü bilinmektedir. Ayrıca çocukken babası tarafından gönderildiği kiliseden kaçarak geri dönmüştür. Smith, felsefi olarak dinin ekonominin önünde bir engel olarak görmüş ve ateizm üzerinden düşünmüştür. Birçok yönden Darwin ile aynı görüştedir.

1751 yılında Smith Glasgow Üniversitesi'nin mantık profesörü, ertesi sene de ahlak felsefesi profesörü olarak atanmıştır. Derslerinde etik, konuşma sanatı, hukuk, politik ekonomi ve "polis ve gelir" konularını işlemiştir. 1759'da Glasgow'daki bazı konferanslarını bir araya getirdiği The Theory of Moral Sentiments adlı kitabını yayınlamıştır. Bu kitap çıktığı dönemde Smith'in itibarının yayılmasını sağlamıştır. Kitabın ana teması insan ilişkilerinin verici ve alıcılar (yani birey ve toplumun diğer üyeleri) arasındaki sempatiye ve anlayışa ne kadar bağlı olduğu üzerineydi. Lord Monboddo'nun 14 yıl sonra yayımlanan "Of the Origin and Progress of Language" kitabındaki detaylı incelemesinde gösterildiği üzere, Smith'in bu ilk kitabındaki dil evrimi analizi yüzeyseldi. Yine de Smith'in akıcı ve ikna edici savunmaları belagatlı olsa da tartışılmazdır. Smith açıklamalarını Lord Shaftesbury ve Hutcheson gibi "ahlak duygusu" ya da Hume gibi faydaya (en: utility) değil, anlayışa dayatmaktadır.

Smith bu dönemden sonra konferanslarında ahlak teorilerinden hukuk ve ekonomi konularına ağırlık vermeye başladı. Bir öğrencisinin 1763 civarından konferans notlarından Edwin Cannan tarafından derlenip yayınlanan "Lectures on Justice, Police, Revenue and Arms" adlı kitapta Adam Smith'in politik ekonomi hakkındaki fikirlerinin gelişimi hakkında bir izlenim edinilebilir. Bu kitabın daha kapsamlı bir uyarlaması 1976 yılında "Lectures on Jurisprudence" adlı Glasgow baskısı tarafından yayımlanmıştır.

Smith ile David Hume sayesinde tanışan Charles Townshend, 1763 yılı sonunda Smith'ten üvey oğlu genç Buccleuch Dükü'ne özel ders vermesini rica etti. Smith, gelecek iki sene boyunca talebesi ile, çoğunlukla Fransa'da yaptığı yolculuklar sırasında Turgot, Jean D'Alembert, André Morellet, Helvétius, ve özellikle çalışmalarına itibar ettiği fizyokratik düşüncenin başkanı François Quesnay gibi öncü aydınlarla tanıştı. Kirkcaldy'ye döndükten sonrataki 10 seneyi "An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations" adlı, 1776'da yayımlanan başyapıtı üzerinde çalışarak geçirdi. Kitap büyük çoğunluk tarafından hüsnükabul gördü ve revaçta kalarak Smith'in meşhur olmasını sağladı. 1778'de Smith İskoçya'da vergiden sorumlu bir devlet bakanı olarak atandı, Edinburgh'ya annesinin yanına yerleşti. 17 Haziran 1790 yılında ağır bir hastalık sonrası yaşamını yitirdi. Bilindiği kadarıyla gelirinin büyük bir kısmını gizli yardım fonlarına bırakmıştır.

Smith'in edebi vasiyetini yerine getirenler İskoç akademik .....sından iki eski arkadaşıdır: fizikçi/kimyacı Joseph Black ve öncü yerbilimci James Hutton. Yazar arkasında pek çok not ve yayımlanmamış yazılar bırakmıştır ama yayımlanmaya uygun olmayan her şeyin imha edilmesi için talimat vermiştir. "History of Astronomy" adlı yayımlanmamış bir makalesini basıma uygun görmüştür ve bununla beraber diğer eserleri "Essays on Philosophical Subjects" adlı kitapta 1795 yılında okuyucuyla buluşturulmuştur.

sevgen
06-14-2010, 03:24 PM
Epicuros (Epikür, Epiküros) Kimdir?

Epikuros (ya da Epikür), Helenistik felsefenin en önemli düşünürlerinden birisidir. Sisam adası olarak bilinen Samos'da doğdu.

Epikuros, Septisizm de ve Stoacılıkta olduğu gibi, pratik felsefeye yani ahlak felsefesine yönelmiş ve bu alanda etkinlik göstermiştir. Aristoteles'in ölümünden sonra gelişen iki ana okuldan birisini kurmuştur. Bu okullar Stoacılık ve Epikürcülük olarak adlandırılabilir. Hem ahlak felsefesinde hem de bilgiye yaklaşımında kuşkuculuğun izleri/etkileri belirgin olarak görülür. Epikuros çok uzun zaman etkili olmuş bir filozoftur, neredeyse ondan sonra 4. yüzyıla kadar etkili olmuş bir filozof ortaya çıkmamıştır. Epikuros, Demokritosçu filozoflardan dersler almış ve özellikle onların atomcu teorilerinden etkilenmiştir. Öte yandan Septiklerden şüpheciliği öğrenmiş, özellikle Pyrrhon'un şüpheciliğinden etkilenmiştir. Daha sonra Atina'da bir bahçe satın alan Epikuros, burada okulunu kurmuştur. Epikuros'un pek çok şey yazdığı söylenmektedir, ancak bunlardan fazla bir şey kalmamıştır geriye. Bilinen bir kaç mektubudur yalnızca, ancak bu mektuplar felsefesinin anlaşılmasında önem taşımaktadır.

DenizYıldızı
06-14-2010, 03:24 PM
yh yani bunu okusam 1günüm gider maşallah sevgen abla <<mubbarek BİLİM ADAMI GİBİ İNCELEMİŞİN BU KONU NEY BÖYLE:d

sevgen
06-14-2010, 03:25 PM
Speusippos Kimdir?

(M.Ö. 339 - 338)

Yunan filozofudur. Platon'un yeğeni ve öğrencisi olan Speusippos, Platon'un ölümünden sonra (M.Ö. 347) Akademia'nın başkanı oldu. Speusippos'dan günümüze yalnızca Pythagorasçı Sayı Kuramı Üzerine adlı yapıtından uzun bir bölümle bir kaç metin ulaşmıştır. Çağdaşları ve ilk döneminde Akademia'ya başkanlık eden ardılları gibi idea'ların karşısında somut ilkeler olarak gördüğü sayıların ve sayısal guruplandırmaların önemini vurguladı. Bu bağlamda 10 sayısını "yetkinliğini" ya da taşıdığı özel önemi açıkladı.

Çağdaşlarının "Bir" ve "İki"yi (diad) sırasıyla iyi ve kötünün ilkeleri olarak görmelerine karşın, bu ilkelerin etikle ilgili kavramlara yüklenemeyeceğini savundu. Ayrıca sayısal göstergeler yardımıyla sayısal gerçekliği yoğun tinsel içeriğe sahip, birbirini izleyen katmanlar biçiminde düzenledi.

Aristoteles tarafından şiddetle eleştirilmesine karşın, bitki ve hayvan fizyolojisine ilişkin karşılaştırmalı bir çalışma olan Homoia'sı (Benzerlikler) Aristoteles'in Peri ta Zoa Historia Animalium (Canlılığın Tarihi) adlı yapıtıyla boy ölçüşebilecek niteliktedir. Yapıtın, sınıflama ile tanımın birbiriyle yakından ilintili olmaları nedeniyle, tek olan şeylerin bütün ele alınmadan tanımlanamayacağına ilişkin görüşünü yansıttığı sanılmaktadır.

sevgen
06-14-2010, 03:27 PM
Euclides (Öklid) Kimdir?

(M.Ö. 325 - M.Ö. 265)

Rönesans sonrası Avrupa'da, Kopernik'le başlayan, Kepler, Galileo ve Newton'la 17. yüzyılda doruğuna ulaşan bilimsel devrim, kökleri Helenistik döneme uzanan bir olaydır. O dönemin seçkin bilginlerinden Aristarkus, güneş-merkezli astronomi düşüncesinde Kopernik'i öncelemişti; Arşimet yaklaşık iki bin yıl sonra gelen Galileo'ya esin kaynağı olmuştu; Öklid çağlar boyu yalnız matematik .....sının değil, matematikle yakından ilgilenen hemen herkesin gözünde özenilen, yetkin bir örnekti. Öklid, M.Ö. 300 sıralarında yazdığı 13 ciltlik yapıtıyla ünlüdür. Bu yapıt, geometriyi (dolayısıyla matematiği) ispat bağlamında aksiyomatik bir dizge olarak işleyen, ilk kapsamlı çalışmadır. 19. yüzyıl sonlarına gelinceye kadar alanında tek ders kitabı olarak akademik çevrelerde okunan, okutulan Elementler'in, kimi yetersizliklerine karşın, değerini bugün de sürdürdüğü söylenebilir.

Egeli matematikçi Öklid'in kişisel yaşamı, aile çevresi, matematik dışı uğraş veya meraklarına ilişkin hemen hiçbir şey bilinmemektedir. Bilinen tek şey; İskenderiye Kraliyet Enstitüsü'nde dönemin en saygın öğretmeni; alanında yüzyıllar boyu eşsiz kalan bir ders kitabının yazarı olmasıdır. Eğitimini Atina'da Platon'un ünlü akademisinde tamamladığı sanılmaktadır. O akademi ki giriş kapısında, ''Geometriyi bilmeyen hiç kimse bu kapıdan içeri alınmaz!'' levhası asılıydı.

Öklid'in bilimsel kişiliği, unutulmayan iki sözünde yansımaktadır: Dönemin kralı I. Ptolemy, okumada güçlük çektiği Elementler'in yazarına, "Geometriyi kestirmeden öğrenmenin yolu yok mu?'' diye sorduğunda, Öklid "Özür dilerim, ama geometriye giden bir kral yolu yoktur'' der. Bir gün dersini bitirdiğinde öğrencilerinden biri yaklaşır, ''Hocam, verdiğiniz ispatlar çok güzel; ama pratikte bunlar neye yarar?'' diye sorduğunda, Öklid kapıda bekleyen kölesini çağırır, "Bu delikanlıya 5-10 kuruş ver, vaktinin boşa gitmediğini görsün!'' demekle yetinir.

Öklid haklı olarak "geometrinin babası" diye bilinir; ama geometri onunla başlamış değildir. Tarihçi Herodotus (M.Ö. 500) geometrinin başlangıcını, Nil vadisinde yıllık su taşmalarından sonra arazi sınırlarını belirlemekle görevli kadastrocuların çalışmalarında bulmuştu. Geometri "yer" ve "ölçme" anlamına gelen "geo" ve "metrein" sözcüklerinden oluşan bir terimdir. Mısır'ın yanı sıra Babil, Hint ve Çin gibi eski uygarlıklarda da gelişen geometri o dönemlerde büyük ölçüde, el yordamı, ölçme, analoji ve sezgiye dayanan bir yığın işlem ve bulgudan ibaret çalışmalardı. Üstelik ortaya konan bilgiler çoğunlukla kesin olmaktan uzak, tahmin çerçevesinde kalan sonuçlardı. Örneğin, Babilliler dairenin çemberini çapının üç katı olarak biliyorlardı. Bu öylesine yerleşik bir bilgiydi ki; pi'nin değerinin 3 değil, 22/7 olarak ileri sürenlere, bir tür şarlatan gözüyle bakılıyordu. Mısırlılar bu konuda daha duyarlıydılar: M.Ö. I800 yıllarına ait Rhind papürüslerinde onların pi'yi yaklaşık 3.1604 olarak belirledikleri görülmektedir; ama Mısırlıların bile her zaman doğru sonuçlar ortaya koyduğu söylenemez. Nitekim, kesik kare piramidin oylumunu (hacmini) hesaplamada doğru formülü bulan Mısırlılar, dikdörtgen için doğru olan bir alan formülünün, tüm dörtgenler için geçerli olduğunu sanıyorlardı.

Aritmetik ve cebir alanında Babilliler , Mısırlılardan daha ilerde idiler. Geometride de önemli buluşları vardı. Örneğin, "Pythagoras Teoremi" dediğimiz, bir dik açılı üçgende dik kenarlarla hipotenüs arasındaki bağıntıya ilişkin önerme "bir dik üçgenin dik kenar karelerinin toplamı, hipotenüsün karesine eşittir" buluşlarından biriydi. Ne var ki, doğru da olsa bu bilgiler ampirik nitelikteydi; mantıksal ispat aşamasına geçilmemişti henüz. Ege' li Filazof Thales'in (M.Ö. 624-546), geometrik önermelerin dedüktif yöntemle ispatı gereğini ısrarla vurguladığı, bu yolda ilk adımları attığı bilinmektedir . Mısır gezisinde tanıştığı geometriyi, dağınıklıktan kurtarıp, tutarlı, sağlam bir temele oturtmak istiyordu. İspatladığı önermeler arasında . ikizkenar üçgenlerde taban açılarının eşitliği; kesişen iki doğrunun oluşturduğu karşıt açıların birbirine eşitliği vb. ilişkiler vardı. Klasik çağın "Yedi Bilgesi" nden biri olan Thales'in açtığı bu yolda, Pythagoras ve onu izleyenlerin elinde, matematik büyük ilerlemeler kaydetti, sonuçta Elementler'de işlenildiği gibi, oldukça soyut mantıksal bir dizgeye ulaştı. Pythagoras, matematikçiliğinin yanı sıra, sayı mistisizmini içeren gizliliğe bağlı bir tarikatın önderiydi. Buna göre; sayısallık evrensel uyum ve düzenin asal niteliğiydi; ruhun yücelip tanrısal kata erişmesi ancak müzik ve matematikle olasıydı.

Buluş ve ispatlarıyla matematiğe önemli katkılar yapan Pythagorasçılar, sonunda inançlarıyla ters düşen bir buluşla açmaza düştüler. Bu buluş, karenin kenarı ile köşegenin ölçüştürülemeyeceğine ilişkindi. kök 2 gibi, bayağı kesir şeklinde yazılamayan sayılar , onların gözünde gizli tutulması gereken bir skandaldı. Rasyonel olmayan sayılarla temsile elveren büyüklükler nasıl olabilirdi? (Pythagorasçıların tüm çabalarına karşın üstesinden gelemedikleri bu sıkıntıyı, daha sonra tanınmış bilgin Eudoxus oluşturduğu, irrasyonel büyüklükler için de geçerli olan, Orantılar Kuramı'yla giderir).

Öklid, Pythagoras geleneğine bağlı bir ortamda yetişmişti. Platon gibi, onun için de önemli olan soyut düşünceler , düşünceler arasındaki mantıksal bağıntılardı. Duyumlarımızla içine düştüğümüz yanlışlıklardan, ancak matematiğin sağladığı evrensel ilkeler ve salt ussal yöntemlerle kurtulabilirdik. Kaleme aldığı Elementler, kendisini önceleyen Thales, Pythagoras, Eudoxus gibi, bilgin-matematikçilerin çalışmaları üstüne kurulmuştu. Geometri bir önermeler koleksiyonu olmaktan çıkmış, sıkı mantıksal çıkarım ve bağıntılara dayanan bir dizgeye dönüşmüştü. Artık önermelerin doğruluk değeri, gözlem veya ölçme verileriyle değil, ussal ölçütlerle denetlenmekteydi. Bu yaklaşımda pratik kaygılar ve uygulamalar arka plana itilmişti.

Kuşkusuz bu, Öklid geometrisinin pratik problem çözümüne elvermediği demek değildi. Tam tersine, değişik mühendislik alanlarında pek çok problemin, bu geometrinin yöntemiyle çözümlendiği; ama Elementler'in, eğreti olarak değindiği bazı örnekler dışında, uygulamalara yer vermediği de bilinmektedir. Öklid'in pratik kaygılardan uzak olan bu tutumunun matematik .....sındaki izleri, bugün de rastladığımız bir geleneğe dönüşmüştür.

Gerçekten, özellikle seçkin matematikçilerin gözünde, matematik şu ya da bu işe yaradığı için değil, yalın gerçeğe yönelik, sanat gibi güzelliği ve değeri kendi içinde Soyut bir düşün uğraşı olduğu için önemlidir.

Matematiğin tümüyle ussal bir etkinlik olduğu doğru değildir. Buluş bağlamında tüm diğer bilimler gibi matematik de, sınama-yanılma, tahmin, sezgi, içedoğuş türünden öğeler içermektedir. Yeni bir bağıntıyı sezinleme, değişik bir kavram veya yöntemi ortaya koyma, temelde mantıksal olmaktan çok psikolojik bir olaydır. Matematiğin ussallığı, doğrulama bağlamında belirgindir. Teoremlerin ispatı, büyük ölçüde kuralları belli, ussal bir işlemdir; ama şu sorulabilir: Öklid neden, geometrinin ölçme sonuçlarıyla doğrulanmış önermeleriyle yetinmemiş, bunları ispatlayarak, mantıksal bir dizgede toplama yoluna gitmiştir? Öklid'i bu girişiminde güdümleyen motiflerin ne olduğunu söylemeye olanak yoktur; ancak, Helenistik çağın düşün ortamı göz önüne alındığında, başlıca dört noktanın öngörüldüğü söylenebilir:

1) İşlenen konuda çoğu kez belirsiz kalan anlam ve ilişkilere açıklık getirmek;

2) İspatta başvurulan öncülleri (varsayım, aksiyom veya postulatları) ve çıkarım kurallarını belirtik kılmak;

3) Ulaşılan sonuçların doğruluğuna mantıksal geçerlik kazandırmak (Başka bir deyişle, teoremlerin öncüllere görecel zorunluluğunu, yani öncülleri doğru kabul ettiğimizde teoremi yanlış sayamayacağımızı göstermek);

4) Geometriyi, ampirik genellemeler düzeyini aşan soyut-simgesel bir dizge düzeyine çıkarmak (Bir örnekle açıklayalım: Mısırlılar ile Babilliler kenarları 3, 4, 5 birim uzunluğunda olan bir üçgenin, dik üçgen olduğunu deneysel olarak biliyorlardı; ama bu ilişkinin 3, 4, 5 uzunluklarına özgü olmadığını, başka uzunluklar için de geçerli olabileceğini gösteren veriler ortaya çıkıncaya dek kestirmeleri güçtü; buna ihtiyaçları da yoktu. Öyle kuramsal bir açılma için pratik kaygılar ötesinde, salt entellektüel motifli bir arayış içinde olmak gerekir. Nitekim, Egeli bilginler somut örnekler üzerinde ölçmeye dayanan belirlemeler yerine, bilinen ve bilinmeyen tüm örnekler için geçerli soyut genellemeler arayışındaydılar. Onlar, kenar uzunlukları, a, b, c diye belirlenen üçgeni ele almakta, üçgenin ancak a2+b2=c2 eşitliği gerçekleştiğinde dik üçgen
olabileceği genellemesine gitmektedirler).

Öklid, oluşturduğu dizgede birtakım tanımların yanı sıra, beşi "aksiyom" dediği genel ilkeden, beşi de "postulat" dediği geometriye özgü ilkeden oluşan, on öncüle yer vermiştir (Öncüller, teoremlerin tersine ispatlanmaksızın doğru sayılan önermelerdir). Dizge tüm yetkin görünümüne karşın, aslında çeşitli yönlerden birtakım yetersizlikler içermekteydi. Bir kez verilen tanımların bir bölümü (özellikle, "nokta'', "doğru", vb. ilkel terimlere ilişkin tanımlar) gereksizdi. Sonra daha önemlisi, belirlenen öncüller dışında bazı varsayımların, belki de farkında olmaksızın kullanılmış olması, dizgenin tutarlılığı açısından önemli bir kusurdu. Ne var ki, matematiksel yöntemin oluşma içinde olduğu başlangıç döneminde, bir bakıma kaçınılmaz olan bu tür yetersizlikler, giderilemeyecek şeyler değildi. Nitekim, l8. yüzyılda başlayan eleştirel çalışmaların dizgeye daha açık ve tutarlı bir bütünlük sağladığı söylenebilir. Üstelik dizgenin irdelenmesi, beklenmedik bir gelişmeye de yol açmıştır: Öncüllerde bazı değişikliklerle yeni geometrilerin ortaya konması. "Öklid-dışı" diye bilinen bu geometriler, sağduyumuza aykırı da düşseler, kendi içinde tutarlı birer dizgedir. Öklid geometrisi, artık var olan tek geometri değildir. Öyle de olsa, Öklid'in düşünce tarihinde tuttuğu yerin değiştiği söylenemez.

Çağımızın seçkin filozofu Bertrand Russell'ın şu sözlerinde Öklid'in özlü bir değerlendirmesini bulmaktayız: '"Elementler'e bugüne değin yazılmış en büyük kitap gözüyle bakılsa yeridir. Bu kitap gerçekten Grek zekasının en yetkin anıtlarından biridir. Kitabın Greklere özgü kimi yetersizlikleri yok değildir, kuşkusuz: dayandığı yöntem salt dedüktif niteliktedir; üstelik, öncüllerini oluşturan varsayımları yoklama olanağı yoktur. Bunlar kuşku götürmez apaçık doğrular olarak konmuştur. Oysa, 19.yüzyılda ortaya çıkan Öklid-dışı geometriler, bunların hiç değilse bir bölümünün yanlış olabileceğini, bunun da ancak gözleme başvurularak belirlenebileceğini göstermiştir."

Gene Genel Rölativite Kuramı'nda Öklid geometrisini değil, Riemann geometrisini kullanan Einstein'ın, Elementler'e ilişkin yargısı son derece çarpıcıdır: "Gençliğinde bu kitabın büyüsüne kapılmamış bir kimse, kuramsal bilimde önemli bir atılım yapabileceği hayaline boşuna kapılmasın!"

sevgen
06-14-2010, 03:29 PM
Saint Simon Kimdir? (1760-1825)

19. yüzyılda, bilimsel araştırmaların arttığını, feodal yapı ve monarşinin ortadan kalktığı sanayi devrimi ile ortaya çıkan yeni bir üretim tarzının yer aldığını daha önceki bölümlerde incelemiştik.

Sanayi devrimi ile ortaya çıkan o dönemin temel özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:

Sanayi işin bilimsel olarak örgütlenmesi üzerine kurulmuştur. Üretim alışkanlıklar yerine örgütlenme ile en çok verimi sağlayacak biçimde düzenlenmiştir. Sanayi üretiminin fabrikalarda toplanması ile yeni bir olgu olarak ücretle çalışanlar kesimi ortaya çıkmıştır. Çalışanların bir arada olmaları çalışan ve işveren arasında açık ya da gizli çatışmaları ortaya çıkarmıştır. İşin bilimsel niteliği sayesinde zenginlik artarken aşırı üretim bunalımları, yani artan bolluk içinde yoksulluk görülmektedir. Yoksulluk artarken ise üretilen ekonomik mallar satılamamakta bu ise üretimde sıkıntılar ortaya çıkarmaktadır.

Diğer taraftan kimi düşünürler ekonomik sistemin değişim özgürlüğü ve girişimci ile belirginleştiğini, zenginliğin temel koşulunun kar arayışı ve rekabet olduğunu sürmektedirler, devletin ekonomik işlere az karışması ile üretim ve zenginliğin artacağını düşünmüşlerdir (Liberal Ekonomik görüş)

Bu dönemin özelliklerini böylece ana hatları ile özetledikten sonra şimdi Saint-Simon'u incelemeye başlayabiliriz:

1760 yılında doğan Saint-Simon'un büyük amcası XIV. Louis sarayının tarihsel anılar yazarıdır. Saint Simon kendini büyük işler başarmak için yaratılmış olarak görmekte ancak önce hangi alandan başlayacağına karar verememiştir. Önce subay olmuş ve Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nda kısa zamanda albaylığa yükselmiştir. Sonra Nikaragua'da Atlas Okyanusu ile Büyük Okyanus'u birleştirecek bir proje üzerinde çalışmış, daha sonra İspanya'da Madrid'i denizle birleştirecek bir kanal projesi üzerinde çalışmıştır. Fransız İhtilal'i ortaya çıkınca sahip olduğu ünvanlarından vazgeçmiş olduğunu bildirmesine rağmen tutuklanarak dokuz ay hapis yatmıştır. Parasını çağının en ünlü bilim adamı düşünürlerini çevresinde toplamak ve gösterişli bir yaşam sürmek ile harcamıştır. Çok geçmeden parası tükenip yoksullaşınca bir müddet kendi yanında çalışanların yardımı daha sonra da arkadaşlarının yardımı ile geçinmiştir.

1802 tarihinden itibaren düşüncelerini yazıp yayımlamaya başlamıştır. Bu dönemlerde A. Comte'da yazmanlarından biri olarak kendisi ile beraber çalışmıştır.

Pozitif bilimlerin tüm dalları ile ilgilenen düşünür bu bilimlerin ancak pozitif bir sosyal ilimin yaratılması ile tamamlanacağına inanmış, bu ilime ise sosyal fizik adını vermiştir. Simon'a göre fizik bilimi fiziki olayları önceden görmeyi, onları kontrol altına almayı mümkün kıldığı gibi sosyal fizik de sosyal olayları önceden görmeyi onları kontrol altına almayı ve şekillendirmeyi mümkün kılacaktır.

Saint-Simon sosyolojiyi önce teorik olarak kurmayı sonra da uygulamaya geçerek yaşadığı devirdeki sosyal krizlere ve düzensizliklere çözüm bulmayı amaçlamaktaydı. Ancak sosyolojinin uygulamalı yönü kendisine daha cazip geldiği için sosyolojinin sistematiğinden çok, mevcut ve gelecekteki sosyal sorunlarla uğraşmayı tercih etmiştir. Sosyolojinin gücüne inanan düşünür bu ilmi yeni bir din haline dönüştürerek sosyoloji aracılığı ile toplumu yeniden örgütlemeyi planlamıştır. Simon sosyal sorunların çözümlenmesinde doğa bilimleri için geçerli olan yöntemlerin kullanılmasını önermiştir.

Saint-Simon'un başlama noktası Fransız İhtilali'nin arkasından Fransa ve Avrupa'nın durumu ile ilgili görüşleridir. Simon'a göre Fransa'da toplumun tüm fertleri arasında mevcut düzen alt üst olmuş, anarşi ortaya çıkmış ve tüm bunlar en cahil kimseye bile düzeni yeniden kurma duygusu uyandırmıştır. Dolayısıyla asıl meselenin toplumun eski politik sisteminin çöküşünden yeni olanın tam olarak yerleşmesine kadar geçen süredeki sıkıntıları ortadan kaldırmak olduğunu düşünmüştür. Bu tespit o dönemdeki devrimin karşısında olan tüm düşünce akımlarının paylaştığı bir konu olmuştur. Simon onlardan farklı olarak toplumdaki yeni kuvvetleri ve toplum bütünleşmesinin yeni temellerini sezmiş, devrimden sonra ne dini ne de feodal kuvvetlerin toplumu bir arada tutacak güce ve itibara sahip olmadıklarını ileri sürmüştür. O dönemde Simon'un temel ilgisi toplumu bir arada tutacak bu gerekli ve organik bağın hangi fikir ile temin edileceği olmuştur. Simon buna cevap olarak sanayinin gelişmesini ele alarak amacının sanayiye en müsait olan teşkilatlanma tarzını oluşturmak olduğunu ileri sürmüştür.

Simon yaşadığı dönemde , feodalizm ile ona uygun hiyerarşik toplumsal yapıların devrim tarafından ortadan kaldırıldığını, tarımın artık eskisi gibi hem büyük kazançlar yaratmadığını hem de en önemli doğal iş olarak görülmediğini gözlemlemiştir. Artık yeni buluşları, seri üretimi ve doğaya aklın egemenliği ile endüstri ortaya çıkmıştır. Doğa teknikle birlikte Bacon'ın ancak o zaman gerçekten kullanılan eski formülü uyarınca insanın hizmetine girmiştir. Böylelikle bilim egemen konumda olmuştur.

Bu bağlamda Simon, sosyolojiyi insanlar arasındaki ilişkileri teknik olarak örgütleyecek ve doğa bilimleri endüstri ve tekniği kullanarak nasıl doğayı insana boyun eğdirip yararlanabilir hale getirdilerse sosyolojide insanlığın bütünlüğünü sağlayacak olan yeni bir bilim olarak tanımlamıştır. Derebeyliğin/feodal yapının devrim yolu ile ortadan kaldırılmasından ve bütün toplumsal bağların çözülmesinden sonra toplumun yeniden bütünlenme aracı olarak bu bilimsel sosyoloji kavramı, Saint-Simon'un toplumsal düşüncesinin temeli olmuştur. A. Comte ise daha sonra bu temel düşüncelere biçim vererek, sistematize etmiştir.

Saint-Simon çağdaşı olan İngiliz ekonomistlerin görüşlerinden de etkilenerek sosyal düzenin her şeyden önce ekonomik yapıyla belirlendiği görüşünü benimsemiştir. Böylece Simon, insanlık tarihinin gelişmesinde yalnızca düşünüş biçimlerinin değil fakat aynı zamanda üretim düzeni, mal-mülk bölüşümü, servet dağılımı ve sınıfsal tabakalaşmanın da etkili olduğunu göstermeye çalışmıştır. Üç hal kanununa (toplumların evrimsel olarak gelişme yasaları) ekonomik bir yön vererek teolojik, metafizik ve pozitif düşünce safhalarını feodalizm, devrim ve endüstriyel toplum ya da feodal, liberal, sosyalist ekonomi üçlüsüyle değiştirmiştir. Toplumun tüm gerçek güçleri sonuç olarak endüstride temellenmektedir. Simon'a göre endüstri yalnız sanayi tarzı üretimi değil, tüm üretim faaliyetlerini ifade etmektedir. Böylece Saint-Simon bir çağın manevi-fikri kültürünün dayandığı temelin ekonomik yapı olduğunu savunmuştur. Simon'un bu yaklaşımı ise, tarihi maddecilik düşüncesini ifade etmektedir. Bu nedenle Saint-Simon, sonradan Marx tarafından geliştirilmiş olan tarihsel materyalizm teorisinin öncüsü sayılmaktadır.

Saint-Simon'un düşüncelerinin ileriki derslerde inceleyeceğimiz Marx'ın görüşünden farklı olan tarafı Saint-Simon'un teknik-bilimsel ve pozitif yönden saptanmış endüstriyi bilim adamı, çalışan ve işverenin birliği olarak görmesidir. Başlangıçta sınıf ayrımını hiç görmemiş daha sonra da bu ayrım ona hiç önemli gelmemiştir. Saint-Simon, hiç kuşkusuz çağının ulusal devletlerinin politikasında liberal ekonominin ve mülkiyet sisteminin sonucu olarak ve aynı zamanda feodal yapının sonucu olan hiyerarşinin olumsuz yönlerini de görmüştür. Ancak, insanlığın kurtuluşunu yeni bir devrimden de sınıflar arasında meydana gelecek bir ayrımdan da beklememiş, sadece bilim, teknik ve endüstride pozitivizmin evrensel olarak yerleşmesini çözüm olarak öngörmüştür.

Bu anlayış ise Simon'u o dönemin düşünürlerinden Proudhon, Fourier ve Owen'ın sosyalizmlerinin karşıt bir düşüncesi olarak büyük endüstriye, sermayelerin bir araya toplanmasına hatta şirketler arası tröstlerin kurulmasına götürmüştür. Bu öngörü de onu diğer sosyalist düşünürlerden ayırmıştır.

Simon, 1789 devriminden ziyade asıl değişikliği yaratan unsurun sanayi devrimi olduğunu ileri sürmüştür. Bundan sonra ilk plandaki kişiler sanayiciler (bu kavram ile çalışan ve işveren olarak tümünü anlatır) ve bilim adamları olacaktır. Yeni toplumsal hiyerarşinin kurulması bu çerçevede olacaktır. Simon bu durumu anlatabilmek için şöyle bir örnek vermiştir: Bir gece korkunç bir felaket olsa , kral ailesine bağlı olan kişiler, bakanlar, yüksek dereceli memurlar ölse, toplum için bir yıkım olmayacaktır, ancak bu felaket esnasında o toplumdaki belli başlı bilim adamları , sanayiciler, bankacılar ölmüş olsa idi o zaman o toplum için bu durum bir yıkım olurdu. Çünkü onların yerine hemen kimse konuşamazdı. Bu ifadeden de anlaşıldığı gibi Simon, endüstri toplumunda başat konumda olarak bilim adamı ve sanayicileri görmüştür.

Simon'un öngördüğü bu yeni düzen olan endüstri toplumunda herkes yeteneğine göre kazanacak ve çalışmanın kutsal niteliği nedeniyle çalışanların saygınlığı artacaktır. Bu düzende çalışmayanlara yer verilmemektedir. Simon bu toplumsal yapıda teknisyen, maliyeci, bankacılardan meydana gelen bir teknokratların yönetimini öngörmüştür.

Simon'da görüldüğü gibi, sosyoloji politik icraata( işleyişe) yol göstermek amacında olan araç konumundadır. Simon gelecekteki devlet biçiminin belirlenmesinde ilmi temellere dayanılması gerektiğini söylemiş, bu konuda sosyolojinin yardımına güvenmiştir.

Simon'a göre devletin asıl görevi toplum için faydalı işlerin engellenmemesini sağlamak, toplumun istekleri doğrultusunda karar alınmasına imkan tanımak, çalışanlarını değerini bilmek tarzında olmalıdır. O zaman üretici işinin karşılığını sadece tüketicilerle olan bağlantısı ile halledebilecek, böyle olunca da sınıflar arası mücadele ve hükmetme arzusu son bulacaktır. Simon'un görüşleri İngiliz Liberalizmini, Rus Sosyalizmini ve İtalyan Nasyonalizmini etkilemiştir.

sevgen
06-14-2010, 03:34 PM
Albert Einstein Kimdir?

(14 Mart 1879 - 18 Nisan 1955)

Yahudi asıllı Almanyalı fizikçidir.

20. yüzyılın en önemli kuramsal fizikçisi olarak nitelenen Albert Einstein, Görecelik kuramını geliştirmiş, kuantum mekaniği, istatistiksel mekanik ve kozmoloji dallarına önemli katkılar sağlamıştır. Kuramsal fiziğine katkılarından ve fotoelektrik etki olayına getirdiği açıklamadan dolayı 1921 "Nobel Fizik Ödülü"ne layık görülmüştür. (Nobel Ödülü'nün ve Nobel Komitesi'nin o zamanki ilkeleri doğrultusunda, bugün Einstein'ın en önemli katkısı olarak nitelendirilen "Görecelik Kuramı" fazla kuramsal bulunmuş ve ödülde bundan açıkça söz edilmemiştir.)



Albert Einstein'ın Hayatı

Albert Einstein, 1879 yılında Almanya'nın Ulm kentinde .....ya geldi. Babası Einstein & Cie adında bir elektrik fabrikası sahibi; annesi ise, klasik müziğe meraklı, eğitimli bir ev hanımıydı. Konuşmaya geç başlaması ve içine kapanık bir çocuk olması, ailesini tedirginliğe düşürmüşse de, sonraki yıllarda sağlıklı bir çocuk olduğu anlaşıldı.1880 de ailesiyle Münih'e taşındı. Babası Hermann ve abisi Yakob burada Einstein cie adında elektrik mühendisliği ile bir şirket kurdular. 1894 yılında ailesin iflası nedeni ile İtalya'ya taşındılar.

Lise öğrenimini 1894'te İsviçre'de tamamladı ve 1896'da Zürih Politeknik Enstitüsü'ne (ETH) girdi. Sırp asıllı Mileva Maric adlı bir fizik öğrencisi ile evlendi. Mileva, Einstein'nın 1905'te çıkardığı araştırmanın matematik hesaplarında yardımcı olmuştur.1921 yılında teorisi üzerinde çalışmak için New York'a gitti 1933 de Hitler'in ırkçı politikası sebebiyle Alman vatandaşlığından çıkartıldı ve Amerika'ya gitti ve buranın vatandaşı oldu

1933 de Almanya'da Nasyonal Sosyalist Partisi'nin İktidar olmasıyla çalışmalarına izin verilmeyen 40 bilim adamı adına Başbakan İsmet İnönü'ye bir mektup yazarak onların Türkiye'de çalışmalarına devam etmelerini istemişti. İsmet İnönü bu isteği nazikçe reddetmişti.

Bu dönemde Einstein'a İsrail Başbakanlığı teklif edildi ancak kabul etmedi. Dr. Chaim Weizmann ile Kudüs Musevi Üniversitesini Kurdu.

1955'te yaşamını yitirene kadar bilim .....sına pek çok katkıda bulundu. 1916'da yayımladığı "Genel Görelilik Kuramı", 1921'de "fotoelektrik etki ve kuramsal fizik" alanında çalışmalarıyla Nobel Fizik Ödülü'nü aldı.

Bern'de federal patent dairesinde görev aldı. Bu görevden arta kalan zamanlarda çağdaş fizikte ortaya atılmaya başlanan problemler üzerinde bir çok araştırma yaptı. Önce atomun yapısı ve Max Planck'ın kuantum teorisi ile ilgilendi. Brown hareketine ihtimaller hesabını uygulayarak bunun teorisini kurdu ve Avogadro sayısının değerini hesaplayarak teorisini test etti. Kuantum teorisinin önemini ilk anlayan fizikçilerden birisi oldu ve bunu ışıma enerjisine uyguladı. Bu da onun, ışık tanecikleri veya fotonlar hipotezini kurmasını ve fotoelektrik olayını açıklayabilmesini sağladı.

1905 yılında "Annalen der Physik" dergisinde bu çalışmalarını açıklayan iki yazısından başka, üçüncü bir yazısı daha çıktı ve bu yazıda görecelik teorisinin temelini attı. Teorileri sert tartışmalara yol açtı. 1909'da Zürih Üniversitesi'nde öğretim görevlisi oldu. Prag'da bir yıl kaldıktan sonra, Zürih Politeknik Enstitüsü'nde profesör oldu. 1913'de Berlin Kaiser-Wilhelm Enstitüsü'nde ders verdi ve Prusya Bilimler akademisine üye seçildi.Bir bilim adamı olarak 1. ..... Savaşı'nda tarafsız kaldı. İlk eşinden Hans ve Eduard isminde iki erkek çocuk sahibi olan bilim adamını 1914 yılında eşi terk etti. Birinci ..... Savaşı nedeniyle yiyecek kıtlığı sırasında mide ağrıları çeken bilim adamına kuzeni Elsa bakmış ve ikinci defa kuzeni Elsa (takma ismi Else) ile evlenmiştir.

Yabancı ülkelere birçok gezi yapmakla birlikte 1933'e kadar Berlin'de yaşadı. Almanya'da yönetime gelen Nasyonal Sosyalist (Nazi) rejimin ırkçı tutumu dolayısıyla, pek çok Musevi asıllı bilim adamı gibi o da Almanya'dan ayrıldı. Paris'te College de France'ta ders verdi; burdan Belçika'ya oradan da İngiltere'ye geçti. Son olarak Amerika Birleşik Devletleri'ne giderek Princeton Üniversitesi kampüsünde etkinlik gösteren Institute for Advanced Study'de (İleri Araştırma Enstitüsü) profesör oldu. 1940 yılında Amerikan yurttaşlığına geçti.

Küçük oğlu Eduard akıl hastalığı nedeni ile Zürih yakınlarında bir bakım evinde hayatını geçirmiş; büyük oğlu Albert, babası ve annesinin karşılaştığı Zürih Polytechnic'te mühendislik okumuş ve daha sonra University of California, Berkley'de profesörlük yapmıştır. 1955'de Princeton'da ölmüştür; oğlu Albert yanında bulunmuştur.

Üvey kızı Margot Einstein, bilim adamının kişisel mektuplarını özenle herkesten saklamış ve kendisinin ölümünden 20 yıl sonra daha saklı kalmasını vasiyet etmişti. Günümüzde Princeton Üniversitesi tarafından basılan bu mektuplar bilim adamının gizli kalmış özel yaşamı hakkında ilginç bilgiler sunmaktadır.

sevgen
06-14-2010, 03:36 PM
Friedrich Schiller Kimdir? (1759-1805)

Johann Christoph Friedrich Schiller (10 Kasım 1759 - 9 Mayıs 1805) Almanya'da 19. yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkan Romantik felsefe akımının önemli düşünürü, şair, oyun yazarı ve tarihçi

Goethe'nin yanı sıra Alman klasik çağının en önde gelen isimlerindendir. Schiller'in oyunları alman tiyatrosunun standart repertuarında yer almaktadır ve balatları en sevilen alman şiirlerinin arasında yer alır.

Özellikle sanat ve eğitim konusundaki görüşleriyle haklı bir ün kazanmış olan Schiller, 1795 yılında yayınlanan İnsanın Estetik Eğitimi Üzerine Mektuplar adlı eseriyle Batı kültürünün bütün bir tarihini ortaya koyma yolunda bir denemeye kalkışmıştır. O, işte bu deneme çerçevesi içinde, modern insandaki bölünmüşlüğü ve yabancılaşmayı teşhis eden ilk düşünürlerinden biri olma onurunu taşır. Schiller, modern insandaki bölünmüşlük ve yabancılaşmanın ilacının, sanat olduğunu düşünmüştür. O, insanda iki temel dürtünün bulunduğunu söyler. Bunlardan birincisi, her zaman değişme için bastıran duyumsal dürtü, diğeri de birlik ve süreklilik arayan formel dürtü. Bu ikisi arasında kurulmak istenen uyum, Schiller'e göre, üçüncü bir dürtü aracılığıyla sağlanabilir. Bu da, oyun dürtüsüdür. Söz konusu oyun dürtüsü, filozofa göre, sanatta ortaya çıkar. Ona göre, duyumsal dürtüyle formel dürtü, yalnızca sanat oyununda bir araya gelir ve insan güzeli temaşa ederken, ruh bir yandan ahlak yasası diğer yandan da fiziki zorunluluk arasında mutlu bir ortam meydana getirebilir.

sevgen
06-14-2010, 03:38 PM
Farabi Kimdir?

(d. 870 Farab - ö. 950 Şam)

Fars asıllı olduğu tahmin edilen İslam felsefecisidir (Maveraünnehir).

Asıl adı "Muhammed bin Tahran bin Uzlug" olan ve Batı kaynaklarında "Alpharabius" adıyla anılan Farabi (Türkistan'ın Farab Otrar kentinde doğduğu için Farabi Farablı diye anılır) ilköğrenimini Farab'da, medrese öğrenimini Rey ve Bağdat'ta gördükten sonra, Harran'da felsefe araştırmaları yaptığı yıllarda tanıştığı Yuhanna bin Haylan'la birlikte Aristoteles'in yapıtlarını okuyarak gezimciler okulunun ilkelerini öğrendi.

Halep'te Hemedani hükümdarı Seyfüddevle'nin konuğu oldu. Arap ülkelerinde yaşamış, Türk kimliğini ve Türk törelerini ölünceye kadar bırakmamış olan Farabi'yi anlatan kitaplar, İslam aleminde Ebul Hasan el-Beyhaki, İbn-el-Kıfti, İbn Ebu Useybiye, İbn el-Hallikan adlı yazarlar tarafından Farabi'nin ölümünden birkaç yüzyıl sonra gerçekleştirildi. Ama bu yapıtlar, birer araştırma olmaktan çok, Farabi'yle ilgili söylenceleri derliyor,bir felsefeciyle değil, bir ermişi açıklıyordu.

Aristotales'in ortaya attığı madde ve suret kavramını hiçbir değişiklik yapmadan benimseyen, eşyanın oluşumunda, yani yaradılışta madde ve sureti iki temel ilke olarak gören Farabi'nin fiziği de, metafiziğe bağlıdır. Buna göre, evrenin ve eşyanın özünü oluşturan dört öğe (toprak, hava, ateş, su) ilk madde olan el-aklül-faalden çıkmıştır Söz konusu dört öğe, birbirleriyle belli ölçülerde kaynaşır, ayrışır ve içinde bulunduğumuz evreni (el-alem) oluştururlar.

Farabi, ilimleri sınıflandırdı. Ona gelinceye kadar ilimler trivium (üçüzlü) ve quadrivium (dördüzlü) diye iki kısımda toplanıyordu. Nahiv, mantık, beyan üçüzlü ilimlere; matematik, geometri, musiki ve astronomi ise dördüzlü ilimler kısmına dahildi. Farabi ilimleri; fizik, matematik, metafizik ilimler diye üçe ayırdı. Onun bu metodu, Avrupalı bilginler tarafından kabul edildi.

Hava titreşimlerinden ibaret olan ses olayının ilk mantıklı izahını Farabi yaptı. O, titreşimlerin dalga uzunluğuna göre azalıp çoğaldığını deneyler yaparak tespit etti.Bu keşfiyle musiki aletlerinin yapımında gerekli olan kaideleri buldu. Aynı zamanda tıp alanında çalışmalar yapan Farabi, bu konuda çeşitli ilaçlarla ilgili bir eser yazdı.

Farabi insanı tanımlarken "alem büyük insandır; insan küçük alemdir." Diyerek bu iki kavramı birleştirmiştir. İnsan ahlakının temeli, ona göre bilgidir; akıl iyiyi kötüden ancak bilgiyle ayırır. İnsan için en yüksek en yüksek erdem olan bilgi, insan beyninin çalışması sonucu elde edilemez; çünkü tanrısaldır, doğuştandır (Vehbi). Bilimin ise üç kaynağı vardır: Duyu; akıl; nazar. Bilimler ikiye ayrılırlar: Kuramsal (nazari) bilimler; uygulamalı (ameli) bilimler. Ahlak, siyaset, müzik, matematik uygulamalı bilimlere girer. Toplumlarda öz bakımından ikiye ayrılırlar: Erdemli toplumlar ve erdemsiz toplumlar. Bu toplumları yöneltecek en kusursuz devletse, bütün insanlığı kapsayan ..... devletidir.

Ek Bilgiler

870-950 yılları arasında yaşamış olan İslam düşünürüdür.

Sistemi Aristoteles mantığına dayanan akılcı bir metafizikten oluşan, Aristoteles'in sistemini Plotinos'un görüşleri yardımıyla, İslam inancı ile uzlaştırmaya çalışan Farabi, Tanrı'nın var oluşunu kanıtlarken, Aristoteles'in akılyürütme çizgisini takip etmiştir. Ona göre, bu .....daki nesneler hareket etmekte, değişmektedirler. .....daki nesneler hareketlerini bir ilk Hareket Ettiriciden almak durumundadırlar. Bu ilk Hareket Ettirici ise Tanrı'dır.

Farabi, varlık anlayışında, mümkün ya da olumsal varlıklar adını verdiği nesneler ile Tanrı arasındaki farklılık ve ayrılığı, mümkün varlıkların Tanrı'dan, ilk varlıktan sudur ettiklerini söyleyerek açıklamaya ve temellendirmeye çalışır. Farabi'ye göre, ilk varlık, Tanrı, varlık taşkını yoluyla evrendeki bütün varlık düzenini 'doğal bir zorunlulukla' meydana getirir. Evren Tanrı'nın değerine hiçbir şey katmaz. Yetkin bir varlık olan Tanrı'nın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Tanrı'yla evren arasındaki ilişkiyi, evrenin Tanrı'dan sudur, türüm yoluyla ve zorunlulukla çıktığını söyleyerek açıklayan Farabi'ye göre, evren aynı zamanda Tanrı'nın sonsuz cömertliğinin bir sonucudur. Tanrı, Farabi'nin sisteminde her şeydir.

Tanrı seven, sevilen ve sevgidir. O bilen, bilinen ve bilgidir. Tanrı her şey olduğuna ve hiçbir şeye ihtiyaç duymadığına göre, Farabi bu noktada, mümkün varlıkların var oluşları için, Tanrı'nın yalnızca kendisini konu alan bilme faaliyetine başvurur. Buna göre, yaratıklar, Tanrı'ya en yakın 'akıllar' halinde Tanrı'dan çıkıp varlığa gelirler. Onun sudur, türüm anlayışına göre, Tanrı'nın kendi tözünü bilmesinden birinci akıl doğar; bu aklın Tanrı'yı bilmesinden ise, ikinci akıl türer. Böylelikle, ortaya sırasıyla 10 akıl çıkar; onuncu akıl, etkin akıldır (aklı faal). Birinci aklın varlığı, Tanrı dolayısıyla zorunlu, ama kendi özünde mümkündür; ilk akıl, kendini bu niteliğiyle bildiği için, onun maddesinden birinci gök katı, formundan da (suretinden de) o gök katının ruhu sudur eder. Böylelikle on akıldan her birinin karşılığı olarak bir gök katı türer. Madde de Tanrı'dan sudur etmiştir. Belirsizlik demek olan madde, Tanrı'ya en uzak olan varlıktır. Etkin Akıl insan ruhunun da nedenidir.

İnsan anlayışında, Farabi insanın ruh ve bedenden meydana geldiğini söyler. Bedenin yetkinliği ruhtan, ruhun yetkinliği ise akıldan kaynaklanmaktadır. Ruhun başlıca görevleri eylem, anlama ve algılamadır. Ona göre, bitkisel, hayvani ve insani olmak üzere, üç tür ruh vardır. Bitkisel ruhun görevi, bireyin yetişme ve gelişmesi ile soyun sürdürülmesi, hayvansal ruhu görevi iyinin alınıp kötüden uzak durulması, insani ruhun görevi ise güzelin ve yararlının seçilmesidir. Farabi ahlak anlayışında, insanın akıl yoluyla iyi ve kötüyü ayırt edebileceğini savunur. İnsan için amaç mutluluk, en büyük erdem de bilgeliktir. Farabi'ye göre, en yüksek iyi olan mutluluk, etkin akıl ile birleşmek yoluyla gerçekleşir. Zira, insan kendisini anlamak için evreni anlamak, evreni anlamak için de evrenin amacını kavramak durumundadır. Evrenin esas ve en yüksek amacını anlamak, insan için gerçek mutluluktur. İnsanın kendisini ve evrenin amacını anlamaya kalkışması ise, bilim ve felsefe yapmakla ilgili bir şeydir. İnsan aklının en yüksek düzeyde yetkinleşmesi, insan aklını Etkin Akıl'a yaklaştırır.

sevgen
06-14-2010, 03:40 PM
Arthur Schopenhauer Kimdir?

Arthur Schopenhauer (1788 - 1860), Alman filozof ve düşünür. Felsefe Tarihi'nde irrasyonalist ve karamsar olarak bilinir. En ünlü yapıtı henüz 30 yaşına varmadan yayınladığı İstenç ve Tasarım Olarak ..... dır.

Schopenhauer, görünen .....nın ardında yatan esas gerçekliğin İstenç (irade) olduğunu ileri sürdü. Schopenhauer'a göre bu İstenç akılsız, bilinçsiz bir öze sahipti ve kendisini Fenomenler .....sında gösteriyordu. Bütün görünenlerin kaynağıydı. İnsan bedeni de onun eseriydi. Aklın denetimde olmayan bu istenç, (külli irade kast ediliyor.) insanları parmağında oynatıyor ve geçici tatminlerle veya ulaşılamayan hayâllerle, insanı hiçbir zaman dışına çıkamayacağı bir bıkkınlık ve acı döngüsüne sokuyordu . O'na göre; anlamsız, boş, acı-dolu, kötü bu hayattan kaçınmanın tek yolu vardı; o da istencimizi öldürmek. Bu onu Hinduizm, Budizm gibi dünyevi bir yaşamdan el çekmeyi ve bir keşiş gibi yaşamayı, başkalarına yardım etmeyi, mutluluğumuzu olabildiğince arttırmayı değil, acılarımızı olabildiğince azaltmayı öneren bir yaşam şeklini önermeye yöneltti. Felsefesi, aklın (Rasyonalizm) temele oturtulduğu felsefe tarihinde yeni bir bakış açısı anlamına geliyordu ve Psikoloji, Psikanaliz, Müzik, Edebiyat gibi entelektüel ve sanatsal alanlarda büyük etki gösterdi.



Arthur Schopenhauer'in Hayatı

22 Şubat 1788'de Danzig'de doğdu. Babası yetenekli bir tüccar olan Heinrich Floris Schopenhauer, annesi ise özgürlüğüne düşkün genç bir kadın olan Johanna idi. Heinrich Schopenhauer'un en büyük arzusu oğlu Arthur'un kendisi gibi büyük bir tüccar olmasıydı. Schopenhauer ailesi bir çocuğun düşlediği ideal aileden çok uzaktı, Heinrich fazlasıyla kıskanç, Johanna ise fazlasıyla bencil ve özgürlüğüne düşkündü. Bu yüzden ailedeki çekişmeler Heinrich Schopenhauer ölene kadar hiç dinmeyecekti. Arthur Schopenhauer ise annesine karşı olumsuz hislerle dolu bir biçimde yetişecek ve ilerdeki kadınlar üzerine kuracağı olumsuz düşüncelerinin çoğunun temelinde hoşlanmadığı annesi olacaktı. Arthur henüz çok küçükken, Prusya Danzig'i yönetimi altına alınca aile Hamburg'a taşındı. Aile Hamburg'a taşındıktan sonra, Arthur'un küçük kız kardeşi Adele .....ya geldi.1793'ten 1797'ye kadar ailesiyle Hamburg'ta yaşadı.

Sonra, daha dokuz yaşındayken babası tarafından toplumsal zarafet öğrenmesi için Paris'e, bir aile dostlarının yanına gönderildi. Arthur iki yıl Paris'te yaşadı. On beş yaşına geldiğinde Arthur'un hayalleri hiç de tüccar olmak yönünde değildi. Daha on beş yaşında olmasına rağmen edebiyata ve felsefeye doymak bilmez bir ilgi duyuyordu. Yine de babasının girişimleri sonuca istemeyerek de olsa 1804'te Hamburglu ünlü tüccar Senatör Jenisch'in yanında çıraklığa başladı. Sonra 1805 yılının Nisan ayında, Arthur Schopenhauer'in hayatını ve düşüncelerini değiştirecek o önemli olay gerçekleşti; babası Heinrich Hamburg'daki depolarının üst katındaki pencereden Hamburg Kanalı'na atlayarak intihar etti. Arthur duygusal anlamda çökmüştü, babasının ölümü ardından tüccar çıraklığına bir süre daha devam etti. Schopenhauer derin bir depresif hâl içinde babasının yasını tutarken, annesi Johanna ise bir kaç aylık yasdan sonra aile işleri tasfiye ederek Hamburg'dan Weimar'a taşındı. Weimar'da kurduğu salon kısa zamanda ünlendi ve dönemin bir çok önemli sanatçısıyla arkadaş oldu. Zamanla tanınmış bir yazar oldu ve bir çok roman, makale ve biyografi yazdı. Yazdığı romanlar genellikle feministik temalar içeriyordu, çoğu zaman konu, istemediği bir evlilik yapmaya zorlanmış ama özgürlüklerinden hâlâ vazgeçmemiş bu yüzden de çocuk yapmayı reddeden kadınlardı. Arthur Schopenhauer 1809'da Göttingen Üniversitesi'ne girdi. Kant ve Platon'dan etkilendi. İki yıl sonra Berlin'e gitti ve Berlin Üniversitesi'ne girdi. 1813'te Jena'da “Über die vierfache Wurzel des Satzes vom Zureichender Grunde” (Yeterli Nedenin Dörtlü Kökü) adlı bir tez savundu, bu tezle Jena Üniversitesi'nden doktorasını aldı. Bu sıralarda annesiyle ciddi bir şekilde kavga etmişti ve annesi ölene kadar da hiç görüşmediler.

1818'de büyük eseri Die Welt als Wille und Vorstellung'u (İstenç ve Tasarım Olarak .....) yayımladı. İlerde çok satılacak ve bugün felsefi bir klasik olacak eser, ne yazık ki o dönemlerde hiç satmadı. Arthur Schopenhauer daha sonra Berlin Üniversitesi'nde doçent oldu (1820). Berlin Üniversitesi'nde ders vermeye başladığında, ders saatini dönemin ünlü filozofu Hegel'inki ile aynı saate ayarlamıştı, bu yüzden çoğunlukla hiç kimse onu dinlemeye gelmezdi. 1831'de öğretim üyeliğinden ayrılarak Frankfurt'ta münzevi bir yaşam sürdü. 1844'te İstenç ve Tasarım Olarak ..... adlı eserinin ikinci tamamlayıcı cildi yayımlandı. Hayatının son yılları dışında hakettiğine inandığı üne kavuşamadı. Oysa belki de .....da istediği en büyük şeydi, ün. Uzun züre boyunca kazanamadığı ün üzerine çok fazla sözleri vardır, içindeki tanınma özlemini fazlasıyla belirtmiştir. 1850'de yayınladığı Parerga et Paralipenoma (Yunancadan "geride kalan ve tamamlayıcı çalışma) adlı eseri beklemediği biçimde çok sattı ve son yıllarında meşhur oldu. Parerga et Paralipenoma, Schopenhauer'in felsefi makalelerinden ve aforizmalarından oluşan iki ciltlik bir eserdi.

21 Eylül 1860'da Frankfurt am Main'de yemek sırasında, karaciğer konjeksiyonundan ölmüştür.

Schopenhauer daha çok Hegel'in iyimser felsefesine karşı geliştirdiği kötümser felsefesiyle tanınır. Platon, Kant ve doğu felsefesini, özellikle Budizmi kendisine özgü bir şekilde kaynaştırdığı felsefesi Tolstoy, Mann, Wagner, Freud, Nietzsche ve Wittgenstein gibi önemli isimleri derinden etkilemiştir.

sevgen
06-14-2010, 03:44 PM
Fabricius Kimdir? (1668-1736)

Alman mütebahhiri ve felsefe tarihçisidir.

1668'de Leipzig'de doğdu; 1736'da öldü. Hamburg Akademisinde belagat ve felsefe profesörüydü. Ona felsefe tarihçileri, "Bibliyografların Prensi" unvanını vermişlerdir. Olağanüstü bilgilere sahip, araştırıp incelemekte yorulmak bilmeyen bir gayrete sahip olan Fabricius, Latin, Yunan ve Aşağı Latin Kitaplığı adını verdiği üç büyük külliyatıyla kendini ebedileştirmiştir.

Felsefe tarihiyle doğrudan doğruya uğraşmamış, fakat bütün felsefe tarihçilerine ve filozoflara muhtaç oldukları türlü tarihsel bilgileri, felsefi belgeleri ve birçok eski filozofların eserlerinden kalan, unutulmuş, dağınık, elde edilmesi güç parçaları nakletmek suretiyle, onlara rehberlik etmiş ve yine birçok unutulmuş ve hatta kaybolma tehlikesi geçirmiş olan düşünür, yazar ve bilginleri, eserlerinde yeniden yaşatmıştır.

Asıl adlarını aşağıda verdiğimiz eserleri, türlü eklentilerle büyütülerek tekrar tekrar basılmıştır. Bu geniş çalışma, araştırma ve toplama gayretlerine rağmen, örneğin, Aenesidemos'u, Photius'den kalan bir metni yanlış yorumlayarak Ciceron zamanında yaşamış göstermek gibi bazı yanılmalara düşmüş olması, onun gerçek değer ve emeğini asla küçültmez. Aristo'yu yorumlayan eserlerin listesini Yunan Kitaplı ad h eserinde vermiştir. Aspasius'un Nikomaküs'ün Ahlakı'nı yorumlayan önemli bir parçası da bu kitaplıktadır.

Eserlerinin asıl adları şunlardır:

Specimen Elenchticum et Historiae Logicac (Hamburg, 1799);

Bibliotheca Lat. Mediac et Inf. Aetatis;

Bibllotheca Graecque (Bunun yeni baskısının başında Galien'in hayat ve eserlerine dair Ackermann tarafından yazılmış geniş bir makale vardır. Bu eser 12 cilttir); Bu filozofun adını taşıyan birçok Alman mütebahhir ve filozofları daha vardır.

Bunlardan biri, François Fabricius'dür. Alman hümanist ve filozoflarından olan bu Fabricius, 1525'e doğru Duren'de doğmuş, 1573'te ölmüştür. Paris'te Turn ve Ramus'un öğrencisi olmuş, Düsseldorf'da rektörlük yapmıştır. O, Aristo'ya karşı olan fikir akımlarının kuvvetli olduğu bir dönemde, bu büyük filozofu savunma cesaretini gösterenlerdendir.

sevgen
06-14-2010, 03:46 PM
Lucius Annaeus Seneca Kimdir?

(İ.Ö. 4 - İ.S. 65)

İspanya'nın Cordoba (Kortoba) kentinde doğdu, Roma'da öldü.

Marcus Annaeus Seneca adlı varlıklı bir kişinin oğluydu. Gençliğinde Roma'ya giderek dönemin ünlü düşünürleri olarak bilinen, Stoacı Attalus, Pythagorasçı Fabianus ve Sotio'dan felsefe ve retorik okudu. Bir süre avukat olarak çalıştı, Quaestor oldu, senato üyeliğine seçildi, derin bilgisi, etkili konuşmaları nedeniyle büyük ün sağladı. Claudius'un karısı Messalina'nın kıskançlığını üzerine çekince 41'de Korsika'ya sürüldü. 49'da Agrippa'nın aracılığıyla sürgünden Roma'ya dönerek Neron'u eğitmekle görevlendirildi. Neron imparator olunca Seneca'yı da 57'de konsül seçti. Seneca 62'de saraydan ayrılarak içine kapalı bir yaşam sürmeye başladı. Neron, onu kendisine karşı gizli ayaklanma düzenleyenlerle işbirliği içinde olmakla suçladı, kendi kendini öldürmesini buyurdu. Seneca bu buyruğa uyarak damarlarını kesti ve kanının akışına baka baka öldü.

Şiir, tiyatro, mektup türünde değişik yapıtlar ortaya koyan Seneca, felsefe tarihinde, Roma Stoası ya da Yeni Stoa denen öğretinin üç kurucusundan ilki olarak değerlendirilir. Ondan sonra Epiktetos ve Marcus Aurelius gibi filozofların geliştirdikleri bu öğreti insanın bir istenç varlığı olduğu görüşüne dayanır. Seneca'nın başlıca özelliği, düşüncelerinin us ilkelerine ve istence dayanmasına karşın, yer yer derin duygusallıkla kaynaşmasıdır. Bu tutumundan dolayı da kimi felsefe tarihçileri, onu kendi kendisiyle çelişki içinde bulunmakla suçlamıştır. Seneca için insanın başlıca davranış ilkesi istençtir, ancak insanın bir de duygu yanı vardır, onu da istencin ışığında görmek gerekir.

Doğa olaylarının açıklanışında Aristoteles'in geliş­tirdiği ve az çok gözleme dayanan yöntemi benimseyen Seneca bir takım gizli güçlerin varlığına da inanır. Ona göre doğa olaylarının nedenleri doğaldır, ancak bunların birer "belirti" olabileceği de gözden uzak tutulmamalı­dır. Bu da bütün doğal nedenlerin Tanrı'dan kaynaklan­ması sonucudur. Ancak.Tanrı'ya bağlanan nedenler tikel değil tümeldir. Sözgelişi kuşa uçma, balığa yüzme yeteneği veren Tanrı'dır. Oysa kuşun kanadını çırpması, balığın yüzgeçlerini oynatması gibi tikel olgular tanrısal varlıkla ilgili değildir. Çünkü Tanrı bütün evreni, bütün varlık türlerini kapsayan evrensel bir "doğa yasası"dır, her nesne, her oluş bu yasaya dayanır. Tanrı'yla ilgili bütün kişisel işlemler, bu doğa yasası gereği bir yazgıya bağlıdır. İnsanın dine bağlılığını göstermek için "kurban" keserek kan dökmesi gereksizdir. Dine bağlılığın temeli kan dökmek değil sevgidir. Bu sevgi doğaya egemen olan tanrısal yasayı kavramayı, bütün olayların arkasında tanrısal erkin bulunduğunu görmeyi sağlar.

Felsefenin mantık, ahlak ve fizik olmak üzere üçe ayrılması gereğini savunan Seneca, genellikle yaşamı kuramsal görüşlere değil yönlendirici bir yönteme bağlar. Mantığı da usa dayalı bir felsefe olarak niteler. Ona göre filozofun görevi insanları yetiştirmek, düşkünlükten, sıkıntıdan kurtarmak için eğitmektir. Seneca'ya göre tin, kimi bilgelerin sandıkları gibi tinsel ve soyut bir varlık değil "çok ince öğelerden kurulmuş bir nesnedir."

Ölüm bir yokluk değil, başka nitelikler taşıyan bir yaşama dönüştür, ölümsüzlüğe kavuşmaktır. Çünkü insanda tanrısal bir töz vardır, ölen onun görüntüsüdür. Bu nedenle insan, yaşama "ara veren", başka bir varlık ortamına geçiş olan ölüm karşısında sarsılmamalıdır. Gövdenin dağılması tinin ölümsüz kaynağına dönerek yaşamını sürdürmesini sağlar.

Seneca'ya göre, ahlak soyut bir bilgi dalı değil yaşamın içindedir, insan davranışlarının, eylemlerinin kaynağıdır. Kişiye nasıl davranacağını, ne gibi bir yöntem benimseyeceğini gösteren doğadır, bu nedenle ahlaklı yaşamak doğayı izlemektir (naturam sequi). Bunu da ancak erdemle donatılmış bilge kişi başarabilir. Çünkü bilgenin erdemi, özgür istencidir. Toplum yaşamı da bilgece bir anlayış, erdeme göre düzenlenmelidir.

sevgen
06-14-2010, 03:48 PM
Fhavorinus (Favor) Kimdir?

Yunan filozofudur.

Gol bölgesindeki Arles'de doğmuştur. Latince adı, Favorinus Arelatensis'tir. Yaklaşık olarak M.S. 80-90 yılları arasında doğmuş ve 150'de ölmüştür. M.S. II. yüzyıl başlangıçların da kendisini göstermiştir. Evvela Dion Chrysostome'un ve ihtimal Epiktet'in öğrencisi olarak çalışmaya başlamış, Aristo'yu savunmuş, sonra stoacılara karşı gelmiş ve Epiktet aleyhine bir eser yazmıştır. İskenderiye Okulunun o dönemlerde anladığı biçimde bir Eflatunculuğa bağlanmıştır.

Fakat, onun zekası bu seçmeci sisteme de bağlı kalamamış. Karnead ve Aenesidemos'un sistemlerini tanıdıktan sonra, bunları Eflatun doktrininin en doğru bir yorumlaması saymış ve uzun süre bu doktrine bağlanmıştır. Yazmış olduğu bir eserde, kökü Pyrrhon'dan gelen şüphenin on dürtüsünü (motifs) açıklamıştır. Felsefe tarihinde bir şüpheci olarak tanınan Favorinus, İmparator Adrien ve sofu Antom zamanında Roma ve Atina'da büyük bir başarıyla hitabet okutmuştur (120-150 yılları arasında).

Kendisi hakkında çok kez hayranlıkla dolu yazılar vermiş olan Auİu-Gelle, onu, konuşkan, sofistler biçiminde uzun söylevler vermeye yetenekli, her konu üzerinde başarıyla söz eden bir filozof sayar. Bunun için derslerine her taraftan pek çok dinleyici gelirdi. Kendisini İmparator Adrien'e pek sevdirmiş ve onunla, felsefe sorunları üzerinde tartışmalar yapmıştır.

Otuz lejyona kumanda eden bir adamın yanılmayacağını iddia ederek, daima imparatorun fikirlerini kabul etmek suretiyle bu sevgiyi devam ettirmiştir. Bu suretle Roma'da açtığı felsefe okulunda Yeni Akademinin hafiflettiği şüphecilik sistemini başarıyla okuttu. Atina'da Roma'daki kadar başarı göster Burada, D6monax ve H Atticus'le arkadaş olmuştur. Plütark da arkadaşlarındandı. Favorinus, ya hadım, yada hünsaydı; Lucien, D monax adlı eserinde, onun bu haliyle alay eder. Bu eserde, onun beden yapısıyla sesi, gülünç bir surette tasvir edilmiştir.

Favorinus, Anlaşılabilen Tasarımlar adında bir eser yazarak, stoacılara karşı, güneşin bile algılanamayacağını (idrak), Yeni Akademiciler tarzında düşünür. Plütark ve Akademik Okul başlıklı diğer bir eseri daha vardır. Astrolojinin aleyhinde Karnead'ı anımsatan kanıtlar ileri sürmüş, stoacıların kaderciliğine hücum etmiş, hiç bir şeyi onaylamayan söylevler ileri sürmüş, kullandığı diyalektik, tarzı ve rasgele söylevler verme tutkusu, onu Yeni Akademi'ye mensup olan bir filozof olarak tanıtmıştır. Kendisinin özel bir doktrini yoktur. İhtimal, felsefe tarihi olarak yazılmış olan Türlü Şeyler Tarihi ve hatıralar Homeros'un felsefesine dair de bazı eserler yazmıştır. Fakat bunların hiç biri zamanımıza kadar gelememiştir.

sevgen
06-14-2010, 03:49 PM
Sokrates (Socrates) Kimdir?

Sokrates (Yunanca: Σωκράτης, M.Ö. 470 Alopeke, Attika - M.Ö. 399 Atina) Yunan Felsefesinin kurucularındandır.

Heykelci Sofroniskos ile ebe Fenarete'nin oğlu olan Sokrates'in kimliği de başlıbaşına bir felsefi sorundur.

Sokrates üzerine pek çok eski öykü anlatıldı (Platon, Ksenofon, Aristofanes, Aristoteles, Aristoksenos). Sokrates, edebi verimin yüksek olduğu bir dönemde hiçbir şey yazmadığı gibi, profesyonel "bilgi hocaları"nın ortaya çıktığı bir dönemde öğretmenliği resmi bir meslek olarak da seçmedi. Hayatı boyunca ancak üç kez Atina'dan ayrıldığı söylenir. Bir kez askeri yükümlülük gereği, bir kez de Delfi'ye gidip biliciye danışmak ve orada üzerinde "kendini tanı" sözünün yazılı olduğu Apollon tapınağını görmek için bu kentin dışına çıktı.

Sokrates genellikle ahlak felsefesinin, yani değer öğretisinin kurucusu olarak bilinirse de, ondan geriye kalan şey, bir öğretiden çok, kişilerin bilincine, özlerinin ne olduğunu göstermeye yönelik bir çabadır.

Sokrates önceleri doğa bilimleriyle, özellikle de canlı varlıkların çoğalması ve kaybolup gitmesi olgusuyla ilgilendi. Bu amaçla, matematiği ve doğa filozoflarının .....yla ilgili öğretilerini incelemesi gerekti.

Yüzeysel bilgiyi aşma ve şeylerin gerçek bilgisine ulaşma isteğiyle, bireylerin davranışlarında ve yaşamlarında temel aldıkları inançları sorgulamaya yöneldi. Sokrates, inançlarını ayrım gözetmeksizin yadsımak için toplumun bütün kesimlerine seslendi; bu tutumu da şiddetli tepkilerle karşılaşması ve trajik bir biçimde ölmesi sonucunu doğurdu.

Sokrates, her türlü edinilmiş bilgiyi yadsıyan bir düşünceden yola çıkan yöntemiyle, yani diyalog sanatı ya da diyalektikle, insanlara, bilgiye sahip olduklarını sandıklarını, oysa sahip olmadıklarını kanıtlıyordu. Bir karara varmak gerektiğinde, çaresiz kalan muhatapları, kendisinden, sorunla ilgili düşüncelerini aktarmasını talep ettiklerinde, filozofça geri çekiliyor, bu da genellikle muhataplarının öfkelenmesine yol açıyordu.Aynı dönem Atina'sının düşünürleri, Sokrates'in halkı toplayıp, belirli zamanlarda ders vermesini çekemezler,akabinde Sokrates'in bilinenlerin aslında yanlış olduğu söylemi üzerine Sokrates'i mahkemeye verirler.O günlerde Sokrates'in, halk tarafından çok sevilen bir filozof olması sebebiyle, Atina halkı mahkemeyi yakından takip eder. Mahkeme, idam cezasını onaylanmadan önce, hakim Sokrates'e, mevzubahis söylemlerin kendisine ait olmadığını, bu söylemleri inkar ettiğini söylemesi durumunda, idam kararını bozacağını söyler.Sokrates bu teklifi reddeder ve "Ben söylemedim dersem, düşüncelerimin insanlar için hiçbir önemi kalmaz.Beni idam edin, çünkü idam ederseniz, düşüncelerim sizin sayenizde bütün ..... insanlarına ulaşacak ve bundan binlerce sene sonra bile Sokrates adı biliniyor olacak" der. Hakim idamın iptali şartını yineler ve Sokrates "Evet ben bunları söyledim. Sözümün ve düşüncelerimin, hayatım pahasına arkasındayım" der ve af teklifini reddeder.

Sokrates’in yeryüzündeki son günü Platon tarafından Fedon’da anlatılır — Bir gün ki Sokrates Tebes'li dostları Kebes ve Simnias ile ruhun ölümsüzlüğü üzerine konuşarak geçirdi. Baldıranı içtikten ve ölmek üzere yattıktan sonra son sözleri şunlardı: "Krito, Aeskulapius’a bir horoz borçluyuz; bu yüzden onu öde, sakın unutma." Zehir yüreğine ulaştığında sarsıldı ve öldü, "ve Krito bunu görerek ağzını ve gözlerini kapadı. Bu, Ekhekrates, dostumuzun sonuydu, öyle bir insan ki tüm çağının bizim bildiğimiz en iyisi, ve dahası, en bilgesi ve en gerçeğiydi.".

Spartalılar Atina'yı savaşta yenip yıkınca Atina'ya Tiranlar hakim oldu. Sokrates entelektüel Atinalılar'ın aksine baskılardan dolayı yurdundan kaçmayıp Tiranların idaresinde yaşamayı sürdürdü. Sivri dilinden dolayı Tiranlar tarafından idama mahkum edilmişken isyan patlak verdi Tiranlar yönetimden gitti. Bu sefer yeni yönetim Tiranlarla işbirliği yapmak, tanrıları aşağılamak vb. suçlamalarla hakkında mahkeme kurdu. Eski Atina devletinde davalara sayıları davanın önemine göre klanlardan seçilmiş yargıçlar bakardı. Sokrates'in davasına 500 civarında yargıç baktı. Suçlular genelde hitabet yetenekleri ile yargıçları etkileyip beraat ederdi. Bu yüzden ağzı iyi laf yapanlar para karşılığı davalılara savunma yazardı. Sokrates hitabet yerine en iyi bildiği diyalektiği sorgulama yöntemini kullandı. Kendini savunmayı ve yargıçlardan af dilemeyi değil fikirlerini savundu. Ölüm cezasının değiştirilmesini dilemedi. İdamı Atina'nın kutsal günü olduğu için ertelendi. Kendisi zindana atıldı. Zindanda hiçbir koruma bırakılmamıştı. Öğrencileriyle birlikte sohbet etti. Kaçması teklifini geri çevirdi. Kaçsaydı suçlu ve hain kabul edilecekti. Kaçmadı, ve bitki zehri içirilerek idam edildi. Öldükten hemen sonra Atinalılar yaptıkları hatanın farkına vardılar. Kendisini dava edenlerden birisini yargılayıp idam ettiler diğerini sürgüne gönderdiler. Sokrates'in büstünü yapıp Atina Tapınağına koydular. Davayı izleyen öğrencisi Platon, savunmasını Sokrates'in Savunması adı altında kitaplaştırdı ve bu eser günümüze kadar geldi.

sevgen
06-18-2010, 03:16 PM
Abauzit Firmin Kimdir? (1679-1767)

Fransız tanrıbilimci, filozoftur.

Kilisenin inançlarını egemen kılma girişimine karşı düşünce özgürlüğünü savunmuştur. Uzes'de doğdu, sonradan sığındığı Cenevre'de öldü. Protestan bir aileden gelmesi nedeniyle Katolikler'ce kaçırıldı, bir manastıra kapatıldı, bir süre kimseyle görüştürülmedi. Protestan inançlarına karşıt bir eğitimle yetiştirilmek istendi. Nant Fermanı'nın yürürlükten kaldırılması üzerine annesinin çabalarıyla kurtarıldıktan sonra Cenevre'ye sığındı. Yunan felsefesi, tanrıbilim, doğa bilimleri konularında uzun süren çalışmalara koyuldu. Çalışmalarının başarılı sonuçları nedeniyle, kısa süre içinde, büyük ün sağladı, (çağının en gözde bilginleri arasında yer aldı. Bir ara Almanya'ya, sonra İngiltere'ye gitti, bilimsel çalışmalarını sürdürdü.

Kral III. William'ın ilgisini çekti. Kral onu kendi yanında görevlendirmek istediyse de Abauzit, yeni çalışmalara başlayacağını ileri sürerek, Cenevre'ye döndü. Devlet Kitaplığı'nda üstlendiği görevini ölümüne değin, elli yıl sürdürdü. Derin, geniş bilgisine karşın alçakgönüllüce yaşamayı yeğleyen Abauzit başarılı çalışmaları nedeniyle Newton'un da ilgisini çekti. Newton, ona yazdığı bir mektupla, bilim tarihindeki yerini, önemini bildirdi.

Abauzit, felsefeye doğa bilimleriyle girdi. Felsefe ile doğa bilimleri arasında bir bağlantının bulunduğunu ileri sürdü; felsefenin bilime dayanması gereğini savundu. Yunan ve Roma uygarlıklarına yönelik çalışmalarıyla felsefenin gelişim çizgisini, Avrupa düşüncesinin ana kaynaklarını araştırdı. Halkın dinini, inançlarını kendi dilinden öğrenmesi gereğini ileri sürerek İncil'i halk diline çevirdi.

Abauzit'e göre felsefe özgür düşüncenin ürünüdür; kişiyi, evreni ve varlık kavramı altında toplanan bütün nesneleri anlamaya tanımaya yöneliktir. Kilisenin özgür düşünceye karışması, birtakım kısıtlamalar getirmesi insan özüne de tanrısal yasalara da aykırıdır. Din, felsefenin dayandığı deney bilimlerinin çalışmalarına karışmamalı, kendi alanının dışına çıkmamalıdır. Doğa varlıklarını, doğa denen bütünü, deney bilimlerinin verileri dışında kalarak anlama olanağı yoktur. Düşüncelerin bir kaynağı kavramlara dayalı üretimse, bir kaynağı da duyularla sağlanan verilerdir. Bu nedenle biri deneyden, öteki düşünme yeteneğinin üretiminden gelen iki türlü bilgi vardır. Us insanı yöneten, davranışlarını düzenleyen, düşünmenin kurallarını oluşturan yetenektir, deneyden gelmez.

Düşünmenin genel kurallarını içeren mantık da us ilkelerine göre çalışan bir bilimdir. Abauzit in çağında olduğu gibi, sonraki dönemlerde de etkisi sürmüştür. Özellikle düşünce özgürlüğü konusundaki görüşlerini benimseyen Rousseau, bunları yeniden ele almış, çağının anlayışına göre işlemiştir. Bayle, Voltaire, Saint Euremond gibi aydınlar da Abauzit'den esinlenmiştir. Abauzıt'ın yazıları ölümünden sonra iki kitapta toplanmıştır.

BAŞLICA YAPITLARI

- Oeuvres de fen M. Abauzit, 1770; ("Merhum Abauzit'in Yapıtları")
- Oeuvres Diverses de M. Abauzit, 1773, ("Abauzit'in Çeşitli Yapıtları")

sevgen
06-18-2010, 03:18 PM
Baruch Spinoza Kimdir?


(24 Kasım 1632 (Amsterdam) – 21 Şubat 1677 (Lahey))


Benedictus de Spinoza veya Bento d'Espiñoza olarak da bilinmektedir. René Descartes ve Gottfried Leibniz ile birlikte 17. yüzyıl felsefesinin en önde gelen rasyonalistlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Zamanında anlaşılmayan pek çok filozof gibi Spinoza da yanlış anlaşılmanın ve anlaşılmamanın muhatabı olmuş, tuhaf bir çelişkiyle hem en büyük din düşmanlarından biri sayılmış, hem de eserinin temel kaynağının Tanrı sevgisi olduğu söylenmiştir. Bunlarla birlikte Spinoza'nın tam bir bilge yaşamı yaşadığı belirtilebilir. En büyük eseri Ethica isimli kitaptır.


Yaşamı


Spinoza, Hollanda'da ticaretle uğraşan bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Ailesi Yahudi'ydi ve Portekiz'den engizisyonun baskıları dolayısıyla kaçıp önce Nantes'a sonra da Amsterdam'a (1622 yılı olarak tahmin ediliyor) gelmişlerdi. Bilimsel buluşların, dinsel bölünme ve çatışmaların, siyasal değişikliklerin ve felsefi gelişmelerin yoğun olduğu bir sırada Hollanda'da yaşadı. Spinoza'nın babası ticaretin yanı sıra sosyal alanda da gelişme kaydetmiş ve Amsterdam'daki Sinagog'un ve Yahudi okulunun müdürü olmuştu. Ailesi Spinoza'nın Yahudi hahamı olarak yetişmesini istemiş ve bu yönde gelişmesi için her türlü eğitim olanaklarını sağlamıştı. Spinoza bu sebeple erken yaşta gittiği Yahudi okullarında ve Sinagoglarda İbranice öğrenmiş, Yahudi ve Arap teologların çalışmalarını öğrenme imkanı bulmuştur.


Spinoza'nın laik ve sorgulayıcı düşünceyle güçlü bağlantısının başlangıcında eğitim sürecinin başlarında yer alan öğretmeni liberal haham olarak bilinen Manasseh ben Israel'in (Amsterdam Yeshiva'sına 1638'de atandı) etkisi olduğu söylenebilir.


Yaşam Kronolojisi


1650'de Franciscus van den Enden'ın okulunda Latince, doğa bilimleri (fizik, kimya, mekanik, astronomi ve fizyoloji) ve felsefe okumaya başladı.


1651'de Spinoza'nın Descartes'in eserlerini okumaya başladığı tahmin ediliyor.


1652'de babasının tüm karşı çıkışına rağmen Spinoza mercek yontma işine başlar.


1653'de Jan de Witt Hollanda bölgesi konsey yönetimi'ne atanır.


1654'de Spinoza'nın babası Michael'ın ölümü.


1655'de Spinoza, Cemaat Mahkemesi tarafından din dışılıkla (materyalistlik ve Tevrat'ı küçük görmek ile) suçlanır. Bu sorgulamada Tanrı'nın bir bedene sahip olduğunu savunan Spinoza, sonunda hahamlar tarafından din düşmanı olmakla suçlanır ve pişman olmaya zorlanır. Bu yıl içinde Spinoza Tractatus de Deo et homine etjusque felicitate (Korte verhandeling van God, de mensch en des zelfs welstand, Tanrı, İnsan ve İnsanın Refahı Üzerine Kısa Bir İnceleme) isimli çalışmasını da bitirir. Bu kitap çok güçlü olmamakla birlikte Spinoza'nın felsefesini tüm temel tezlerini barındıran bir yapıt olarak değerlendirilir.


1656'da 24 yaşındaki genç Spinoza Amsterdam Sinagog'u tarafından, her ikisi de Dekartçılığın bir formuna dayanan, "Tanrı'nın evren ve doğanın işleyişi olduğu, bir kişiliği olmadığı ve İncil'in Tanrı’nın doğasını öğretmek için mecazi ve simgesel bir kitap olduğu" iddialarını savunduğu için Yahudi cemaatinden kovulur (cherem veya herem; Yahudilikte, Katoliklikteki aforoz benzeri bir ceza) (bknz. René Descartes) Kovulmasını takiben, ismini Benedictus’a (ilk ismi olan Baruch’un Latince karşılığı) çevirdi. Cherem'in şartları çok kesindi, ceza asla geri alınmazdı (bknz. Kasher ve Biderman).


1660'da Amsterdam Sinagog'u yerel yetkililere Spinoza için "her türlü din ve ahlak için bir tehdit" diyerek şikayette bulunur.


1661'de Spinoza Amsterdam'ı terk eder, yakınlardaki Rijnsburg'a yerleşir, Etika 'sını yazmaya başlar ve hayatının sonuna kadar mektuplaşacağı Henry Oldenburg ile tanışır.


1662'de Tractatus de intellectus emendatione isimli eserini bitirdiği tahmin edilmektedir.


1663'de Lahey yakınlarındaki Voorburg'a ressam Daniel Tydemann ile birlikte yerleşir.


1664 yılında Lahey'de Descartes Felsefesi'nin İlkeleri isimli kitabını yayınlar. Bu kitabın ekinde Metafizik Düşünceler adlı çalışması yer almaktadır. Aralık 1664'den Haziran 1665'e kadar amatör bir Kalvinist teolog olan ve Spinoza’ya şeytan konusunda sorular soran Blyenbergh ile mektuplaşır. 1665'in son aylarında Oldenburg'a, 1670'te basılacak olan yeni kitabı Teolojik Politik İnceleme 'ye çalışmaya başladığını yazar.


Bazı arkadaşlıkları (Jan de Witt gibi) nedeniyle politik kamplaşmalarda taraf olmak durumunda kalmış, yazdığı ve isimsiz olarak yayınladığı Teolojik-Politik İncelemeler kitabı bu kamplaşmalar dolayısıyla tepkiyle karşılanmıştır. Spinoza bu kitabından sonra yazmamaya karar verir.


1670'de Teolojik-Politik İncelemeler Amsterdam Kilise Konseyi (Kalvinist)tarafından "Dininden dönen bir Yahudi ve Şeytan tarafından Cehennem'de uydurulmuş ve Sayın Jan de Witt'in bilgisi dahilinde yayınlanmıştır" ifadesiyle eleştirildi. Spinoza Lahey'de Stille Veerkade'de yaşamaya başlar.


1671'de Leibniz ona Notita opticae promoteae isimli eserini oda Leibniz'e Teolojik-Politik İncelemeler eserini yollar.


1673'te kendisine teklif edilen Heidelberg Üniversitesi'ndeki felsefe kürsüsünü de reddeder, çünkü "din adamlarını rahatsız etmeme koşulu" vardır bu önerinin.


Etika'isimli eserini 1675'te tamamlar. Bu eser belirli bir çevrede dolaşır, tartışılıp değerlendirilir, ancak Spinoza yaşadığı sırada izin vermediğinden basılmaz.


Ölümünden bir yıl önce 1676'da Leibniz ile görüşür. Aynı yıl Lahey Sinodu Teolojik-Politik İncelemeler in yazarı hakkında takip kararı alır.


21 Şubat 1677'de ölen Spinoza'nın eserleri, Amsterdam'da, arkadaşları tarafından Opera Posthuma (Ethica, Tractatus politicus, Tractatus de intellectus emendatione, Epistolae, Compendium Grammatices Linguae Hebrae) adıyla yayınlanır.


1678'de Spinoza'nın eserleri Hollandaca (kendi dilinde) yayınlanır.


Spinoza'nın Eserleri


- Ethica
- Tanrı, İnsan ve İnsanın Mutluluğu Üzerine Kısa İnceleme
- Politik İncelemeler, (Tractatus Politicus)
- Kavrayış Gücünün Gelişimi
- Descartes Felsefesinin İlkelerinin I. ve II. Bölümlerinin Benedictus Spinoza Tarafından Geometrik Yöntemle Tanımlanması.
- Teolojik-Politik İncelemeler


Spinoza hayattayken yayımlanan çalışmaları Descartes'in Principia Philosophiae (Felsefenin İlkeleri) çalışmasını yorumladığı çalışması ve Teolojik-Politik İncelemeler adlı kitabıdır. Etika hazır fakat yayınlanmamış bir kitaptı, ölümünden uzun bir zaman sonra yayımlandı. Diğer kitapları izleyicileri tarafından notları ve tamamlanmamış yazılarından bir araya getirilerek hazırlandı.

sevgen
06-18-2010, 03:21 PM
Michel Foucault (Fuko) Kimdir?

Fransız filozof Michel Foucault ("mişel fuko" olarak okunur), 15 Ekim 1926'da Poitiers'de doğdu. Babası, oğlunun kendi kariyerini takip etmesini isteyen bir cerrahtı. Foucault, Saint-Stanislas Okulunu bitirdikten sonra, saygın bir okul olan Paris'teki 4. Henry Lisesi'ne girdi. 1946'da, daha önce sınavlarında başarısız olduğu École Normale Supérieure'e kabul edilen dördüncü öğrenciydi. Okul yıllarında eşcinselliğini keşfetti. Maurice Merleau-Ponty ile felsefe çalıştı. 1948'de felsefe diplomasını, 1950'de psikoloji diplomasını aldı ve 1952'de psikopatoloji diplomasıyla ödüllendirildi.

1954'ten itibaren dört yıl İsveç'te Uppsala Üniversitesi'nde doktora tezini yazdı. Zamanın Uppsala Üniversitesinin pozitivist damarı Foucault'un tezini bilimsel bulmayıp, kabul etmedi. Birer yıl da Varşova ve Hamburg Üniversitelerinde Fransızca öğretti. 1960'da Fransaya Clermont-Ferrard Üniversitesine Felsefe bölüm başkanı olarak döndü. "Delilik ve Medeniyet" kitabındaki teziyle doktorayla ödüllendirildi. Aynı yıl Foucault, kendinden on yaş küçük olan felsefe öğrencisi Daniel Defert'la tanıştı. Defert'ın politik aktivizmi çalışmalarında ona yol gösterdi. Foucault, Defert'la aralarındaki ilişki için çok sonraları bunun zaman zaman da aşka benzeyen uzun soluklu bir tutku ilişkisi olduğunu söyledi.

Foucault'nun ikinci önemli eseri "Kelimeler ve Şeyler" (Les Mots et les choses) 1966'da yayınlanan karşılaştırmalı bir ekonomi, doğa ve dil bilimleri çalışmasıydı. Çok satan bu kitap Foucault'nun adının tanınmasında büyük rol oynadı.

1966-1968 arasında Defert'la birlikte Tunus'a gitti ve birlikte tekrar Paris'e döndüler. Foucault, Vicennes'deki Paris-VIII Üniversitesi'nde Felsefe bölüm başkanı oldu, Defert da sosyoloji bölümünde ders vermeye başladı. 1968 öğrenci hareketinden oldukça etkilendiler. Aynı yıl Foucault başka aydınlarla beraber Hapishane Bilgilendirme Grubu'nu (The Prison Information Group) kurdu.

1969'da "Bilginin Arkeolojisi"ni (Archéologie du savoir) yayınladı. 1970'de en önemli araştırma enstitülerinden biri olan Fransa Koleji'ne Düşünce Sistemleri Tarihi profesörü olarak seçildi. 1975'te belki de en etkili kitabı olan "Hapishanenin Doğuşu"'nu (La Naissance de la Prison) yayınladı.

Ömrünün kalan yıllarında kendini "Cinselliğin Tarihi" (Histoire de la sexualité) çalışmasına adadı. 1976'da ilk cildini yayınladı, çalışmasını tam bitirememiş olsa da ikinci ve üçüncü ciltler 1984'teki ölümünden hemen sonra yayınlandı.

Michel Foucault, daha çok toplumdaki daimi doğruları inceleyen bir filozoftu. Nietzsche ve Heidegger'in düşüncelerinden oldukça etkilenen Foucault, çalışmalarında çoğunlukla Karl Marx ve Sigmund Freud'un fikirleriyle mücadele etti. Hapishaneler, polis, sigorta, delilik, eşcinsellik ve sosyal haklar konularında çalıştı. Bütün çalışmalarını modernitenin bireyler üstündeki etkisi ve getirdiği yeni güç ilişkileri üstüne kurdu.

sevgen
06-18-2010, 03:31 PM
Hippias Kimdir?

Genç sofistlerden biri olan Hippias (Protagoras’tan çok gençtir ve bu nedenle 460 yılından sonra doğmuş olması gerekir) elçi olarak diğer Grek devletlerinde, özellikle de Sparta’da bulunmuş, bu görevinden ve başka vesilelerden dolayı yaptığı konuşmalar hayranlık uyandırmış, bu yüzden yalnız Olympia’da değil, Sicilya’nın en ücra kentlerinde bile yüksek ücretler almıştır. Sofistler arasında Hippias matematik bilimini de öğretim programına alan tipik bir ansiklopedicidir. Matematiğin, yeri dokunulmaz pedagojik değerini önceden fark ettiği anlaşılmaktadır. Onun derlemecilere özgü çalışma tarzına fr. 6 karakteristik bir örnek oluşturur. Ayrıca kendisi pratik-teknik anlamda evrensel bir sanatçı olarak göze çarpar; belleğinin güçlü olduğu da söylenir. O “tam anlamıyla bir uomo universale”dir. Kendine özgü düşünceleri olmayan, ama her havadan çalan sıradan sofistlerin tipik bir örneğidir. “Troya Diyaloğu” adlı eseri Prodikos’un meseliyle ahlaksal-pedagojik yönseme bakımından ortak özellikler gösterir. Ancak öte yandan matematikle ilgili sorunlara da ciddi şekilde eğilmiştir.

Platon’un sofistlerinde (Protagoras diyaloğunda) Hippias zaman zaman küçük bir rol oynamaktadır.

1 Platon, Protagoras 337 C vd. 79 C 1

Protagoras’ran sonra bilge Hippias şöyle dedi: “Burada bulunan sizler, sanırım hepimiz

—geleneğe göre değil, yaratılıştan

-— birbirimizin yakınıyız ve soydaşız, aynı ülkenin yurttaşlarıyız. Zira benzer, yaratılıştan benzerin yakınıdır; ama insanların despotu olan gelenek doğaya aykırı pek çok şeyi zorla yaptırır.’

Bilgiç ve Evrensel Sanatçı

2 Platon, Büyük Hıppias 285 B vd, 79 A 11.Sokratesle Hippias arasındaki konuşma>

Tanrı adına Hippias, Spartalılar seni methediyor ve sözlerini dinlemekten zevk alıyorlar, ama hangi konuda? Görünüşe göre en iyi bildiğin konuda, yoksa yıldızlar ve gökyüzündeki süreçler hakkında mı?

—Hippias: Tanrı korusun! Böyle şeyleri hiç dinlemezler!

— Sokrates: Ama geon bahsedersen dinliyorlardır seni, değil mi?

— Hippias: Hele bu konuyu asld; birçoğu daha sayı saymasını bile bilmez!

— Sokrates: O halde senden matematikle ilgili bir konuşma yapmanı istemezler, değil mi?

— Hippias: Elbette!

— Sokrates: Ama başkalarına göre açıklamasını daha iyi bildiğin şeyleri, örneğin harflerin, hecelerin, ritmin ve uyumun anlamını dinlemek isterler?

— Hippias: Azizim, sen hangi ritm ve harften söz ediyorsun?

Sokrates: Peki ama, senden duymak istedikleri ve övdükleri şey nedir? İyisi mi sen söyle, ben tahmin edemiyorum.

— Hippias Yarı tanrıların, insanların soyağaçlarını Sokrates, ve yerleşim yerlerini, ilkçağda kentlerin nasıl kurulduğunu, tarih öncesine ait her şeyi, işte bunları dinlemeyi seviyorlar, onların yüzünden bütün bu şeyleri tam olarak araştırıp incele mek zorunda kaldım.

— Sokrates: Gerçekten şanslısın Hippias, iyi ki Spartalılar, Solon’dan başlayıp arkhontlarımızı sırayla saymamıza ilgi duymuyorlar! Yoksa hepsini ezberlemek zorunda kalacaktın.

— Hippias: Niçin Sokrates? Art arda elli sözcüğü bir defa duyduğum zaman hepsini aklımda tutarım,

— Sokrates: Haklısın; senin güçlü bir belleğe sahip olduğunu düşünmemiştim. Spartalıların senden hoşlanmalarının sebebi hikmetini şimdi anlıyorum, çünkü sen çok şey biliyor sun ve yaşlı kadınların çocuklara masal anlatması gibi, sen de onlara çok eski çağlardan sevimli hikayeler anlatmayı seviyorsun.

3 Platon, Küçük Hippias 3601) vd. = 79 A ı2:

<Sokrates Hippias’a hitap eder:> Sen sanatların pek çoğunda öteki insanlara göre çok daha maharetlisin, bir defasında, pazar meydanındaki satıcı tezgahlarının önünde gıpta edilesi bilgilerini sayıp dökerken nasıl övündüğünü duymuştum. Günün birinde Olympia’ya geldiğini ve üstünde taşıdığın her şeyin kendi elinden çıktığını söylemiştin: Önce, parmağındaki yüzüğü (sayıp dökmeye bununla başlamıştın) kendin yapmış sın, çünkü kuyumculuktan anlıyormuşsun, sonra damgalamak için bir mühür, ayrıca bir traş bıçağı ve bir yağ kabı da senin elinden çıkmış. Sandallarını kendinin hazırlayıp diktiğini, giy silerini ve iç çamaşırlarını kendi elinle dokuduğunu da söylemiştin. Belindeki kuşak, zengin Perslilerin taktığı kuşağın aynısıymış ve onu kendin örmüşsün; dinleyenleri en çok hayrette bırakan da bu son marifetin olmuştu. Bundan başka beraberinde şiir sanatıyla ilgili kitaplar, destanlar, tragedyalar, dithyramboslar ve değişik konularda birçok düzyazı eser getirmişsin. Yukarıda saydığım sanatlarda herkese taş çıkartırmışsın, ayrıca hatırladığım kadarıyla ritm ve uyum bilgisinde, dilbilgisinde ve daha birçok şeyde senden ustası yokmuş. Ha, az kalsın senin o çok başarılı olduğuna inandığın bellek sanatını (mnemonik) unutuyordum.

4 fr. 6:

Buradan belki bir kısmı Orpheus, bir kısmı Musaios tarafından kısaca söylenmiştir, bir kısmından burada, bir kısmından şurada, bazı şeyler Hesiodos, bazı şeyler Homeros ya da başka ozanlar tarafından, bir bölümü düzyazı halinde, kısmen Grekler, kısmen de Barbarlar tarafından. Ama ben bütün bunlardan en önemlilerini <seçtim> ve birbirine ait olanları birleştirdim, şimdi size <buradan> yeni ve tamamen değişik şeyler söyleyen bir konuşma çıkaracağım.

KAYNAK

Sokrates'ten Önce Felsefe II; Hazırlayan Wilhelm Capelle; Kabalcı Yayınevi

Ek Bilgiler

Hippias ve ya Elisli Hippias, Yunan Sofistlerden biridir. M. Ö. 5. yüzyılda Atina'da doğan Hippias, Protagoras ve Sokrates'in genç akranıdır. Hitabet sanatında etkili olduğu gibi, matematiğe de önem vermiştir. Kendine özgü bir felsefe geliştirmemiş, ancak varolan felsefi düşünceleri etkili bir şekilde değerlendirmiştir. Platon'un diyaloglarında etik konularla ilgili tartışmalarda Hippias yer alır. Kücük Hippias diyalogunda Sokrates ve Hippias arasında yalan üzerine tartışma geçer.

Bir açıyı üç eşit parçaya bölmek amacıyla icat ettiği quadratriks ile matematiğe katkıda bulunmuştur.

sevgen
06-18-2010, 03:33 PM
Friedrich Ludwig Gottlob Frege Kimdir?

(8 Kasım 1848 - 26 Temmuz 1925)

Modern Matematiksel Mantık'ın ve Analitik felsefenin kurucusu sayılan Alman matematikçi, mantıkçı ve filozoftur.

Wismar'da doğdu. 1869'da Jena Üniversitesi'nde öğrenime başladı ve iki yıl sonra, 1873'te Felsefe Doktoru unvanını aldığı Göttingen'e taşındı. İki yıl sonra Jena'ya döndü ve matematik dersleri vermeye başladı. Matematik alanında 1879'da doçent ve 1896'da profesör oldu. 1925'de Bad Kleinen'de öldü.

Bilime Katkıları

Aristo'dan sonraki zamanların en büyük mantıkçısı kabul edilir. 1879'da yayınladığı, devrim niteliğindeki Begriffsschrift veya Kavram Yazısı, Aristo'dan beri nüfuzunda bir değişiklik olmayan eski Terim Mantığı'nın yerini alarak mantığın tarihinde yeni bir dönemi haber veriyordu. Begriffsschrift bugün matematiğin her alanında kullanılan nicelikleme gibi, Orta Çağ'ın Çoklu Genelleme Problemi'ne çözüm getiren kavramlar ve fonksiyon ve değişkenlerin açık bir şekilde konumlandırılması gibi özellikleriyle temelleri sarstı.

Frege, Önermeler Mantığı ve kendi icadı Yüklem Mantığı'nın aksiyomatikleştirilmesini oluşturan kişidir. Bertrand Russell'ın Tarifler Teorisi ve Russell ile Alfred North Whitehead'in Principia Mathematica 'sı için son derece temel bir kavram olan nicelikleme de yine Frege'ye aittir. Çalışmaları kendi döneminde geniş ölçüde tanınmamış ve fikirleri, özellikle Giuseppe Peano ve Russell gibi, etkilediği insanlar aracılığıyla yayılmıştır. Ludwig Wittgenstein ve Edmund Husserl da felsefî açıdan etkilediği kayda değer insanlardır.

Frege, en temelinde önerme'nin fonksiyon-argüman analizi, özel isimlerin anlam ve gönderim tefriki, kavram ve nesne tefriki ve bağlam prensibinin geliştirilmesi bulunan, Lisan Felsefesi'ne yaptığı derin sistematik katkılarla Analitik Felsefe'nin kurucularından sayılır. Edmund Husserl ve Max Schröder gibi zamanının önde gelen birçok mantıkçı ve felsefecisiyle yazışmıştır.

Frege, mantıkçılığın, matematiğin mantığa indirgenebileceği düşüncesinin önde gelen ilk savunucusudur. Grundgesetze der Arithmetik isimli çalışmasında, aritmetiğin kanunlarını mantıktan çıkarmaya tevessül eder. (Masraflarını kendi karşıladığı) ilk cildi yayınladığında, Russell, ismiyle anılan paradoksu keşfetmiş ve Grundgesetzenin aksiyomlarının bu çelişkiye yol açtığını ifade etmiştir. Frege, bu paradoksun varlığını kabul edip, kitabın ikinci cildinin ek kısmında bu soruna yol açtığını düşündüğü aksiyomu belirtmişse de, aksiyomlarında tatmin edici bir değişikliğe gidememiştir. Russell ve John Von Neumann'ın sonraki çalışmalarında, bu problemin nasıl çözümleneceği yer almıştır.

Buna ve Russell'ın Frege'ye olan övgüsündeki cömertliğe karşın, yaşamı boyunca üne kavuşmamış ve --Tractatus ve Felsefî Soruşturmalar'da fikirleri Frege'nin mantık ve dil alanındaki kavramları etrafında dönen-- Ludwig Wittgenstein üzerindeki etkisi olmasa, bir filozof olarak değerinin hiçbir zaman anlaşılmayabileceği düşünülmüştür.

Frege üzerindeki önemli otoriteler arasında Michael Dummett, Günther Patzig, Hans Sluga, Terence Parsons ve Vincent Riolo sayılabilir.

Önemli Eserleri

- Begriffsschrift (Kavram Yazısı), eine der arithmetischen nachgebildete Formelsprache des reinen Denkens, Halle a. S., 1879

- Die Grundlagen der Arithmetik (Aritmetik'in Temelleri): eine logisch-mathematische Untersuchung über den Begriff der Zahl, Breslau, 1884

- "Funktion und Begriff" (Fonksiyon ve Kavram): Talk given in a Meeting on January 9, 1891 of the Jenaischen Gesellschaft für Medizin und Naturwissenschaft, Jena, 1891

- "Über Sinn und Bedeutung" (Anlam ve Gönderim Üzerine), in Zeitschrift für Philosophie und philosophische Kritik, C (1892): 25-50

- "Über Begriff und Gegenstand" (Kavram ve Nesne Üzerine), in Vierteljahresschrift für wissenschaftliche Philosophie, XVI (1892): 192-205

- Grundgesetze der Arithmetik (Aritmetik'in Temel Kanunları), Jena: Verlag Hermann Pohle, Band I (1893), Band II (1903)

- Was ist eine Funktion? (Fonksiyon Nedir?), in Festschrift Ludwig Boltzmann gewidmet zum sechzigsten Geburtstage, February 20 1904, S. Meyer (ed.), Leipzig, 1904, pp. 656-666

- "Der Gedanke" (Düşünce) Eine logische Untersuchung, in Beiträge zur Philosophie des Deutschen Idealismus I (1918-1919): 58-77

- "Die Verneinung" (Değilleme / Nefy / Negasyon), in Beiträge zur Philosophie des deutschen Idealismus I (1918-1919): 143-157

- "Gedankengefüge" (Bileşik Düşünce), in Beiträge zur Philosophie des Deutschen Idealismus III (1923): 36-51

- Frege bu makalelerden son üçünü Mantıksal Araştırmalar adıyla yayınlamak amacındaydı. 1975'te, ölümünden sonra en azından İngilizce tercümeleri Logical Investigations adıyla yayınlanmıştır.

sevgen
06-18-2010, 03:37 PM
Keoslu Prodikos Kimdir?

Prodikos, M.Ö. 470’de, Keos Adası'nda doğar. Bu ada Atina'ya yakın olduğu için, sık sık buraya gelir ve kalırdı. Yurttaşları ona birkaç iş sağladıktan sonra; onu büyükelçi olarak, Atina'ya yollarlar. Burada iyi karşılanan Prodikos, şehirde bir retorik okulu açmaya karar verir. Eflatun, onun dilin hoşluklarıyla ilgilenen, bilgiç bir öğretmen olduğunu ve bu okul sayesinde zenginleştiğini söyleyerek eleştirir.

Prodikos, şehirden şehire dolaşarak, para karşılığı retorik dersleri verirdi. Söylevleriyle, gençleri kendine hayran bırakmıştır. Tüm Yunanistan'da, zengin çocuklarını, kendine getirmekle görevli kuryeleri vardır. Fakir aile çocuklarına nadiren ders verirdi. Fakir gençlerden 1 drahmi; zengin gençlerden ise 50 drahmi ücret alırdı. Derslerin ücretini malvarlığına ve iş düzenine göre ayarlamıştı. Eflatun, bu ücret düzenini: "Sokrates, Prodikos’un, adam başına 50 drahmiye verdiği dersleri almış olsaydı, adların niteliğini söyleyebilirdi. Ama, 1 drahmilik derslerine girdiği için bu konuda bilgisiz kalmıştır." diyerek alaya almıştır. Dersler, özellikle, Thebes ve Lakedaemon’da övgüler almıştır. İnsanlar, akın akın onu dinlemeye geliyordu. Ksenophon, Boeotia'da mahkumken, kendi kefalet parasını ödeyerek, onu dinlemeye gitmiştir.

Eserleri:

Prodikos'un önemli eserleri içinde, “Doğa Hakkında” ve “İnsan Doğasına Dair” adlı eserleri vardır. Ancak, bu 2 eser de, günümüze ulaşmamıştır. Onun, diğer önemli bir eseri “Mevsimler”dir. Bu eserde yer alan, “Herakles’in Seçimi” ya da “Rezillikle, Erdem Arasındaki Herakles” adlı öykü, Prodikos’dan sonraki birçok yazara ve hatta, ortaçağ Hıristiyan edebiyatına esin kaynağı olmuştur.

Bu öykü, Prodikos’un, kendi hayatından bir yansımadır. Prodikos, retorik derslerinden kazandığı parayı, zevk için harcar. Ancak, diğer yandan da, erdem üzerine söylevler verirdi. Öyküye konu olan Herakles de erdem ve kösnü (şehvet) Tanrısı tarafından kışkırtılmaktadır. Herakles, erdemin baskıcı ve zor yolu ile tutku ve ahlaksızlıkların kolay yolu arasında, bir seçim yapmak durumundadır. Herakles, zor olan erdemi seçer. Erdemi öven bu yazı, tüm antikite tarafından beğenilmiş ve Prodikos da, adını ölümsüzleştirmiştir.

Sanatı:

Pythagoras’ın öğrencisi olan Prodikos, Protagoras’ın başlattığı,Yunan sofistliği (bilgiciliği)nde, en önemli kişilerden biridir. Ayrıca, Demokritos’un ekolündedir. Cicero, onun bazı öğretilerinin, tüm dinleri yıkıcı nitelikte olduklarını; Sextus Empiricus ise, onun ateist olduğunu söylemiştir.

Prodikos’a göre; Tanrılar, düşünceden yoksundur. O halde, zaten var olmadıkları açıktır. İnsanlar, yararlı gördükleri her şeyi, Tanrı zannetmiştir. Daha doğrusu, kendilerine yararlı bir etki yapmış olan doğa nesneleri, Tanrı düşüncesinin doğmasına ve onların yaptıkları iyiliklere karşılık olarak, onlara tapınmalarına neden olmuştur. Böylelikle; ekmek Demeter, şarap Dionysos, su da Poseidon gibi adlar almıştır.

Prodikos, Epikür’den çok daha önce, ölümün korkunç bir şey olmadığını; onun, biz yaşarken ya da biz varolmadığımız zaman, bizi ilgilendirmeyeceğini söyler. Çünkü, yaşadığımız sürece, bize ölüm yoktur; ölümün geldiği andan itibaren de, ölüm için, biz yokuz demektir.

Prodikos’un ..... görüşü, onun ilk pesimistlerden olduğunu gösterir. Ona göre; varlığın kötülükleri, iyiliklerini aşar. Ancak, onun hayata bakışındaki kötümserlik, insan iradesini ve enerjisini yıkma amacı taşımaz. Prodikos, kiniklerin ve stoacıların ahlak doktrinleri üzerinde etki yapmış olan, “kendinden ilgisiz şeyler” kavramını ortaya atmıştır. Ona göre, bu kavram; aklın gösterdiği yolda ve aşırıya kaçmadan kullanıldığı zaman, bir anlam taşıyabilir.

Prodikos, erdemin öğretilebileceğine inanır. Ona göre; malvarlığını ne yapmak gerektiğini bilen erdemli insanlar için, zenginlik, bir iyiliktir.Bunu bilmeyen insanlar için ise, kötülüktür.Her şey, kullanmak isteyenin, kullanış tarzına göre değerlenir.

Prodikos, eşanlamlı (synonyme) sözcükleri toplayarak; bunlar arasındaki, ince anlam farklılıklarını, belirgin bir şekilde ayırmıştır. Synonyme (eşanlamlı olup farklı yazılan) sözcüklerin yanı sıra, homonyme (aynı yazılıp farklı anlamları olan) sözcükleri de incelemiştir. Onun amacı; dili, düşünce aracılığıyla, yetkin bir duruma getirmektir.

Ek Bilgiler

Prodikos (ya da Prodicus), (d. M.Ö.465; ö. M.Ö.399), Yunanlı hümanist filozof ve Sofistlerin öncülerinden olan Sokrates öncesi düşünürlerden biridir. Prodikos Atina'ya temsilci göreviyle Keos adasından geldi ve orada öğretmen ve hatip olarak görevler yaptı. Protagoras'ın eğitimde retoriğe önem vermesinin yanında Prodicus etiğe önem verdi. Düşünüşünün pesimist bir boyutu vardı ve genel olarak yaşamın acılarını vurguluyordu. Öğrencileri arasında Theramenes, Euripides ve Isokrates yer almıştır. Platon'un diyaloglarında Prodikos alaysı bir şekilde gösterilir ve Aristophanes oyunlarında onunla dalga geçer.

sevgen
06-18-2010, 03:39 PM
Johann Gottlieb Fichte Kimdir?

Johann Gottlieb Fichte Oberlausitz (Saksonya) - İ.S.1762 Küçük bir köydeki fakir bir dokumacının oğludur Fichte. Dokuz yaşına kadar dokumacılık ve çobanlık yapmış. Varlıklı bir çiftlik sahibi şans eseri onun zekasını fark etmiş ve himayesine alarak bir okula başlatmış. Ancak bu kişinin ölmesi ile tekrar yoksulluk ve sıkıntı çekmeye başlayan Fichte üniversiteyi çok zor bitirebilmiş. Özel ders vererek para kazanmaya çalıştığı sıralarda bir öğrencisi sayesinde Kant'ın felsefesiyle tanışmış ve o günden sonra tüm hayatını onun felsefesini geliştirmeye adamıştır.

Fichte, Kant'ın bir başlangıç yaptığına ve bu başlangıcın bir sisteme kavuşturularak tamamlanması gerektiğine inanmıştır. Bu sisteme ulaşmak için de bir çıkış noktası arar. Ona göre bu çıkış noktası sujedir, bilinçtir.

Burada iki yol vardır;

1. Objeyi çıkış noktası almak, ki o zaman objenin yanında nasıl oluyor da bir suje, bir bilinç var olabiliyor sorusu ile karşılaşırız. Ona göre bu soru çözümsüzdür ve insanı determinizm ve mekanizme sürükler ve bu durumda özgürlük diye bir şey olamaz.

2. Sujeyi çıkış noktası almak, bu durumda ise bilincin objeyi nasıl tasarımladığı sorusu ile karşılaşırız ve bu sorunun çözümü vardır.

Fichte'ye göre bilincin özü eylemdir. Böylece yola çıkan Fichte Kant'ın yanlış düşünme diye adlandırdığı diyalektitiği kullanarak ilerler. Ona göre bütün bilgimiz üç adımlı diyalektik bir hareketle oluşur.

1. Objeyi "a, a'dır" gibi ortaya koyup kavramak.

2. Objeyi "a, non-a değildir" gibi öteki objeler ile karşılaştırarak ayırt etmek.

3. a ve non-a'yı içine alan bir kavram ile sınırlamak.

Onun verdiği bir örnek şöyle;

1. Altını görüp tanırım.

2. Onu bakırdan ayırt ederim.

3. Onu bakır karşısında şu yada bu nitelikle sınırlanmış bir "maden" olarak kavrarım. Şimdi "ben" kendi özünü bilmek isterse önce kendisini bilmesi, düşünmesi gerekir.
Bu ise Fichte'ye göre bir eylemdir. Yine sonraki eylem ile "ben", "ben olmayanı" karşısına koymalıdır ki kendisini ayırt edebilsin. Bu "ben olmayan"" 'da doğa ve doğanın nedenselliğidir. Bu noktada doğa kendimizi bilmemizin bir aracıdır. Ancak Fichte'ye göre bilmek değil eylemek esastır. Bu nedenle bu noktada kalınamaz, "ben" 'in amacı eylemdir yani özgür olan özünü gerçekleştirmek.

Fichte'de ahlak felsefesinin temeli özgürlük sorunudur. Anlak öğretisinin formunu sağlayan özgürlüktür. Ancak bu özgürlük bir eylemdir. İnsan bu eylem ile özgür olur. Bu eylemin amacı da özgürlük olmalıdır, yoksa eylem dış amaçlara yöneldiğinden özgürlük gerçekleşmez. Bu eylemin uygunluğuna da vicdan karar verir. Vicdan'ın Fichte'de özel bir yeri vardır. Kant, "Genel bir yasa olmasını isteyebileceğin bir ilkeye göre eyle" demişti, Fichte "Vicdanına göre eyle" der. Burada Fichte'ye göre iyi olan, eyleme halidir, çünkü eyleme geçmek özgürlüğün gerçekleşmesidir. Kötü olan ise eylemsizliktir çünkü özgürlüğü yok eder. Ancak buradaki eyleme hali olarak doğal gereklilikler veya içgüdüler göz önünde bulundurulmaz, bu tür eylemler insanı edilgin yapar. Kişi doğal yönünü aşıp kendi "Ben" 'inden dolayı eyleme geçmelidir ki özgür olabilsin. Doğal yön bu amaç için sadece bir araçtır.

Kişinin kendisini gerçekleştirmesi de üç aşamalıdır. 1. İsteme. Bu aşamada kişi hazza ve mutluluğa varmaya çalışır, hayvanlar gibi çevresinin uyarımlarına bağlıdır, sadece gereksinimleri karşılayacak araçlara yönelir, iştahını doyurmaya çalışır. Özgür değildir. 2. Egemen olma. Kişinin tek amacı egemen olmaktır, sadece iştah yerini egemen olmaya bırakmıştır. 3. Son basamakta kişi özgür olmak ister. Bu durumda kişi diğerlerinin hak ve özgürlükleri karşısında kendi haz ve egemen olma arzusunu kendiliğinden, özgür olarak sınırlamayı bilir.

Fichte devlet ve hukuk konusunda da özgürlüğü temel alır. Ona göre hukukun tümel geçer bir yönü vardır ve bu insanın ilk ve doğal hakları olduğu fikrine bağlıdır. Kişinin özgürlük hakkı doğal bir haktır ve her kişi kendi özgürlüğünün başka kişilerin özgürlükleri ile sınırlanmış olduğunu kabul etmelidir. Ancak bu durumu koruyan bir güce ihtiyaç vardır. İşte devlet bu noktada ortaya çıkar. Ona göre kişi, devletin otoritesini kendisi istemeli ve devletin kendisini zorlayacağı yasayı da kendisi seçmelidir. Ancak Fichte, böyle demokratik bir devletteki vatandaşların kendi emekleri ile yaşayabilmeleri ve kaynakları hakça paylaşabilmeleri için devletin dışa kapalı olması gerektiğini savunur. Devletin ödevi ise yasaya kendiliğinden uyan kişiler yetiştirmektir, böylece zorlayan devlet ortadan kalkacaktır.

Fichte Kant'ın felsefesinden yola çıkmıştır. Felsefesi zamanla romantiklerden etkilenmiş ve kendisinden sonraki Alman filozofları için bir kaynak oluşturarak yeni bir akımın doğmasını sağlamıştır

Ek Bilgiler

Johann Gottlieb Fichte ( 19 Mayıs 1762, Rammenau - 29 Ocak 1814, Berlin), ünlü Alman düşünürü. Felsefedeki en önemli kavrayışı, temel çıkış noktası kendi özgürlük anlayışıdır.

Fichte'ye göre, irade ya da ben, temel gerçeklik olup, özgürdür, kendi kendisini belirleyen faaliyettir. Ben ya da irade dışında her şey ölü ve pasif bir varoluşu gösterir; yalnızca böyle bir faaliyet, kendi kendisini belirleyen tinsel bir faaliyet gerçektir. İradenin kendisi, yaşam ve akıl, bilgi ve eylem ilkesidir, her türlü ilerleme ve uygarlığın harekete geçirici gücüdür; bilginin dayandığı temel, kuramsal düşüncenin birleştirici ilkesidir. Şu halde, felsefede yapılacak ilk iş, böyle bir faaliyetin niteliğine, hem kuramsal ve hem de pratik aklın koşullarına, ilke ve önkabullerine ilişkin olarak ayrıntılı bir açıklama sunmaktır.

Bir dokumacının oğlu olan Fichte, yeteneği olduğunu farkeden bir zenginin yardımıyla yüksek öğrenimini gerçekleştirebilmiştir. Fichte Kant'a büyük hayranlık duymuş ve onu görmeye gitmiştir. Kant'a "Versuch einer Kritik aller Offenbarung" (Her Tanrısal İlhamın Eleştirisi) adlı eserini sunmuştur.

Onun felsefe konumu Kant, Friedrich Schelling, Hegel gibi isimlerin yanı sıra Alman felsefesinin temel taşları arasında yer alır. Alman idealizminin hem temellendiricisi hem de temsilcisi durumundadır. Kant sonrası alman felsefesinin önde gelen isimlerinden biri olmuştur.

sevgen
06-18-2010, 03:44 PM
Jean Paul Sartre Kimdir?

Jean-Paul Sartre (tam adı: Jean-Paul Charles Aymard Sartre)

(21 Haziran 1905, Paris - 15 Nisan 1980, Paris)

Ünlü Fransız yazar ve filozoftur. Felsefi içerikli romanlarının yanı sıra, her yönüyle kendine özgü olarak geliştirdiği varoluşçu felsefesiyle de yer etmiş; bunların yanında Varoluşçu Marksizm şekillendirmesi ve siyasetteki etkinlikleriyle 20. yüzyıla damgasını vuran düşünürlerden biri olmuştur. O, her şeyden önce bir anlatıcı, denemeci, romancı, filozof ve eylemci olarak yalnızca Fransız aydınlarının temsilcisi olmakla kalmamış, özgün bir Entelektüel tanımlamasının da temsilcisi olmuştur.

Babasını ufak yaşta yitiren Sartre, annesinin ailesinin yanında büyüdü. Olgunluk sınavını Louis le Grand Lisesi'nde verdi. Daha sonraki eğitimini Ecole Normale Supérieure'de, İsviçre'deki Fribourg Üniversitesi'nde ve Berlin'deki Fransız Enstitüsü'nde sürdürdü. Çeşitli liselerde öğretmenlik yaptı ve 1928'de Simone de Beauvoir'la tanıştı. II. ..... Savaşı sırasında Almanlar tarafından hapse atılmasının sonrasında Direniş hareketine katıldı. Sinekler adlı ünlü oyunu bu koşullarda yazıldı ve sahnelendi. Aynı şekilde, Varlık ve Hiçlik adlı kendi felsefesini açıkladığı ünlü yapıtı da bu sırada yazıldı.(1943)

1945 yılında öğretmenliği bıraktı ve "Les Temps Modernes" adlı edebi-politik dergiyi çıkarmaya başladı. Kitaplarının neredeyse tümü edebi ve politik sorunları işleyen kuramsal metinler olarak şekillendi. Sartre, savaş sonrası dönemde ise özellikle politik etkinlikleriyle öne çıkmaya başladı. Soğuk savaş dönemi boyunca birçok eleştirisine rağmen Sovyetler Birliği'ni desteklemiş, Fransa'nın Cezayir'e karşı yürüttüğü savaşa karşı çıkmıştır. Çıkardığı dergi, bu bağlamda yoğun bir etkinlik göstermiştir.

Sartre, 1964 yılında kendisine verilmek istenen Nobel Ödülü'nü geri çevirmiştir. Bunun hem yapıtlarına hem de politik konumuna zarar vereceğini düşünmüştür. "121'lerin Bildirgesi" olarak bilinen bildirgeyi imzalamış ve 1961-1962 yılındaki büyük gösterilere katılmıştır. Ayrıca, 1966-67 yılları arasında Vietnam Savaşı'nda meydana gelen katliamları sorgulamak üzere kurulmuş olan Russel Mahkemesi'nin de başkanlığını yapmıştır. Politik etkinlikleri giderek yoğunlaşmış ve kendi iç-dönüşümleriyle birlikte şekillenmiştir. 1968 olayları Sartre'ın kendi fikirlerini ve geleneksel entelektüel konumlarını da sorguladığı bir dönem olmuştur. Sovyetler'in Prag'a müdahalesinin ve Fransa'daki öğrenci hareketlerinin üzerine, teorik politik alanı yeniden değerlendirmeye başlamış, 1973'te Liberation'u kurmuştur.

1974 yılında Sartre'ın gözleri büyük oranda görmez oldu. Bu nedenle politik etkinlikleri yavaşladı, ancak her zaman yine de Batı'nın Doğu üzerindeki baskılarına karşı etkinliklerde bulundu ve insan hakları konusunda her zaman duyarlı oldu. Bu tutumuyla, Aydınların yeri ve rolü konusunda hem teorik hem de pratik bir örnek oluşturdu.

Öte yandan siyasal aktifliğinin onun edebi ve felsefi yönünü gölgelediği söylenemez. Sartre her şeyden önce kendisinden iyi bir edebiyatçı ve yetkin bir filozof olarak söz ettirmeyi başardı. 15 Nisan 1980'de Paris'te öldüğünde geride felsefe ve edebiyat açısından büyük değerde metinler bıraktı. Kendi varoluşçu felsefesini işlediği yapıtları başlıca; Özgürlüğün Yolları, Bulantı, Gizli Oturum, Kirli Eller, Sözcükler, Duvar olarak belirtilebilir.

sevgen
06-18-2010, 03:46 PM
Gabriel Acosta Kimdir? (1585-1640)

Portekizli düşünürdür.

Ruhun ölümsüzlüğü inancına karsı çıkmış, din sorunlarının akılcı bir yöntemle eleştirilmesi geleneğini kurmuştur.

Oporto'da doğdu, Amsterdam'da öldü. Sonradan Katolik olan Yahudi bir ailenin oğludur. Çocukluğunda sıkı bir Katolik eğitimi gördü. Coimbra'da öğrenimini bitirdikten sonra küçük bir manastıra kapandı. Burada İncil üzerinde yaptığı çalışmalar sonucu, Yahudilik'e yönelince, ailesini de buna inandırmaya çalıştı. Ailesi dinsel inançları nedeniyle kovuşturmaya uğramaktan korkarak Amsterdam'a sığındı. Acosta Amsterdam'da Yahudi ayinlerinin ve öbür dinsel uygulamalarının İncıl'e uymadığı, gereksiz katılıklarla dolu olduğu kanısına vardı.

Hahamlarla uzun tartışmalara girişti: ruhun ölümsüzlüğü ilkesinin belirsizliğini ve İncıl'in tutarsız oluşunu vurgulayan bir kitap yazdı. 1624'te "Examen dos Tradiçoens Phariseas Conferidas Con a Lay Escnta" adıyla yayımladığı bu kitabı nedeniyle din düşmanı sayıldı. Kitap bir başka yapıtıyla birlikte toplattırılarak yakıldı, kendisi de aforoz edildi.

1633'te yeniden Yahudi topluluğuna dönmek istedi. Bu istek, görüşlerinin değişmesinden değil, bir toplumsal çevre gereksinîminden kaynaklanıyordu. Yeniden topluluğa kabul edilen Acosta, bir süre sonra Musa'nın getirdiği ilkelerin tanrısallığından kuşkuya düşerek, tüm dinlerin insan düşüncesinden doğup doğmadığını sorguladı. Daha sonra tüm Yahudi kurallarını çiğnediği ve iki Hıristiyan'ı Yahudi olmaktan alıkoyduğu gerekçesiyle suçlanarak, Sinagog'dan kovuldu. 1640'ta son bir kez daha Yahudi toplumuna kabul edilmesi için başvurdu. Bunun gereği olarak ağır kefaret cezalarından geçmeye zorlandı. Önce sinagogda pişmanlığını dile getirdi, sonra 39 kamçı yiyerek yere yatırıldı, üzerinden tüm Yahudi cemaati yürütüldü.

Bu olaydan sonra eve gelerek öz yaşam öyküsünü yazdı ve kendini vurarak intihar etti. Öbür kitapları yakılıp yok edildiğinden, görüşleri hakkındaki bütün bilgi 1687'de yayımlanan bu öz yaşam öyküsünden gelir.

Acosta, ruhun ölümsüzlüğü öğretisine karşı çıkmış, bunu kuşkulu ve İncil'e aykırı bulmuştur. Ona göre bütün dinler birer insan buluşu, düşünce ürünü olabilir. Acosta, gerek doğa verilen ve akıl ilkelerine dayanan eleştirici düşünceleri, gerekse acıklı yaşamı nedeniyle, sonraki dönemlerde etkili olmuş, inanç sorunlarının tartışma ve eleştiri konusu yapılmasına öncülük etmiştir. Özellikle Yahudi-Hıristiyan inançlarını bir bütünlük içinde ele alışı, bu inançlarla ilgili sorunlara, belli bir dine bağlanmadan, yansız bakışı tanrıbilime önemli bir yenilik getirir. 18. yüzyıldan bu yana gelenekçi dinlere karşı çıkan, düşünce ve inanç özgürlüğü görüşünü savunan, din anlayışının gelişmesinde katkısı büyüktür.

ÖNEMLİ YAPITLARI

- Examen dos Tradiçoes Phariseas Conferidas Con a Lay Escrita, 1624, ("Yazılı Yasalarla Karşılastırarak Farsi Geleneklerin Incelenmesi");

- Tratado de L'Immortalitat de L'Ama, 1626, ("Ruhun Ölümsüzlüğü Ustüne"), Examplar Humanac Vttae, 1687 ("insan Yasamından Örnekler.")

sevgen
06-18-2010, 03:49 PM
Max Ferdinand Scheler Kimdir?

(1874-1928)

Max Ferdinand Scheler (22 Ağustos 1874, Münih - 19 Mayıs 1928, Frankfurt), Alman filozoftur. Fenomenler, etik ve felsefi antropoloji konularında yaptığı çalışmalarla tanınır.

Fenomenlerle ilk iglilenen kişi olan Edmund Husserl'in görüşlerini geliştirmiştir. Daha sonra Papa II. John Paul olacak olan Karol Wojtyla, 1954 yılında verdiği doktora tezinde, Max Scheler'in kuramını Hristiyan etiğine uyarlamıştır.

"Yaşantı"nın, başta dinsel, kişisel, toplumsal, bitimsel, tarihsel yönleri olmak üzere, her birine gereken önemi verecek biçimde bütün yönleriyle ele alınması gerektiğini savunan Alman görüngübilimci, toplum felsefecisi, bilgi toplumbilimcisi. Hemen hemen felsefesinin tamamında geleneksel filozofların çoğunlukla göz ardı ettiği düşüncenin duygusal temelleri üstüne yoğunlaşan Scheler, Münih kentinde doğmuş, Jena'da öğrenim görmüş, 1907'de döndüğü Münih'te görüngübilimle, özellikle de önceki dönem Husserl görüngübilimiyle ve Husserl'in Münih Okulu izleyicilerince uygulanan gerçekçi görüngübilimle tanışmıştır.

Dilthey ile Bergson'un yaşam felsefelerinden büyük ölçüde etkilenen Scheler'in ilk çalışmaları, etik alanında daha sonra oluşturacağı değer kuramına yönelik ön hazırlık niteliğindeki görüngübilimsel araştırmalardan oluşmaktadır. Bu ilk çalışmalarında "duygudaşlık" ile "gücenme" duygularının betimlenmesi üzerine yoğunlaşan Scheler, formculuk üzerine kurulu kantçı usçuluğun eleştirisini yapmıştır. Bunun yanında Scheler, I. ..... Savaşı sırasında ateşli bir ulusçu olarak savaşı destekleyen, savaşın neden gerekli olduğunu modem kültüre yönelik felsefi eleştirileriyle temellendirmeye çalışan denemeler yazmıştır.

Daha sonraları çok daha geniş, çok daha kapsamlı bir toplum tasarımına geçmiş olmakla birlikte, yaptığı modernlik eleştirileri yazılarının değişmez konularını oluşturmaktadır. Bu eleştirilerin temel hedeflerinden biri, İngilizce konuşulan ülkelerin felsefelerinin doğalcılığı ile us yürütmeye dayalı çıkarsamacılığıdır. Savaştan sonra katolikliğe geçişi, görüngübilimsel betimleme yöntemini dinsel görüngülere ve duygulanımlara uygulamasına olanak tanımış, daha sonraları ise bu yöntemi çoğunlukla insanbilim ile doğa bilimlerinin izleklerine uygular olmuştur. Scheler son dönem yazılarında daha çok modern bilimin yükselişiyle birlikte ortaya çıkan metafizik felsefe sorunları üstünde durmuştur. Düşüncelerinde çok derin içgörülerle karşılaşılmasına karşın bu içgörülerin genellikle dizgeli bir biçimde düzenlenip sağlam bir biçimde temellendirilmemiş oluşları felsefesinin en belirgin özelliklerinden birini oluşturmaktadır.

Scheler'in felsefesinin kuşkusuz en önemli bölümünü Kant etiğine karşı geliştirilen nesnel değerler sıradüzeninin a priori olarak duygusal bakımdan kavranmasını amaçlayan değer çözümlemeleri üstüne kurulu etik öğretisi oluşturmaktadır. Geliştirdiği etiğin özce "kişiselci olduğunu özellikle vurgulayan Scheler, bu bağlamda "kişi"yi "ben"den kesin çizgilerle ayırarak kişisel değerleri her bakımdan üstün kılmaya çalışmaktadır. Bu bağlamda, en üst konuma yerleştirilen söz konusu kişisel değerleri değişik toplumsal etkileşim biçimleri için sunduğu çözümlemelerle ilişkilendirmeye ayrı bir özen göstermiştir. Bilgi kuramı alanında daha çok pragmacı bir yaklaşımı benimseyen Scheler bu yaklaşımı bilim ile algı alanlarına uygularken, felsefeyi özlerin görüsünü araştıran bir disiplin olarak tanımlamıştır.

Öte yanda Scheler'in din felsefesine büyük ölçüde Tanrı'ya sevgi yoluyla ulaşılabileceğini savunan Augustinusçıı anlayış ile Tanrı'nın us yoluyla bilinebileceğini ileri süren Aquinasçı anlayışı uzlaştırma çabası olarak bakılabilir. Nitekim özellikle son dönem çalışmalarında felsefi insanbilim ile merafizik sınırları çizilmiş ikici bir yaklaşım sergileyen Scheler'in, bu bağlamda duygudaşlık kavramı üstüne yoğunlaşarak tinsel sevgi ile yaşam itkisi arasındaki geleneksel çatışkıyı ortadan kaldırma arayışı içinde olduğu gözlenmektedir. Scheler'in görüngübilim yönteminin belkemiğini, yaşamında baştan beri hep bulunmalarına karşın bilenden a priori anlamda bağımsız olan özlerin nesnelliği anlayışı oluşturmaktadır. Bu anlamda Scheler'e göre, değerler nesnel olmalarına karşın Platoncu anlamda birer öz değildir. Nesnelliklerine ancak dolaysız yaşantıda, duygular alanında erişilebilir. Sözgelimi müzikte güzelliği dinlemek salt belli notaları, belli sesleri duymak demek değildir. Scheler bu noktada "değerlemeler" ya da değer bakış açılan ile "değerler" arasında bir ayrıma gider. İlki yani değerlemeler tarihsel olarak göreceyken, değişkenlik gösterebilirken, ikincisi yani değerler bağımsız ve değişmezdirler. Buna göre aralarında her zaman için keskin bir sıradüzen bulunan dört değer bulunmaktadır: "haz", "canlılık", "tin", "din". Bu değerlere karşılık gelen, bu değerleri kendisi yaratmamasına karşın keşfetme yetisini kendinde taşıyan çeşitli kişilikler söz konusudur. Bunlar değer keşifçileri ya da değerleri açığa çıkaranlar olabilecekleri gibi, açığa daha önce çıkarılmış değerleri yaşamlarıyla somut bir biçimde örneklendirenler de olabilirler. Scheler'in gözünde sanat icracıları, kahramanlar, dehalar, azizler bunların en başında gelen kişiliklerdir. Benzer bir değer sıradüzeni, en yukarıda Kilise'nin bulunduğu, sevgi ile dayanışmanın egemen olduğu Hıristiyan toplumu olmak üzere toplum katmanlarında da bulunmaktadır. Nitekim bu noktada Scheler, liberal toplum anlayışlarını bu sıradüzeni bozduklarından, topluma içedönüklüğü, bireyciliği, yanlış bir değer düzenini pompaladıklarından ötürü sürekli eleştirmiştir.

Scheler'in değer felsefesinin en önemli özelliklerinden birisi "yükseklik" ya da "alçaklık" bildiren sıradüzenli kategoriler doğrultusunda yapılanmış oluşudur. Nitekim varlık türleri, bilinç düzeyleri, değer biçimleri gibi sıradüzen ayrımlarıyla Scheler'in düşüncelerinin hemen her yerinde karşılaşmak olanaklıdır. Söz konusu ayrımlar Scheler'in önceki felsefe anlayışlarına karşı eleştirel bir konum alabilmesine olanak tanıması yanında, metafizik bakımdan kilit önemi bulunan tin ile itki arasındaki ayrım üstüne yoğunlaşan olgunluk döneminde geliştirdiği felsefi insanbilim anlayışı için de sıradüzenli bir insan varlığı yapısı sunmaktadır. Bu bağlamda kendi düşüncesinin etik bakımdan "kişiselciliği"ne sürekli vurguda bulunan Scheler, yöntem olarak ilkece Husserl'in görüngübilim anlayışını benimsemiş olmakla birlikte önemli kimi noktalarda ondan ayrılmaktadır.

Sözgelimi Husserl "görüngübilimsel indirgeme" yi gerçek nesnelerin ya da olguların dikkatimizi bozmasına karşı "varoluşun ayraç içine alınmasının", dolayısıyla da salt düşünce alanına geçmenin etkin bir yolu olarak görürken, Scheler bütün varoluşu dürtülerce uyarılmaya karşı direnme yetisi olarak yorumladığından, ilkece burada ayraç içine alınan dürtüler ve dürtülenimler olduğunu savunmaktadır. Scheler bize verili olanın tinsel işleyişimizin en altında yatan kör dürtüler olduğunu (Aristoteles'in bitkisel tin tasarımını anımsatan), bunların da her türden biliş etkinliğinin önündeki en büyük engeller olmaları nedeniyle, Husserlci anlamda asıl ayraç içine alınmaları gerekenin de onlar olduğunu ileri sürmektedir.

Nitekim Scheler'e göre felsefe özü gereği bir özbilgisi, bir özdenetim, en önemlisi de alçakgönüllülük üstüne kurulu bir etik kültür edinmeyi zorunlu kılmaktadır. Felsefenin doğasına yönelik söz konusu açıklamanın ayrıntılı bir biçimde sunulduğu İnsandaki Bengisel Üzerine (Vom Ewigen im Menschen, 1921) başlıklı kitabında Scheler, felsefenin baş koşulu olarak "yapılanma bilgisi" (Bildungwissen) diye adlandırdığı tinsel özler ile değerler tarafından yapılanmış olmayı göstermektedir. Buna göre gerçek felsefe Scheler' in gözünde her zaman için özler ile değerlerin bir uzantısı olacak biçimde kendini yapılandırmış tinsel kişilerin, yani gerçek filozofların uğraş alanıdır. Bu görüş aynı zamanda Eski Yunan düşüncesi ile skolastik felsefedeki bilme ediminin bütünüyle bilinen nesneyle girilen paylaşım ilişkisi olduğu yollu tasarımı, o nesneyi değiştirmeksizin o nesneye katılma anlayışını anıştırması bakımından bir hayli dikkat çekicidir. Öz olarak (gua eessence) düşünüldüğünde bilinen nesne bu anlamda her zaman bilenin zihnindedir. Felsefenin aynı zamanda .....nın simgeselliğinden arındırılması çabası olduğunu ileri süren Scheler, şeylere doğal, ben ya da grup merkezli "canlı" yaklaşımımızın (sonradan "yaşam .....sı" olarak temellendirilen) canlılığın önemi uyarınca biçimlenen bir bölümleme üzerine bina olduğunu belirtmiştir.

Bu anlamda algı, Scheler'e göre her zaman verili olanın bütünlüğünden ya da toplamından seçilip ayıklanarak olanaklılık kazanmaktadır. Sözgelimi nesnelerin alımladığımız belli yönleri (bir kirazın kırmızılığı gibi) amaçlarımıza bu biçimde uygun olmalarından ötürü nesnenin simgeleri olma işlevini yerine getirmektedirler. Oysa ki felsefi bakış ancak özsel doğaya ilişkin bütün kavramların görüntüsünün dışına çıkıldığında "gürülebilir olanı görmemize" olanak tanımaktadır. Bu noktada gerek kültürde gerekse dilde verili olarak bulduğumuz "doğaya yönelik ..... görüşünün" kendi çevremizi denetleyebilmemizin temelini oluşturduğu gerçeğine dikkat çeken Scheler, bu bakış açısından edinilmiş bilginin en az felsefe bilgisi kadar yetkin olduğunu dile getirmektedir. Ancak burada bilginin nesnelerinin insan ilgileri karşısında her zaman için göreliliği söz konusudur. Sözgelimi bilimsel nesneler, bilimsel etkinlik doğası gereği insanın olağan duyu alanının sınırlarını aşarak insan ilgisinin kapsam alanını genişlettiğinden dolayı, ancak kendilerine bu türden bir ilgi doğrultusunda yaşamayı seçmiş bilim adamlarının yaşam ilgilerine göredir. Felsefe bilgisi, bilimsel bilgi ve kimi görece daha önemsiz öteki bilgi ilgileri yanında Scheler'in üstünde özellikle durduğu, "kurtuluş bilgisi" (Heilwissen) diye adlandırdığı bir bilgi türü daha bulunmaktadır. Scheler'in koyu bir Katolik olduğu dönemde kurtuluş doğrudan ahlaksal ve dinsel bilgiyle ya da pratikle ilintili bir konu olarak düşünülür, bireyin tinsel anlamda kurtuluşu demek söz konusu bireyin "sevgi toplumun" a katılması, o toplumun bir üyesi olarak tinsel bakımdan tanınması demektir. Buna karşı kurtuluş bilgisi Scheler'in son dönemlerinde daha çok metafizik bir anlama bürünmüştür.

Bu yeni metafizik yönelimli kurtuluş tasarımında tin özler ve değerler alanlarına karşılık gelirken, beden ise evrenin maddeselliğini simgeleyen saltık varlıktaki bütün gerilimler ile çatışkıların çözülüşünü ifade ermektedir. Scheler'in etiğinin belkemiğini oluşturan değerler kuramında, değerler her durumda yönelmişliğe konu duygu nesneleridir. Değerler ya nesneler içinde ya da nesneler üzerine duyulan niteliklerdir, bu yüzden de ussal yolla anlaşılmaya açık değillerdir. Bu anlamda değerler "duygusal a priori bir alam meydana getirmektedirler, çünkü iyilerin ve amaçlann görüngüleri, hatta haz duyulanımları da dahil olmak üzere, bütün değerler daha baştan bu "a priori' alanın varlığını varsaymaktadırlar. Değerlerin olumlu ya da olumsuz biçimlerde bize verili olduklarını ileri süren Scheler, değerler sıradüzeninin en alanda hazsal ve duyusal değerlerin, onun bir üstünde dirimsellik değerlerinin, onların üstünde salt doğrulukla ilintili pragmatik çıkarlara konu olmayan güzellik, adalet, yüreklilik gibi tinsel değerlerin, en yukarda da tanrısallık değerlerinin bulunduğunu savunmaktadır.

Bu durum Scheler'in değerler öğretisine en büyük katkısı olarak düşünülen "duygudaşlık" üzerine verdiği ayrıntılı görüngübilim betimlerinde kendisini göstermektedir. Pek çok felsefe tarihçisinin Scheler ’in en değerli yapıtı olarak değerlendirdiği Duygudaşlığın Özü ve Biçimi (Wesen und Formen der Sympathie, 1923) özünde filozoflarca göz ardı edilmiş değişik duygudaşlık türlerini ortaya serme amacındadır. Söz konusu yapıtında başta "özdeşleyim" anlayışı olmak üzere çeşitli metafizik duygudaşlık kuramlarını eleştirel bir gözle inceleyen Scheler, sevgi ile nefret duygularının kapsamlı bir çözümlemesini sunduktan sonra, sevginin gerek tinselliğin gerekse kişiselliğin baş koşulu olduğu saptamasında bulunmaktadır. Buna göre, yalnızca gerçek sevginin özler ile değerler .....sının kapılarının aralanmasına olanak tanıdığını belirten Scheler, insanın doğası gereği seven bir varlık olduğunu bildirmektedir. Scheler'in özellikle kişinin duygusuyla yöneldiği nesnelerden daha yüksek olan o nesne üstüne kurulu değerlerin yaratımı sürecini sevgi olarak tanımlaması, hem varoluşçu hem de görüngübilimci felsefe çevrelerinde halen yakın bir ilgi uyandırmayı sürdürmektedir.

Max Scheler'in diğer önemli yapıtları arasında;

- Kant'ın biçimsel ahlak felsefesini eleştirdiği (Etikte Biçimcilik ve Maddi Değer Etiği, 1921),

- Marxçı yaklaşıma eleştirel bir gözle yaklaşan ve bir bilgi toplumbilimi denemesi olan Die

- Wirreuıfornıen und die Gerellrcbaft (Bilgi Biçimleri ve Toplum,1926) ile

- Felsefi insanbilim üzerine görüşlerini serimlediği Die Stellrmg der Menrcheu im Kormos (İnsanın Kozmostaki Yeri, 1928) sayılabilir.

sevgen
06-18-2010, 03:51 PM
Hans Georg Gadamer Kimdir? (1900-2002)

Gadamer, Almanya’nın Marburg kentinde doğdu. 1900'de başlayan yaşamı, onun 21. yüzyılı karşılamasına kadar uzun sürdü.

Bir kimya profesörünün oğluydu. Breslau, Marburg, Freiburg ve Münih üniversitelerinde beşeri bilimler öğrenimi gördü. Freiburg'da Martin Heidegger’in yanında yaptığı felsefe doktorasını 1922’de tamamladı.

1933te Marburg’da, 1934-35 yıllarında Kiev’de estetik ve etik dersleri verdi.

1937’de Marburg’da kadro dışı profesör oldu. İki yıl sonra Leipzig Universitesi’ne kadrolu profesör olarak atandı. Ardından, Frankfurt (1947-49) ve Heidelberg (1949’dan başlayarak) üniversitelerinde dersler verdi. 1968’de emekliye ayrıldıktan sonra da üniversitede ders vermeyi sürdürdü.

Yöntemini büyük ölçüde Wilhelm Dilthey, Edmund Husserl ve Martin Heidegger’in kavramlarından yararlanarak geliştirmiştir.

Gadamer'de hermeneutik felsefenin tam odağında yer alır; anlama, onun için .....daki var oluşumuzun temel bir tarzıdır.

sevgen
06-18-2010, 04:01 PM
Thales (Tales) Kimdir?

Sokrates öncesi dönemde yaşamış olan Yunanlı bir filozoftur. Eski Yunan'ın Yedi Bilgelerinin ilkidir. Birçok kişi tarafından felsefe ve bilimin kurucusu olarak düşünülür. Elimize ulaşmış hiçbir metni yoktur. Yaşadığı döneme ait kaynaklarda da adına rastlanamaz ancak hakkındaki bilgiler Herodot ve Diogenes Laertios gibi antik yazarlardan edinilir. Bertrand Russell'e göre Felsefe Thales'le başlamıştır.

Hayatı

Antik çağ tarihçisi Apollodoros'a göre Thales, M.Ö.624 ve M.Ö.546 arasında yaşamıştır. Diogenes Laertios'a göre, 58.Olimpiyat'ta 78 de ölmüş ve Sosicrates'e göre 90 yaşındayken ölmüştür. Bilimin doğduğu düşünülen Miletos'ta doğmuştur. Ancak yinede Herodot,Samos'lu Duris,Demokritos ve diğerleri ailesinin Fenikeli olduğunu iddia etmişlerdir. Thales'in başka bir vatandaşlığa geçtiği veya daha sonra yurttaş olduğu düşünülür. Diogenes Laertios ve diğerleri ise Thales'in Miletos'lu soylu bir aile olan Yunanistan'ın Thebai kentinden Agenor ve Kadmos'un ailesinden, Examyas ve Cleobulina'nın oğlu olduğunu düşünmüşlerdir.

Herodot'a göre, Thales M.Ö.585,28 Mayıs'ta gerçekleştiği kabul edilen güneş tutulmasını, önceden hesaplayıp haber vererek yenilikçi bir rol üstlenmiştir. Gündönümünde ve Ekinoksta diye eserler yazdığını söyleyenler olsa da,kimileri onun hiç yazılı eser bırakmadığını düşünürler. Diogenes Laertios; Pherekydes ve Solon'un dışında Thales'e de mektuplar yazar.

Politika ve Doğa Felsefesine İlgili

Bir hikayeye göre Thales havayı ve hasatı tahmin ederek Miletos'taki bütün zeytin basmaklarını satın alıp,iyi bir ürün elde ederek zengin olur.(Aynı hikayenin bir başka versiyonun da Miletoslulara, basmakları satın almasındaki amacının zengin olmak değil; zekasını her alanda kullanabileceğini göstermektir.)

Birçok anektod, Thales'in yalnız bir düşünür olmadığını; politika ile de ilgilendiğini belirtmiştir. Politika konusunda eşsiz bir yol gösterici olsa da politikadan uzak kalmayı yeğlemiştir. Herodot’a göre Thales’in politik hayatı, Ege bölgesindeki İonyalıların bir federasyon içinde birleşmelerini savunması ve Anatolia'yı Perslere karşı savunmasıyla başlamıştır. İonyalıların bir çok kentini egemenliği altına almış olan Kral Kroisos, güçlenmeye başlayınca Lidyalılar ve Medes arasındaki savaşın altıncı yılında Thales'in önceden tahmin ettiği güneş tutulması olunca savaş sona erer. Thales bu olayın ardından doğayı incelemeye başlamış, ve doğa felsefesiyle ilgilenen ilk İonya okulunu kurmuştur. Doğa üzerine ilk Thales konuşmuştur ve ileride özellikle kendisinden sonraki düşünürler için çok büyük bir önem taşıyacaktır.

Özellikle Eski Hellen filozofları .....nın temel maddesinin ne olduğu sorunuyla uğraşmışlardır. Thales ilk olarak, pratik yararlar için değil de sadece doğru uğruna sorularla boğuşmuştur.

Din ve Adalet Hakkındaki Görüşleri

Thales’in, din üzerine olan düşüncelerini yine Diogenes Laertios aktarmıştır. Thales öncelikle başlangıcı ve sonu olmayan bir Tanrı kavramından söz etmiştir. Ona göre Tanrı, iyi ve adildir (dikaios) dolayısı ile insanların da öyle olmasını istiyor.

Thales demokratik bir görüşe sahip değildi. Miletoslu Tiran Thrasybulus’un döneminde Solon’a ,onun tiranlığı hoş bulmadığını düşünerek, bir mektubunda onunla başka bir yerde yaşamayı önerir. Thales’in adalet üzerindeki düşüncesi hukukun hem bilimsel hem de ruhsal yanını kapsar. Öğüt niteliğindeki yurttaşlar arası hukuksal düşünceleri şunlardır;

- Çocuklarınızdan, sizin kendi ana babanıza gösterdiğiniz kadar sevgi bekleyin.


- Acınmaktan çok, gıpta edilin.

- Güvendiğiniz kişilerin sizi etkilemesine engel olun.(Kefaletin yoldaşı felaket.)

- Zengin olun,ama başarı için. Kötü bir şekilde zengin olmayın.

- Başkalarını suçladığınız şeyleri kendiniz yapmayın.

- Tembellik hoşa gitmez. Zengin de olsanız tembellik etmeyin.

- Herkese güvenmeyin.

- Ölçülü olun.

- Kendinize hakim olmamanız zarardır.

- Eğitim eksikliğine katlanmak zordur.

Thales’e göre, bir adam düşmanlarının kötü bir durumda olduğunu biliyor ise güçlüklere daha kolay katlanabilir. Erkeklerin kadınlardan daha iyi olduğunu; Yunanlıların da Barbarlardan daha iyi olduğunu düşünür. Thales’e göre mutlu bir insan, bedensel olarak sağlıklı,becerikli ve doğayı öğrenebilen kişidir.

Teorileri

Thales’den, önce Yunanlılar doğayı ve .....nın temel maddesini; mitoloji, Tanrı'lar ve kahramanlarla açıklıyorlardı. Yeryüzündeki doğa olayları, (depremler,rüzgar,,vb.) tanrılarla bağdaştırılıyordu. Thales hem suyu ana madde olarak düşünmesi hem de doğayı olguları birleştirerek açıklamaya çalışması bakımından önemli olmuştur.Doğa olayların nedenlerini insan biçimli Tanrılardan çok doğanın içinde aramıştır. Mitolojik açıklamalar ile ussal açıklamalar arasında bir köprü kurmuştur. Thales'den sonra öğrencileri Anaksimandros ve Anaksimenes de aynı çizgide ilerlemiştir.

Tanrısal Güç

Her şeyin Tanrı'larla (daimonlarla) dolu olduğuna inanmıştır. Ona göre .....da Tanrısal olmayan hiç bir şey yoktur. Tanrısal gücü, mıknatıs taşındaki çekme kuvveti gibi bir hayat gücü (ruh) olarak yorumlamıştır. (Kimileri ruhun ölümsüz olduğunu söyleyen ilk kişinin o olduğunu düşünürler.)

Su, Maddenin İlk Öğresidir

Thales maddenin ilk öğesi (arkhe) olarak suyu ileri sürmüştür. İlk öğe olduğundan dolayı toprağın suyun üzerinde bulunduğunu ve .....nın su tarafından taşındığını söylemiştir. (..... bir gemi gibi hareket ediyormuş ve suyun hareketliliği nedeniyle sallandığı zaman insanlar deprem oluyor sanıyormuş.) Aynı zamanda Thales her şeyin temelinin meydana geldiği şey olduğunu düşünmüştür.(Thales'e göre madde ile güç doğal bir bütündü ve henüz birbirinden ayrılmamışlardı ve temel maddede tanrısal yaratma gücü bulunuyordu.)

Astronomi

Herodotos'a ve Eudemos'a göre (28 mayıs 585'te gerçekleştiği kabul edilen) Güneş tutulmasını önceden hesaplayıp haber vermiştir. Astronomi ile uğraşan ve gün dönümlerini önceden hesaplayan biri olarak ilk astronom olmuştur. Ayın son gününe 30.gün adını o vermiştir. Yılın içindeki mevsimleri de o bulmuş, bir yılı 365 güne bölmüştür. Gölgemizin bizimle aynı uzunlukta olduğu zamanı gözleyerek, piramitleri gölgelerine bakarak ölçmüştür. Aynı zamanda Nil nehrinin yükselmesinin rüzgara bağlı olduğunu bulmuştur.(Etesios rüzgarları nehrin tersine eserek onun denize dökülmesini engelliyorlarmış ve sular da taşıyormuş.)

Matematik ve Geometri

Matematik alanında çığırlar açmış birisidir. Eski Yunan bilginlerinden Kallimakhos'un aktardığı bir düşünceye göre denizcilere kuzey takım yıldızlarından Büyükayı yerine Küçükayı'ya bakarak yön bulmalarını öğütlemiştir. Aynı zamanda Mısırlılardan geometriyi öğrenip Yunanlılara tanıtmıştır. Bulduğu bazı geometri teoremleri şunlardır:

- Çap çemberi iki eşit parçaya böler.

- Bir ikizkenar üçgenin taban açıları birbirine eşittir.

- İki doğrunun kesişme noktasındaki ters açılar birbirine eşittir.

- Köşesi çember üzerinde olan ve çapı gören açı,dik açıdır.

- Tabanı ve buna komşu iki açısı verilen üçgen çizilebilir.

sevgen
06-18-2010, 04:03 PM
Giambattista Vico Kimdir? (1668-1744)

Giambattista Vico. 1668-1744 yılları arasında yaşamış olan ünlü İtalyan düşünürü. Özgün bir tarih anlayışı geliştirmiş olan Vico, Descartes'ın tarihe açık ve seçik düşüncelerle yaklaşma tavrına karşı çıkmış ve doğruluğu, kesinliği, açık seçik düşüncelerde değil de, etkinlikte, insan varlıkları tarafından yaratılmış, gerçekleştirilmiş olanda aramıştır.

Vico; Hegel ve Marx'ı felsefi anlamda etkilemiştir. Tarihin döngüleri incelenirken her bir çağın kendi öznel koşulları içerisinde ele alınması gerektiğini belirtmiştir.

Ona göre tabiat, 3 ana öğeden oluşur:

- Her ulusun bir dini vardır,


- Bütün toplumların temelinde aile vardır,

- Toplumda kurumların oluşması için ihtiyaç duyulan bilgi, ruhun ölümsüzlüğüdür.

Vico, tarihi de 3 kategoriye ayırmıştır:

1. Tanrılar çağı: Tayal gücünün işlediği, mitlerin etkisindeki çağdır.

2. Kahramanlar çağı: Toplumun, düelloyu kazananı tanrının kayırdığını ve onu diğer insanları korumakla görevlendirdiğini düşündüğü, otoritenin kahramanlar olduğu çağdır.

3. İnsanlar çağı: İnsanların kendilerine tanınan hakları herkese tanınmasını istedikleri, hoşgörünün baskın olduğu çağdır.

sevgen
06-18-2010, 04:05 PM
Theopheras Kimdir?

(M.Ö. 372 - 287)

Yunan filozofu. Lesbos adasında Eresos'da doğan Theophrastos, Aristoteles'in en ünlü öğrencisi ve gezimci (peripatetik) okula bağlı bir filozofdu. Atina'da önce Platon'un daha sonra Aristoteles'in yanında öğrenim gördü. Aristoteles M.Ö. 323'de Khalkis'e gitmek zorunda kalınca onun kurduğu Lykeion'un başına geçti. Otuz beş yıllık yönetimi sırasında okulda iki binden fazla öğrenci yetişti.

Theophrastos, metafizik, fizik, fizyoloji, zooloji, botanik, etik, siyaset ve kültür tarihi konularında Aristoteles'in görüşlerini tümüyle benimseyen birkaç gezimci filozoftan biriydi. Genel olarak bu konular arasında sistematik birliği sağlamaya ve Aristotelesçiliği Platoncu aşkın öğelerinden arındırmaya çalıştı.

Günümüze ulaşmış en önemli yapıtları olan Peri Phyton Historia (Bitkilerin Tarihi Üzerine) dokuz, Peri Phyton Aition da (Bitkilerin Nedenleri Üzerine) altı kitaptan oluşur. Önemli yapıtlarından Kharakteres Ethikoi (Halkların Karakterleri) Aristoteles'in etik ve retorik amaçlı çalışmalarına dayanan 30 karakter betimlemesinden oluşur.

Eski Yunan felsefesi konusunda önemli bir kaynak olan Physikon Doksai (Fizikçilerin Kanunları) adlı yapıtıysa 1789'da Herman Diels tarafından Doksographoi Hellenikon (Yunanlıların Kanıları) adıyla yeniden derlenmiştir. Theophrastos Stoacı filozofların saldırıları yüzünden ünlenen etik konusundaki öğretilerinde Aristoteles'in görüşlerinden yola çıkarak erdemlerle erdemsizlikleri birlikte ele aldı ve dışsal iyiliklerin de bir ölçüde önemli olduğunu belirtti. Stoacılar ise bunların insan yaşamı açısından lüksten öteye geçemediğini savunuyordu.

sevgen
06-18-2010, 04:07 PM
Gorgias Kimdir? (M.Ö. 483-375)

Gorgias, M.Ö. 5. yüzyılda yaşamış olan önemli sofist düşünür. Gorgias Leontioni'de Sicilya'da doğmuştur.

Doğa felsefesine karşı düşünceler geliştirmiştir. Rölativizmin ve daha da çok kuşkucu düşüncenin gelişmesinde önemli bir filozof olarak yer almaktadır. Empedokles'in öğrencisi olmuştur ve ondan hem doğa felsefesini hem de hitabet sanatını öğrenmiştir. Bu sanattaki ustalığıyla Atina'da önemli etkilerde bulunmuş ve bu sanatı en önemli geliştiricilerinden biri olmuştur. Elea Okulu'nun diyalektik anlayışı üzerinde derin bir etkisi olduğu belirtilmektedir.

Yokluk Üstüne ve Helen'e Övgü adlı eserlerin sahibi olan Gorgias, kendisini bir görecelikle sınırlamayarak, gerçek bir hiççiliğin ve kuşkuculuğun savunucusu olmuştur. Hiçbir değerin var olmadığını, bilginin mümkün olmadığını, insanlara ikna yoluyla her şeyin kabul ettirilebileceğini, zira insanların bilgiden yoksun olduklarını söyleyen Gorgias, ikna sanatına, sözün terbiye edilip geliştirilmesine büyük bir önem vermiştir.

Doğa felsefesinin temel problemi olan varlığı bilme girişimin anlamsız olduğunu öne sürmüş ve bunu kanıtlamanın uğraşı içinde olmuştur. Onun düşüncesinde, ne varlığın var olması, ne bilinmesi ne de bir başkasına aktarılması mümkün değildir. Ünlü üçlü argümanı bu konuda Gorgias'ın rölativizminin ve kuşkuculuğunun kesin bir ifadesini gösterir;

"Hiç bir şey yoktur; bir şey varsa bile bilinemez; bilinse bile başkalarına bildirilemez."

Gorgias'ın gerçekten bunu mu kastettiği yoksa bu tezlerin sadece hitabetin insanları en saçma iddiaları kabul etmeye nasıl ikna edebileceğini göstermek üzere yapılan denemelerin başlangıç noktasını mı oluşturduğu tartışılmıştır. Belki de Gorgias, Elea'nın varlık (being), varlık olmayan (non-being), değişim (change) anlayışları ve bizim değişebileni tanıma yetimizin dışında olarak, gerçekten felsefenin umutsuz bir biçimde bizatihi kendini yalanlamak olduğu sonucuna varmıştır.

Bu yoruma göre, bu 3 itidalsiz noktadaki formülasyon, felsefenin anlamsız olduğunu gösteren bir dizi düşüncenin parçasını oluşturur. Şu halde Gorgias, hitabet uygulamasına sadece bir ikna yöntemi olarak geçmiştir; zira artık doğru bilginin mümkün olduğuna inanmamaktadır. Bu görüşe göre, rasyonel tartışma (discussion) ve rasyonel kanaat (conviction) var olamaz, var olan sadece ikna sanatıdır.

Gorgias'a göre hitabet (rhetoric), münakaşa ve rasyonel kanaat aracı değil, bir ikna yöntemi olarak geliştirilmek için vardır. Onun için iknanın başta gelen amacı dinleyicilerin görüş ve tutumlarını değiştirmektir. Kısaca belirtmek gerekirse, Gorgtas, dinleyicilerin herhangi bir şeyi kabullenmeleri ve doğru bilgiyi elde ettikten sonra muhtemelen görüşlerini değiştirmeleri için uğraşmıyor. Doğruyu yanlıştan, geçerliyi geçersizden ayırmak gibi bir derdi de yok; sadece dinleyiciyi etkilemeye çalışıyor. Hitabet öncelikli olarak bir kandırmaca aracı haline geldi, en iyi argüman­la ikna olmaya açık katılımcıları olan bir söylem değil.

Gorgias doğru bilginin imkansızlığını açık seçik ileri sürmekte ve bu sözleriyle de felsefede Septisizm denilen öğretinin başlamasına düşünsel ortam hazırlamaktadır. Platon retoriğin özünü ve değerini araştırdığı Gorgias diyalogunda onun retorikçi yanını över. Gorgias şiire rakip olabilecek etkili bir düzyazı geliştirmeye çalışmış ve bu amaçla üslup çalışmalarını retoriğin önemli bir bölümü haline getirmiştir.

Ek Bilgiler

M.Ö. 5.yy.ın ilk çeyreğinde Sicilya’nın Leontinoi kentinde .....ya gelmiş olan Gorgias, Syrakusalılara karşı yardım istemek için 427 yılında elçi olarak Atina’ya gittiği zaman artık iyice yaşlanmıştı. Olası görünse bile yaşamının üç evreye —doğa filozofu (“öğrencisi olduğu Empedokles’in etkisi altında), diyalektikçi (Elea okulunun etkisiyle) ve retorikçi (Kolrax ile Teisias’ın etkisi altında) — ayrıldığı yine de kesinlikle söylenemez. Retorikle ilgili eserlerinden geniş kapsamlı fragmanlar ve “Helena ile “Palamedes” adlı iki konuşma metni günümüze kalmıştır. Her çeşit ciddi felsefeyi, her gerçek bilimi kökten reddeden “Varolmayan Üstüne” başlıklı eserinden —görünüşe göre yazar bu arada kendini tamamen retoriğe vermişti— uzun ve tipik bir bölüm aşağıya alınmıştır. H. Gomperz ve W. Nestle gibi kimi çağdaş bilgeler, bu eserde yer alan üç sayı ve paralojizme dayalı “argümanları” Gorgias’ın bir ‘oyunu”, içeriğiyle ciddi bir şey kastetmediği sofistik retorik bir gösterişi diye açıklamaktan yanadır.

Oysa bu görüş, Gorgias’ın argümanlarına temel teşkil eden Zenon’un diyalektiği ile karşılaştırılarak çürütülmüştür. Ayrıca Gorgias’ın üçüncü say için sıraladığı argümanlar, onun burada bilgi kuramının (ve dil felsefesinin) gerçek sorunlarına, nesnenin düşünen özneyle ya da düşünceyle, düşüncenin de kendisini ifade eden sözle ilişkisi sorununa ciddi şekilde eğildiğini göstermektedir. Ve bu Gorgias aslında hiçbir şeye inanmamakta ya da yeryüzünde tek bir şeye inanmaktadır: Sözlerin gücüne, ustalıkla biçimlendirilmiş ve ince bir üslup verilmiş sözlere; o bu sözlerin insanı şaşılacak derecede etkilediği kanısındaydı, hatta yurttaşlarında yarattığı mucizeyi etkileri sanatı sayesinde kendisi görmüş, yaşamıştı, üstelik ciddi şekilde inanmadığı, ne uzmanlığına (meğer ki salt biçimsel retorik alanında olsun) ne de karakterine özgü olmadığı halde.

Çünkü Gorgias’ın “sanatının amacı gerçeği idrak etmek değil, sadece eleştiriden uzak dinleyici kitlesinin gözünü bağlayan, bir Thukydides’in üslubunu bile derinden etkileyen parlak bir görünüşe ulaşmaktı; ayrıca bu sanat, Delphoi’deki tanrıya kendi adına som altından bir heykel adayabilecek kadar gelir elde etmesi ne de yaramıştır. Ne var ki, Protagoras ile önde gelen diğer sofistlerin insanları eğitme ve onlara ‘erdemi” öğretme konusundaki iddialarını manevi bir değişimden sonra ilkesel olarak terk eden, kendini teori ve pratikte tamamen retoriğe veren Gorgiasın davranışı, Platon’un belirleyici hükmüne göre, bu sofistler için çok tipiktir. Öyle ki günün birinde bu sofistler, Grek ulusunda öncü güç olan her çeşit ciddi felsefeyle rekabete girişecektir. Bu yüzden, gerçek varlığı arayan ve bulan Platon’un, parlak görünüşün ustasıyla, yani retorikle MÖ. 392 yılında “Gorgias” adlı ünlü diyalogunda giriştiği yok edici hesaplaşma, bunun yalnız nesnel bir hak ve yetkiden dolayı değil, üstelik —bir an Platon’un karakterini ve ..... görüşünü düşünürsek— deyim yenindeyse psikolojik bir zorunluluktan dolayı gerçekleştirildiği göz önüne alınırsa anlaşılır.

sevgen
06-18-2010, 04:09 PM
Tertullian Kimdir?

(Tahminen 155 - 220)

Hıristiyan kilisesi, Gnosis'in tam karşıtı olarak, dogmayı her zaman bilgiden üstün saymıştır. Ancak bu konuda da kilise çerçevesinde çeşitli eğilimler; felsefeye dost olan, felsefeye düşman olan akımlar vardır. Felsefeye karşı olumlu bir tutum alanlara düşman olanlardan birisi de Tertullian'dır.

Ona göre dogmaları, içeriği ne olursa olsun, yalnızca "iman" ile benimsemek gerektir. Biz dogmayı yorumlamak, ona göre bir anlam vermek hakkına sahip değiliz. O kadar ki Tertullian daha da ileri giderek, dogmanın akıla tümüyle "aykırı" olabileceğini de savunur.

Söz gelişi Hıristiyanlıktaki Allah'ın insan biçimine girdiği ve bir insan olarak acı çektiği dogması, akla tümüyle aykırı olan bir düşünce, bir paradokstur. Buna rağmen dogmalara inanmak gerekir, çünkü dogmalar aklı alçak gönüllü olmaya zorlar. Böylece Tertullian, dogmaların felsefî yorumunu tümüyle reddeder.

Ona göre dinî inanç ile felsefî bilgi birbirinin karşıtıdır. "İmkânsız olduğu için inanıyorum", yani inandığım şeye, akıla karşı olduğu için inanırım sözü, doğrudan doğruya Tertullian tarafından söylenmemişse bile, onun anlayışını çok güzel açıklar. Ancak tüm bu anlayışlar Tertullian'ın, aynı zamanda, Antik felsefenin de etkisi altında kalmasına engel değildir. Nitekim Tertullian'ın Stoa'nın etkisiyle yazılmış olan ruh ile ilgili bir kitabı vardır. Tertullian, imanı bilgiden "üstün" tutan bir düşünce akımına önderlik etmiştir.

sevgen
06-18-2010, 04:11 PM
Louis Althusser Kimdir? (1918-1990)

Louis Pierre Althusser (16 Ekim 1918- 23 Ekim 1990) Marksist düşünür.

Cezayir’de doğdu ve ileride felsefe profesörü olacağı École Normale Supérieure’de okudu. Fransız Komünist Partisi ’nin önde gelen akademik sözcülerindendi ve argümanları sosyalist projenin ideolojik kuruluşuna dönük çeşitli karşıt iddialara birer yanıttı. Bunlar hem Marksist toplum bilimi ve ekonomiyi etkilemeye başlayan deneyciliğin/ampirizmin etkisini hem de Avrupa Komünist Partileri'nde bölünmeye neden olmaya başlayan insancıl ve demokratik sosyalist yönelimlere dönük artan ilgiyi içeriyordu. Althusser’in, diğer Fransız Yapısalcılık okullarıyla ilişkisi basit bir ilgi olmamasına ve Yapısalcılık düşüncesine ciddi eleştiriler getirmesine rağmen, çoğunlukla Yapısalcı Marksist bir düşünür olarak kabul edilmiştir.

Althusser'in Felsefesi

Althusser’in erken dönem çalışmaları, Karl Marks ’ın Kapital’ini Althusser ve öğrencilerinin yoğun bir felsefi tekrar okumalarını bir araya getiren etkileyici Kapital’i Okumak isimli çalışmayı içerir. Kitap “politik ekonominin eleştirisi” olarak Marksist teorinin felsefi durumunu ve bunun nesnesini yansıtır. Bu çalışmanın İngilizce çevirisi sadece Althusser ve Étienne Balibar’ın yazılarını içerirken, esas Fransızca kitapta Jacques Ranciere , Pierre Macherey ve diğerlerinin ek makaleleri de bulunmaktadır. Proje, Marksizm dahilinde, Althusser’in çok yakın ilişki içinde olduğu Jacques Lacan tarafından üstlenilen Freud’a çağdaş psikoanalitik dönüş çalışması ile oldukça benzerdir. (Althusser’in Lacan ile kişisel ve mesleki ilişkisi çok karmaşıktı; ikili bazen çok yakın arkadaş ve dost bazen düşmandılar) Bazen kendisi, argümanlarını çelişkiyi tahrik etmek için kasten abartsa da, Althusser’in bir çok teorik pozisyonu Marksist felsefede oldukça etkili olmuştur. Althusser Genç Marx Hakkında adlı eserinde bilim felsefecisi Gaston Bachelard’dan aldığı bir terimi Genç Marks’ın “Hegel ve Feuerbach etkisindeki” yazıları ile daha sonraki Marksist yazıları arasındaki “epistemolojik kopuşu” ortaya koymak için kullanmıştır. Marksizm ve Hümanizm adlı eseri, bir burjuva ideolojisi olan hümanizmin yansımaları olarak sık sık Marksistler tarafından öne sürülen “insan potansiyeli” ve “insan doğası” gibi düşüncelerin yanlışlığını ortaya koyan Marksist teorinin güçlü bir hümanizm karşıtı tezini ortaya koydu. Çelişki ve Üst-Belirlenme adındaki çalışmasında, politik durumlarda çoklu nedenselliğin daha karmaşık bir modelinin “çelişki” düşüncesinin yerini alması için psikanalizden üst belirlenme düşüncesini ödünç almıştır ( Antonio Gramsci’nin hegemonya düşüncesi ile oldukça yakın bir düşüncedir) Althusser daha çok bir ideoloji teorisyeni olarak bilinir, en çok tanınan eseri İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları: Bir Soruşturmaya Dönük Notlar’dır. Çalışma aynı zaman da Antonio Gramsci’nin hegemonya teorisine dayanarak ideolojinin kapsamını oluşturur. Hegemonyanın sonuç olarak tamamen politik güçler tarafından oluşturulduğu yerde, ideoloji Freud’un ve Jacques Lacan’ın sırasıyla bilinçsiz ve ayna-fazlı düşüncelerini kullanır ve bizim kendinin anlamlı bir içeriğe sahip olarak ulaşmamıza izin verdiği yapı ve sistemleri tanımlar. Althusser için bu yapılar, hem bastırmanın hem de kaçınılmazlığın temsilcileridir – ideolojiden ve onun nesnesi olmaktan kaçmak imkansızdır. İdeoloji ve bilim veya felsefe arasındaki ayrım epistemolojik kopuş ile bir seferde ve her şey için sağlanamaz: bu “kopuş” kronolojik olarak sağlanan bir olay değil işleyiştir. Nihai bir zafer yerine ideolojiye karşı sürekli bir mücadele söz konusudur: İdeolojinin tarihi yoktur.

Üretimin nihai koşulu üretim koşullarının yeniden üretilmesidir. Bu yeniden üretim, üretim güçlerinin yeniden üretimi (iş gücü) ve var olan yeniden üretim ilişkilerinin yeniden üretimi ile olur. Üretim ilişkilerinin yeniden üretilmesi Devletin İdeolojik Aygıtları ile olmaktadır.

Althusser’e göre toplum ekonomik, siyasal ve ideolojik pratiklerden oluşmaktadır. Burada pratiği Althusser, belli insan emeği ile etkilenmiş, belli üretim araçları kullanarak, belli bir ürünün iletişim süreci olarak tanımlar.

Althusser’e göre kapitalizm üretken bir sistem olarak üretim koşullarını yeniden üretir. Yeniden üretim işgücünün düzenin kurallarına uymasının sürdürülmesidir. İş gücünün üretilmesi aileyi, ustalığın ve tekniklerin öğrenilmesi öğretim ve eğitim sistemini gerektirir.

Devlet toplumsal üretimin toplumun tümünün rızasıyla yapılmasını uzun dönemde sermayenin ve yönetici sınıf bloğunun hegemonyasını sürdürmesini güvence altına alan yapıdır. Üretimin yapıldığı aygıtlar, devlet tarafından örgütlenmiş olsun olmasın Devletin İdeolojik Aygıtlarıdır (DİA).

Bazı Seçme Eserleri

Türkçedeki Mevcut Eserleri

- Montesquieu Siyaset ve Tarih İthaki Yayınları

- Marx İçin İthaki Yayınları İthaki Yayınları

- Yeniden - Üretim Üzerine İthaki Yayınları

- Sanat Üzerine Yazılar 1 Felsefi ve Siyasi Yazılar İthaki Yayınları

- Lenin ve Felsefe İthaki Yayınları

- John Lewis'e Cevap İthaki Yayınları

- Güncel Müdahaleler İthaki Yayınları

- Felsefe ve Bilimadamlarının Kendiliğinden Felsefesi (1967) İthaki Yayınları

- İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları İthaki Yayınları

- Tutsaklık Güncesi Can Yayınları

- Özeleştiri Ögeleri Belge Yayınları

- Gelecek Uzun Sürer Can Yayınları

- Makyavel'in Yalnızlığı ve Başka Metinler Althusser'in Mirası Epos Yayınları

- Kapital'i Okumak Belge Yayınları

- İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları İletişim Yayınları

Yayımlanan Eserleri

- Montesqieu, politika ve tarih (Montesquieu, la politique et l'histoire), PUF, 1959.

- Marx İçin (Pour Marx), Maspero, « Kuram » dizisi, 1965.

- Kapital'i okumak (Lire Le Capital), (Etienne Balibar, Roger Establet, Pierre Macherey ve Jacques Rancière'le birlikte), Maspero « Kuram » dizisi, 2 cilt, 1965.

- Lenin ve Felsefe (Lénine et la philosophie), Maspero « Kuram » dizisi, 1969.

- John Lewis'e cevap (Réponse à John Lewis), Maspero « Kuram » dizisi, 1973.

- Felsefe ve bilim adamlarının kendiliğinden felsefesi, Philosophie et philosophie spontanée des savants (1967), Maspero « Kuram » dizisi, 1974.

- Özeleştirinin temelleri (Éléments d'autocritique), Hachette « Analiz » dizisi, 1974.

- Konumlar (Positions), Éditions Sociales, 1976.

- XXII. Kongre (XXII'e Congrès), Maspero « Kuram » dizisi, 1977.

- Komünist parti'de daha fazla süremeyecek olan (Ce qui ne peut plus durer dans le parti communiste), Maspero « Kuram dizisi », 1978.

- Gelecek uzun sürer (L'avenir dure longtemps), Stock / IMEC, 1992.

- Tutsaklık Güncesi (Journal de captivité, Stalag #4 1940-1945), Stock / IMEC, 1992.

- Psikanaliz üzerine yazılar. Freud ve Lacan (Écrits sur la psychanalyse. Freud et Lacan), Stock / IMEC, 1993.

- Felsefe üzerine (Sur la philosophie), Gallimard « Sonsuz » dizisi, 1994.

- Felsefe ve marksizm: Fernanda Navarro'yla söyleşiler (Philosophie et marxisme : entretiens avec Fernanda Navarro (1984-1987)

- Felsefenin dönüşümü: Grenada Konferansı (La Transformation de la philosophie : conférence de Grenade) (1976).

- Felsefi ve politik yazılar 1 (Écrits philosophiques et politiques 1), derleyen: François Matheron, Stock / IMEC, 1994.

- İyi duygular enternasyonali (L'internationale des bons sentiments) (1946)

- Hegel'e dönüş (Le retour à Hegel) (1950)

- Evlilik müstehcenliği hakkında (Sur l'obscénité conjugale) (1951)

- Sınırları içinde Marx (Marx dans ses limites) (1978)

- Yeniden üretim üzerine (Sur la reproduction), PUF, « Güncel Marx Tartışmaları» dizisi, 1995.

- Felsefi ve politik yazılar 2 (Écrits philosophiques et politiques 2), derleyen: François Matheron, Stock / Imec, 1997.

- Machiavelli ve biz (Machiavel et nous) (1972-1986)

- Feurbach üzerine (Sur Feuerbach) (1967)

- Lévi Strauss üzerine (Sur Lévi Strauss) (1966)

- Brecht ve Marx üzerine (Sur Brecht et Marx) (1968)

- Cremonini, soyutun ressamı, (Cremoni, peintre de l'abstrait) (1977)

- Lam (1977)

- Machiavelli'nin yalnızlığı (Solitude de Machiavel), Yves Sintomer'nin sunuşuyla, PUF « Güncel Marx Tartışmaları» dizisi, 1998.

sevgen
06-18-2010, 04:13 PM
Thrasyllos Kimdir?

Miladın I. yılında yetişmiş olan Eflatunculardandır. Mısır'daki Myndes kasabasında doğmuştur. Matematik ve astrolojiyi felsefeye karıştırmış ve gelecek hakkında bilgi edinmek isteyen İmparator Tiberius, onun kahinliğinden yararlanmıştır. Thrasyllos, bu imparator üzerindeki nufuzunu, onu daima iyiliğe yöneltmekte kullandı; fakat bu nüfuz uzun süre sürmemiş ve kendisi imparator tarafından idam ettirilmiştir.

Thrasyllos, Plotinos'un pek saygı gösterdiği bir çok eserler yazmışsa da, bunlar kaybolmuştur. Ondan kalan tek şey, Eflatun'un diyaloğlarını üçlüklü bölümlere ayırarak sınıflamış olmasıdır. Diogéne Laérce, Demokrit'ten söz ederken, Thrasyllos'un şu sözlerini nakleder: "Eğer Anterastlar, Eflatun'un olduğu doğru ise, demokrit kendisini tanıtmadan gelip, filozof atlete benzer, iddiasında olan Sokrat'la felsefeye dair tartışmalara girişen Opid ve Anaxagor'un öğrencisidir" ve Demokrit'in Fisagorculara da öğrencilik yapmış olduğunu, bu filozofa dair diğer bilgileri "Demokrit'in Kitaplarını Okumaya Giriş" adlı eserinden aldığını kaydeder.

Diogéne Laérce, Eflatun'un diyaloglarırı hakkında yazdıklarını da Thrasyllos'tan nakleder. Vorlander de, bu filozof hakkında, Eflatun'dan söz ederken, "İmparator Tiberius'ün döneminde yaşamış olan Yeni Fisagorcu Thrasyllos tarafından dörder eseri kapsayan dokuz dergi halinde düzenlenmiştir" der. Thrasyllos Eflatun ve Demokrit hakkında esaslı bilgiler veren eski bir felsefe tarihçisidir.

sevgen
06-18-2010, 04:16 PM
Felix Gouattari Kimdir? (1930-1992)

Düşüncelerinde ruhsağaltımı ve siyaset konuları üzerinde etkin bir biçimde duran, özellikle Gilles Deleuze ile birlikte yaptığı ortak çalışmalarıyla tanınan Fransız ruhsağaltımcı ve felsefecisidir.

Guattari'nin Deleuze'den bağımsız yaptığı felsefe çalışmaları hem sayıca yok denecek kadar azdır hem de Deleuze ile birlikte verdikleri özgün düşüncelerin yanında felsefeye çok önemli bir katkıları olduğu söylenemez. Bu nedenle Guattari'nin hemen bütün önemli düşünceleri Deleuze ile girdikleri üretken işbirliği sonucunda ortaya konmuş düşünceler olarak değerlendirmek olanaklıdır.

Burada Guattari'nin kendi düşünceleri olarak anılan her düşüncenin en az onun kadar Deleuze'ün de olduğunu anımsatmakta yarar vardır. Deleuze ile Guattari yeni düşünme, yazma, öznellik ve siyaset biçimleri yaratmak amacıyla birlikte post-modern düşünce serüvenleri yaşamışlardır. Her ne kadar post-modern söylemi, bir tür bilinemezcilik ve tutuculuk konumu olarak gördüklerinden benimsememişlerse de kendi düşünme yordamları çoğunlukla post-modern söylemin ilk örneklerinden biri olarak gösterilmektedir.

Felsefe açısından bakıldığında, Deleuze ile Guattari geleneksel felsefenin karşısında "gündelik yaşam felsefesi" diye adlandırılan felsefe konumunun önünü açmaları bakımından da son derece değerli düşünceler vermişlerdir. 1972 yılında yayımladıkları en çok ses getiren kitapları Anti-Oedipe (Karşı Oedipus), modernliğin egemen söylemlerinin, arzuyu bastırmak yoluyla ortaya faşist öznellik biçimleri çıkararak devrimci hareketlerin önünü kesen kapitalist kuramların ve tasarımların kışkırtıcı bir eleştirisidir. Bu yerleşik kapitalist duruma karşı Deleuze ile Guattari, bireylerin baskıcı modern kimliklerin üstesinden gelebilecek "arzulayan göçebeler" olarak konumlanacakları post-modern bir var oluş biçimini savunmaktadırlar.

Deleuze ile Guattari kapitalizmin salt birey ile ilgilendiği için, buna bağlı olarak da kilise, aile, okul ve düşünülebilecek her türden toprağa bağlı grubun toplumsal düzenleme yoluyla dağıtılması. ya da "yurtsuzlaştırılması" amacı güttüğünden, özü gereği şizofrenik bir dizge olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ancak bununla beraber kapitalizm işleyebilmek, kendi varlığını sürdürebilmek için birtakım toplumsal gruplaşmalara gereksinim duymaktadır. Bu nedenle yeni aile, devlet gibi gruplaşma biçimlerine, yani birtakım yeni toplumsallaşmaların yeniden gövdelenmesine, yer yurt edinmesine belli ölçülerde izin vermektedir.

Bütün bu olaylar Deleuze ile Guattari'ye göre hepsi aynı anda ve hep birlikte olmaktadırlar. Bu anlamda bütün kültürlerin yaşamı bir yandan çökertilirken öbür yandan yeniden kapitalist bir biçimde yapılandırılmaktadır. Bu aynı anda olmaktalıkla kendisini açığa vuran ayrım, Deleuze ile Guattari'ye diyalektiğin tarihsel bakımdan kaçınılmazlığını kabul etmeksizin toplumsal ve maddeci olabilecek Marxçılık sonrası bir çözümleme olanağı sunmaktadır. Deleuze ile Guattari'ye göre, toplumsal yaşamı köklü bir biçimde yurtsuzlaştıran kapitalizm, daha doğrusu "uygar kapitalist makine", bütün öğeleriyle tarihin sonuna gelindiğinin en temel göstergesidir. Kendi bedeninin, emeğinin, özel yaşamının tek sahibi olduğunu düşünerek yaşayan kapitalist bir birey icat edilmiştir. Söz konusu yurtsuzlaştırma işleminin tam anlamıyla gerçekleştirilebilmesi için, kutsal olan ne varsa -kuttörenler, gelenekler, görenekler vb.- hepsi de yok edilmelidir.

Kapitalizmin şu ya da bu türden kutlu bir dizgeye, hele de inanç dizgelenişine gereksinimi yoktur çünkü. Özerk birey ülküsünü bastıran her şeyin kafasını uçuran kapitalizm, bu anlamda kendisine seçenek oluşturabilecek değerde bir başka dizgenin yaşamasına izin vermeyecek denli başlı başına "yetkin" ama savaşılması gereken bir dizgedir. Deleuze ile Guattari bu durum saptamasının ışığı altında, kapitalizmin gerçekliğinin tarihte bilinen en büyük "arzu bastırma hareketi" olduğunun altını özellikle çizerek, bunun böyle olmasının başlıca nedeninin kapitalizmin şizofrenik yapısında aranması gerektiğini savunmuşlardır. Yurtsuzlaştırma harekâtı aralıksız süren bir yeniden yurtlulaştırma ile birlikte yürütülürken, eski yerleşik biçimlerin kodlarının acımasızca sökülmeleri söz konusudur.

Buna bağlı olarak devlet, aile, vatan hep başka biçimlerle yeniden yapılandırılmakta, bütün bunlar yapılırken kapitalizmin genel bastırma taarruzu kurallarla meşru kılınmaktadır. Kapitalist dizgenin "normal" saydığı kişi, bu açıdan bakıldığında, toplumsal sınırlar içindeki kafeste tutulması başarılabilen "nevrotik kişilikli" bir insan olmak zorundadır. İnsanlar kendilerine çocukluklarından itibaren bir "ben", kapitalist .....yı istenen ve izin verilen sınırlar içinde deneyimleyebilecekleri bir öznel konum edinmek zorundadırlar. Kız çocukları babalarını kazanmak için anneleriyle, buna karşı erkek çocukları annelerini kazanmak için babalarıyla bir savaşım içinde olacaklardır. Son çözümlemede, "Oedipus" ve "Elektra" kompleksleriyle biçimlenen çocuklar, yapıntı ama sahte bir suçluluk duygusuyla kapitalizmin enkazları olarak dizgede kendilerine çok da bulunmayı istemedikleri bir yer bulmak zorunda kalmaktadırlar.

Deleuze ile Guattari kapitalist .....ya ilişkin bu ilk belirlemelere dayanarak, Lacancı ruhçözümleme düşüncesinin sağladığı ışıktan da yardım alarak, Karşı Oedipus adlı çalışmalarında bütünüyle siyasal içerimleri gözetilerek oluşturulmuş bir arzu çözümlemesi sunmaktadırlar. Bu çözümlemeye göre, arzu iki seçenek arasından ya birine ya da öbürüne yönelmiştir. Ya kendini sürekli olarak olurlamaktadır ya da temele iktidarı koyarak düzenin kurulup kollanmasını kendisine amaç edinmektedir. 68'lerin devrim girişimine ilişkin ayrıntılı çözümlemelerini ardalanda tutarak, işçi sınıfının Marx'ın öndeyilediğinin tersine tarihsel misyonunu yerine getiremeyişi olgusu üzerine odaklanan Deleuze ile Guattari, insanların anarşik anların sağladığı özgürlüğe yönelmek yerine, öteden beri var olan baskıcı düzeni yeniden kurmayı yeğlemiş olmaları gerçeğine parmak basarlar. Söz konusu durum onlara göre bütünüyle Nietzsche'nin "efendi/köle (ahlâkı)" ilişkisi için verdiği açıklamayı doğrulamaktadır. Bu bağlamda, hem Marx sonrası hem de Freud sonrası bir konum olarak baştan sona Nietzscheci düşüncede köklendirirler düşüncelerini. Bu yeni bakış açısından Deleuze ile Guattari, "üretken arzu" diye yeni bir tasarım ortaya atarlar.

Marxçılığa göre hiçbir insan söylemi tek başına söylenecek son sözü söyleyemez, bu nedenle üretim ile ideoloji arasında her zaman için bir karşıtlık bulunduğundan, arzu konusunun da son çözümlemede üretim ilişkileri bağlamına yerleştirilmesi gerekmektedir. Öte yanda Freudculuğa göre bilincin her zaman dışardan, yani bilinçdışından üretildiği için asla güvenilir olmayışı arzu için de aynen geçerlidir. Deleuze ile Guattari'nin "üretken arzu" tasarımları bu anlamda hem arzunun ilkece ideolojiye ait olduğunu ileri süren Marxçı anlayışı, hem de arzunun bilinçdışı kaynaklı olduğunu vurgulayan Freudcu yaklaşımı bütünüyle reddetmektedir, Söz konusu üretken arzu tasarımına en genel anlamda Nietzsche'nin "erk istenci " anlayışının bir uzanası olarak bakılabilir. Buna göre üretken arzunun erk isrenci "tepkici" bastırma arzusuyla, yani köle zihniyetiyle dengede tutulur. Papazlardan ahlâkçılara, gizemcilerden çilecilere değin bütün denetçiler üretken arzunun etkin güçlerini kendisine karşı yöneltmenin peşindedirler. Arzuyu arzunun kendisini denetlemek amacıyla kullanan denetçiler, bunu yaparlarken her türden etkin arzunun dışavurumunun "suçluluk duygusu" olarak yaşanacağı bir ruh hastalığı yaratmaktadırlar. Burada önemle vurgulanması gereken, şizofreninin insanın üretken arzusunu dışavurabilmesi için bir model olarak görülüyor olmasıdır. Dolayısıyla Deleuze ile Guattari'nin şizofreniden anladıkları tedavi gerektiren bir ruh hastalığı olmaktan çok arzunun üretkenliğini sürekli olurlayan etkin bir şizofrenik var oluştur. Buna göre Marxçılığın öngördüğü gibi sınıf savaşımı diye bir şey söz konusu değildir toplumda, çünkü yalnızca er ya da geç herkesin bir köle olduğu tek bir sınıf vardır; o da kapitalizmin kölelerinden bazılarının öteki kölelere hükmettiği kölelik sınıfıdır. Böyle bir toplumsal durum içinde Deleuze ile Guattari'ye göre arzulayan hiçbir bireyin kendi başına arzusunu doyuma kavuşturmak gibi bir yetisi yoktur. Her birey iki kutup arasında bir yerlerde ama öyle ama böyle kendi bulunduğu yerin tutsaklığını yaşamaktadır.Bu iki kutuptan ilki devrimci ama toplum karşı olan "şizoid arzu'yken, ötekiyse toplumsal olarak kodlanmış, üstelik de kendi bastırılışına gönül rızası gösteren "paranoid arzu" dur. Açıkça görüleceği üzere Deleuze ile Guattari bu açıklamalarıyla Marxçıliğın ya da Freudculuğun açıklama yapılarında içerimlenen sınırlamalara düşmeden, gerek kapitalist toplum gerekse ruhçözüınleme üstüne konuşabilmeye olanak tanıyan yepyeni bir sözdağarı doğrultusunda açılimları bir hayli fazla olan bir dil oluşturmuşlardır. Bu sözdağarının en önemli terimleri kısa tanımlarıyla şu biçimde ortaya konabilir: [Makiııeler] Lacancı özne tasarımından kaçınmak amacıyla tasarlanmış, fiziksel, düşünsel ya da duygusal akışın herhangi bir noktasında belli bir yapıyı terk eden ya da bu yapının içine giren şeyler. Sözgelimi bebeğin ağzı ağız makinesi iken annenin memesi meme makinesidir. Bu iki makine atasında hep bir akış söz konusudur. (Organları olmayan beden] Artaud'dan alınma bir deyiş. Hükümet ya da üniversite gibi her türden örgütlü yapıya verilen ad. Organları olmayan bedenler ile arzulama makineleri aynı şeyin iki farklı durumuna karşılık gelirler; her ikisi de akışı denetleyen örgütlü üretim dizgesinin parçalarıdır. Organları olmayan bedenler, arzunun özgür dışavurumuna ket vuran güçlerdir. Arzulama Makineleri Organları olmayan bedenlerle bağlantılı, kendisini üretken arzulara adamış olan makineler. [Paranoyak makine] Organları olmayan bedenler tarafından tanınmayan arzulama makinelerine verilen ad. [Kaydedici makine] Organları olmayan bedenlerin etkisindeki arzulama makinelerine verilen ad. [Sociur] Bir toplumu oluşturan organları olmayan beden: yabanıl toplumlardaki yeryüzünün bedeni, barbar toplumlardaki despotun bedeni, kapitalist toplumlardaki sermayenin bedeni gibi.

[Göçebe özne] Anlık kararlara, anlara bağlı olarak yaşayan, bir arzulama makinesi olarak olanaklarını sürekli değiştirme ve yerine yenilerini koyma yetisi taşıyan özne. Deleuze ile Guattari'nin oluşturdukları "göçebe düşünce"nin karşılığını, yalnızca toplum ile siyaset konularında değil, doğrudan yazın ile sanat alanlarına ilişkin düşüncelerinde de görmek olanaklıdır. Nitekim sanat yapıtları başlı başına bir "arzulayan makine" olduğunu ileri süren düşünürler, ressam olsun yazar olsun bütün büyük sanatçıların, içlerindeki arzu kımıltıları ile akışlarının ne pahasına olursa olsun peşine düşmekten kendilerini alıkoyamayan özel doğada insanlar olduklarını belirtmektedirler. Sanatta "biçem" diye adlandırılan da bu kımıltılar ile akışların peşinden nasıl gidildiğinden başka bir anlamı yoktur. Deleuze ile Guattari'ye göre başta yazın olmak üzere bütün sanatlar bu anlamda tıpkı şizofreni gibidirler; sanat deneyimi önceden belirlenmiş belli işlevleri ve amaçları olan ussal bir izlence doğrultusunda belli anları peş peşe yaşamak değil, sonunda ne olacağı baştan kestirilemeyen serüvenlerle dolu bir süreçtir. Sanat, geleneksel düşüncelerin savunduğunun tersine, Deleuze ile Guattari'ye göre bir anlatım biçimi olmaktan çok arzunun önü alınamaz bir biçimde çoğalttığı, üretken akışına dur denilemeyen bir üretim biçimleri çokluğudur. İki düşünürün "Kapitalizm ve Şizofreni" genel tasarısı altında ortaklaşa yaptıkları öteki önemli çalışmalar şunlardır: Kafka Minör Bir Yazına Doğru (Kafka: pour une litterature mineure, 1975), Köksa p (Rhizome, 1976), Bin Yayla (Mille Plateaux, 1980), Felsefe Nedir? (Qu'est-ce que la Philosophie?, 1991). Guattari'nin Deleuze'le tanışıp yola koyulmadan önceki başlica yapıtları arasında ise Prychanalyse et Transversalite (Ruhçözümleme ve Yoldan Çıkma , 1972), La Revolution moleculaique (Moleküler Devrim, 1977) L'Inconsıcient machiniqaı (Makineleşmiş Bilinçdışı, 1979) sayılabilir.

sevgen
06-18-2010, 04:18 PM
Friedrich Engels Kimdir?

Friedrich Engels (o. Fredrih Engels d. 28 Kasım 1820, Wuppertal - ö. 5 Ağustos 1895, Londra), 19. yüzyıl Alman politik filozof. Birlikte çalıştığı Karl Marx'la beraber, Komünist Manifesto'yu (1848) yazarak komünist kuramı geliştirdi. Marx'ın ölümünün ardından Kapital'in son iki cildini, Marx'ın yazılarını düzenleyerek tamamladı.

Hayatı

Engels, (şimdiki Wuppertal) doğdu. Bir Alman tekstilcinin en büyük oğluydu. Genç bir adamken, babası onu Manchester'daki pamuk fabrikasının yönetimine yardımcı olması için İngiltere'ye gönderdi. Tanık olduğu yaygın yoksullukla sarsıldı, 1845 yılında yayımlanan bir yazı kaleme aldı: 1844 Yılında İşçi Sınıfının Koşulları.

Aynı yıl, editörlüğünü Paris'teki Karl Marx'ın yaptığı Franco-German Annals adlı dergiye yardım etmeye başladı. Marx'la kişisel olarak tanışmalarının ardından ikisi de kapitalizm üzerine aynı bakış açısına sahip olduklarını fark ettiler ve birlikte çalışmaya karar verdiler. Marx'ın 1845 Ocağında Fransa'dan sürülmesinden sonra, diğer Avrupa ülkelerine nazaran daha fazla ifade özgürlüğü vaad eden Belçika'ya gitmeye karar verdiler.

1845 Temmuzunda Engels, Marx'ı İngiltere'ye götürdü. Burada Engels, İrlandalı emekçi bir kadın olan Mary Burns'le tanıştı ve Burns ölünceye dek onunla birlikte yaşadı. Daha sonra kız kardeşi Lizzie'yle yaşamaya devam etti. Bu kadınlar onu, içlerinde George Harney'in de olduğu Çartist hareketin liderleriyle tanıştırdılar. 1846 Ocağında Engels ve Marx Brüksel'e döndüler. Burada Komünist Yazışma Komitesi'ni kurdular. Tasarıları Avrupa'nın çeşitli bölgelerindeki sosyalist liderleri birleştirmekti. Marx'ın fikirlerinden etkilenerek, İngiltere'deki sosyalistler Londra'da bir toplantı düzenlediler ve Komünist Birlik adı verilen yeni bir organizasyon oluşturdular. Engels buraya bir delege olarak katıldı ve eylem stratejisinin geliştirilmesinde büyük etkisi oldu.

1847 yılında Engels ve Marx birlikte bir broşür yazmaya başladılar. Temelini Engels'in Komünizmin İlkeleri adlı kitabının oluşturduğu bu 12.000 kelimelik broşür altı haftada bitirildi; amacı komünizmi kitleler için anlaşılabilir kılmaktı. Komünist Manifesto adı verilen bu broşür 1848 Şubatında yayımlandı. Martta Engels ve Marx Belçika'dan kovuldular. Köln'e taşındılar ve radikal bir gazete olan Yeni Ren Gazetesini çıkarmaya başladılar.

Engels, 1848 devriminin aktif bir katılımcısıydı. Elberfeld'deki ayaklanmada aktif olarak bulundu, Prusyalılara karşı düzenlenen Baden Seferi'nde Baden-Palatinate ayaklanmasındaki serbest güçlerin komutanı olan August Willich'in yaveri olarak savaştı.

1849 yılında Engels ve Marx ülkeyi terk etmeye zorlandılar ve Londra'ya gittiler. Prusyalı otoriteler İngiliz hükümetine bu iki adamı sürgün etmesi için baskı yaptıysa da Başbakan Lord John Russell bunu reddetti. Ancak yalnızca Engels tarafından kendilerine sağlanan parayla Marx ailesi büyük bir yoksulluk içinde yaşadı.

1870'te Londra'ya taşınmadan evvel, Engel Marx'a yeterli geliri sağlayabilmek için babasının Manchester'daki fabrikasında çalışmaya gitti. Marx'ın 1883'teki ölümünün ardından, Engels yaşamını Marx'ın yazılarını çevirmeye ve düzenlemeye adadı. Bununla birlikte, tek eşli evliliğin erkeklerin kadınlar üzerinde baskı kurmak için ortaya attığı tek taraflı bir yalan olduğunu söyleyerek feminist kurama önemli katkılarda bulundu. Bu bağlamda komünist kuramı aileyle ilişkilendirerek, erkeklerin kadınlar üzerindeki hakimiyetinin tıpkı kapitalist toplumlarda burjuvazinin işçi sınıfı üzerindeki hakimiyetine benzediğini iddia etti. Engels, 1895 yılında Londra'da öldü. Hiç çocuğu yoktu.

Yapıtları

- Anti-Dühring
- Doğanın Diyalektiği
- Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu
- Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni
- Almanya'da Devrim ve Karşı Devrim
- Alman İdeolojisi (Marx'la Birlikte)
- Kutsal Aile (Marx'la Birlikte)
- Köylüler Savaşı

sevgen
06-18-2010, 04:19 PM
Antonio Gramsci Kimdir? (1891-1937)

Antonio Gramsci (d. 22 Ocak 1891, Sardunya - ö. 27 Nisan 1937, Roma) İtalyan düşünür, siyasetçi ve Marksist kuramcı.

İtalya Komünist Partisi kurucu üyesi ve bir süre lideri. Mussolini'nin Faşist rejimince hapsedildi. Marksist litaratüre katkısı ana olarak hegemonya, sivil toplum, altyapı-üstyapı ilişkileri, toplumda aydınların işlevi üzerindedir. Devlet teorisi üzerine özgün görüşler ileri sürmüş, başta Althusser olmak üzere birçok marksist kuramcıyı derinden etkilemiş, görüşleri Batı Marksizminin temellerini oluşturmuştur.

sevgen
06-18-2010, 04:21 PM
Thukydides Kimdir?

(M.Ö. 460 - 400)

Heredot'tan sonra Yunanlıların ikinci büyük tarihçisi Thukydides'tir. O, Atina ile Isparta arasındaki 30 yıl süren ve M.Ö. 404 yılında sona eren ünlü Pelopponnes savaşları sırasında yaşamış ve bu savaşları tasvir etmiştir. Thukydides, tarihi her şeyden önce, siyasî açıdan inceler ve tarih ile bunun için ilgilenir. "Pelopponnes Savaşlarının Tarihi" adlı yapıtında, özellikle bu savaşların nedenlerini ve sonuçlarını ele alır.

O bu yapıtını, vatandaşlarına siyasî bir eğitim kazandırmak, onları siyasî açıdan bilgilendirmek için yazmıştır. Görüleceği gibi Thukydides, Heredot'a göre, çok farklı bir tarihçidir. Heredot yalnızca bir öykücüdür, oysa Thukydides tarihi, siyasî açıdan ele alan bir tarihçidir. Aralarındaki farklılığa rağmen, her ikisi de tarihçidir ancak tarih filozofu değildir. Bir başka deyişle, her ikisi de tarihi olaylarla ilgilenmişler, tarihin anlamı ve amacını, insanın tarih içindeki rolünü dikkate almamışlardır.

Oysa Demokrit tam bir tarih filozofudur. Onu öncelikle, insanı tarih çerçevesinin bütünü içine yerleştirmek konusu ilgilendirir. Demokrit'in bilmek istediği: İnsanlık nasıl bir başlangıçtan bugünkü duruma gelmiştir, yani insanlık tarihinin evrimi nasıl oluşmuştur?

Doğa filozofları, doğa olaylarının başlangıcını, doğanın özünü, doğanın yapısını öğrenmek istemişlerdi. Demokrit ise, tarih filozofu olarak, ayrıca insanlık tarihinin başlangıcını ve bu tarihe temel olan gerçekleri de bilmek istemiştir.

Demokrit'in bu konuyu gözlem ve deneylere dayanarak cevaplandırması, kabul edilemez. O, insan toplumunun ilk durumuyla ilgili olarak, yalnızca bir tasavvur öne sürer: İnsan, tarihin başlangıcında hayvanlara benzer bir yasam sürmüştür. Doğanın sunduğu meyveleri toplayarak beslenmiş, mağara ya da ağaç kovuklarında barınmıştır.

Özetle: Başlangıçta insanların bir kültürü yoktu. Kültür, yani insanların aletler yapması ancak sonraki bir gelişimin ürünüdür. Hastalık ve ölüm konusunda da insanlar bu ilk dönemde aynı hayvanlara benzer bir yaşam sürmüştür. Hastalıklar karşısında çaresizdiler.

Toplumun bu ilk ve ilkel şeklini yaşayan insan çaresizlikler, korkular içindeydi. Çaresizlikler içinde yaşamak, insana bu çaresizliği çözmeye, bunun için bir şeyler bulmaya yöneltti. Başka bir deyişle çaresizlikler insanı buluşlar yapmaya zorladı. Söz gelişi insan topladığı meyveleri, bu meyvelerin bulunmadığı zamana kadar koruyup, saklamak zorunda kaldı. Soğuktan ve sıcaktan korunmak için evler yapıldı.

Demokrit'e göre bu buluşlar yapılırken, hayvanların yaşamlarından çok fazla şeyler öğrenilmiştir. Söz gelişi kuşlar da yuva yaparlar. Hayvanlara korunmaları için doğanın verdiği silahlar, insanda korunmak için silah yapma düşüncesini doğurmuştur.

Bu türden çaresizlikler ve sıkıntıların neden olduğu buluşlar yardımıyla insan, hayvan yaşamını andıran ilkellikten kendini kurtarmış, kültür yaşamına geçmiştir. Bu gelişmede insanın en büyük başarısı sayılması gereken buluş kuşkusuz "dil" olmuştur. Dil aracılığı ile insan öteki insanlarla anlaşabilme olanağına kavuşmuştur.

Demokrit'e göre tarih, insan kültürünün, insan buluşlarının tarihinden ibarettir. İcatlar tarihi sürekli olarak artan bir gelişmeyi belgeler. Demokrit, gelişmeyi, tarihin odak noktası yapan düşünürdür. O, tutumuyla, kendisine kadar olan Yunan düşüncesine ters düşmüştür. Pek çok ulusun efsanelerinde, tarihin başlangıcında bir mutlu dönem yaşandığı, toplumun bir cennet yaşamı sürdüğü görüşü yaygındır. Eski Yunanistan'da bu görüşü ilk kez Hesiod belirlemiştir.

Ek Bilgiler

Thukydides (M.Ö. 460-M.Ö. 395) yılı civarında doğmuş ve Atina-Sparta Savaşı'ndan sonra, 400'de ölmüştür.

Babası Olorus, Trakya'da madenleri olan zengin bir ailedendi; ayrıca, Perikles'in çatıştığı Sparta yanlısı "tutucu" aristokratik partinin önderi, büyük Atinalı komutan ve devlet adamı Kimon'un da hısmı olduğu sanılmaktadır.

M.Ö. 431 yılında savaş çıktığı zaman henüz pek genç olan Thukydides, ertesi yıl baş gösteren salgında vebaya yakalanmış, fakat iyileşebilmişti. M.Ö. 424'te komutan seçilen Thukydides'e küçük bir filoyla Atina'nın önemli Amphipolis kolonisini Spartalı ünlü komutan Brasidas'ın kuvvetlerine karşı koruma görevi verilmiş, bunu başaramayınca da gönüllü olarak da sürgüne gitmiştir. Yirmi yıl Atina'dan uzak kalmış ve savaşın Sparta'nın kesin galibiyeti ile bitmesi üzerine, yurduna dönüşünden dört yıl sonra ölmüştür. Yazmaya başladığı savaşın tarihini 404 yılına kadar getirmek istemişse de , 411 yılı kışından sonrasını anlatmaya ömrü yetmemiştir.

Yazarın ölümünden sonra 8 kitaba ayrılan Peloponnesos Savaşı'nın Tarihi, Thukydides'i bilimsel ve nesnel tarihçiliğin kurucusu olarak tanıtmıştır.

sevgen
06-18-2010, 04:24 PM
Arnold Geulincx Kimdir?

(31 Ocak 1624, Antwerp – Kasım 1669)

Descartes'in sisteminden yola çıkan bir filozof olan Geulincx öğretisini daha çok mistik yönde geliştirmiştir.

O da Descartes gibi düşüncesinin varlığını çıkış noktası alır. Bilinçte iki hal vardır, birincisi istemek, duymak. yargılamak gibi kendi yarattıklarımız, ikincisi algılarımız sonucunda oluşanlar. Bu ikincileri biz yaratmayız bizim dışımızdadırlar. Biz yaratmadığımız şeylerin nedenini bilemeyiz. Kendi hareketlerimizin ve cisimlerin hareketlerinin nasıl meydana geldiğini, bu hareketlerin nedenini veya kim tarafından meydana getirildiğini bilemeyiz. Buradan şu sonuç çıkıyor; biz sadece bir seyirciyiz, tüm yaşam bizim dışımızda gelişiyor, vücudumuz ruhumuzdaki algının nedeni değil ve ruhumuzdaki bir isteme vücudumuzdaki bir hareketin doğrudan nedeni değildir. Bunlar sadece birer vesiledir asıl neden değildir.

Asıl neden Tanrıdır. Tanrı vücuttaki bir uyarma ile ruhumuzda bir düşünme meydana getirir ve bir isteme vesilesiyle vücudumda bir hareket sağlar.

Descartes'de ruh ve madde arasındaki ilişki bir problem olarak ortaya çıkmıştı. Ruhun nasıl olup da maddeyi etkilediği kavranılamaz olarak görünüyordu. Böylece Geulincx ruh ve madde arasındaki ilgiyi Tanrının etkilemesi yoluyla açıklamıştır. Tek neden, tek etkiyen Tanrıdır. Diğer her şey edilgen durumdadır ve Tanrının istemesini birer vesile olarak yaşarlar. Bu sonuç ahlak yönünden kendini gösterir. Geulincx'e göre ruh arasında hiçbir bağ bulunmayan madde .....sından hiçbir şey istememelidir. İnsan sadece bir seyirci olduğundan Tanrının her türlü istemesine uymak zorundadır, hatta kendisi üzerinde bile bir şey istemeye hakkı yoktur.

Böylece Descartes'in dine karşı ilgisiz olan sistemi yumuşatılmış ve mistisizme yaklaştırılmış oluyor. Ayrıca Geulincx vesilecilik (Occasionalism) diye bilinen görüşü ortaya atmıştır.

Ek Bilgiler

Arnold Geulincx (okunuşu: Arnout) Okkasyonalizmin Malebranche'le birlikte kuruculuğunu yapan ünlü Fransız Descartesçı düşünürdür.

Descartes'ın bütün bir varlık alanının madde ve ruh, beden ve zihin olarak kesin çizgilerle ikiye ayırmasından, birlikli, bütünlüklü tek bir töz olan insandan, aralarında ortak hiçbir nokta bulunmayan iki töz çıkartıp, iki töz arasında mantıksal bakımdan olanaksız olan ilişkiyi, biraz da yapay bir biçimde etkileşimcilikle açıklamasından sonra, Descartesçı filozoflar için iki alternatif söz konusu olmuştu:

- Etkileşim olgusunu kabul etmek ve daha sonra da, Descartesçı bu etkileşimin nasıl ortaya çıktığını açıklama güçlüğü içinde bırakan kuramları, kozalaksı bez anlayışını yeniden ele almak,

- Descartes'ın düalist bakış açısını benimsemekle birlikte, etkileşimi yadsımak. Bunlardan ikinci alternatifi seçen Geulinecx, bu bağlamda, her türlü faaliyet ya da gerçek nedensellikte, eylemi başlatan, eyleme neden olan güç ya da öznenin, eylemde bulunduğunu ve nasıl eylediğini bilmek zorunda olduğu tezini, kendisini öncül yapmıştır.

sevgen
06-18-2010, 04:26 PM
Hesiod Kimdir?

(M. Ö. VIII. yüzyıl)

Hesiod'a göre insanlar altın döneminde basit ve tekdüze bir yaşam sürdüler, fakat buna rağmen çok mutluydular. Bu mutluluk döneminde henüz çelişme ve savaş yoktu. İnsanların başkalarına baskısı da söz konusu değildi. Bu dönem, insanlar arasında tam bir sessizliğin hüküm sürdüğü, doğa nimetlerinden rahatlıkla yararlanıldığı altın bir dönemdir. Hesiod'a göre, bu başlangıç dönemi, tam anlamıyla bir barış ve huzur dönemidir.

Demokrit ise bu ilk dönemin bir sıkıntı ve çaresizlik dönemi olduğuna inanır. Hesiod'a göre, insanın en tehlikeli buluşu ve icadı olan para, yani servetin ortaya çıkması, insanların güçlü-güçsüz diye iki sınıfa ayrılmasına neden olmuştur. Altın dönem sona ermiş, demir dönemi yani çekişme ve kavga dönemi başlamıştır.

Bundan sonra insanlar arasında para, servet, güç uğruna bir çekişme başlamıştır. Böylece adaletin bulunmadığı, bir baskı, bir zorlama dönemi yaşanır oldu. Fakat zamanla insanda ilk duruma geri dönme, o mutlu dönemi yeniden yaşama isteği doğdu. İnsanlık, şimdi yaşadığı kötü koşullardan kurtularak ilk mutlu döneme dönebilme tutkusunu sürekli içinde taşıdı.

Hesiod'un bu görüşü, Demokrit'in gelişme görüşü ile çatışır. Demokrit'e göre insanlık tarihi, sürekli bir gelişimdir. İnsan, tarihinin akışı içinde, başlangıçtaki hayvan yaşamından sürekli uzaklaşarak daha iyi bir yaşama kavuşmuştur.

Hesiod'a göre ise bu tarih, sürekli bir dönüşün hareketidir. Yani tarih, altın dönemden başlayarak demir döneminden geçtikten sonra yeniden altın dönemine dönen bir yol izler. Empedokles bu altın dönemi pek parlak, pek hayalci bir biçimde canlandırır: Bu dönemde insanlarla hayvanlar arasında bile düşmanlık yoktu, doğa canlılara nimetlerini bol bol sunuyordu.

Tarihin akışıyla ilgili birbiriyle çatışan bu iki görüşe, felsefe tarihinin akışı içinde sık sık rastlayacağız. Bunu doğrulamak için büyük bir sıçrama yaparak XVIII. yüzyıla bir göz atalım.

sevgen
06-18-2010, 04:28 PM
David Hume Kimdir?


David Hume, (d. 26 Nisan 1711 – ö. 25 Ağustos 1776). İskoç filozof, ekonomist ve tarihçi.

İnsan zihninde olup bitenleri Newton'un deneysel yöntemini uygulayarak, yeni bir insan bilimi kurmayı ve geliştirmeyi öneren Hume, tüm iyi niyetine ve yüksek amaçlarına rağmen, İngiliz empirizminin temel tezlerini koruduğu için son çözümlemede kuşkuculuğa düşmekten kurtulamamıştır. Bizim yalnızca, kendi zihnimizde doğrudan ve aracısız olarak tecrübe ettiğimiz ideleri, duyum ve izlenimleri bilebileceğimizi, bilgide kendi zihnimizin ötesine geçemediğimizi ve bundan dolayı herhangi bir şeyin insan zihninden bağımsız olarak var olduğunu söyleyemeyeceğimizi belirten Hume, insan zihnini bilgi bakımından analiz ettiği zaman, insan zihninin tüm içeriklerinin bize duyular ve deney tarafından sağlanan malzemeye indirgenebileceğini görmüştür, bu malzeme ise algılardan başka hiçbir şey değildir.

sevgen
06-18-2010, 04:31 PM
Thomas More Kimdir?

Thomas More, (7 Şubat 1478 - 6 Temmuz 1535) İngiliz yazar, devlet adamı ve hukukçu. Yaşamında önde gelen bir hümanist bilgin ünvanına kavuşup bir çok kamu görevi üstlendi. Eseri Ütopya ile edebiyatta yeni bir nesil yarattı. 1516’da yazdığı Ütopya’da ideal hayali bir ada ülkenin siyasi sistemini tarif ediyordu. More’un Kral Henry VIII’in İngiliz kilisesinin başına geçme niyetine ilke olarak karşı çıkması, kendi siyasi kariyerinin sonunu hazırlayıp hain olarak idam edilmesine sebep oldu. Ölümünden 400 yıl sonra, 1935’de Papa Pius XI tarafından aziz ilan edildi. .

7 Şubat 1478'de, Londra'da doğmuştur. Babası dönemin önemli bir yargıcı olan Sir John More'dur. Eğitim için Oxford Üniversitesi'ne girdi. Oxford'da geçirdiği 2 yılda yazmaya başladı. Antik Yunan ve Latin edebiyatına ilgisi de bu dönemde oldu. Daha sonra Londra'ya geri döndü ve 1496 yılında hukuk öğrenimi görmeye başladı. 1501 yılında avukat oldu. Hukuk öğrenimi gördüğü yıllarda manastır yaşamı yaşamakta ve bir rahip olmak isteğiyle yanıp tutuşmaktaydı. Yine de zamanla bu duygusu söndü ve ruhu ülkesine hizmet etmek isteğiyle doldu. Bunun üzerine 1504 yılında parlementoya girdi. Bu sıralarda ünlü Hollandalı yazar Erasmus ile olan arkadaşlığı iyice gelişti ve Erasmus 1509'da basılan ünlü eseri Encomium Moriae`yi (Deliliğe Övgü) Thomas More'a adadı. 1517'de Kral'ın hizmetine girdi. Giriştiği başarılı bir diplomatik görev ardından şövalye unvanı verildi ve yardımcı veznedar ilan edildi. Kralın kişisel danışmanı olarak kariyeri parlamaya devam etti. 1525'de Lancaster Düklüğü'nün bakanı oldu. Kral Henry VIII'in evlilikleriyle ilgili konularda ona yeterince yardım edemeyen Lordlar Kamarası başkanı Kardinal Wolsey'i istifaya zorladıktan sonra yerine Thomas More'u Lordlar Kamarası başkanı ilan etti. Başlarda Kralın düşüncelerini paylaşan More, zamanla Kralın protestanlığa olan artan ilgisi ve kiliseye olan negatif düşüncelerinden rahatsız oldu. Kişisel olarak protestanlığı sevmiyor ve doğru bulmuyor, dönemin katolik kilisesini benimsiyor ve önemsiyordu. Protestanlığı eleştiren kitaplarıyla Kral ile olan ilişkisini gerdikten sonra 1531'de Krala bağlılık yemini etmeyi reddetti. Daha sonra hastalığı bahane ederek 1532'de görevlerinden ayrıldı. 1533'de Anne Boleyn'in İngiltere Kraliçesi olarak ilan edildiği taç giydirme törenine katılmayı reddedince şimşekleri üzerine çekti. Yalan davalar ve dedikodular başladı. Parlementonun Anne Boleyn'i İngiltere'nin kraliçesi olarak ilan edebileceğini kabul etmesine rağmen, bağlılık yemini etmeyi reddetti zira bu Papa'ya karşı bir davranış olurdu. Bu yüzden tutuklandı. Daha sonraları Kralı kilisenin başkanı olarak görmediği yönünde bir yalan da önüne işlemiş olduğu bir suç olarak getirildi. Ölüm cezasına çarptırıldı. 6 Temmuz 1535'de idam edildi.

Başlıca Eserleri

- Kral III Richard'ın Tarihi (1513-1518)
- Ütopya (1516)
- Tyndals'ın Yanıtlarına Tekzip (1532)
- Savunma (1533)
- Fatih (1533)