PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : TürküLerin Hikayesi...



EpiLog
07-23-2010, 10:22 AM
Türkü nedir (Bu konuda paylasılanlar tümüyle alıntıdır..! )

Türkiye'nin sözlü geleneğinde, bir ezgi ile söylenen halk şiirlerinin her çeşidini göstermek için, en çok kullanılan ad "türkü"dür. Türkü kelimesinin, Türk adının sonuna, Arapça ilgi eki olan "i" ekinin getirilmesiyle ortaya çıktığı anlaşılır.
Türki: Türk’le ilgili, Türk'e özgü anlamında kullanılır.

http://www.nette68.com/r/6609541145bf3.jpg (http://www.nette68.com/r/6609541145bf3.jpg)

Türkü sözcüğü ilk kez XV. Yüzyılda Doğu Türklerince kullanılmıştır. Hikmet Dizdaroğlu, Anadolu’da türkünün ilk örneğini Öksüz Dede’nin verdiğini belirtir. Türküler genellikle hece vezninin 7, 8 ve 11’li kalıplarıyla kıtalar halinde söylenir. Her kıta türkünün asıl sözlerinin bulunduğu bend ile nakarattan meydana gelir. Nakarat her bendin sonunda tekrarlanır. Bu kısım bağlama veya kavuştak diye de bilinir. Türküleri kesin ayrıma sokmak güçtür. Bir yörede yakılan türkü diğer bir yöreye şekli ve söyleniş biçimi değişerek geçebilir. Türküler ezgilerine, konularına ve yapılarına göre ayrılır.

Türkülerin büyük çoğunluğu anonimdir ya da ağızdan ağza söylenirken söyleyeni kaybolmuştur. Türküler bu şekilde halkın malı olurlar. Türküler çoğu kez, bir doğa olayı ya da bir kahramanlık karşısında doğar ve yayılırlar. Türküler, doğdukları bölgenin özelliklerini koruyamazlar.

Ezgilerine göre türküler

* Kırık havalar: Usullü ezgilerdir. Alt türleri; türkü (genelde tüm kırık havalar için, özelde diğer türlerin dışında kalanlar için kullanılır), deyiş, koşma, semah, tatyan, barana, zeybek, horon, halay, bar, bengi, sallama, güvende, oyun havası, karşılama, ağırlama, peşrev, teke zortlatması, gakgili havası, dımıdan, zil havası, fingil havası dır.

* Uzun havalar: Usulsüz ezgilerdir. Alt türleri; uzun hava (diğer türlere girmeyenler için kullanılır), barak, bozlak, gurbet havası, yas havası, tecnis, boğaz havası, elagözlü, maya, hoyrat, divan, yol havası, yayla havası, mugam dır. Ayrıca gazeller de özellikle Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde halk arasında söylenmektedir.

Konularına göre Türküler

* Çocuk türküleri
* Doğa türküleri
* Aşk türküleri
* Kahramanlık türküleri
* Askerlik türküleri
* Tören türküleri
* İş türküleri
* Derebeyi, eşkiya, cinayet türküleri
* Ölüm türküleri (ağıt)
* Güldürücü türküler
* Karşılıklı türküler
* Oyun türküleri

Yapılarına göre Türküler

* Mani kıt’alarından kurulu türküler: Birbirleriyle ilgili konularda söylenmiş manilerin sıralanarak ezgiyle okunmasından meydana gelir.
* Dörtlüklerle kurulu türküler: dörtlüklerle kurulu türküler adı üstünde dörtlüklerden oluşan türkülerdir.bu tür türküler de anonimdir.

Özellikleri:

1. Türkülerde konu zenginliği vardır. Aşk, ayrılık, ölüm, tabiat, kahramanlık, güzellik başlıca konularıdır.
2. Hecenin yedili, sekizli en çok da on birli kalıplarıyla yazılırlar.
3. Türküler genelde dörder mısralı bentlerden oluşur.
4. Bazıları koşma şeklindedir.
5. Bazı türkülerde her bendin sonunda aynı dize veya dizeler tekrarlanır. Bu tekrarlanan dizelere nakarat (kavuştak) adı verilir. Nakaratların völçüsü bazen ana bentlerin ölçüsünden ayrı olabilir.
6. Türkülerin kafiye örgüsü genelde şöyledir: “aaab cccb dddb”, “aaabb cccbb dddbb” veya “aaabcc dddbcc eeebcc” şeklindedir.
7. Türküler ait oldukları bölgelere göre adlar alırlar.
8. Genelde anonimdirler ama söyleyeni belli olan türküler de vardır

EpiLog
07-23-2010, 10:22 AM
Çanakkale İçinde Türküsünün Hikayesi (1) (http://net.nette68.com/yazi/42)



Anadolu halkının kahramanlığını destanlaştırdığı savaşlardan biri de Çanakkale cephelerinde olur. Büyük imkansızlık içinde verdiği bu çetin mücadelede, bağımsızlığı için gerektiğinde çok şeyler yaratabileceğini bütün .....ya bir kez daha anlatmıştır.

http://www.nette68.com/r/660d4b4c471a2.jpg (http://www.nette68.com/r/660d4b4c471a2.jpg)

Birinci ..... Savaşı İtilaf Devletleri dediğimiz İngiltere, Fransa ve Rusya ile, İttifak Devletleri dediğimiz Almanya, Avusturya ve İtalya'nın birbirleriyle savaşmasıyla başlar. Almanya'ya saldırabilmesi için Rusya'nın silah ve cephane ihtiyacı vardı. Bunun için Boğazlar yoluyla Rusya'nın İngiliz ve Fransız kuvvetleriyle birleşmesi gerekiyordu. Oysa ki Osmanlı Devletinin harbe girmesi üzerine Çanakkale boğazını geçmek için Osmanlı Devletine Çanakkale'de cephe açmaları gerekti. İtilaf Devletlerine ait bir donanma 18 Mart 1915'te Çanakkale Boğazı'nı geçmeye kalkıştı. Burada kahramanca çarpışan Türk kuvvetleri karşısında büyük kayıplar vererek geri çekildi. Bu sefer Gelibolu yarımadası'nın çeşitli yerlerine kuvvetler çıkararak karadan İstanbul'a yürümeyi denediler. Ne yazık ki yapılan sayısız hücumlar Türk süngüsü karşısında eriyip gidiyordu. Son olarak büyük bir taarruzla Gelibolu yarımadası üzerinden Marmara'ya ulaşmayı denediler. Ansızın yaptıkları bu taarruz da Anafartalar ve Arıburnu, bölgelerinde benzeri görülmemiş bir müdafaa ile durduruldu. Türkleri bu cephelerde yenemeyeceklerini anlayan düşman buraları terk ederek çekilmek mecburiyetinde kaldı.

Yüzbinlerce şehit verdiğimiz bu savaşın bütün Anadolu'da heyecan uyandırması, bu savaşa doğudan, batıdan, kuzeyden, güneyden hasılı yurdun dört bucağından gönüllü asker gitmesindendir.

Bu türkü de Çanakkale savaşlarında şehit olan askerlerimiz için yakılmıştır.

Türkünün Sözleri

Çanakkale içinde aynalı çarşı
Ana ben gidiyom düşmana karşı
Of gençliğim eyvah

Çanakkale içinde bir uzun selvi
Kimimiz nişanlı kimimiz evli
Of gençliğim eyvah

Çanakkale üstünü duman bürüdü
On üçüncü fırka harbe yürüdü
Of gençliğim eyvah

Çanakkale içinde toplar kuruldu
Vay bizim uşaklar orda vuruldu
Of gençliğim eyvah

Çanakkale içinde bir dolu testi
Analar babalar umudu kesti
Of gençliğim eyvah

EpiLog
07-23-2010, 10:23 AM
Zahidem Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/38)

Yöre:Kırşehir (http://net.nette68.com/yazi/469)

Hepimizin “Zahidem” ismiyle bildiği Neşet Ertaş (http://net.nette68.com/yazi/711)'la ün yapan türkümüzün asıl yazarı ve hikayenin esas kahramanı “Aşık Arap Mustafa`dır”.
http://www.nette68.com/r/660b3e85a3f9f.jpg (http://www.nette68.com/r/660b3e85a3f9f.jpg)
Aşık Arap Mustafa 1901 yılında Çiçekdağı`na bağlı “Orta Hacı Ahmetli” köyünde doğmuş. Ailesini çok küçük yaşlarında kaybetmiştir. Mustafa 10 yaşına kadar bir akarabasının yanında, yetim ve öksüz olarak büyümüştür.

Mustafa`nın babası, o zamanlar, o yörede, düğünlerde derneklerde oynanan “Koca Oyunu” adlı oyunda “Arap” rolünü oynarmış. Mustafa`yada babasından ötürü Arap lakabı takılmış çevresinde “Arap Mustafa” adıyla tanınmıştır. Yetim ve öksüz kalan Arap Mustafa 10 yaşında Yukarı Hacı Ahmetli köyünden Hacı Bürozade`lerden Mehmet`in yanında çiftçi olarak yetişmeye başlar. Zamanla çalışkanlığıyla, babayiğitliğiyle ve giyimine kuşamına özen gösteren yakışıklı ve mert bir delikanlı görünümüyle herkesin beğenisini ve taktirini kazanır. Bu sıralarda da Mustafa`yetişir ve askerlik çağlarına yaklaştığında da ağasının kızı olan Zahide`ye gönlünü kaptırır, fakat fakir ve kimsesiz olduğundan bu sevdasını bir türlü dile getiremez, sevdası içten içe hergeçen gün büyür.

Askerlik çağı gelen Arap Mustafa sevdasını söyleyemeden vatani görevini yapmak için askere gider, ama aklı deliler gibi sevdalandığı Zahide`sinde kalmıştır. Köydeki sevdiği dostlarına devamlı mektuplar gönderip Zahide`sinden haber almaya çalışır. En son haberde Zahide`nin başka birisiyle evlendirileceğini ve düğünününde bir hafta sonra olacağının haberini alınca, üzüntüsünden bu türkünün sözlerini şiir olarak söylemiştir.
Kimi yerlerde bu türkünün sözlerini Arap Mustafa`nın “Hektor” adında arkadaşının kaleme döktüğü söylenir.
Sözleri besteleyen Neşet Ertaş`dır.
Arap Mustafa`nın bu büyük sevdasından dolayı, zamanla ismi “Aşık Arap Mustafa” olarak anılmaya başlanmıştır.

Türükünü Orjinal Hali:

Zahide’m kurbanım n’olacak halim
Gene bir laf duydum kırıldı belim
Gelenden gidenden haber sorarım
Zahide`m bu hafta oluyor gelin
Ezeli de deli gönül ezeli
Çiçekdağında döktü m’ola gazeli
Dolaştım alemi gurbet gezeli
Bulamadım Zahide’mden güzeli
Gurbet ellerinde esirim esir
Zahide’m kurbanım hep bende kusur
Eğer anan seni bana vermezse
Nemize yetmiyor el kadar hasır

Daha sonradan orjinaline bazı dörtlükler eklenmiştir. Onun da hikayesi şöyledir.

Neşet Ertaş`ın bir röportalında muhabir Neşet Ertaş`a
-”zahide” kim ? diye soru yöneltir
-herkesin vardır bi tane
- sizinki kim ?
- sevdim ama kavusamadim… Zahide’m türküsünü çığırdım, türkü çok tutuldu, sonra baktim baska türkücüler de, Zahide’m türküsüne yeni yeni dörtlükler eklemeye başladılar. Zahide’m türküsü uzadikça uzadı, sanki bir destan oldu, dilden dile dolaştı. Meger, herkezin bir Zahide’si varmış.
- ya sizinki?
- benim ki, boynumu bükük koyan eski bir aşk hikayesi. Çalgıcı dediler kız vermediler.
Alır sazı eline ve…
“Yarin aşkı ile arttı hep derdim,
Babamı bir yere dünür gönderdim”
ve der ki;
- vermediler. O zamanlarda Kırşehir`deydim, kızı istemeye babamı gönderdim, küçükken beraber evcilik oynadığım arkadaşımdı, onunla evlenemeyince çok üzüldüm, kaderime küstüm ve Kırşehir`den ayrılıp Ankara`nın yolunu tuttum.
Alır sazı eline…
Bir ev kiraladım münasip bir yerde
Kaldı kavim kardeş hep Kırşehir`de
Bu aşk hançerini vurdu derinden
Çaresini bulamazsin ölüm dediler
devamında Ankara`daki günlerini sazıyla dile getirir.
Yarin aşkı ile döndüm şaşkına
Arada içerdim yarin aşkına
- bu aşk ilk aşkmıydı ?
- evet, daha üç yasindayken, evcilik oynardik. Babamdan saz çalmayi ögrendim ve ilk o kıza çaldım.
- neden o kızı size vermediler
-çalgıcı dediler, vermediler, tabi bu durumu açık açık söylemediler ama çok yüksek başlık parası istediler, çalgıcı dediler, kız vermediler…

Türkü Nedir? (http://net.nette68.com/yazi/35)

Zahidem Türküsünün eklenmiş hali;

Zahide Kurbanım n’olacak halim
Gene bir laf duydum kırıldı belim
Gelenden gidenden haber sorarım
Zahidem bu hafta oluyor gelin

Hezeli de deli gönül hezeli
Çiçekdağı döktü m’ola gazeli
Dolaştım alemi gurbet gezeli
Bulamadım Zahidem’den güzeli

Ay ile doğar da gün ile aşar,
Zahide’mi görenin tebdili şaşar
İyinin kaderi kötüye düşer,
Diken arasında kalmış gül gibi.

Zahide’m kurbanım kurtar bu dardan
Baban anlamadı bizim bu haldan
Kekiline sürmüş kokulu yağdan,
Derdin beni del’ediyor Zahide’m.

Ziyaret’ten çıktım Cender’in özü
Kum gibi kaynıyor Zahide’m gözü
Aslını sorarsan esalet yerden
Hacı Bürolardan Mehmet’in kızı.

Gurbet ellerinde esinim esir
Zahide’m kurbanım hep bende kusur
Eğer baban seni bana verirse
Nemize yetmiyor el kadar hasır.

Çiçekdağı’nda da hiç gitmez duman
Zahide’rn kurbanım hallarım yaman
Yapamadım şu babayın gönlünü
Fakir diye bana vermedi baban.

Anamdan doğalı çok çektim cefa,
Şu yalan .....da sürmedim sefa,
Adımı namımı soran olursa,
Orta Hacı Ahmetli Arap Mustafa.

Arap Mustafa`nın kendisine bu derece büyük aşk duyduğunun haberini alan Zahide, Mustafa için şu şiiri dile getirmiştir.
Bu şiir`i H.Vahit Bulut 1973 yılında Yukaru Hacı Ahmetli köyünden Zahide`nin yakın arkadaşı ve sırdaşı olan Fatik`den derlemiştir.

Arapoğlu derler gayeten atik
Gözleri kara da, kaşları çatık
Git nazlı yardan bir haber getir
Bastığın yerlere kurbanım Fatik.

Ağlayarak yayığımı yayarım
Yarim gitti günlerini sayarım
Çıksa Büyüköz’e mendil sallasa
Islık çalsa ıslığını duyarım.

Coşkuna da deli gönül coşkuna
Aşkından Zahide döndü şaşkına
Sensiz edemiyom nazlı civanım
N’olur bir yol görün Allah aşkına.

Zahidem türküsüyle ilgili Neşet Ertaş`ın bir anısını;

Neşet Ertaş`ın yeni yeni isminin duyulduğu zamanlar, Anadolu`da turneye çıkmış ve aynı dönemlerde de Zeki Müren`in en ünlü zamanları, tanımayan, bilmeyen, duymayan yok.
Zeki Müren ve Neşet Ertaş`ın aynı zamanlarda aynı şehirde konserleri varmış. Zeki Müren`in konserine ilgi beklenenden az olunca, Zeki Müren bunun sebebini sormuş ve öğrenmiş ki herkesin Neşet Ertaş`ın konserine gittiğini ve kendisinin konserine ilginin bu nedenden az olduğunu öğrenmiş. Hemen Neşet Ertaş`ı yanına çağırmış.
Neşet Ertaş gelir, Zeki Müren bir rakı masasında onu dinlemeye niyetlenip, çal bakalım der.
Neşet Ertaş`ın da gençlik zamanları yeni yeni ismini duyurmaya başladığı, en coşkulu ve en heyecanlı olduğu zamanlar, vurmuş sazın tellerine başlamış Zahidemi söylemeye… ama ne söyleyiş, Neşet Ertaş söyledikçe, Zeki Müren kendinden geçer, millet zor tutar, vurur kendini yerden yere. 2. kıtaya Zeki Müren girmiş, Neşet Ertaş der ki; “Zeki Bey bir okudu ama duymanız lazımdı, billur gibi bir ses, yıktı ortalığı geçti” diye anlatır.
Daha sonradan Zeki Müren de Zahidem türküsünü seslendirir, ama türkü olarak değilde daha çok ağıt tarzında seslendirmiştir.

EpiLog
07-23-2010, 10:23 AM
Sarı Gelin Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/70)

Yöre: Erzurum (http://net.nette68.com/yazi/690)



Sarı Gelin türküsü, Kuzeydoğu Anadolu Erzurum coğrafyasında ortaya çıkmıştır.

http://www.nette68.com/r/660a543e55176.jpg (http://www.nette68.com/r/660a543e55176.jpg)

Türklerin büyük bir kolunu teşkil eden Kıpçakların diğer adı da Kuman'dır. Diğer kavimler, Kıpçakları "sarışın" anlamına gelen "Kuman" adıyla veya bu anlama gelen başka kelimelerle anmış ve tanımışlardır.

Gelin eski çağlardan beri Çoruh ırmağı boyunda yaşayan Hıristiyan Kıpçak beyinin kızıdır. Erzurumlu bir delikanlı sarışın Kıpçak beyinin kızına âşık olur ve Erzurumlu delikanlı ile sarışın Kıpçak kızının arasında Erzurum ve yöresinde yaşamaktadır.

Türk kültüründen etkilenen Ermeniler arasında birçok şifahî halk edebiyatı ürünümüzün yaşıyor olması Sarı Gelin türküsünün bir Ermeni türküsü olduğu iddiasının ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Böyle bir şey yoktur. Sarı gelin türküsünde Ermenice kelime yoktur.
Sarışın Kıpçak kızına âşık olan delikanlıyı ailesi kız ile evlenmesine karşı çıkar. Delikanlı ise kıza deli gibi âşık olur ve aşkını şiirle mırıldanarak söyler. Kız bey kızıdır zaten bey de kızını vermez bu delikanlıya.

Delikanlı sarışın güzel kızı kaçırmağa karar verir ve kaçırır. Kıpçak beyinin adamları iki kaçağın peşine düşer ve uzun bir takipten sonra bulurlar ve oğlanı öldürürler. O günden beri halkımız arasında bu hikâye dilden dile dolaşır.

Türkü Dadaş türküsüdür ve Rahmetli Faruk KALELİ hocamız türküyü derleyerek bugünkü hale getirmiştir.
Kıpçakların güzel sarışın mavi gözlü oldukları tarihte bilinmektedirler.

Türkü Nedir? (http://net.nette68.com/yazi/35)

Türkünün Sözleri

Erzurum çarşı pazar
Leylim aman aman leylim aman aman
Leylim aman aman sarı gelin

İçinde bir kız gezer
Hop ninen ölsün sarı gelin aman
Sarı gelin aman sarı gelin aman suna yarim

Elinde divit kalem
Leylim aman aman leylim aman aman
Leylim aman aman sarı gelin

Katlime ferman yazar
Hop ninen ölsün sarı gelin aman
Sarı gelin aman sarı gelin aman suna yarim

Palandöken yüce dağ
Leylim aman aman leylim aman aman
Leylim aman aman sarı gelin

Altı mor sümbüllü bağ
Hop ninen ölsün sarı gelin aman
Sarı gelin aman sarı gelin aman suna yarim

Seni vermem yadlara
Leylim aman aman leylim aman aman
Leylim aman aman sarı gelin

Nice ki bu canım sağ
Hop ninen ölsün sarı gelin aman
Sarı gelin aman sarı gelin aman suna yarim

EpiLog
07-23-2010, 10:24 AM
Kırmızı Gül Demet Demet Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/108)
Yöre: Erzurum

http://www.nette68.com/ur/8a2712e7d0.jpg (http://www.nette68.com/ur/8a2712e7d0.jpg)

Ali diye bir oğlan varmış zamanında. Savaş patlak vermeden evvel gönül vermiş bir güzele, evlenmiş ve evliliğinin daha kırkı çıkmadan askere çağrılıvermiş.Ali sevdiğini anası ile bir başına bırakıvermiş ve askere gitmiş.Ali askere gitmesinden epey bir süre geçmesinden sonra savaşın bittiği haberi gelmiş köye Ali'nin anası ile sevdiği mutluluk sarhoşu olmuşlar.Ali'nin içinde bulunduğu grubun şehre dönüş tarihi belli olmuş bunun üzerine anası ve karısı başlamışlar hazırlığa.Ve o gün geldiğinde anası demiş ki:

;Kızım ben gidip tren istasyonunda bekleyeyim oğlumu sende hazırlıkları tamamla evde; deyip tren istasyonun yolunu sabahın köründe tutmuş.Anası başlamış beklemeye.Bir tren gelir biri gider ve oğlan gelmezmiş.Anası hava kararıncaya kadar beklemiş ve oğlan gelmemiş.Umudunu kesen ana evin yolunu tutmuş. Eve geldiğinde gelinin odasında sesler geldiğini duyup kapıya yanaştığında içerde bir erkek olduğunu anlar.Bizim Anadolu'nun anası namusunu kirli bırakır mı içerden tüfeği kaptığı gibi odaya dalıverir ve yorgana doğru boşaltır mermileri.Ortalık kan gölüne dönmüştür.O arada yorgan sıyrılıverir yatağın üstünden.Birde ne görsün iki yıldır askerde olan oğulcuğu ile ona gözü gibi bakan gelini yatağın içersindedir.Meğersem anası istasyonda beklerken görememiştir oğlunu, oğlanda koştura koştura eve gitmiş ve sevdiceğini yalnız bulunca dayanamamıştır.Bundan sonra ana az olan aklını da yitirip yollara düşer ağzında bir türkü;

Kırmızı Gül Demet Demet

Kırmızı gül demet demet
Sevda değil bir alamet
Gitti gelmez o muhannet
Şol revanda balam kaldı

Kırmızı gül her dem olsa
Yaralara merhem olsa
Ol tabipten derman gelse
Şol revanda balam kaldı

Kırmızı gülün hazanı
Ağaçlar döker gazeli
Kara yağızın güzeli
Şol revanda balam kaldı

EpiLog
07-23-2010, 10:24 AM
Ne Ağlarsın Benim Zülfü Siyahım Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/163)

Yöre:Erzincan / Tercan

http://www.nette68.com/r/6607f4a5c84a3.jpg (http://www.nette68.com/r/6607f4a5c84a3.jpg)

Türkü kadar hikayesi de hüzün yüklü.

Erkan Mumcu anlatıyor:

"Hayatımın en enteresan hikayelerinden bir tanesidir. Üniversite birinci sınıf öğrencisiydim. Eniştemin evinde kalıyorum. 12 Eylül'ün en ateşli zamanları. Apartmanda da Perran Kutman'ın babası Rıdvan Amca oturuyor. En beyefendi insanlardan bir tanesiydi. Rıdvan Amca müziğe merakımı bildiği için beni Aşık Daimi (http://net.nette68.com/yazi/800)'yle tanıştırdı. Bir gün karşıdaki mobilya atölyesinin kepenklerine bir pankart asıldı. "Kazım'ın intikamını alacak" gibi bir şeydi. Jandarmalar gelip, sokağı kapattılar.
Pankartı alıp götürdüler. Sonraki bir akşam rahmetli Aşık Daimi, Rıdvan Amca, eniştem ve ben Fatih'te bir lokantaya gittik. Orada kafa çekecekler. Lokantaya Arif Sağ (http://net.nette68.com/yazi/850)geldi, Aşık Daimi'ye hürmet gösterdi. Birden Daimi'nin "ne ağlarsın benim zülfi siyahım, bu da gelir bu da geçer ağlama" türküsü çalınmaya başladı. Masada buz gibi bir hava esti. Herkes sustu. O gün pankarta adı yazılan Kazım, Daimi'nin oğluymuş ve çatışmada öldürülmüş. Bu türküyü de oğlunun ölümünden sonra eşine yazmış. Hala dinlerken tüylerim diken diken olur."

Türkünün Sözleri

Ne Ağlarsın Benim Zülfü Siyahım,
Bu Da Gelir Bu Da Geçer Ağlama.
Göklere Erişti Figânım Ahım,
Bu Da Gelir Bu Da Geçer Ağlama.

Bir Gülün Çevresi Dikendir Hardır,
Bülbül Har Elinde Ah İle Zardır.
Ne Olsa Da Kışın Sonu Bahardır,
Bu Da Gelir Bu Da Geçer Ağlama.

Daimi'yem Her Can Ermez Bu Sırra,
Gerçek Aşık Olan Erer O Nûra.
Yusuf Sabır İle Vardı Mısır’a,
Bu Da Gelir Bu Da Geçer Ağlama.

Aşık Daimi

EpiLog
07-23-2010, 10:25 AM
Sunam Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/690)

Yöre: Erzurum (http://net.nette68.com/yazi/70)

http://www.nette68.com/r/6607011809a8d.jpg (http://www.nette68.com/r/6607011809a8d.jpg)

Suna köyün en güzel kızıdır. Köyün zenginlerinden Mehmet Ağa (Mehmet'i attım, emin değilim) sevmektedir Suna'yı. Suna da boş değildir Mehmet Ağa'ya, evlenirler haliyle. Lakin Mehmet Ağa'nın bir kötü huyu vardır, her akşam içmektedir. Evliliğin ilk akşamı Mehmet Ağa içip eve gelir, kapıyı çalar. Suna bakar kocası sarhoş, alır içeri, yemeğini yedirir, pijamalarını giydirir yatırır. Bu böyle 1-2 ay devam eder. Sonunda bir gün Suna'nın canına tak eder.

Mehmet ağa o akşam gene sarhoş gelir kapıyı çalar. Suna açmaz. Mehmet ağa gene çalar, Suna'dan ses yok. Yarım saat çalar, kapı açılmaz. 1 saat çalar, yok. Çalmaya devam eder. Suna sonunda dayanamayıp kapıyı açar. 1 saatten uzun süredir kapıyı çalmakta olan Mehmet Ağa, Suna'yı karşısında görünce "bizde kapıyı geç açan karıyı makbul saymazlar" der, çeker vurur Suna'yı ve oracıkta sızar kalır. Sabah şafak vakti uyanır Mehmet Ağa, bakar çok sevdiği karısı yerde yatıyor, ölmüş. Hiçbir şey hatırlamamaktadır. "şafak söktü yine, sunam uyanmaz" diye başlar ağıt yakmaya.

Türkünün Sözleri:

Şafak söktü gine sunam uyanmaz
Hasret çeken gönül derde dayanmaz
Çağırırım sunam sesim duyulmaz
Uyan sunam uyan derin uykudan

Çektiğim gönül elinden
Usandım gurbet elinden
Hiç kimse bilmez halinden
Uyan sunam uyan derin uykudan

Bunca diyar gezdim gözlerin için
Niye küstün bana el sözü için
Dilerim Allah'tan sızlasın için
Uyan sunam uyan derin uykudan

Çektiğim gönül elinden
Usandım gurbet elinden
Hiç kimse bilmez halinden
Uyan sunam uyan derin uykudan

Haydar Telhüner - Erzurum

EpiLog
07-23-2010, 10:26 AM
Kendim Ettim Kendim Buldum Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/430)

Yöre: Kırşehir (http://net.nette68.com/yazi/38)
http://www.nette68.com/r/66041bc2f92ba.jpg (http://www.nette68.com/r/66041bc2f92ba.jpg)


Neşat Ertaş (http://net.nette68.com/yazi/711)'ın kendi ağzından:

O zamanlar gençtim. Pavyonda çalıp söylüyordum. Gömleğimin yakası yağ içindeydi.Gömleğimi yıkayacak, önüme bir tas çorba koyacak bir yarim olsa dedim.Uzaktan uzaktan bakıştığımız bir kız vardı. Gittim istedim. Hayır demediler. Ama olmadı, kısmet değilmiş, yarım kaldı. Çok efkarlandım. Pavyondan ayrıldım, şehri terkettim, sazımı siyaha boyadım ve başladım çığırmaya

Karadır bu bahtım kara
Sözüm kar etmiyor yara
Yaktı yüreğimi nara eyvah eyvah eyvah ey

Kendim ettim kendim buldum
Gül gibi sarardım soldum eyvah eyvah ey

Bilmez yar gönlümü bilmez
Akar gözyaşımı silmez
Bir kere yüzüme gülmez eyvah eyvah eyvah ey

Kendim ettim kendim buldum
Gül gibi sarardım soldum eyvah eyvah ey

EpiLog
07-23-2010, 10:28 AM
Acem Kızı Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/655)
Yöre: Kırşehir (http://net.nette68.com/yazi/38)

http://www.nette68.com/r/660fd254ccf27.bmp (http://www.nette68.com/r/660fd254ccf27.bmp)
Ali hep ovaya çalışmaya gittiğinde görürdü onu.öyle güzeldi ki bakmaktan alıkoyamazdı kendini..bir yandan işini yapar bir yandan da sessizce ovanın ortasında açan çiçeği izlerdi...
Acem kızı ara sıra başını kaldırır ve Ali'nin gözlerinin içine bakardı...dudaklarında anlık bir gülümseme olur , sonra başını öne eğerdi...bu bakış bu gülümseme Ali için .....ya bedeldi..
Geceler boyu Ali acem kızı'nı göreceği sabahları bekler ve heyecandan uyuyamazdı..
Bir gün tüm cesaretini topladı artık onunla konuşmalıydı...uygun zamanı bekledi ve onu yalnız kaldığı bir an yakaladı ve dur acem kızı korkma dedi..seni her gün izliyorum gel benim sevdiğim ol...acem kızı'nın gözlerinden bir damla yaş aktı ve koşarak uzaklaştı Ali'nin yanından...Ali anlam verememişti bu gözyaşlarına...
O günden sonra acem kızı hiç gelmedi...Ali korktu ona bir şey mi oldu diye...ama çok zaman sonra öğrendi ki sevdiği kız başka bir köye ve üstelik yaşlı bir adama başlık parası için gelin verilmişti...artık tadı yoktu yaşamanın...Ali günlerce ovada dolaştı ve bu türkü döküldü dudaklarından her soluğunda acem kızı diye haykırdı...
Acem kızı bu türküyü duydu mu ya da Ali'nin bu türküyü kendisine yazdığını biliyor mu bilinmez ama bizler yıllardır söyler ve yaşarız bu yarım kalan sevdayı..

Türkü'nün Sözleri

Çırpınıp da Şanova'ya çıkınca
Eğlen Şanova'da kal Acem Kızı
Uğrun uğrun kaş altından bakınca
Can telef ediyor gül Acem Kızı

Seni seven oğlan neylesin canı
Yumdukça gözünden döker mercanı
Burnu fındık ağzı kahve fincanı
Şeker mi şerbet mi bal Acem Kızı

Çekiç Ali (http://net.nette68.com/yazi/722)

EpiLog
07-23-2010, 10:28 AM
Tiridine Bandım (Manda Yuva Yapmış Söğüt Dalına) Türkü Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/76)
Yöre : Kastamonu / Tosya
http://www.nette68.com/r/6605764f95815.jpg (http://www.nette68.com/r/6605764f95815.jpg)

Oyun hakkında değişik rivayetler vardır. Birisinde bir sohbet esnasında iki aşık asında yarışma seklinde sözler meydana çıkmıştır, ikinci rivayet ise şudur: "Eskiden Tosya halkı ticaret maksadı ile sürekli olarak saz dağını aşarak Çankırı tarafında "Öteyüz" denilen yöreye giderlermiş. Ekonomik ilişkilerinin yanında bu bölge ile sosyal ilişkilerde de gelişme görülür. Bu yüzden oyunda Karadeniz Bölgesinden ziyade İç Anadolu Bölgesi'nin etkisi görülür." Rivayetimiz şöyle: "Aşığın biri Öteyüz'e giderken Fazlı isminde bir çobanla karşılaşır. Çoban orada sığır otlatmaktadır. Aşığı elinde saz ile görmüştür. Kendisi de yalnızlıktan canı sıkılmıştır. Aşığı yanına çağırır, kedisine bir şeyler çalmasını ister. Aşık pekala der, fakat aklına çalacak bir şey gelmez. Tam o esnada aşık vatandaşın birisinin öküzleri ile beraber çift sürmeye gittiğini görür."

Bundan esinlenerek:

Sabahleyin erken çifte giderken,
Öküzüm torbadan düşmüş gördün mü?
Amanın Fazlım.

Daha sonra sığırların içerisindeki mandaya gözü takılır.
Manda yuva yapmış söğüt dalına,
Yavrusunu sinek kapmış gördün mü?
Amanın Fazlım.

Dönüşte bir sohbet esnasında bu durumu dile getirir. Halk arasında hikaye şeklinde söylenir. Musiki Cemiyetinin kurulmasından sonra Hakkı Berber bu sözleri toplayarak bir araya getirir İsmail Okur (Nayıpoğlu)’da tiridine bandım nakaratını ekleyerek bestesini yapar. Mustafa Başefe (Akçak) ve arkadaşları da bunu oyuna dönüştürerek folklorumuza kazandırırlar. O günden bu güne çalınır, söylenir, oynanır.


(Ersin Ekentok)

Açıklama 1: Manda serin yeri seven ve sürekli su içinde kalmaktan hoşlanan bir hayvandır. Dolayısıyla suyun çok olduğu yerde söğüt çok güzel yetişir ve serpilir. Söğüt ile manda arasında ortak yan sudur. Mandanın olduğu yerde söğüt de bol bulunur. Mandanın derisi kalın olduğu için sinek mandanın derisine diş geçiremez. Ama yavrusu için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Manda yavrusunun derisi henüz çok taze ve ince olduğu için sinekler mandaya değilde yavrusuna hücum eder. Yani;

Manda yuva yapmış söğüt dalına
Yavrusunu sinek kapmış gördün mü

Açıklama 2: Bir kişi karşı cinsten birisine aşık olur. Ama tek taraflı bir sevgi bu. Halbuki karşıdakinin başka bir sevdiği vardır. Onunla evlenmek ister. Bir türlü onu ikna edemez ve yapar türküsünü; Öyle ya ona göre sevgilisinin aşığı kaba saba manda gibi birisidir. Sevdiği ise söğüt dalı gibi ince ve narin.

Açıklama 3: Türkü yapıcı bir mizah yapmıştır. Çünkü, manda gibi ağır ve hantal bir hayvan kuş gibi çıkıp söğüt dalına yuva yapamaz. Sinek denilen o küçücük haşerat ise manda yavrusunu yiyemez.

Türkünün Sözleri

Of oooof (Hey Heeey)
Sabahleyin erken çifte giderken amman amman
Öküzüm torbadan düşmüş gördün mü amanini yandım

Amanini amanini amanini yandım
Tiridine tiridine tiridine bandım
Bedava mı sandın para vidim aldım

Of oooof (Hey Heeey)
Manda yuva yapmış söğüt dalına amman amman
Yavrusunu sinek kapmış gördün mü amanini yandım

Amanini amanini amanini yandım
Tiridine tiridine tiridine bandım
Bedava mı sandın para vidim aldım

Of oooof (Hey Heeey)
Aşağıda pınar güzellerin yoludur amman amman
Tosya’da kuşağı ince belin gülüdür amanini yandım

Amanini amanini amanini yandım
Tiridine tiridine tiridine bandım
Bedava mı sandın para vidim aldım

Of oooof (Hey Heeey)
Aşağıdan geliyor Türkmen koyunu amman amman
Selviye benzettim yarin boyunu amanini yandım

Amanini amanini amanini yandım
Tiridine tiridine tiridine bandım
Bedava mı sandın para vidim aldım

Of oooof (Hey Heeey)
Aşağıdan geliyor al yeşil bayrak amman aman
Sen kimin yarisin her yanın oynak amman amman

Amanini amanini amanini yandım
Tiridine tiridine tiridine bandım
Bedava mı sandın para vidim aldım

Of oooof (Hey Heeey)
Sabah erken ezan okurken amman amman
Müezzin minareden uçmuş gördün mü amanini yandım

Amanini amanini amanini yandım
Tiridine tiridine tiridine bandım
Bedava mı sandın para vidim aldım

Of oooof (Hey Heeey)
Neler geldi neler geçti felekten amman amman
Un elerken deve geçti elekten amanini yandım

Amanini amanini amanini yandım
Tiridine tiridine tiridine bandım
Bedava mı sandın para vidim aldım

Yöre Ekibi - Tosya

EpiLog
07-23-2010, 10:29 AM
Çırpınırken Karadeniz Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/1535)
http://www.nette68.com/r/66095bac541cd.jpg (http://www.nette68.com/r/66095bac541cd.jpg)

1918 sonunda Nuri Paşa'nın IX. Türk ordusunun Bakü'ye girmesi münasebetiyle Üzeyir Hacıbeyoğlu tarafından bestelenmiştir.

Çırpınırken Karadeniz
Bakıp Türk'ün bayrağına
Ahdi yerdin hiç ölmezdin
Düşebilsen ayağı

Ayrı düşmüş dost elinden
Yıllar var ki çarpar sinem
Vefalıdır geldi giden
Yol ver Türk'ün bayrağına

İnciler dök gel yoluna
Sırmalar düz sağ soluna
Fırtınalar dursun yana
Selam Türk'ün bayrağına

Hamidiye o Türk kanı
Hiç birinin bitmez şanı
Kazbek olsun ilk kurbanı
Selma Türk'ün bayrağına

Dost elinden esen yeller
Bana şiir selam söyler
Olsun bizim bütün eller
Kurban Türk'ün bayrağına

EpiLog
07-23-2010, 10:30 AM
Ah Le Yar Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/692)
http://www.nette68.com/r/660ed97ed116f.jpg (http://www.nette68.com/r/660ed97ed116f.jpg)

Yücel Arzen bir Eylül ayında Bursa'da sevdiği ama karşılık bulamadığı bir kıza yazmış bu türküyü. Bursa' da "Gurbet Ufukları" adlı şiir programına katıldığında yapıyor bu açıklamayı.

Türkünün Sözleri

Sana olan duyguları bir bilebilsen
Anlayabilsen belki severdin
İçimdeki duyguları bir bilebilsen
Belki benimdin
Sana sevdiğim diyemem
Yalan yalan yalan yalan
Vallahi yalan inan ki yalan

Ah le yar yar
Yine başımda sevdan
Ah le yar yar
Geceler kara zindan
Ah le yar yar
Bir parçacık canım kaldı
Onu da sen al

Aklıma düştü gözlerin bir bıçak gibi
Ah silah gibi cehennem gibi
Söylenmemiş türkümdün sen
Unutmam seni unutamam ki
Sana sevdiğim diyemem
Yalan yalan yalan yalan
Vallahi yalan inan ki yalan

Ah le yar yar
Yine başımda sevdan
Ah le yar yar
Geceler kara zindan
Ah le yar yar
Bir parçacık canım kaldı
Onu da sen al

EpiLog
07-23-2010, 10:31 AM
Denizin Dibinde Hatçem Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/648)
Yöre: Burdur (Bağsaray Köyü)

Burdur'dan Antalya'ya geçerken yaklaşık 38 km. uzaklıkta bulunan Arvallı yeni adı Bağsaray köyünde geçer hikaye..

Hikayeye göre Hatçe isiminde bir güzel kadın köyün meydanındaki çift olulu pınar bulunan bir evde oturur..türküde sözü geçen pınar bu pınardır.

Hatçe güzel ve alımlı bir köy güzelidir. Köyün çabanı gönlünü Hatçeye kaptırır. O da çobanı sever. Ne var ki Hatçe evlidir. Kader onları bir türlü bir araya getirmemiştir. Her ne kadar olumsuzluklar olsa da aşklarına engel olamazlar. Kaçmaya karar verirler..Çobanla birlikte kaçarak Antalya'ya yerleşirler. Yaklaşık 5 ay sonra yakın bir köyde (kayış) de buna benzer bir olay gerçekleşir ve İbrahim Can isimli mahalli sanatçı bu türküyü yakar..

Türkünün Sözleri

Denizin dibinde demirden evler
Ak gerdanının altında çiftedir benler
O kınalı parmaklarda o beyaz eller
Yolcuyu yolundan eyleyen dilber

Ovalara duman inmiş görmedin mi
A kız kendi saçını örmedin mi
Alçaklara karlar yağmış yükseklere buz
Gel seninle gezelim ince belli kız

Arvalı'nın önünde pınarlar harlar
Hatçam çıkmış pencereye ay gibi parlar
Ben Hatça'yı yitirdim dumanlı dağlar
Gözlerimin pınarları durmadan çağlar

Dalga dalga dalga dalgalanıyor
Hatça'yı görenler sevdalanıyor
Onu onu onu onu onu onuna
Ben de yandım Hatça2nın basma donuna

Yüce dağbaşında ekin ekilmez
Yağmur yağmayınca kökü sükülmez
Ellerin köyünde kahır çekilmez
Doldur doldur ağuları içelim Hatçam

Ovalara duman inmiş görmedin mi
A kız kendi saçını örmedin mi
Alçaklara karlar yağmış yükseklere buz
Gel seninle gezelim ince belli kız

EpiLog
07-23-2010, 10:32 AM
Mühür Gözlüm Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/449)
Yöre: Sivas/Şarkışla

http://www.nette68.com/r/6607e670d625b.jpg (http://www.nette68.com/r/6607e670d625b.jpg)

Şarkışla’lı Ali İzzet Özkan adından çokça söz edilen bir halk ozanımızdır. 1902 yılında Şarkışla’nın Üğük köyünde doğdu. Belli bir öğrenim görmedi. Aşık Sabri den saz dersleri aldı. Ve küçük yaşlarda aşık oldu. 22 yaşlarında Adana'ya giderek Çukurovalı aşıklarla karşılaşmalar yaptı. Uzun yıllar yurdun çeşitli yerlerinde gezip dolaştı. Pek çok şiir söyledi. 500'ü aşkın şiiri vardır ve şiirlerini zaman zaman çıkardığı kitaplarda toplamıştır. Bazı türküleri de sanatçılar tarafından plağa okundu. Bunlar arasında “Mecnunum Leylamı Gördüm, Şu Sazıma Düzen Ver, Mühür Gözlüm". Ali İzzet Özkan Konya da yapılan Türkiye aşıklar bayramına katılmıştır. Aşık 1981 yılında bu .....dan göçüp gider..

Türkünün Sözleri

Mühür gözlüm seni elden
Sakınırım kıskanırım
Uçan kuştan esen yelden
Sakınırım kıskanırım

Kavumundan akrabandan
Kardeşinden öz babandan
Seni doğuran anandan
Sakınırım kıskanırım

Beşikte yatan kuzundan
Hem oğlundan hem kuzundan
Ben seni senin gözünden
Sakınırım kıskanırım

Havadaki turnalardan
Su içtiğim kurnalardan
Geyindiğim sırmalardan
Sakınırım kıskanırım

Al'İzzeti ancalardan
Elindeki goncalardan
Yerdeki karıncalardan
Sakınırım kıskanırım

Aşık Ali İzzet

EpiLog
07-23-2010, 10:33 AM
Urfalıyam Ezelden (Ömer) Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/448)
Yöre: Urfa
http://www.nette68.com/r/66066bd80472a.jpg (http://www.nette68.com/r/66066bd80472a.jpg)

Ömer çok yakışıklı, yiğit, iyi ata binen, kılıcının sahibi, çok iyi çöğür çalan ve hoyrat okuyan, halay çeken bir gençtir. Allah her kabiliyeti sanki özellikle ona vermiştir. Ömer'siz bir düğün, sıra gecesi düşünülemez.

http://www.nette68.com/r/660ca069c8b72.jpg (http://www.nette68.com/r/660ca069c8b72.jpg)

Ömer'in baş bağlaması da meşhurdur. Sırmalı puşu bağlar. Puşunun kenarlarındaki püsküller doğadaki çiçeklerin tüm renklerini sanki başında toplamıştır. Halay çekerken başındaki her gül bir yana düşer, yüzünde. Ömer hangi düğüne giderse gitsin, Halayın başına geçti mi silah sesleri ve genç kızların zılgıt sesleriyle yer gök inler. Ömer toplumu öylesine etkilemiştir ki;

Ömer'i anlatan türküler yakılmıştır.

Türkünün Sözleri

Urfalıyam Ezelden
Gönlüm Geçmez Güzelden (Vay)
Göynümün Gözü Çıksın
Sevmez İdim Ezelden (Vay)

Anam Olasan Ömer
Babam Olasan Ömer
Bensiz Kalasan Ömer
Yetim Kalasan Ömer (Vay)

Dağlardan Akan Seller
Dökülmüş Sırma Teller (Vay)
Yüreğin Taştan Mıdır
Bana Acıyor Eller (Vay)

Anam Olasan Ömer
Babam Olasan Ömer
Bensiz Kalasan Ömer
Yetim Kalasan Ömer (Vay)

Urfa Bir Yana Düşer
(Antep Bir Yana Düşer)
Zülüf Gerdana Düşer (Vay)
Bu Nasıl Baş Bağlamak
Her Gün Bir Vana Düşer (Vay)

Anam Olasan Ömer
Babam Olasan Ömer
Bensiz Kalasan Ömer
Yetim Kalasan Ömer (Vay)

EpiLog
07-23-2010, 10:33 AM
Ezo Gelin Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/72)
Yöre : Gaziantep
http://www.nette68.com/ur/3d9a8fa6dc.jpg (http://www.nette68.com/ur/3d9a8fa6dc.jpg)

Asıl adı "Zöhre" olan Ezo Gelin, 1909'da Oğuzeli ilçesinin Uruş köyünde doğdu. Babası, Bozgeyikli oymağından Emir Dede, anası Elif'tir. Nüfus kaydında halen bekar görünen Ezo'nun, üçü erkek, üçü kız, altı kardeşi daha vardır.

Ezo, erken gençliğinden itibaren, güzelliğiyle dikkatleri üstünde topluyordu. O kadar ki; düğünlerde gözler, gelinden çok onun üzerinde gezinirdi. Ezo'yu, birçok zenginin yanısıra, (o zamanki) Halep (ilimiz)in Carablus ilçesinin Kozbaş köyünde oturan teyz'oğlu Memey (Mehmet) istiyordu. Takdirde yazılan tedbirde bozulmazmış; Ezo'nun ilk evliliği ne bu ağalardan biriyle oldu, ne de teyz'oğluyla...

Anlatanlar, Ezo'nun güzelliğini nereye koyacaklarını bilemiyorlar. Öykümüze geçmeden, Ezo'nun güzelliği üstüne dillerde dolaşanları özetlemeye çalışalım:

-Öylesine güzelmiş ki Ezo; görenler, iki yanağına birer elma oturtulmuş sanırlarmış.
-Öyle güzelmiş ki Ezo, bakanlar bakmaya doyamazlarmış.
-Öyle güzelmiş ki, bir yaz günü kapısını çalıp bir kap ayran isteyen gurbetçi bir çerçi, Ezo'nun güzelliği karşısında şaşalayıp, Ezo'nun uzattığı ayran tasını yere düşürüp kırmış.
-Öyle güzelmiş ki Ezo; gülümseyerek bakmasıyla, düşmanları barıştırırmış,
-Öylesine güzelmiş ki Ezo; olursa o kadar olurmuş...

Ezo'nun güzelliği söyleyen dillere söylence (efsane) olurken, Barak ovasında bir genç adamın adı dillerde dolaşır olmuştu. Bu, komşu Beledin köyünden, "Şitto" Hanefi Açıkgöz'dü. Şitto'nun bağlaması, akarsulara "Siz şırıldamayın, ben şırıldayım"; sesi de bülbüllere, "Siz şakımayın, ben şakıyayım" diyen cinstendi. Tekmil Barak ovasında düğünler kambersiz oluyordu da, Şitto Hanefi'siz olmuyordu. O sıralar Hanefi 30; ay'a "Sen doğma ben doğayım" diyen güzeller güzeli Ezo da 20 yaşlarındaydı.

Gün o idi ki; Uruş köyünde Hacı Mamuş'un düğünü vardı. Düğüne Zöhre (Ezo) de, Şitto da çağrılıydılar elbet. Düğünde tüm gözler gelini de güveyiyi de unutup, Ezo ile Şitto'yu izledi. Şitto, Ezo'ya gönlünü kaptırdı. Şitto Hanefi'nin gönlüyle kafası aynı telden çalıyordu. Bu nedenle, Ezo'ya dünür yolladı.
Hanefi, ala ala "Düşünelim"cevabı aldı.

Araya acımasız zaman girdi. Bu ara Şitto, kendi köyü Beledinden Mehmet Örtürk'le, yörenin töresi olan "Değişik" uygulamaya karar verdi. (Bu töreye göre, bir erkek,hısımlarından bir kızı bir arkadaşına verir, arkadaşının hısımı bir kızı alır. Böylece iki tarafta çevrede "Kalın" diye anılan başlıktan kurtulmuş olur.) Şitto halası Hazik'i (Hatice'yi) Mehmet'e verecek; buna karşılık, Mehmed'in kızkardeşi Selvi'yi alacaktı. Araya girenler girdi; bu "Değişik" gerçekleşemedi. Öyle ki; Şitto Hanefi, eş-dostla acı-yüz (yani onların yüzüne bakamaz) oldu.

Derler ya; "İnsan sarayda olmamalı. Saray insanda olmalı..." Şitto'nun doğru dürüst evi bile yoktu ama, yüreğinde Ezo geziniyordu. Eşin dostun araya girmesiyle, Ezo Şitto'ya çatıldı. "Ele gelin gelir, bize kalın gelir" demişler. Bu evlenmede Şitto'ya kalın (başlık) da gelmeyecekti. Çünkü, Şitto Ezo'yu almasına karşılık, Ezo'nun ağabeyi Zeynel'e halası Hazik'i verecekti. Alan razı, veren razı....

Güzün ortanca ayında iki düğün birden kuruldu. Şitto'yla Ezo'nun düğünü Beledin köyünde; Zeynel'le Hazik'in düğünü Uruş'ta kuruldu. Zurna öttü davul vuruldu... Alındı, verildi; iki köyde, gerdeğe girildi. Sen sağ ben selamet. Bu demektir ki iki köy de iki mutlu yuva kuruldu.

Şitto ile Ezo, sizlere layık bir mutlu yaşamı sürdürüyordu. Ağızlarının tadı yerindeydi yani. Gel gelelim, mutlulukları göze geldi.

Daha doğrusu aralarına arabozucular girdi. Yemediler - içmediler, dedikodu yaptılar. Atalarımız "Söz taşıma, taş taşı" demiş ama, bazı kendini bilmezler söz taşıdılar. Hatta kendileri söz uydurup getirdiler, götürdüler...

Bir harman sonu evlenmişlerdi; ikinci harman sonuna dek birlikte yaşayamadı Şitto ile Ezo, Şitto öykülerini bir cümlede özetler. "Kötü talih geç buldum; tez yitirdim..."

Şitto,Ezo'yu boşayınca "Değişik" töresince halası,Hazik de geri döndü. Şitto Hanefi,bu acı ayrılışı da yarısının ağzından şöyle anlatır; "Bizim böyle olmamız dostlarımızı acındırıyor,düşmanlarımızı sevindiriyordu."

Efsanesel güzel Ezo, Şitto Hanefi (Açıkgöz) den ayrıldıktan sonra altı yıl dul kaldı. Yörenin ağızbirliği etmişcesine anlattıklarına göre Ezo, bu süre içinde daha bir serpildi, daha bir güzelleşti. Öyle ki; görenin gözü kalırdı. Nasıl anlatmalı; O bir ışıktı da, tüm erkekler, onun çevresinde pervane kesilmişlerdi.

Genç-yaşlı, zengin-fakir, nice talibi çıktı Ezo'nun. Her talibi, tek tüy isteyen Hz. Süleyman'ın önünde tüm tüylerini döküverdiği söylenen yarasa örneği, neyi var neyi yoksa önüne seriyorlardı Ezo'nun. Ezo, tam altı yıl, evlenme önerilerini geri çevirdi.

Sonunda, ailesinin de ısrarı üzerine, kendisine genç kızlığından beri talip olan Teyz'oğlu Memeyle evlenmeye yanaştı. Türkmen oymağından olan Memey Suriye'nin, Carablus ilçesinin Türkiye sınırına yakın Kozbaş köyünde oturuyordu.

Ezo 1936 yılının güzünde, Uruş'tan Kozbaş'a gelin gitti. Bu evliliği de değişik töresine göre olmuş; onu alan Memey, bacısı Selvi'yi, Ezo'nun ağabeyi Zeynel Bozgedik'e vermişti.

Ezo'yla Meme'yin iki kızları oldu. İlki, fazla yaşamadan öldü. "Celile" adlı ikinci kızları halen sağdır ve Suriye'de yaşamaktadır.

Ezo'nun, ikinci kocasıyla geçimi yerindeydi. Ne var ki; "Gurbet" denilen bir ateş yüreğini yakıyordu da. Türk köylüsü "Çalının ardı gurbet" der. Ezo da, Kozbaş'tan Türkiye'yi, Uruş'u görüyordu. Hatta ara sıra doğduğu köye gidip geliyordu ama, bunlar özlemini azaltmıyor, pekiştiriyor, dayanılmaz hale getiriyordu. Yakınları onun "Vara öleyim, tek yurdumda kalaydım" dediğini anlatırlar.

Ezo bir de "Göreceksiniz, gurbetlik beni öldürecek" der ve öldüğünde, hiç olmazsa Türkiye'yi; Uruş köyünü görecek bir yere gömülmesini dilerdi.

Dediği de oldu. Suriye'ye gidişinin yirminci yılında, 1956 güzünde Ezo yatağa düştü. Hastalığının ince hastalık (verem) olduğunu, herkes gibi kendisi de biliyordu. Ezo, kızı Celile'yi yatağının başından ayırmak istemiyordu. Ecelle kavil gününün gelip çattığını anlıyor, tek avuntuyu güzel kızı Celile'de buluyordu.

Ve Ezo Gelin, güz yağmurlarının düştüğü bir cuma, yatsı vakti son soluğunu soludu.

Eşi ve yakınları, vasiyetini dikkate alarak, onu; arasıra tepesine çıkıp yaşlı gözlerle Türkiye'yi seyrettiği Bozhöyük'ün en yüksek noktasına gömdüler.

Mezarı oradadır şimdi... O kum ülkesinde.

Kaynak: Öyküleriyle Halk Türküleri (Notalı) - Hamdi Tanses

EZO GELİN TÜRKÜSÜ

Ezo gelin benim olsan seni vermem feleğe
güzel yosmam başın için salma beni dileğe
anası huridir de kendi benzer de meleğe
nenneyle de ah bahtı karam nenneyle nenneyle.

çık suriye dağlarına bizim ele el eyle
gel bahtı karam gel sıladan ayrı yazılım gel...

ezo gelin çık suriye dağlarının başına
güneş vursun kemerinin kaşına kaşına
bizi kınayanın bu ayrılık gelsin başına başına

nenneyle de ah bahtı karam nenneyle nenneyle
çık suriye dağlarına bizim ele el eyle
gel bahtı karam gel sıladan ayrı yazılım gel...

Cemil Cahit Güzelbay
Gaziantep

EpiLog
07-23-2010, 10:34 AM
Yarim İstanbul'u Mesken Mi Tuttun? Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/48)


Yöre: Kayseri

Güz güneşi sarı sarı devriliyordu o ikindi üzeri de uzaklardaki mor dağların ardına. Elinde su testisi, köyün çeşme başında, sıraya girmişti. Yedi yıl önce beş altı yaşındaki kızlar şimdi varmışlardı on iki , on üçlerine. Düğün davulları aynı gün birlikte döğülen Hatça'yla Zalha'nın üçüncü çocukları koşup oynuyorlardı.

Derin bir iç geçirdi.

Bir çocuğu olsaydı bâri. Oğlan değil, kızı. O zaman olsaydı şimdiye yedi yaşında. Çeşmeden su getirmese bile, evde aşa muşa el atar, ortalığı toplar, anasına can yoldaşı olurdu. Ama İstanbul gurbetinde yedi yıldır eylenen eri, istemezdi kız evlât. Erkek olmalıydı çocuğu. Erkek olmalı babası gibi bilekli, kocaman kocaman elli, ayaklı, kaşı gözü kudretten sürmeli. On yaşına varmadan, çifte çubuğa el atmalıydı. Yedi yıldır İstanbul gurbetinde eyleşen böyle isterdi oğlunu. Babasının soyunu sürdürmeli, köy çocuklarıyla dere kıyısında güleş tutup, kendi akranlarını yere kabak gibi vurmalıydı:
Gene derin bir iç geçirdi.

Yedi yıl, yedi koca yıldır İstanbul dedikleri güzeli bol, seyranı renkli İstanbul'da ne bekliyor da gelmek bilmiyordu? Sakın orda gül yüzlü, bal dudaklı, kara kaş kara gözlü bir güvercin göğsü topukluya... Ağlıyası geldi birden. Düşünmek istemiyordu bunu. O pençeli, o tuttuğunu koparan, o boylu poslu erkeğinin bir İstanbul kızına tutulup ondan dolayı sılasını unuttuğunu öğrense öldürürdü kendini. "Vallaha öldürürüm!" dedi içinden sert sert. "Günahı, vebali varsa ona. Kaba sakal hoca tevatür günah dediydi vaazda. Hele böyle bir şey olsun...."

Yanında bir karaltı. Kendine gelerek gözlerinin yaşardığına dikkat etti, sildi elinin tersiyle gözlerini.

Resullarin Emine anaydı gelen:

- Ne o kınalı kekliğim benim? dedi. Öksüzüm, yavrum. Ne ağlıyon? Telâşlandı:
- Yoook, ağlamıyorum nene...

Gün görmüş, umur sürmüş kırış kırış nene inanmadı:
- Ağlıyon kınalı kekliğim, sürmelim ağlıyon. Ben bilmem mi ne diye ağladığını? Vefasızın diktiği fidanlar meyveye geldi. Onunla gurbete gidenler yedinci sefer dönüyorlar sılaya. O nerde? Hani?

"Kınalı keklik" gene derinden bir çekti. Güneşin yarı yarıya derildiği mor dağlara baktı. Gözlerinden yuvarlananlara dur diyemiyordu gayri. Varsın aksınlardı Nene'nin dediği gibi, öksüze bu .....da gülmek yoktu. Keten yelekli, burma bıyıklısı İstanbul gurbetinde belki de bembeyaz bir istanbul kızıyla unutmuştu sılasını. Dili de varmıyordu ama, unutmasa ne diye yedi yıldır dönüp gelmesin? Dönüp gelmedi diyelim, insan iki satır bir şeyler de mi yazamazdı? İlk gittiği aylar nasıl yazıyordu? Demek unutmuştu? Unutmuştu demek ha? Hıçkırdı. Genç, yaşlı kadınlar, ellerinin kınasıyla çiçeği burnunda kızlar toplandılar başına. Sormadılar hiçbir şey. Biliyorlardı. Sorup da ne diye yüreğini büstübün kaldırsınlar? Biri:
- Sus bacım, dedi. Sus! Bir başkası:
- Gözlerinden döktüğüne yazık!

Sağdan soldan herkes bir şey söylüyordu:
- El oğlu değil mi? En iyisinin köküne kibrit!
-Vallaha Amasyanın bardağı, biri olmazsa biri daha bence..
- En doğrusu bu ama....
- Dinlemiyor ki!
- Bu gençlik, bu tâzelik...
- Yedi yıl, yedi yıl anam. Dile kolay. İnsan eksik eteğini yedi yıl sılasında unutur mu?

Sıkıldı, bunaldı. Ağlamıyordu artık. Zaman zaman bu: Mâdem erkeği İstanbul gurbetinde yedi yıldır unutmuştu onu, o da varsın istidayı boşansın bir güzel, varsındı bir başkasına. Elini sallasa ellisi, başını sallasa...

Duramadı karıların arasında. Onüçünde bulup yitirdiği, yirmisine vardığı halde bir türlü geri dönemiyeni içinden bir sızı bir geçti. Testisini koydu çeşmenin iplik gibi akan suyunun altına. Testi dola dursun, gittiyse keyfinden mi gitmişti. İstanbul'a? Gözü kör olasıca yokluk. Düşmanına avuç açtıran yokluk yüzünden, birkaç para kazanıp öküzü ikileştirmek, birkaç dönüm tarla daha alıp babadan kalan bir kaç dönümüne eklemek için. O gece, o gece işte, nasıl yatırmıştı koluna! Nasıl okşamıştı saçlarını, neler demişti? İstanbul gurbetine gidecek, çok değil yazı orda geçirip, güze, olmazsa kışa koynunda desteyle para, dönecek. O zamana kadar bir de oğlu olmuş olursa, eh gayri, keyfine son olmıyacaktı!.

Başındaki beyat örtüyü çenesinin altında çözüp yeniden bağladı.
Yedi yıl, yedi koca yıl!
Kocasının isteğince bir oğlu olaydı bâri..

Testisinin dolup taşmakta olduğunun farkına bile varmadı: Bir oğlu olsa o zamandan bu zamana, altı yaşında mı olurdu? Bösböyük, palazlanmış delikanlı. Akranlarıyla dere kenarında güleş mi tutardı? Babası gibi pençeli olur da akranlarını yere kapak gibi mi vururdu? Ekimde tarlaya birlikte mi giderler, hasat vakti düveni birlikte mi sürerlerdi? Babasının kokusunu mu taşırdı?
- Kınalı keklik kaldın gene. Bak testin doldu, taşıyor!

Kendine geldi. İnsanoğlunun aklına şaştı. Gözleri testisindeydi güya. Testisinde olduğu halde, görememişti dolduğunu.

Çekti lülenin altından. Güldü acı acı.

Tuttu evinin yolunu. Tuttu ya, şimdi de aklından köyün yaşlıları, gençleri kaynaşmağa başlamıştı. Her kafadan bir ses:
- Deli anam deli bu!
- Doğru bacım, deli..
- Beni yedi yıldır sılamda unutacak da..
- Ben de hâlâ yolunu bekliyeceğim onu ha?

Sonra kafa kafaya, fısıl fısıl bir konuşma. Ah bu konuşma, ah bu konuşmalar... Evden içeri girerken, Dursunların Hacı'yı hâtırladı elinde olmıyarak. İnce, kapkara kaşları yıkıldı sinirli sinirli. Testiyi bıraktı kapının yanına, geçti pencerenin önünde dayandı duvara sağ omzuyla. Odada kimse yoktu, tek başınaydı ya, deminki karılar, kızlar, orta yaşlıların hayalleri doldurmuştu odayı. Alev saçan bakışlarıyla sanki topuna haykırdı:
- Dursunların Hacı, Kara Hacı başınızda parçalansın. Atın yerine eşeği bağlamıyacağım işte, bağlamıyacağım!

Kara Hacı da neydi ki sırma bıyıklı Ali'sinin yanında? Değil yedi yıl, on yıl dönmese sılasına, onu gene unutamazdı işte!

Güz güneşi çoktaan devrilip gitmişti mor dağların ardına. Gece iniyordu köye ağır ağır. Loş oda farkına varılmaksızın kararıyor, derinleşiyordu. Derken bu yandaki kapkara dağların ardından bakır kızılı kocaman bir ayın tekeri gözüktü. Sonra ağır ağır yükseldi göklere, ufaldı, bakır kızılını yitirdi, pırıl pırıl yanmağa, saz örtülü dumanlarıyla kerpiç evleri süslemeğe başladı.

Canı ne yemek istiyordu, ne de su.

Gel desen gelmez miydim? Şu güzellerin doldurduğu elmastan kadehleri ben dolduramaz mıydım?

Ali bakıyordu, sadece bakıyordu.

Oysa hem ağlıyor, hem söylüyordu:
- Ketenden yeleğini bile ben dikmedim miydi? Benim gibi bir öksüze .....yı haram etmeğe nasıl kıydın? Yiğitliğine yakışır mıydı gurbette beklemek dayanacak özümün tükendiğini anlamadm mı?

Ali susuyor, boyuna susuyordu. Taştan ses çıkıyor, Ali'den çıkınıyordu. Sözlerinin ardını getirdi ağlıya ağlıya:
- İnsafsız yedi yıl oldu sen gideli, diktiğin fidanlar meyvaya geldi tekmil. Birlikte gittiklerinizin tümü yedişer sefer geldiler sılalarına. Buraların güzelleri çoktur ama sana yaramaz. Durmadın sözünde Ali'm. Sözünde durmayana erkek demezler biliyor musun? Kavlimizde gidip de dönmemek varmıydı vefasız?

Fakat Ali hiç ses vermeden bakmış bakmış, sonra çekip giderken duman olmuştu âdeta. Bağırmıştı ardından, bağırmış, bağırmış... Fakat Ali...

Uyandı. Güneş bir mızrak boyu yükselmişti Kalktı yaslandığı yerden:
- Hayırdır inşallah, dedi.

Kalktı usulcak, gitti kapıya, örttü, kalın tahta sürgüsünü itti. Ne olur ne olmazdı. Kara, kuru Hacı kötü dadanmıştı çünkü. Köy bakkalında kafayı çekip elinde saz, düşüyordu tek gözden ibaret evininin yakınlarına. Daha bir günden bir güne ne kapısına dayanıp böyle böyle demiş, ne de çeşmeye giderken, yahut da tarlanın yolunu tek başına tuttuğunda yolunu kesmişti. Kesmemiş, lâf da atmamıştı ama, köyün cadı karıları pek yakıştırmışlar onu Kara Hacı'ya! Yedi yıldır İstanbul'u mesken tutan vefasızını düşüne düşüne uykuya varıverdi. ..... çoktan silinmiş, ay devrini tamamlayıp elini eteğini çekmişti .....nın göklerinden.

Devrile kaldığı yerde mışıl mışıl uyuyordu.
Uykusunda düş.
Düşünde İstanbul gurbeti. Taşı toprağı altındandı İstanbul gurbetinin. Ali'sini aramağa gitmişti düşünde. Bulmuştu da. Güzellerin arasındaydı. Bir kıyıdan bakıyordu. Güzellerden biri dizine başını koyup uzanmıştı boylu boyunca. Bir başkası gümüş bir kupayla şarap veriyor, daha bir başkası da dudağından öpmeğe uzatıyordu dudaklarını.

O zaman, o zaman işte, gizlendiği kıyıdan çıkıvermişti. Ali şaşırmış, bırakıp güzellerini, koşmuştu yanına. Açmıştı ağzını Ali'sine, yummuştu gözünü:

- İstanbul'u mesken mi tuttun? Bu güzelleri gördün beni unuttun mu? Sılasına gelmeğe yemin mi ettin yoksa?


Türkü Sözleri

Yarim İstanbul'u mesken mi tuttun aman
Gördün güzelleri ben unuttun aman
Beni evinize köle mi tuttun aman

Gayri dayanacak özüm kalmadı aman
Mektuba yazacak sözüm kalmadı aman

Yarim sen gideli yedi yil oldu aman
Diktigin fidanlar meyveye döndü aman
Seninle gidenler silaci oldu aman

Gayri dayanacak özüm kalmadı aman
Mektuba yazacak sözüm kalmadı aman

EpiLog
07-23-2010, 10:35 AM
Çarşambayı Sel Aldı Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/37)
Yöre: Samsun / Çarşamba
http://www.nette68.com/r/660ce0adf495c.jpg (http://www.nette68.com/r/660ce0adf495c.jpg)

Ahmet, Abdal Deresi'nin kıyısındaki yoksul köylülerden birinin oğluydu. Kara sevdası karşılık bulmuş, Melek ona kalbini açmıştı. Nişanlandılar ve Ahmet askere gitti. Ağa oğlu Mehmet Ali, Melek'e göz koydu. Melek, Mehmet Ali'yi reddedince, ağa oğlu ve adamları tarafından dağa kaldırıldı. Kötü haberi alınca firar eden Ahmet, silahını alıp, yollara düştü. Gece gündüz Melek'i aradı. Bir gün yağmur yağdı, Yeşilırmak taştı. Çarşamba bir anda göle döndü. Sel, Canik Dağları'ndan aşağı bir çığ gibi, önüne kattığı herşeyi sürükledi. Selin ardından hayat yeniden normale döndü. Abdal Deresi'nin Yeşilırmak'a döküldüğü yerde ahali toplandı. Derenin nehre bağlandığı yerdeki kayanın üstünde, selin getirdiği iki kişinin cesedi görüldü. Cesetler, Melek ve Ahmet'e aitti. Elele tutuşmuş öylece yatıyorlardı. Rivayete göre büyük kaya parçası, yedi yerinden ayrıldı ve her birinden bir servi boyu su fışkırdı. Ahali dua etti. Dualar, yıllardır can alan, insanların acısını dile getiren dizelere dönüştü.' Çarşamba'yı sel aldı' türküsü de, o acı mırıltılardan doğdu. Kayanın bulunduğu yere daha sonra bir su değirmeni kuruldu ve o yöre 'Değirmenbaşı' olarak anıldı. Ahşap değirmenin yedi taşı vardı. Yedi oluğuna su veren set üzerinden yedi kez yürümek, sağ ve sol omuz üzerinden yedişer kez su atmak uğur sayıldı. Her Hıdırellez'de tekrarlanan gelenek, 1970'lerde değirmenin yıkılmasına kadar sürdü.

Çarşambayı Sel Aldı Türkü Sözleri

Çarşamba’yı Sel Aldı,
Bir Yar Sevdim El Aldı (Aman Aman)
Keşke Sevmez Olaydım,
Elim Koynumda Kaldı (Aman Aman)

Oy Ne İmiş Ne İmiş (Aman Aman)
Kaderim Böyle İmiş.
Gizli Sevda Çekmesi (Aman Aman)
Ateşten Gömlek İmiş.

Çarşamba Yazıları,
Körpedir Kuzuları (Aman Aman)
Allah Alnıma Yazmış,
Bu Kara Yazıları (Aman Aman)

A Dağlar Ulu Dağlar (Aman Aman)
Yarim Gurbette Ağlar.
Yari Güzel Olanlar (Aman Aman)
Hem Ah Çeker Hem Ağlar.

EpiLog
07-23-2010, 10:35 AM
Hastane Önünde İncir Ağacı türküsünün hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/41)
Yöre: Yozgat (Akdağmadeni)
http://www.nette68.com/r/660c64b7092ce.jpg (http://www.nette68.com/r/660c64b7092ce.jpg)

Komşu kızı ile beşik kertmesi olan bir genç asker'de vereme yakalanır. Hava değişimi olarak Yozgat'a gelir. Sözlüsünün ailesi gence kızlarını göstermek istemez. Genç tedavi için İstanbul'da hastaneye yatar, pencereden gördüğü incir ağacından aldığı ilhamla aşağıdaki türküyü söyler.Yakalandığı amansız hastalıktan kurtarılamayarak hastanede ölür. Ailesi cenazesini Yozgat'a getiremez İstanbul'da kalır..

Türkü Sözleri

Hastane önünüde incir ağacı
Doktor bulamadı bana ilacı
Baştabib geliyo zehirden acı

Garip kaldım yüreğime dert oldu
Ellerin vatanı bana yurt oldu
Mezarımı kazın bayıra düze

Benden selam söyleyin sevdiğim gıza
Başına koysun, karalar bağlasın
Gurbet elde kaldım diye ağlasın

EpiLog
07-23-2010, 10:36 AM
Çökertme Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/50)
Yöre: Bodrum
http://www.nette68.com/r/66026af26f664.jpg (http://www.nette68.com/r/66026af26f664.jpg)


Memleketin keşmekeş içinde olduğu, işgal ordularının yurdu parsellediği yıllardı.Ege ‘de Yunan var.Eli silah tutan tüm gençlerin bellerinde pistov, ellerinde Rus filintası, sırtlarında yatakları, dağları, taşları, ovaları mesken tuttukları yıllar...Küçük Menderes ‘ten, Köyceğiz’e, Denizli ‘den Bodrum’a her karış toprakta onların alın teri.

Bir yandan işgalcilerle boğuşuyorlar, bir yandan da devletin seçip gönderdiği yöneticilerle.Bir yandan düşmanı kovalarken diğer yandan da işbirlikçilerle boğuşuyorlar.İşte o yıllarda Halil adlı yiğit bir delikanlı vardı.Mertti.İyi silah kullanır, üç kuruşluk mevkiye boyun eğmezdi.Çam yarması gibi, kaşı gözü ,eli yüzü düzgün, cesurdu.Yiğitliği de dillerdeydi.Bir de “Bodrum kaymakamı” vardı.Halk düşmanı , astığı astık, kestiği kestik.İstanbul ‘un da gözde adamı.Adına da “Çerkez Kaymakam “ derlerdi.Halk arasında “Kalleş Kaymakam” Bir eli yağda bir eli balda.Sandal sefaları, gece alemleri...Etrafında etek öpenler, fedailik yapanlar...Milletin kıtlıktan kırıldığı günlerde yağlı ballı yemeklerle donatılmış sofralar...

Bir de güzelliği tüm yörenin dilinde Çakır Gülsüm vardı.Bitez yalısında otururdu.Sahilde şipşirin bir köy.Köyün yakınlığından adına “Bitez yalısı” demişler.Herkes güzel Gülsüm ‘ü yiğit Halil ‘e yakıştırıyordu.Gülsüm adı Halil ‘le beraber anılırdı.Bunca dillenen güzellik Bodrum Kaymakamının kulağına da ulaşmıştı.Etrafındaki dalkavuk çömezler kaymakamın kulağını doldurmuşlar.”Gülsüm güzel kız.Saraylara layık.Halil gibi baş kaldırmış bir eşkıyanın eline düşerse yazık olur.Sen evet de on Gülsüm getirelim sana.Zaten Halil dağda, çetelerle dolaşıyor.” diyerek şişirmişler.Amaçları kaymakama yaranmak, hem de çıkarlarına taş koyan Halil ‘e zarar vermek...

Çerkez Kaymakamın ‘ın çok hoşuna gitmiş bu düşünce .Hem güzel Gülsüm’e sahip olacak, hem de büyüklerinin kulağına gitmiş bir efenin nişanlısını kaçırıp daha da yaranacak onlara.Kaymakam Bitez yalısına göndermiş kolcularını.Bir feryat, bir figan sarıp sarmalıyıp götürdüler Gülsüm ‘ü.Gülsüm ‘ün apar topar içine atıldığı sandal kıyıdan uzaklaşmak üzereyken çökertme tarafından hızlı hızlı gelen sandal göründü.Sandalın kürekleri kanat gibi açılıp kapanıyordu.Bir yanda kaymakam kolcularının sandalı bir diğer yanda da Bitez yalısına girdi girecek olan Halil’in sandalı.Yanında en güvendiği arkadaşı İbrahim Çavuş.İbrahim Çavuş asılmış küreklere, Halil ise ayakta gözünü siperlemiş eliyle kolcuları gözlüyor.Millet sahile dökülmüş yürekleri ağzında seyrediyor onları.

Halil’in sandalı uçuyor gibi.İki sandal burun buruna geldi vuruşma başladı.Patlayan silah sesleri.Ve ardından Gülsüm’ün figanı.İbrahim Çavuş’un figanı. İbrahim Çavuş kapanmış sandala haykırıyordu.”Gitti.Yiğit Halil gitti.Vurdular Halil’i.Kalleş Kaymakamın adamları vurdu Halil‘i.

Kolcuların sandalı Bodrum’a hızla Gülsüm ‘ü götürürken, Halil’in sandalı da ağır ağır sahile yaklaşıyordu.Sonra sandaldan çıkardılar Halil’i.Oluk oluk kan akıyordu. İbrahim Çavuş’un kollarında verdi son nefesini.Sonra kalabalığı bir uğultu sardı.Bir hıçkırık, bir gözyaşı seli.Bunların arasından da yanık içli bir ses yükseldi.Ağlayan,ağlatan...

Türkü Sözleri

Çökertme'den Çıktım Da Halil'im
Aman Başım Selâmet,
Bitez De Yalısına Varmadan Halil'im
Aman Koptu Kıyamet.

Arkadaşım İbram Çavuş
Allah’ıma Emanet,

Burası Da Aspat Değil Halil'im
Aman Bitez Yalısı,
Ciğerime Ateş Sardı,
Telli Kurşun Yarası.

Güverte De Gezer İken
Aman Kunduram Kaydı,
İpekli Mendilimi Halil'im
Aman Mor Rüzgâr Aldı.

Çakır Da Gözlü Gülsüm'ümü
Aman Kolcular Aldı,

Gidelim Gidelim Halil'im
Çökertme'ye Varalım,
Kolcular Gelirse Halil'im
Nerelere Kaçalım.

Teslim Olmayalım Halil'im
Aman Kurşun Sıkalım

EpiLog
07-23-2010, 10:37 AM
Hekimoğlu Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/65)
Yöre: Ordu /Fatsa (http://aksaray.nette68.com/yazi/171)
Ordu dolaylarında yaşayan Hekimoğlu, yoksul bir ailenin çocuğudur. Üstelik yoksul bir anneden başka hiç kimsesi yok. Çevresinde dürüstlüğü, akıllılığı ve yiğitliğiyle tanınan bir gençtir.

Yörede egemenlik kurmuş bir Gürcü Beyi vardır. Bu Gürcü Beyi, Ayşa adında güzel ve narin bir kızla sözlüdür. Ne ki, bu kız Gürcü Beyini sevmemekte, Hekimoğlu'na bağlanmıştır. Bu, dostlukla, arkadaşlıkla karışık bir sevgidir. Üstelik Hekimoğlu'yla görüşmeye başlamıştır.

İşte Bey, iki gencin ilişkisinin bu noktaya vardığını duyar duymaz Hekimoğlu'na düşman olur ve ona savaş açar. Hekimoğlu'yla teke tek görüşüp, hesaplaşmayı önerir; bir de yer belirtir. Hekimoğlu, gözüpek, mert bir gençtir. Aynalı mavzerini kuşanıp, tek başına buluşma; yerine gider. Gitmeye gider ama, Bey sözünde durmamış adamlarıyla gelmiştir. Üstelik adamlarından biri, buluşma yerine varır varmaz, sabırsızlanıp Hekimoğlu'nu yaylım ateşine tutar. Ötekiler de çevresini sararlar. Hekimoğlu'yla Beyin adamları arasında yaman bir çatışma olur. Hekimoğlu, çatışma sonunda çemberi yararak kurtulur. Olaydan hemen sonra, Bolu da tek başına yaşayan anasının yanına gider. Anasına durumu anlatır ve artık şehir yerinde duramayacağını bildirir. Anasıyla helallaşıp, yanına Mehmet adlı iki amca oğlunu alarak dağa çıkar. Çıkış bu çıkış ve ölünceye kadar Hekimoğlu artık dağdadır.

Hekimoğlu'nun dağa çıkış nedenini ve biçimini bilen, duyan yöre köylüleri kendisine kucak açarlar. Onun mertliği, yiğitliği ve doğru sözlülüğü köylüleri daha da etkiler ve her açıdan kendisine yardım ederler. Özellikle yoksul köylülerle dostluk kurar, zenginlerden aldıklarıyla onlara yardım eder.

Hekimoğlu, artık Gürcü Beyinin korkulu düşü olmuştur. Bu yüzden Bey, kendisini sürekli jandarmaya şikayet eder ve kesintisiz izletir. Hekimoğlu'nu ihbar etmeleri için çeşitli yörelerde adamlar tutar. Fakat halk koruduğu için, Hekimoğlu'nu bir türlü ele geçiremezler.

Hatta bir defasında, Beyin adamlarından birinin ihbarı üzerine Hekimoğlu'nun kaldığı evi jandarmalar basıyorlar. Bütün çevre kuşatılmıştır. Evin altında bir fırın vardır. Hekimoğlu fırıncının yardımıyla fırının ekmek pişirilen yerini arkadan delip kaçmayı başarır.

Hekimoğlu, kaçmaya kaçıyor ama, Beyin, iki amca oğlunu öldürttüğünü haber alıyor ve doğru Çiftlice köyüne iniyor. Gittiği ev muhtarın evidir. Bu Muhtar, Hekimoğlu'ndan yana görünüyor, oysa gerçekte Beyin adamıdır ve onunla

işbirliği içindedir. Nitekim adamlarından biri aracılığıyla ihbarda bulunur ve Hekimoğlu jandarmalarca sarılır. Hekimoğlu, Muhtarın puştluğu yüzünden kıstırılmıştır. Büyük bir çatışma çıkar taraflar arasında. Adeta namlular kurşun kusmaktadır. Özetle yaman cenk olur orada.

Olayın sonucuna ilişkin iki söylenti var halk arasında :

1-Hekimoğlu, çatışma sırasında. çemberi yarıyorsa da, aldığı yaralar yüzünden fazla uzaklaşamadan ölüyor.

2 -Atına atlıyor, elini karın bölgesinden aldığı yaralara basarak Ordu'ya
kadar geliyor ve burada ölüyor.

Hekimoğlu, tipik bir erdemli başkaldırıcı örneğidir. Haklı bir nedenle dağa çıkıyor. Mertliği, yiğitliği ve iyilikseverliğiyle halk arasında büyük ün yapıyor. Yoksulların dostu, onları ezen varsılların düşmanıdır.

Hekimoğlu denince, hemen akla gelen bir özelliği de aynalı martinidir. Hekimoğlu Türküsü'nde geçen ve kendisinin adıyla özdeşleşen aynalı martinin özelliği şudur. Hekimoğlu, özel olarak yaptırdığı mavzerinin üstüne bir ayna taktırıyor. Çatışmaya girdiğinde, bu aynayı: düşmanının gözüne tutarak, gözünün kamaşmasına, dolayısıyla hedefini şaşırmasına yol açıyor.

Bu yüzden Hekimoğlu'nun adı aynalı martinle özdeşleşmiştir.


Türkünün Sözleri

Hekimoğlu Derler Benim Aslıma
Aynalı Martin Yaptırdım Da (Narinim) Kendi Neslime.

Hekim Oğlu Derler Bir Küçük Uşak,
Bir Omuzdan Bir Omuza (Narinim) On Arma Fişek.

Konaklar Yaptırdım Mermer Direkli,
Hekimoğlu Dediğin De (Narinim) Aslan Yürekli.

Konaklar Yaptırdım Döşetemedim,
Ünye Fatsa Bir Oldu Da(Narinim) Baş Edemedim.

Ünye Fatsa Arası Ordu'da Kuruldu,
Hekimoğlu Dediğin (Narinim) O Da Vuruldu

EpiLog
07-23-2010, 10:37 AM
Hey On Beşli Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/73)
Yöre : Tokat
Taş döşeli dar yollardan şakırtılı at arabalarının gelip geçtiği demlerde,

Tokat bir dağ içindeyken
Gülü bardağ içindeyken
Yüzü kaleye bakan ahşap evlerden
birinin şenliğiydi Hediye

http://www.nette68.com/r/660c3b7dd863f.bmp (http://www.nette68.com/r/660c3b7dd863f.bmp)

Adı gibi Haktan Hediye, üç eteği sırma işleme, başı Tokat işi yazmalı, yazmasının ucu pembe oyalı. Endamı fidandan narince, boyu gül ağacı misali küçücek, alımlı, edalı bir kızcağız. Tokat eşrafından kendi halinde bir ailenin evdeki tek çocuğu.

Kınalı Kazova üzümlerinin toplanıp pekmez yapıldığı, içi sırlı küplere asma yaprağı basıldığı aylarda Tahtoba köyünün saygın ailelerinden birinin oğlu Hüseyin görüverdi onu. Tenhada buluştular, iki gencin yüreciği birbirine ısındı. Çok geçmedi aradan, Tahtoba'dan dünürcüler geldi Hediye kızın evine. Köy ağası babanın biricik oğlu Hüseyin'e istediler onu. "Yaşı küçücek," dedi anası. "Baba ekmeği yemedi doyuncaya dek." Bekleyeceklerini söyledi oğlan tarafı. "Bizim oğlumuz da yeni yetme... Söz edelim, aht verelim, bekleyelim. Gül yanaklı Hediye bu yaz gelinimiz olur."

Tez büyür kuzu misali kız kısmı da, yuvadan kuş misali kanatlanıp tez uçanı makbuldür. Hele talibi Tahtoba'nın efendilerindense, bol haneye gelin gidecekse, anasının babasının adını saydıracaksa fırsat kaçırılmaz. "Oldu," dedi büyükleri. Hediye'nin ak ellerini bu bahar kınalayacaklardı. Madem insan evladıydı isteyen, hayır işte acele etmek en güzeliydi. Verdiler Hediye'yi bıyıkları yeni terlemiş Hüseyin'e. Şerbetini içtiler, sözünü kestiler. Tahtoba'nın ağası koçlar kurban etti, Hüseyin, endazesi on yedi kuruşa mor kadifeden fistanlık kumaş aldı Hediye'ye. İpek bürüğe bürüdüler genç kızı. Boynuna gümüş hamaylılar, alnına Hamidiye paralar taktılar. Nişan gecesi Tokat'ın kadınları toplandı kız evinde, bakır tepsilerin arkasını tıkırdatarak oynadılar.

Kış gelmeden yaprak küpleri basıldı, erik ezmeleri, tarhanalar, sebze kuruları, setikler, yarmalar hazırlandı. Bahar başında toplanıp yazıda kurutulmuş madımaklar çıkınlandı. Kasım yağmurları Yeşilırmak'ı coşturmadan tahtaları kararmış ahşap evlerin dış kapıları kapandı. Baba evinde artık misafir muamelesi gören Hediye çeyiz telaşına düştü. Kış boyu kafesli pencerenin önündeki sedirde oturup yoldan geçen herkesi "Belki Hüseyin'dir" ümidiyle süzerek küçük ellerinin ak parmaklarındaki iğne ile al yazmaları renk renk, çiçek çiçek oya ile çevirdi.

Kiraz ağaçları tomurcuğa dururken ürkütücü, korkutucu bir haber yayıldı ortalığa. Ateş düşmedik ocak bırakmayan seferberlik, memleketin her köşesinden yine delikanlıları istiyordu. Bu kez sıra yaşı on sekize yeni basmış delikanlılarda... Şehirden şehire, köyden köye haber uçuruldu. Sırtını kayalara dayamış Tokat da titredi bu havadisle. Bin üç yüz on beş doğumlular kışlada toplanacaklar. Karayağız Türkmen delikanlıları kalktı geldi, kara zıpkalı Karadeniz uşakları, ince yapılı dil bilmez Çerkes gençleri beşer onar gruplar halinde akın etti çevre köylerden. Kimini Çanakkale'ye yazdılar, kimini Filistin'e, Yemen'e. İllerini, köylerini bırakıp bilinmedik diyarlara doğru sürdüler atlarını. Kara tren vagonlarına doluştular. Gözü yaşlı duacı analarla sabırlı yavuklular kaldı geride. Ardından bir maşrapa su döktükleri delikanlıları için yanaklarından süzülen gözyaşlarını yazmalarının ucundaki gül oyalarına sildiler. Geride kalan kalbi kırık yavuklular içlerindeki yangını türkü yaptı, on sekizlik yiğitlerin ardından ağlayarak söylediler.

Hey on beşli, on beşli
Tokat yolları taşlı
On beşliler gidiyor
Kızların gözü yaşlı

Tahtoba köyünden bölüğe çağrılan gençlerin arasında Bey oğlu Hüseyin de vardı. Al atını topuklayıp ayrıldı köyünden yaşıtlarıyla birlikte. Tokat'ta, Örtmeliönü'ndeki kararmış tahtalarla kaplı evciğin kapısını çaldı önce. Sözlüsünün ana babasının elini öptü. Göz ucuyla baktı utançtan yüzü kızaran Hediye'ye "Vatan borcunu ödeme zamanı, sağlıcakla kalın. Dua edin çocuklarınız için. Döner gelirsem, ahdimdeyim, çift davullar çaldırıp toy yaparım" dedi onlara. Sonra helallik dileyip ayrıldı Hediye'nin evinden. Başını çevirip tekrar tekrar ardına bakarak sürdü atını.

Gidiyom gidemiyom
Seni terk edemiyom
Sevdiğim pek küçücek
Koyup da gidemiyom

Boynunu büküp asker yolu bekleyen bir sürü genç kızdan biriydi artık Hediye. Her gece dua ederek baş koyduğu yastığını sabaha kadar gözyaşlarıyla ıslattı. Günleri saya saya, aylar sonra yerine varabilen sarı zarfların içinden bir hayır haber alma ümidiyle bekleyerek geçirdi mevsimleri. Hasretini nakış nakış döktü iğne oyalarına, dantel perdelere, kilim tezgahlarında dokunan cecimlere. Tokat'ın çıplak dağlarını bembeyaz karlar örttü önce, sonra karlar çağıl çağıl eridi, kuru ağaçlar canlandı, tomurcuklandı, yapraklandı. Asmalar gözyaşı gibi salkım salkım üzümlendi. Kah Batmantaş Köyü'ne bir ateş koru gibi kara haber düştü, kah Yatmış'a, kah Hanpınarı'na... Salavatlarla uğurladıkları delikanlılarının toprağa düştüğü haberini alan kara bahtlı analar, kara çatkılı yavuklular, dul kalan tazeler maşrapalarla su döküp ıslattıkları kapı önlerini gözyaşlarıyla ıslattılar.

Memlekette yangın düşmedik ocak kalmadı.

Eli yüreğinde uyandı her sabah Hediye. Komşu kadınlara rüyalarını tabir ettirdi. Mahzun mahzun yollara bakıp bir haber bekledi kara yağız Hüseyin'inden. Uçup giden turnalardan haber umdu. Sabah esen serin rüzgara selam asıp yolladı.

Çok mu uzaktı bu Yemen dedikleri yer?

Şu çıplak dağların ardına gitse bulur muydu yarini?

Buluverse al kanlı yarelerini sarar mıydı pembe çevirmeli ipek mendiliyle?

Gece gündüz binbir kuruntuyla içi içini yedi. Bir o değil, koca Anadolu'nun anaları, yavukluları vakti belirsiz bir dönüşün ümidiyle dua edip bekliyordu. Bekleyiş derde dönüştü. Gelen her şehadet haberiyle kavuşma ümidi biraz daha kırıldı. Analar, askere gitmiş babalarını soran bebelerine "Az kaldı dönecek" derken ciğerleri sızım sızım sızılar oldu.

Seneler geçiverdi yüzlerde çizgi bırakarak. Yiğitsiz kalmış evleri bekleyen köpekler yabancıya ürümez olmuştu artık. Dağlarda eşkıyalar peydahlandı. Asker kaçakları, arsızlar, hırsızlar kol gezmeye başladı ortalıkta. Bir gün falanca köyden baskın haberi geldi, bir gün filanca köyden. Ansızın uğratmışlar evleri. Para eder her şeyi toplamışlar, cepheye gitmiş yiğidinin yasını tutan taze gelinleri dağa kaldırmışlar, ıssıza çökertmişler. Hükümet baş edemiyormuş artık onlarla. Şehirlerde kasabalarda kimse kimsenin selamını almaz olmuş. Güven diye bir şey kalmamış.

Hediye'nin anasıyla babası yanlarına çağırdı kızlarını. Utana sıkıla açtılar endişelerini ona.

"-Kara yazgılı kızım, bilirim beklediğin var ama işte seneler geçti. Dört kış, dört yaz bitti bir haber yok Tahtobalı Hüseyin'den. Böyle susup beklemekle olmaz. Haberini alıyoruz, nice yiğitler de şehit oldukları halde evlerine haber uçurulmazmış. Kim gitti de geri geldi ki bu Yemen denilen ilden? Devletimiz her gün il il geri çekilirmiş. Askerden hayır haber beklemenin manası yok. Biz artık kocadık, sana sahip çıkamayız, namusundan endişeliyiz. Yazma ustası Emin Efendi sana talip oluyor. Erkeğin yaşlısı olmaz. Emin Efendi zengin bir tüccardır. Oğlu uşağı yok, koca evde bir fidai başın olacak. Biz gitmenden yanayız. Git evini ocağını kur. Yuvanı bil sen de. Dönüp dönmeyeceği bilinmeyen bir yavukluyu beklemekle olmaz."

Bahtsız Hediye yaşın yaşın ağlayarak çıkardı parmağındaki söz yüzüğünü. Ana babasının isteğine olmaz diyecek kız yoktu ya o zamanlar, kötü yazgısını kabullenip oturdu Hediye. Birkaç hafta sonra sessiz bir törenle Dimorta Hanı'nda yazmacılık yapan altmışına gelmiş Emin Efendiyle nikahladılar onu. Son güne kadar Hüseyin'in döndü haberini alma ümidiyle bekledi kızcağız. Türküler mırıldanıp pencere kafeslerinin önünde ağladı, ağladı.

Gidiyom işte ben de
Bir arzum kaldı sende
Ayva oldum sarardım
Din iman yok mu sende

Çifte davullu toy hayallerine yandı Hediye. Gelin kınası görmemiş küçücük elleriyle sildi gözyaşlarını. Yüzünü birkaç kez görüp yüreğine nakşettiği Hüseyin'in yasını tutmasına fırsat olmadan, sırma işlemeli al bindallı giymeden gelin olup Emin Efendi'nin evine girdi.

Rengarenk Tokat bezlerine tahta kalıplarla desen vuran yazma ustalarındandı Emin Efendi. Uzun beyaz sakallı, yün papaklı, vaktinden önce çökmüş bir koca esnaftı. Yamrı yumru elleriyle yazmaları desenledikten sonra Meydan Camisinde namazını eda etmeden evine gelmeyen bir yalnız adam... Önceki evliliğinden olan çocuklarının her birinin şehitlik haberi gelmişti çeşitli cephelerden. Değil Hediye kızın tazeliğini, .....yı armağan etseler içinde ölen yaşama sevinci dirilesi değildi.

Hediye kız bu kocamış erin evinde vakitsiz ayazlarla çiçekleri dökülmüş bir kiraz ağacı gibi mahzun ve kederli Hediye kadın olup çıkıverdi.

"Hayalde gör, düşte gör hele bir de düş de gör" demiş ya eskiler. İnsanın işi bir kez ters gitmeye görsün, nasıl da yağar başına belalar yağmur misali. Yüzünü güzel yaratmıştı Mevla ama talihi kötüydü Hediye kızın. Yaşlı da olsa kadrini kıymetini bilen, başına kapak olan, namusuna sahip çıkan erini Azrail alıp götürdü çok geçmeden. Daha evleneli bir yıl olmadan dul kaldı Hediyecik.
Aniden uçuverdi Emin Efendi.

Bir öğle üzeri kapıyı çalan kalıpçı çırağı "Yenge, Emin Emmi öldü!" diye haber getirdiği zaman felaketi bir çığlıkla karşıladı. Tokat'ın örfüydü ya, cenazeyi hemen hazırlayıp bekletmeden defnettiler.

Vakitsiz açılan güllere döndü Hediye. Tazecik yüzünü zamansız soldurdu kötü kaderi. Şad olup gülmeden yas bağladı, gelinlik giymeden dul kaldı. Çiçek açmadan hazan olmuş dallar misali, yeşillerden allardan soyunup karalara büründü. Tokat'ın orta yerinde Yeşilırmak çağıl çağıl akarken, Hediye kadın gözyaşı akıtıp oturdu köşesinde.

Ölüm acısı geçip yasını unutmadan yalnızlıkla başbaşa kaldı bahtsız kız. Emin Efendi'nin malının mülkünün idare edilmesi gerekliydi. Yaşlı adamın bıraktığı çarkı tek başına çevirmeliydi. Yuvasını bırakıp babaevine dönse evini ocağını ne yapacak? İyi kötü benimsemişti yeni hayatını. Hem babaevine sığmadığı için evlendirmemişler miydi onu. Kocasından kalan malın mülkün icarıyla geçinip giderdi. İbadet edip ölümü beklemekti bundan sonra ona düşen.

Ne Haktan, ne hükümetten korkusu kalmamış azgın çeteler koymadı Hediye'yi yasıyla başbaşa. Şehrin kıyısında kocaman bir konakta tek başına yaşayan bu taze dulda çokça para olmalıydı. Hem kimi kimsesi yok. Koruyanı, sahip çıkanı bulunmayan bu kadıncağızın malına mülküne el koymak kolaydı.

Ay karanlık bir gecede koca evin çift kanatlı kapısının önüne vardılar. Bakır kapı tokmağını tıklattılar yavaşça. Masum kadın kapıyı açmaya korkunca omuzladılar hep beraber. İçeri daldılar azgın kurt misali. Sepet sandık dağıttılar, feryadına kulak vermeyip sırtladılar Hediye'yi. Hoyrat eller dağdan dağa dolaştırdı onu. Zorla sahip oldular, kirli elleriyle birbirlerine sundular, kalaylı siniler üzerine çıkartıp el çırparak oynattılar. Nice zaman sonra gönülleri geçti kızdan. Bastıkları başka köylerden başka talihsiz tazeleri görünce bir sabah atın arkasına atıp Tokat'a getirdiler onu. Tan yeri kırmızı bir utanç içindeyken Takyeciler Camii'nde sabah namazından çıkan yaşlılar kaldırıma düşmüş bir kız buldular. Üstü başı yırtılmış ağlayan biçarenin başına toplanıp konuştular da biri el uzatıp "kalk" demedi.

Tokat yolu kaldırım
Düştüm beni kaldırın
Sevdiğimin uğruna
Vurun beni öldürün

Yazmacı Emin Efendi'nin hanımı Hediye'nin adı kötü kadına çıktı gayri.

Yemen'den Çanakkale'ye nice kez ciğer delici kurşunlara uğrayıp ihaneti, zulümeti, açlığı, hastalığı yaşayıp da geri dönen olur mu?

Hak Teala kulun alnına ölümü yazmayınca olur işte.

Gözü yaşlı Anadolu'nun "Giden gelmiyor" diye türküler yaktığı cephelerde kah vuruşarak, kah esir düşerek seneler geçiren Hüseyin dağın taşın çiçeğe büründüğü bir bahar başında çıkıp geliverdi memleketine. Tahtoba'dan savaşa yollanmış bin üç yüz on beş doğumlu yirmi delikanlıdan bir o sağ kalmıştı. Yüzü yaylaya bakan, içinden boz bulanık seller akan köyün girişinde madımak toplamaya koyulmuş tazeler tanıyamadı gelen bu hırpani kılıklı adamı. Köpekler seğirtti üzerine. Köyün yamacında durup dağa taşa ünledi sesinin yettiğince. "Benim ben. Memleket aşırı diyarlarda vuruşmaya gönderdiğiniz Hüseyin'im ben. Hak alnıma yaşa yazmış, kaderde size kavuşmak varmış, döndüm... Emmi dayı kızları, yad el değil bu gelen. Bey oğlu Hüseyin'im ben." Köyün genci yaşlısı kuşattı çevresini, boynuna boğazına sarılıp ağlaştılar. Ardına düşüp eve götürdüler onu. Yolun otu çiçeği sarıldı yorgun ayaklarına. Ağsıvayla sıvanmış bahçe duvarının önünde yabancı bir erkeği görünce yaşmaklanacak oldu Hüseyin'in anası. Sonra sekiz yıldır ağlaya ağlaya ferini tükettiği gözlerinden çok yüreğiyle tanıdı oğlunu. Kollarını açıp "oğlum" diye öyle bir inledi ki dağ taş yankıya durdu. Tahtoba köyü şenliğe başladı o gün. Savaşa yolladıkları yirmi civanın yerine geriye dönen bu bitkin genç için toy vuruldu, düğün kuruldu, kurbanlar kesildi. Anası başındaki kahır kasnağını çıkardı, bacıları al güllü elbiseler giydi, duyup öğrenen herkes görmeye geldi.

Seferberliğe giden de geri gelirmiş demek.

Bekledi Hüseyin. Susup bekledi birilerinin Hediye'den bahsetmesini. Ne anası, ne bacısı adını anmadı gelinlerinin. "Yoksa ahdini bozup kocaya mı verdiler sözlümü?" diye bir kuruntu zihnini yakıp geçti. Olamazdı ama, söz vardı ortada. Hem ailesi verecek olsa da yavuklusu çiğnemezdi yar hatırını. Dayanamadı, töreyi bozup sordu sonunda.

-Ana, Hediye'm nasıl?

Gözlerini oğlundan kaçırıp başını iki yana salladı anası. Birilerine ilenerek döğündü.

-Hediye'yi sorma oğul. Kız kısmı bunca sene durur mu? Uçurdular yuvadan, alıcı kuşlar kaptı onu.

Anlayamadı Hüseyin. Nişan yapıp, şerbet içip söz vermişti Hediye'nin ana babası, nasıl uçururlardı yuvadan. Anasının ağzından daha fazla laf alamayacağını anladı. Üzerine fazlaca gidemedi ama binbir türlü kuruntuyla geçirdi geceyi. İçi içini yedi sabaha kadar. Memleketini bıraktığı gibi bulmuştu da insanlar ne denli değişmiş, ne denli kocamış ve eksilmişlerdi.

Sabah Tokat'a giden bir at arabasına binip Örtmeliönü'ndeki ahşap eve geldi. Kalbi pıtır pıtır atarak sekiz yıldır kavuşmayı düşlediği yavuklusunun evini seyretti uzaktan. İşte bir çok şey bıraktığı gibi duruyor. Gözeler şarıldıyor yol ortasındaki arktan. Hediye'nin bahçesindeki kirazlar da çiçek açmış. Evin kafesli penceresinden yavuklusu onu seyrediyordur belki de. Siyah perçemleri lal yanağını gölgeliyordur. Öyleyse ne demek istemişti anası? Bakır kapı halkasını vurdu elleri titreyerek, içerde ses soluk yok, bir daha denedi, yine cevap veren olmadı. Geri çekilip pencerelere baktı, kimsecikler görünmüyordu.

Karşı evin önünde kendisini seyreden bir adama sordu.

-Evdekiler nerede?

-O evdekiler buradan ayrılalı çok oluyor.

-Nereye gittiler ki?

-Geyras'ta bir çiftliğe...

-Ya Hediye?

-Hediye'ye ne olduğunu bilmeyen mi var Tokat'ta. Kötü yola düştüydü yosma. El elinde eğlence olduydu. Laf söz ettiler çevreden. Gözümle görmedim ama birileri alıp götürüyormuş bazan. Ana babası utancından terk etti buraları zaten. Hediye de alıp başını gitti. Dedikoduya dayanamadı dediler. Hatta giderken söylediği mani kızların dilinde.

Gidiyom elinizden
Kurtulam dilinizden
Yeşil baş ördek olsam
Su içmem gölünüzden

Can alıcı kurşunlara uğradığında bu kadar yıkılmamıştı Hüseyin. "Er başına iş gelir" demiş ya atalar. Böylesi iş de gelirmiş demek. Eli ayağı kesiliverirmiş insanın, yıldırım çarpmışçasına yanarmış demek.

Karşısındaki adamın anlattıklarını duymuyordu artık. Sekiz yıldır yüreğinde muhabbetini sakladığı, uğrun uğrun hasretini çektiği yavuklusunun sesi kulaklarında çınlıyordu. Savaşa giderken vedalaşmaya geldiğinde pencerede beliren gölgesiyle hatırlıyordu onu. Cephede üzerine top mermisi düşüp parçalanan dostları geldi gözlerinin önüne. O mahşerin içindeyken bile ölümü istemeyen delikanlı böyle bir haberle ölüden beter hale gelirmiş demek.

-Ah dönmez olaydım sılaya. Başımın üzerinde vızlayan kurşunlardan biri yüreğimi parçalasaydı keşke. Canlı canlı kumlara gömülen dostlarımın içinde ben de olaydım. Geri dönmeye sevinmek ne gafletmiş meğer, diye inledi.

Ardını döndü konuştuğu adama. Yedi düvel düşmanın yıkamadığı yiğit, omuzları düşmüş bir şekilde döndü köyüne.

Aslan yarim kız senin adın Hediye
Ben dolandım sen de dolan gel beriye
Fistan aldım endazesi on yediye
Az mı geldi gönderdiğim hediye

Bundan böyle Hüseyin'e bahtsız yiğit dediler. "Sevdiceği hoyrat ellerde dolaşırmış, yarine haram olmuş" dediler. Örtmeliönü'nün nazlı güzeli, yüzü hiç gülmeyen bir kadın olmuş. Sekiz yıldır hasretini çeken yavuklusu kan kusar olmuş da yabanın destursuzu safasını sürermiş.

Aldı başını gitti Hüseyin. Hediye gibi onun da nereye gittiğini bilen çıkmadı.

Suyun kayayı yeşerttiği yerde durur Tokat.

Granit dağın üzerine kurulu kalesine çıkıp seyran edenler Yeşilırmak boyunca envai çeşit renk cümbüşünün arasında kurulu bu şehre hayran olur zaten. Abdest alıp kıbleye yönelmiş yeşil elbiseli bir mümine benzer Tokat. Yollarından ığıl ığıl sular geçer, sabahın seherine sessizliği fısıldayan dereler susmaz. Ummadık bir köşeyi dönünce karşılaşıverirsiniz pınarlarla, çeşmelerle.

Al başını gez sokak sokak. Bu unutkan şehrin kararmış, köhne hamamlarını, kırk badalını, saathane meydanını, kayalara oyulmuş kalesini, semercilerini, bakırcılarını, saraçlarını dolaş. Su sesine, taze ekmek kokusuna bırak kendini. Yüzünde günah izi olmayan ak yazmalı nineleri seyret. Hediye kızın hikayesini sor onlara.

Neden Tokat'tan yar sevenin yüreği yağ içindedir? Yeşil baş ördekler neden su içmez pırıltılı derelerden?

Bereketli elleriyle kızgın saç üzerinde çökelekli gözleme yapan reyhan kokulu Türkmen kadınları bir türkü mırıldanır ki nağmesini duyan, içi gençlik dolu bir kızın mutluluk bestesi sanır onu. Bilinmez ki .....nın yedi köşesinde gök ekin misali tutam tutam biçilen Anadolu evlatlarının yasıdır bu türküde anlatılan. Çok değil iki nesil önce al fistanlı bir yosma, çakır gözlerinden akan kanlı yaşı gelin kınası görmemiş elinin tersiyle silip söylerdi bu türküyü. Irmaklar gibi çağıl çağıl ağlardı söylerken. O da kayıplara karıştı Tokat'ın yitirdiği yağız yiğitlerle beraber. Hediye, Haç Dağı'nda yatan kırk kızlar kadar meçhul artık.

-Üfleme ateşi sönmüş külleri oğul. Kabuk bağlamış yaraları kakşatma. Sus, bilen olmasın Hediye'nin hikayesini. İçleri kıpır kıpır olarak ünlesin kızlar. Varsın onu bir cilveli yosmanın türküsü sansınlar. Hangi yarayı sarmadı zaman, hangi gözyaşı kurumadı toprağa düşünce? Yitirdiğimiz hangi canın yası bizimle kaldı ki? Kapat bu bahsi balam, ört kimsenin bilmediği ayıbı. Hediye namuslu bir kadındı.

Cepheden dönen Hüseyin bir daha yavuklusunun yüzünü görebildi mi? Gördü ise nerede karşılaştılar ve savaşın kolsuz kanatsız bıraktığı bu insanların yaşamında bundan sonra ne oldu? Bütün bunları bilmiyoruz yahut bildiklerimizi söylememek belki en iyisi. Türkülerde bilmemiz gereken kadarı söylenir zaten. Şurası kesin ki onların kara bahtını Tokat'ın ipek bürüklere bürünmüş fidanlara benzeyen kızları türkü yapıp söyledi. Tarihler yazmadı savaşa giden gençlerin geride bıraktığı yüreği yaralı kızların acısını. Onların hatırasını yaşatacak anıtlar dikilmedi hiç bir yere. Kara sevdalı gençlerin her biri yaşadı, kocadı, .....yı terk etti ama halkın hafızası o felaket günlerinde solup gitmiş gülleri canlı tuttu. O gün bu gündür Tokatlı bir güzele vurulana derler ki;

Tokat bir dağ içinde
Gülü bardağ içinde
Tokat'tan yar sevenin
Yüreği yağ içinde


Türkünün Sözleri

Hey Onbeşli Onbeşli
Tokat Yolları Taşlı
Onbeşliler Gidiyor
Kızların Gözü Yaşlı

Aslan Yârim Kız Senin Adın Hediye
Ben Dolandım Sen De Dolan Gel Gediye
Fistan Aldım Endazesi On Yediye

Giderim Elinizden
Kurtulam Dilinizden
Yeşil Baş Ördek Olsam
Su İçmem Gölünüzden

Aslan Yârim Kız Senin Adın Hediye
Ben Dolandım Sen De Dolan Gel Gediye
Fistan Aldım Endazesi On Yediye

Gidiyom Gidemiyom
Sevdim Terkedemiyom
Sevdiğim Pek Gönüllü
Gönlünü Edemiyom

Aslan Yârim Kız Senin Adın Hediye
Ben Dolandım Sen De Dolan Gel Gediye
Fistan Aldım Endazesi On Yediye

Tokat-Hamdi Tüfekçi-Nida Tüfekçi

EpiLog
07-26-2010, 06:41 PM
Yüksek Yüksek Tepelere Ev Kurmasınlar


Çok eskiden köyün birinde Zeynepi isimli çok güzel bir kız vardır. Onaltıya yeni bastığında Zeynep'i köylerindeki bir düğünde yabancı köylerden gelen Ali isimli bir genç görür. Ali Zeynep'i çok beğenir ve köyüne döndüğünde kızın babasına hemen görücü gönderir. Zeynep'i Ali'ye verirler. Kısa bir zaman sonra düğünleri olur. Ali, Zeynep'i alıp aşırı köyüne götürür.
Zeynep'in gelin gittiği köy ile kendi köyü arası üç gün üç gece çeker. Bu kadar uzak olduğundan dolayı Zeynep, anasını babasını ve kardeşlerini tam yedi yıl göremez. Bu özlem Zeynep'in yüreğinde her gün biraz daha büyüyerek dayanılmaz bir hal alır. Köyün büyük bir tepesinde bulunan evinin bahçesine çıkarak kendi köyüne doğru dönüp için için kendi yaktığı türküyü mırıldanır ve gözleri uzaklarda sıla özlemini gidermeye çalışırmış.
Oysa kocası, Zeynep'in bu özlemine pek aldırış etmez. Kaldı ki eski sevgisi de pek kalmadığından kendini fazlaca horlamaya, eziyet etmeye başlar. Sonunda bu özlem ve kocasının horlaması Zeynep'i yataklara düşürür.
Gün geçtikçe hastalığı artan Zeynep'in düzelmesi için, köyden gelip gidenler de anasının babasının çağrılmasını salık verirler. Başka çare kalmadığını anlayan Zeynep'in kocası da anasına babasına haber vermeye gider. Altı gün altı gecelik bir yolculuktan sonra bir akşam üstü Zeynep'in anası babası köye gelirler, Zeynep'i yatakta bulurlar. Perişan bir halde Zeynep hala türküsünü mırıldanmaktadır. Aynı türküyü anasına babasına da söylemeye başlar. Çevresindeki bütün köy kadınları duygulanıp göz yaşı dökerler. Annesi fenalıklar geçirir ve bayılır.
Zeynep hasretini giderir, giderir ama artık çok geç kalınmıştır. Bir daha onmaz, sonu ölümle biter. Herkes Zeynep için göz yaşı döker. İşte o gün bu gündür bu türkü ayrılığın türküsü olarak söylenip durur.

Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar
Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler
Annesinin bir tanesini hor görmesinler

Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim
Hem annemi hem babamı hem köyümü özledim

Babamın bir atı olsa binse de gelse
Annemin yelkeni olsa uçsa da gelse
Kardeşlerim yolları bilse de gelse

Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim
Hem annemi hem babamı hem köyümü özledim

EpiLog
07-26-2010, 06:42 PM
Bitlis' te Beş Minare

Bu Türkü aslında bir ağıtdır, Rus işgalin'den sonra Bitlis'de her yer harabeye döner. Savaş sırasın'da kaçan bir Baba oğul, düşmanın geri çekilmesin'den sonra Bitlise geri dönmeye karar verirler. Bir rivayete göre Dideban Dağına kadar ulaştık'dan sonra Babası oğlunu önden yollar ve Şehir'de halen yaşayanlar varmı diye bakmasını ister. Oğlu bir süre sonra geri döner ve uzak'dan babasına seslenir :" Baba beş minare'den başka hiç birşey kalmamış."
Baba bunu duyduğun'da o kadar çok üzülür ki yere çöker ve ağıt yakmaya başlar: "Bitlis'te beş minare, beri gel oğlan beri gel, Yüreğim dolu yare, beri gel oğlan beri gel.


Bitlis' te Beş Minare

Bitlis'te Beş Minare Beri Gel Oğlan Beri Gel,
Yüreğim Dolu Yare Beri Gel Oğlan Beri Gel.
İsterem Yanen Gelem Beri Gel Oğlan Beri Gel,
Cebimde Yok On Pare Beri Gel Oğlan Beri Gel.


Tüfeğim Dolu Saçma Beri Gel Oğlan Beri Gel,
Kaçma Vururum Kaçma Beri Gel Oğlan Beri Gel.
Doksan Dokuz Yarem Var Beri Gel Oğlan Beri Gel,
Bir Yare De Sen Açma Beri Gel Oğlan Beri Gel.

EpiLog
07-26-2010, 06:44 PM
DERYALAR

Kırcaliyle Arda Arası
Saat Sekiz Sırası(Yusuf Um Saat Sekiz Sırası)
Ardalılar Ağlıyor (Yusufum)
Yoktur Çaresi
Aman Bre Deryalar Kanlıca Deryalar
Biz Nişanlıyız
İkimizde Bir Boydayız
Biz Delikanlıyız

Çıkar Aba Poturunu
Dalgalar Artacak
Demedim Mi Ben Sana Yusufum
Kayığımız Batacak

Kırcaliyle Arda Boylarında
Kimler Gidecek
Civanda Yusufumun Garip Annesine
Kimler Haber Verecek

Yusuf ile Feride birbirlerini çok severler ancak aileleri bir türlü evlenmelerine razı gelmez. Yusuf bir gün kafasında bir plan yapar Arda Nehrini sevdiğiyle geçerek izlerini kaybettirip yeni bir hayat kurmayı düşler.
Bu durumu ferideye anlatır. Feride Arda ' ya bizim kayıklar dayanmaz gitmeyelim der ama nafiledir. Feride Yusuf un ısrarlarına dayanamaz ve Ardayı aşmayı kabul eder. Ancak şans yüzlerine gülmez ve daldalar kayığı devirir. Yusuf ta boğularak ölür. feride bir şekilde kurtulmayı başarır ancak Yusufun ölümü O' nu çok yaralar ve bu türküyü söyleyerek ağıt yakar...

EpiLog
07-26-2010, 07:40 PM
Kiziroğlu Mustafa Bey

Kiziroğlu Köyü’nün yerinde bir birinden uzak yirmi yirmi beş kadar ev bulunmaktaymış. Bölge dağlık ve ormanlık olduğu için insanları da bu nedenle olacak ki çok serttir. O zamanlar burada yaşayan insanların başında bulunan kişiye "Kizir" derlermiş. Kizir Muhtar demektir. Gün gelmiş zamanın kizirinin ünü tüm Anadolu'ya yayılmış. Tüm kötüler ondan korkar olmuş. Gel zaman git zaman Kizirin bir oğlu olmuş. Daha küçükken iyi at biner, kılıç kuşanır olmuş. İşte Kiziroğlu Mustafa Bey bu çocuk. Bütün çocukluğu Kısır Dağı’nda at binip avlanmakla geçmiş Mustafa'nın. O da babası gibi büyüyünce namlı bir yiğit olmuş, haksızlık ve adaletsizliklerle savaşmaya başlamış. Zaten onun bulunduğu çevrede kimse haksızlık etmeye cesaret edemezmiş.

O sırada doğuya gelen Köroğlu Kısır Dağları’nda Ferro deresine yerleşir, amacı doğudaki haksızlıkları yok etmek. Bir gün Köroğlu bir at gezisinde Kizir Köyü’nü görür, "Burada ki adaletsizlikler de benden sorulur" der ve gider orada bir kale kurar. İşlerinden dolayı bir müddet köyünden ayrı kalan Kiziroğlu köye döndüğünde Köroğlu’nun kalesini görür. Sinirlenir. Köroğlu’nun yanına gider, sertçe çıkışır "Sen kim olasın ki benim yurdumda saltanat süresin" Her ikisi de bir birlerini kötü insan olarak bilirlermiş.

O zamanın adaletine göre iki yiğit dövüşür, galip gelen diğerini öldürüp savaşı kazanırmış. Köroğlu ve Kiziroğlu günlerce at üstünde kavga etmişlerse de yenişememişler. Kılıç kavgasında ve güreşte de yenişememişler. Mustafa Bey’in atı Ala Paça da Köroğlu'nun atı Kırat’la güreşmekte. Mustafa Bey şöyle bir geri bakmış ki ne görsün atı Ala Paça Köroğlu’nun atını alt etmiş duruyor. "Ola benim atım Köroğlu'nun atını alt etmiş, ben Köroğlu'nu alt etmezsem halim ne olur" deyip gayrete gelmiş Köroğlu'nu yere vurmuş. Tam kamasını çekmiş vuracağı sırada Köroğlu "Dur yiğit, bana biraz mühlet ver yiğitlerimi göreyim karımla helalaşayım" demiş. Mustafa Bey bırakmış. Köroğlu eve gidip olanları karısına sazıyla sözüyle anlatmaya başlamış:

Bir atı var Ala Paça peh peh peh
Mecal vermez Kırat kaça hey hey hey
Az kaldı ortamdan biçe
Ağam kim, Paşam kim, Nigar kim,
Hanım kim
Kiziroğlu Mustafa Bey
Bir beyin oğlu
Zor beyin oğlu

EpiLog
07-26-2010, 07:42 PM
Misket

Misket, ufacık tefecik bir elma türü...Huriye de Ganizadeler'in ufakcık tefecik şipşirin kızlarının adı. Huriye, sık sık evlerinin önündeki elma ağacına tırmanır, yolu gözler; sebep, Osman Efe...

Ankara'nın sayılı efelerinden Osman, genç, yakışıklı, geniş omuzlu,burma bıyıklı... Huriye'nin gönlü bu Osman Efe'de. Osman Efe, evin önünden geçiyor; Huriye atlıyor bahçeye, tırmanıyor misket ağacına. İkisinin de yüreğinden ılık bir şeyler akıyor. Osman Efe, Huriye'yi adıyla çağırmıyor hiç, ''misket'' diyor Huriye'ye.

Yörenin ünlü ağalarından Kır Ağa, bir gün Huriye'yi su doldururken görüyor çeşme başında. Aradan bir hafta geçmeden Kır Ağa, Huriye'yi istetiyor. Babası, ''Kır Ağa, yiğit insandır, malı mülkü yerindedir'' diyerek Huriye'yi vermek ister. Annesi, Huriye'nin ağzını arar, fakat Huriye ''ölsem Kır Ağa'ya varmam'' cevabını verir.

Huriye, akşamı zor eder. Bahçeye çıkıp, Osman Efe'nin yolunu gözler. Uzaktan atını görünce, tırmanıp çıkar elma ağacına. Durumu bildirir Osman Efe'ye.

Osman Efe, çılgına döner. Kır Ağa'ya haber gönderir, ''Kendini sever, sayarım. Yiğit kişi bellerim. Yolumdan çekilsin. Sonu iyi olmaz'' der. Haberi Osman Efe'den Kır Ağa'ya götürenler, bire bin katarak anlatırlar ''Osman diyor ki, Kır Ağa kim oluyor da benim yavuklumu alacak. Leşini sararım'' diye...

Kır Ağa, ''Demek dünkü çocuk bize meydan okuyor. Kendine güveniyorsa karşıma çıksın'' diye Osman Efe'ye haber gönderir. Tabii haberi götürenler Osman Efe'ye de bire bin katarak anlatıyorlar. Osman Efe Kır Ağa'ya, Kır Ağa Osman Efe'ye kinlenir. Sonunda kıran kırana kavga etmeye, sağ kalanın Huriye'yi yani Misket'i almasına karar veriyorlar.

Belirlenen gün ve yerde karşılaşıyorlar. Bıçaklar çekiliyor. Huriye ise durumu merakla bekliyor. Çıkmış elma ağacı üstüne, yoları gözlüyor. Bir yandan da Osman Efe için dua ediyor. Osman Efe ise Kır Ağa karşısında aslanlar gibi dövüşüyor. Kır Ağa birden duruyor. ''Benimle böylesine boy ölçüşen yiğide, ben kıyamam. Koç olacak kuzuya bıçak çekemem. Vur bıçağını bağrıma. Misket senin olsun'' diyor. Osman Efe önce şaşırıyor, sonra oda bıçağını yere atıyor ve koşup ellerine sarılıyor Kır Ağa'nın.

Kız da yollara dökülmüş uzaktan görünen kalabalığı bekliyor. Misket ise çıktığı elma ağacında duramıyor heyecandan. Daldan dala geçip, gelenleri seçmeye çalışıyor. Derken kalabalık yaklaşır, önde Kır Ağa, arkasında kalabalık. Gözleri Osman'ın arıyor, göremiyor. Birden başı dönüyor, gözleri kararıyor, tepe üstü ağaçtan aşağı düşerek cansız yere yığılıyor.

Çok geçmeden kalabalık elma ağacına ulaşınca, bir feryattır kopuyor. Osman Efe, sığmıyor oralara. Kadınlar kızlar perişan. Misket kızın yani Huriye'nin hikayesi dilden dile dolaşıp türkü oluyor.

EpiLog
07-26-2010, 07:43 PM
Yozgat Sürmelisi - Yozgat yöresi

Yozgat şehri 1760 yılı başlarında Bozok Yaylasının, yeşillik, etrafı ormanlarla çevrili içinde binbir çeşit kuşun ötüştüğü bir sahada kurulurken; Yozgat halkı o zaman yarı göçebe ve sürülerini besleyerek hayvancılıkla uğraşır, hayatlarını bu yoldan sağlarlardı.

Bozok yaylasında otlayan bu sürülerin birini de Sürmeli Bey adında bir Türkmen Yörüğü otlatırdı. Halk tarafından sevilen bu yanık sesli halk ozanı elinde kavalı, sırtında sazı Yozgat'tan Akdağmadeni'ne uzanan ormanların içinde sürüsünün içinde dolaşırdı. Bazen bir çamın dibine rastlanır. Sazının tellerini konuşturur bazen bir derenin kenarında kavalını çalar, aşık olduğu gönlünün sevgilisini düşünürdü.

O sevgili ki güzelliği Bozok yayla'sına yayılmış, ahu gözlü, sürmeli kaşlı, ayyüzlü bir dilberdi. Babası bir Türkmen beyi idi ve çok sert bir adamdı. Sürmeli Bey, ailesini salarak, babasından sevdiğini istetir, mağrur adam, kızını bir çobana vermeye yanaşmaz. Araya beyler, ağalar girer ama boşuna, bir türlü gönlü olmaz kızın babasının ve iki sevgili birleşemezler.

Üzüntüsünden sürüsünü bırakan Sürmeli Bey alır sazını eline beş çamlar mevkiinde kendine bir dergah kurar. Aşkını, yanık türküleriyle dağlara ağaçlara anlatır. Küser otağına, obasına ve Akdağlar'a kadar uzanan çamların arkasında onu bir daha gören olmaz. Dertli kavalına üflediğ, işli sazına söylettiği nameler kalır geriye. O gün bu gündür dillerde yankılanır Sürmeli Bey'in türküleri.

SÜRMELİ KIZIN ÖYKÜSÜ

Sürmeli Yozgat'ta yaşanmış Türk Halk Edebiyatının en güzel örneklerinden birisidir. Yozgat Sürmelilerinin ortaya çıkışı 19. yy. sonlarında İkinci Cihan Harbinin sona erdiği dönemdir. Hepsi 96 beyittir.

Sürmeli güzel gözlü sevgiliye bir hitaptır. Eskiden genç kızlar dışarıya çıkarken gözlerine sürme çekerlerdi ve gözleri daha alımlı olurdu. Bol feracelerinin içinde sadece gözleri görünürdü kızların.

Yozgat Sürmelileri yaşanmış öykülerin getirdiği birer sevda, hatta karasevda türküleridir. Bu bir anlık sürmeli gözlere bakış, yüreklerde büyük aşklara kara sevdalara başlanmış olur kor düşen yürekler sessiz sessiz yanar, ateşini genişletir ve ağızlardan sürmelinin sözleri olarak dökülür. Söylenen sözlerde acı vardır, hasret vardır, gurbet vardır. Sürmelileri dinlerken bu kadar duygulanmamızın sebebi bu sürmeli öykülerinde yakaladığımız duyguların kendimizde de bir yeri, bir acısının olmasındandır. Kısaca kendi aşklarımızı, hasretimizi buluruz Yozgat Sürmelilerinde.

Kaynak : Anonim



Sürmeli Türküsünden bir dörtlük şöyledir;

Dersini almış da ediyor ezber

Sürmeli gözlerin sürmeyi neyler

Bu dert beni iflah etmez del eyler

Benim dert çekmeye dermanım mı var

EpiLog
07-26-2010, 07:45 PM
Ankara'da Yedik Taze Meyvayı

Ankara'nın keskin ilçesinin cin ali köyünde 1924 yılında Sefer adında bir erkek çocuk doğar. İlkokulu köyünde okuyan Sefer 15 yaşından sonra ailesinin tüm rençberlik işlerine yardım eder yürütür. Güçlüdür kuvvetlidir Sefer. Köyde herkes tarafından sevilir. 20 yaşına gelince de Seyfli köyünden Hatice yi istetir. Söz kesilir düğün olur evlenirler.

Aradan üç ay geçince Sefer ince hastalık denilen vereme tutulur. Doktorlar bir çare bulamazlar. Taa Ankara lara götürülür ve 20 Haziran 1944 te garip Sefer ölür. Aşağıdaki türkü Sefer için yakılmıştır.



Ankara'da Yedik Taze Meyvayı
Boşa Çiğnemişim Yalan .....yı
Keskin'den De Sildirmeyin Künyeyi
Söyleyin Anama Anam Ağlasın
Anamdan Başkası Yalan Ağlasın

Ankara'yla Şu Keskin'in Arası
Arasına Kara Duman Durası
Çok Doktorlar Gezdim Yokmuş Çaresi
Söyleyin Anneme Annem Ağlasın
Babamın Oğlu Var Beni Neylesin

Trene Bindim De Tren Salladı
Zalim Doktor Ciğerimi Elledi
İy- olursun Dedi Geri Yolladı
Söyleyin Anama Anam Ağlasın
Anamdan Başkası Yalan Ağlasın

Benzim İçtim Ciğerlerim Tutuşur
Ağlama Hatice, Sefer Yetişir
Söyleyin Anneme Çalsın Nennimi
Kim Alırsa Alsın Nazlı Gelini

Binmiş Taksiye De Sefer Geliyor
Annesinin Ciğerini Deliyor
Gelin Hatice'yi Eller Alıyor
Söyleyin Anama Anam Ağlasın
Gelin Hatice'yi Kimler Eylesin

Mezarımı Derin Kazın Dar Olsun
Edirafı Lale Sümbül Bağ Olsun
Ben Ölüyom Ahbaplarım Sağ Olsun
Söylen Kardaşıma Çalsın Sazımı
Kadir Mevlam Böyle Yazmış Yazımı


Kaynak:
Ahmet Günday
Bağlama Metodu
Notaları ile Halk Türküleri
ve Türkü Hikayeleri Nisan 1977

EpiLog
07-26-2010, 07:48 PM
Gesi Bağları
Taşa ve ahşaba şekil veren hünerli eller yetişti bu bölgeden yüzyıllar boyu. Gesi beldesinden Ağırnas’a kadar uzanan bölgede Mimar Sinan’ın piri olduğu sanatçı ruh her zaman yaşadı. Koramaz dağının kayalarını taşa dönüştürürken camilerde, han, hamam ve medreselerde, kendi evlerinde, köprülerinde kullandılar. Ama taşı yontarak ona zevklerinin en ince ayrıntılarını vererek...
Ünleri o derece artmıştı ki nihayet İstanbul’a gittiler, oradaki binlerce esere imza attılar. Kimisi taş ustasıydı, kimisi ahşap ustası... Kimisi nakkaştı. Bilgileri, görgüleri ile yüzlerce yıllık Anadolu mimarisinin en güzel örneklerini inşa edebiliyorlardı.
İşte o zaman başladı “Yarim İstanbul’u mesken mi tuttun” diye başlayan türküler. Sılada kalanlar gurbete gönderdiklerine, gurbettekiler sılada bıraktıklarına hep hasret kaldılar, hasret yaşadılar ve hasretlik duygusu ile göçtüler bu fani .....dan. Bizlere onlardan yanık türküler ve içli duygular kaldı.
Gesi yöresi eskiden beri yeşille iç içe oldu. Yeşilin tonları sarıya ve turuncuya çalarken çeşit çeşit meyveler yetiştiren ağaçlar, türlü türlü sebzeler üretilen bostanlar, bağlar yorgun düştüler. Evler çoğaldı, tarihi doku bozulmaya başladı. Taş binaların yerini beton alırken ahşap sessiz sedasız ayrıldı aramızdan. Ceviz ağaçlarını bile keser oldu insanlar. Tepeler yavaş yavaş kararırken yeşilin yerini de simsiyah bir manzara alıyordu tepelerde. Yine de teselli bulacak ve eskiyi hatırlatacak kadar yeşil dahi insanı mutlu etmeye yetiyor.
Daracık sokaklarda ahşap ile taşın kol kola olduğu evlerin çıkıntıları yollara sarkıyor. Evlerin camları birbirine bakıyor, ama asıl ortaklıkları evlerin kapılarının baktığı ortak avlularda başlıyor. Aynı avluda büyüdük diyen komşu çocukları eskileri anlatırken arkadaş mı, kardeş mi olduklarını unutuyorlar. “Evler yan yana, insanlar can cana idi” diye başlayan anıların lezzetine doyum olmaz besbelli.
Şöyle bir iç çekip de efkarlanan gelinin bu daracık sokaklarda kendini kafese konmuş gibi hissetmesiyle yürekler yakan sesi adeta bu sokaklarda geziniyor gibi.
Gesi bağlarında bir top gülüm var
Hey Allah’tan korkmaz sana bana ölüm var
Bu .....da ölüm varsa zulüm de var
Gel otur yanıma hallerimi söyleyim
Halimden bilmiyor ben o yari neyleyim
Türlü türlü bitkilerin kökünden boya elde eden insanlar ceviz ağacına ve cehri adı verilen bitkiye özel bir önem veriyorlardı. Çünkü binalara süsleme yapmak, çeşit çeşit dokumalara iplik iplik renk vermek de onların işi idi.
Tarih bu sokaklardan süzülür gelir
Sanat buralarda hayat bulur
Türkün öz kültüründen gelen türküler
Haber verir geçmişte olup bitenleri
“Ceviz oynamaya gelmiş odama” diye başlayan bir türkü, küçük bir çocukla evlendirilmek zorunda kalan genç bir kızın umutsuz türküsüdür.
Ceviz oynamaya gelmiş odama
Nişanlın da bu mu derler adama
Dayanamam senin kara sevdana
Aman aman olmuyor,
Eş eşini bulmuyor
Kara yağız genç oğlan
Niye gönlün olmuyor
******
Gesi Bağları diye bir türkü, Kayseri’de yediden yetmişe ağızlarda, gönüllerde dolanır durur. Kayseri’nin milli marşı gibidir.
-Ah bir hoş sesli birisi olsa da Gesi Bağları’nı söylese...
Yılların biriktirdiği bir hasretlik duygusu bu.
Gesi Bağları bir kişinin değil, bir toplumun malı. Herkes kendince bir şeyler katmış ona. Belki bir gelinin ağzından ilk defa iki beşliği çıkmış ama, sonradan her bağrı yanan bir bölüm eklemiş, kendi derdini de katmış arasına. Böylece 100 beşlikten bir destansı türkü çıkmış ortaya.
Gesi bağları türküsünün bir hikayesi var mı? Var, hem de bir değil onlarca hikayesi var. Bir temel hikayenin üzerine herkes kendi hikayesini de katmış tabii ki... Bir gelin, kaynanasından çekmiş çekeceği kadar, o da katmıştır iki beşlik. Bir başkası nişanlısını askere yollamış, geceleri gizli gizli ağlarken mırıldanmış kendi duygularını türkünün devamına. Hatta zaman zaman erkek sesleri bile karışmış türküye.
Gesi Bağları türküsünün hikayesi mi? Asıl tema gurbet... Uzak diyarlardan Kayseri’ye gelin gelen bir gencin hikayesi. İnce ruhlu bir gelin. Kelime dağarcığı geniş... Aslında onun bir köy veya bir kasaba kızı olması zor. O şehir görmüş, konaklarda büyümüş bir kız. Alımlı, giyimi kuşamı ile gözler onun üstünde... Anası onu gözü gibi sakınmış hep. Bir gün karşıki konaktan yahut ötedeki yalıdan birilerinin, kızının kısmeti olacağını düşünmüş.
Bir de ağabeyi var. Askeri okulda okuyan uzun boylu, kara saçlı, parlak yüzlü bir delikanlı. İstikbali var, belki de ilerde bir Osmanlı paşası olacak. Lakin şimdi çok çalışması lazım. Hayatın bin bir türlü meşakkati, askerlik sanatının incelikleri onu bekliyor. İradesi sağlam, gözünü ufuklara dikmiş, sabırlara bekliyor her şeyi.
Aslen bu aile, hafızam beni yanıltmıyorsa, Kastamonu Daday’dan İstanbul’a yıllar önce göçmüşler. Kızın babası bile İstanbul’da doğmuş, düşünün ötesini artık... Onlar İstanbullu olmuşlar olmasına ama Daday’daki akrabaları da unutmuş değiller. Kırk yılın bir başı akrabalardan birileri çıkıp gelir Daday’dan ama o kadar...
Baba, tecrübeli bir insan... En verimli çağında ve bir devlet görevlisi olarak Sadarette önemli bir mevkide. Oğlundan yana bir kaygısı yok babanın. Lakin bir parçacık kızını düşünmekte... Anasının dizinin dibindeki kızı için baht açıklığı dilerken, onu şöyle istakbali açık bir köklü ailenin çocuğu ile başgöz etmenin hayalini de kurmuyor değil. Gerçi kızı ile ilgilenecek vakti yok. Oturup da şöyle baba kızın bu konuları konuşmaları mümkün değil ama eşine zaman zaman üstü kapalı da olsa imalarda bulunuyor.
Anne, bir İstanbul hanımı. Zerafet ehli. Eviyle, aile fertleri ile son derece ilgili. Zamanın gereği musiki dersleri almış, görgüsü beyinin rahat etmesini sağlıyor. Bir konağı çekip çevirmesi bir tarafa, eş-dost ziyaretlerinde de konuşmasıyla, kültürüyle takdirlere mazhar oluyor. Modayı da takip ediyor karınca kararınca ama oturaklı bir yapısı var. Kendisine uymayanları, kendi ağırlığına uydurmayı başarıyor.
Annenin tek kaygısı ise kızı. Biricik kızı onun baş tacı ama son yıllarda zaman zaman kızının başında kavak yelleri estiğini düşünüyor. Anlamakta zorlandığı anlar çoğalıyor, bazan sesini ciddileştirerek “Leylaaa!” diye seslendiği zamanlar artıyor. Ama yine de dizginlerin kendi elinde olduğundan emin. Leyla, daha küçük... Boyu posu yerinde ama... Güzelliğine diyecek yok ama... Yine de bazen bir şeyler oluveriyor. İpin ucu kaçıveriyor. Olsun. Gelip geçer bunlar diye düşünüyor. Bahtı açık olsun, aileye layık bir kısmeti çıkınca her şey düzelecek, bunu gayet iyi biliyor.
Günün birinde bahar mevsimi artık kendini iyice hissettirmeye başladığı bir zamanda, bahçeden türlü türlü kokuların yayıldığı, iğde kokularının rüzgarla birlikte, leylak kokularına karıştığı bir zamanda konağın yaz için boyanması ve tamiratının yapılması gerektiği için baba İbrahim Paşa, bu işle ilgili olarak yaverine görev veriyor. O yıllarda Anadolu’nun sanatkarları İstanbul yolunu boylamışlar bile. Kışı memleketlerinde geçirip İstanbul’a geliyorlar yavaş yavaş.
O yıllarda Kayserili ustalar çok meşhur. Hepsi de işinin ehli. Kimi nakkaş, kimi hattat, kimi taş ustası, kimisi bina ustası, kimisi ahşap ustası. Ağırnas’tan, Bürüngüz’den, Gesi’den, Germir’den, Endürlük’ten, İstefana’dan, Dimitri’den kalkıp İstanbul’a gitmek yüzyılların alışkanlığı... İşleri sağlam, yürekleri pek. Sözleri senet. Kazanacaklar ve kış bastırmadan köylerine dönecekler. Lakin İstanbul’a yerleşenleri de var. Uzun ayrılıklar, hep o ayrılıklar ne ederse ediyor. Kimisi bir sevda uğrunda kalıyor İstanbul’da, kimisi devlet kapısına kapılanıp kalıyor payitahtta. Sinan gibi bir büyük ustanın ayak izlerinden giden bu insanlara hürmet de büyük.
-Kayserili ustalar yaptı bu şadırvanı.
-Bizim konağı da onlar tamir etti.
-Bu sandık tıknaz bir Kayserili ustanın elinden çıktı.
Daha neler söyleniyor neler... İşler iyi... Kazançları evlerine rızık oluyor. Vuslat günü gelmek bilmiyor ama elden ne gelir. Analar, babalar, yavuklular, arkadaşlar özleniyor, yad ediliyor. Mektuplar yazılıyor varaklara, sevda türküleri söyleniyor inceden ince. Kayseri bir uzun yol, mektuplar üç ayda buluyor sılanın yollarını. Ama türküler her zaman dillerde.

Yarim İstanbul’u mesken mi tuttun,
Gördün güzelleri beni unuttun,
Sılaya gelmeye yemin mi ettin.
Gayrı dayanacak özüm kalmadı,
Mektuba yazacak sözüm kalmadı.
Yarim sen gideli yedi yıl oldu,
Diktiğin fidanlar meyveye geldi,
Seninle gidenler sılaya döndü.
Gayrı dayanacak özüm kalmadı,
Gençlik elden uçtu gitti,
Gelmene lüzum kalmadı.
Gesi’den tüyü daha yeni yeni biten Ali’nin de sevdası hep İstanbul olmuş. O boya ustası. Üç yıldır İstanbul yollarını aşındırıyor. İyi ustaların yanında yetişiyor. Ailenin gururu bir evlat. İstanbul’da kazanıp anasına babasına, kardeşlerine rızık taşıyor. Yaşı küçük ama boyu uzun, adaleleri kuvvetli, kara saçlarının altında pırıl pırıl beyaz bir yüzü var. Bakanın bir daha baktığı bir Allah vergisi parlaklık... İnceden inceye bir delikanlı...
Yaver, işini sağlam yapmanın telaşıyla en iyi ustaları bulup getiriyor konağa. Hepsi de Kayserili. Paşaya rapor ediyor durumu ki paşanın memnuniyeti artsın. Nihayet beklediği gibi seviniyor İbrahim paşa.
-Aferin yaver, iyi etmişin, aferin!
*****
Bir sevda türküsü böyle başlıyor. Ali ile Leyla’nın türküsü...
Ne oluyorsa daha ilk günden oluyor. Yazgıya bozgu olmaz derler. Daha ilk günden karşılaştırıyor kader onları konağın bahçesinde. Bir yürek yangısı başlıyor, bir kıvılcım çakıyor. O günden sonradır ki Leyla’nın konağı onaran ustalara ilgisi, sevgisi çoğalıyor. Ali’yi görmeden duramaz oluyor. Ustalar da durumu çok geçmeden anlayıp çekiyorlar Ali’yi karşılarına başlıyorlar anlatmaya:
-Ali, yiğit Ali, can Ali, iyisin, hoşsun, mertsin, yiğitsin... Sözümüz yok arkadaşlığına, dostluğuna, yiğitliğine. Lakin davul bile dengi dengine. Sen ekmeğinin peşinde İstanbullardasın. O bir İstanbul kızı. Yaşı küçük anlamaz daha hayattan. Hoş sen de küçüksün amma... Ateşle oynamak doğru değil. Bu iş akıl işi değil. Bak bize söz getirirsin. Bırak şu kızın peşini, dellenme.
Bir kulağından girer Ali’nin öbüründen çıkar. He der, haklısın ustam der usulca, lakin, Leyla’yı görmeden duramaz yine. Uzaktan uzağa bakışmalar, gizli gizli buluşmalara karışır gider. Ve bir gün olan olur. Leyla bir mektup bırakır yatağına, Ali ile bir gece ansızın kaçıp gider. Kader böyle yazılmıştır, elden bir şey gelmez.
Konakta sabah ustalar daha Ali’nin yitik olduğunu anlayamadan bir figan feryat kopar. Leyla’nın anası, hizmetçiler ağlar dururlar. Paşababa kızgın, öfkeli öfkeli döner durur odada. Bir mektuba bakar delirir, bir hanımına bakar köpürür. Yaverini paylar durur durmadan. Yaver bir ara dili ile dişi arasında “buluruz paşam, uzaklara gidememişlerdir” diyecek olur ama bu sefer kükrer Paşababa:
-Hayır, benim böyle bir kızım yok, bir daha o bu eve adımını atamaz. Sakın ola peşine düşme, nerede olduğunu dahi bilmeyeceksiniz. Benim böyle bir kızım yok artık.
****
Gesi’de daha güzün başlangıcındayız. Bağ bozumu yeni bitmiş. Ali’nin gelmesine iki ay var.
Yolcular, uzun bir yoldan geliyorlar. Ali, eski dönüşlerini hatırlayıp dudakları gevşiyor, gülümsüyor. Ne büyük mutluluktur sılaya kavuşmak, bağrına basması insanın anasını, babasını, kardeşlerini. Koca bedestenli koca Kayseri’ye geliyorlar, kümbetler dizi dizi, ulu ulu camiler, medreseler, hamamlar, çarşılar, İstanbul havası koklatan Kurşunlu Camii, neler neler... Ve gök kubbeyi yırtarcasına bir doruk, koskoca bir şehri kucağına oturtmuş gibi ak saçlı Erciyes.
Yapraklar sararmış, yerler gazellerle örtülmüş. Hışır hışır yürüyor iki can, iki nefes, kaderin onlara ne getirdiğini bilmeden. Bir akşam alacasında Ali’nin eli tahta kapının tokmağına sarılıyor, nefes nefese...
-Ah ana sen bilmezsin neler oldu, gurbet elde Ali oğlun kendine bir suna buldu, Leyla senin gelinin ana, ver elini öpeyim hakkını helal et bana!
İki şaşkın bakış, oğluna sarılmayı unutmuş, yanındaki süslü püslü kıza bakıp durur. Ali, anasının elini öper ama anası hala kendinde değildir. Bu da nereden çıktı başımıza der durur düşünceden düşünceden. Akşam babası namazdan gelir amma al birini vur ötekine. Ne bir bayram sevinci, ne bir hoşnutluk... El vermezler, dil vermezler. Ağaları yan bakar dururlar Ali’ye.
-Yenlicek Ali, sırası mıydı şimdi bunun. İstanbul’a gidip de şehir kızı getirmenin alemi nedir? Yarın koyup gideceksin bu şehir süsünü köy yerine, anamızın babamızın başına. Demezler, ah keşke deseler, hatta Ali’nin suratına iki yumruk dahi vursalar Ali’ye iyi gelecek. Gesi bağlarının tılsımı işte o zaman bozulur.
Ali ile Leyla’nın nikahını bir imam kıyar. Ne telli duvaklı gelin olur Leyla, ne de damat tıraşı olur Ali. Davullar çalmaz, zurnalar ötmez. Halaya durulmaz boylu boyunca.
Karanfilsin kararın yok
Gonca gülsün derenin yok
Güzel senin saranın yok
Eli karanfilli gelin
Başı deste güllü gelin
Ali’nin yüreği yanar durur, yanar durur... İçindeki ateşi bastıramaz olur. Çıkar yücelerden Erciyes’e bakmaya... Lakin, mevsim kış, yücelerin yücesi Erciyes görünmez olur.
-Ah Leyla ah Leyla, bak neler oldu. Seni sevmedilerse beni de mi sevmezler. Benim sevdiğimi niçin bilmezler. Ben onların Alisi değil miyim? Genç yaşımda gurbetlerde kazanıp onlara taşımaz mıyım? Ağalarımın bunca umarını görmüşüm. Çocuklarına kendi çocuğum gibi bakmışım, yengelerime ne hediyeler almışım, şimdi ne oldu bunlara böyle? Seni sevmezlerse beni de mi sevmezler? Seni bilmezlerse beni de mi bilmezler?
Kış günleri çok zor geçer. Konakta büyümüş İstanbul kızı Leyla, Gesi’de evin hizmetkarı olur ama yine de yaranamaz. Yaptığı kusur olur, yapmadığı kusur. Tek tesellisi vardır Alisi. Alisi yanı başında ya katlanırım her şeye der. Der ama iki sevgili yemekten içmekten kesilirler bir süre. Ali de kabuğuna bürünür durur. Az yer, az konuşur, gülmez olur al yanakları. İşte o gün bir şeyler kıpırdar Leyla’nın içinden. Bir sevinç midir, bir çığlık mıdır, bir korku mudur, bir duygu ki anlatılmaz. Yavrusunun ayak sesleri gelir gecenin bir yarısı uyku arasında... Dinler ki Leyla, ne olduğunu anlamadan. Dinler ki ürpermeyle dolar yüreği. İlk başta söyleyemez Alisine. Bir gün cesaretini toplayıp çıtlatır usulca.
-Hey Ali hey! Niye gönlünce sevinemedin? Şu karşıki dağlara çıkıp da haykıramadın doya doya. Sana yakışır mıydı Balagesi’nin inlerine girip de gizli gizli ağlamak. Sen sevda nedir bilir misin Ali? Söyle bana bilir misin? Hani yiğittin, cesurdun sen? Seni erittiler mi, bitirdiler mi hemen. Duvarı nem, insanı gam yıkarmış ha! Leyla’nın sevgisi yetmedi mi sana? Niye büküldün Ali, niye? Niye doğrulmadın babayiğitçe. Sana yakışır mı, ezilmek, bükülmek, yiğitliğine, mertliğine.
-Ben seni sevdim Ali, sevgimin meyvesini kucaklasana. Niye değişiyorsun Ali, niye? Gurbette cefayı öğrenmedin mi? Leyla’nım ben, unuttun mu? Beni buralarda bırakma Ali. Beni buralarda bırakırsan ben ölürüm. İstanbul’a gitme Ali, buralarda çalış. Beni kimsesiz gibi anana babana bırakma!
-Niye kaçıyorsun Ali, niye. Benim vebalimi alma. Beni düşün, yavrumuzu düşün. Beni susuz bırakma, öksüz bırakma.
Değişirmiş insan değişirmiş. Bükülürmüş insan bükülürmüş.
Yine iş mevsimi gelir. Ali, hıçkıra hıçkıra ağlayan Leyla’sını ve daha kundağını dolduramayan yavrusunu bırakıp İstanbul’a çalışmaya gider. Ali için bir kaçıştır aslında. Gönül Leyla’sına sahip çıkamamıştır. Leyla’yı bırakıp gitmenin ne demek olduğunu bilir Ali. Ama yine de gider. Giderken dönüp bakmaz ardına. Bu gidiş, gidiş değildir onun için. Bir çırpıda silmiştir herkesi gönül defterinden, Leyla’yı bile.
Birer birer saydım da yedi yıl oldu
Diktiğin fidanlar meyveye durdu
Seninle gidenler sılaya döndü
İstanbul yoluna diktim gözümü
****
Leyla’nın hayatı bir işkenceden farksızdır. Ali’nin dönüşü hiç olmamıştır. Mevsimler geçer, yıllar peşi sıra gelir. Dikilen fidanlar büyür, Leyla’nın biricik yavrusu Mehmet büyür, dillenir, koşar. Artık göz pınarlarından akan yaşlar kurur, kör kuyular gibi dipsiz, uçsuz bucaksız olur.
Herkes Leyla’nın derdine ortak olur zamanla. Leyla’nın dertli dertli söylediği türkülere onlar da kendi dertlerini katarlar. Hatta erkekler bile bu türküleri söyler olurlar. Onlar bile birkaç dörtlük söyleyip kendi dertlerini dillendirirler.
Kimisi Ali’yi İstanbul’da gördüğünden dem vurur. Kimisi orada evlenmiş, çocukları bile olmuş der. Bazıları Ali’nin ince hastalıktan öldüğünü anlatırlar. Kimisi ise çalıştığı inşaattan düşüp öldüğünü söyler. Kesin olan bir şey var ki o da Ali’nin dönmediğidir. Leyla’nın göz pınarlarından akan yaşlarla boğulup gittiğidir.
*****
Yıllar sonra bir gün bir Osmanlı paşası Gesi taraflarından geçerken çeşme başında oturan insanlara yaklaşmış ve :
-Buralarda Emir oğlu sülalesi diye bir sülale varmış, tanır mısınız, diye sormuş.
Hepsi de tanırız demişler. İçlerinden birisi:
-Buyur paşam, kimi sorarsan söyleyelim, demiş.
-Emir Oğulları sülalesinden Leyla Hanım’ı soracaktım, durumu nasıl merak ettim, sağ mı, çocukları var mı?
-Vallahi paşam, Leyla çok çekti. İstanbul’dan buraya gelin geldi, gelmez olsaydı. Oğlanın anası babası yüzüne bakmadılar, oğlanın ağabeyi, yengeleri etmediğini bırakmadılar. Leyla çok çekti çooook! İstanbul’a hep dönmek istedi ama dönemedi. Kırkına varmadan öldü paşam. İstersen akrabaları ile görüştürelim seni.
-Yok hayır, hayır! Çocuğu var mıydı?
-Paşam, bir Mehmet’i oldu, başka da yok.
-Mehmet, nerede, ne yapıyor şimdi?
-Valla Ali’nin ağabeyi Mustafa’nın yanında ırgatlık yapıyor, yüzü gülmüyor delikanlının.
-Bana Mehmet’i bulup getirir misiniz?
-Hayrola paşam, siz Leyla Hanımı nerden tanıyorsunuz?
-Ben onun ağabeyi olurum.
Koşarlar Mehmet’i bulup getirirler. Ali’nin ağabeyi Mustafa da koşar gelir paşayı duyunca. Paşa, Mustafa’nın yüzüne bakmaz bile. Mehmet’i basar bağrına, çeker bir köşeye bir şeyler anlatır ona. Mehmet’i bindirdiği gibi arabasına ver elini İstanbul.
Derler ki Leyla’nın ölümünden sonra Gesi Bağları’nın tılsımı bozulmuştur. O günden sonra asmalar üzüm vermez olur, karanfiller, nevruzlar, çiğdemler solar. Ceviz ağaçları, kayısılar, elmalar, armutlar, vişneler, kirazlar uzun zaman meyve vermez olur. Kimisi soğuk algınlığına verir, kimisi bir başka şeye. Şimdi artık meyve verse de insanlar eski lezzetini bulamazlarmış. Eskiler hep hayıflanır dururlarmış, göz baka baka heder ettik Leyla’yı da Ali’yi de derlermiş.
O günden sonra Kayserili ustalar İstanbul’da rağbet görmez olmuş. Konaklarda, yalılarda, köşklerde, saraylarda konuşulmuş Leyla’nın hikayesi. Konuşulmuş ama elden ne gelir demekten öte bir şeyler olmamış.
Doğru ya...
Güneşe yazı yazılmaz imiş,
Yazgıya yazılan bozulmaz imiş.
Yazan: S.Burhanettin Akbaş, Gesi Bağları Türküsü, Kayseri, 2001 adlı kitaptan alınmıştır.

EpiLog
07-26-2010, 07:50 PM
İşte bu müthiş türkünün 100 dörtlüğü:

GESİ BAĞLARI
I
Gesi Bağları’ndan gelsin geçilsin
Kurulsun masalar rakı konyak içilsin
Herkes sevdiğini alsın seçilsin
Gel otur yanıma hallerimi söyleyim
Halimden bilmiyor ben o yari neyleyim

2
Gesi Bağları’nda dolanıyorum
Yitirdim yarimi (anam) aranıyorum
Bir çift selamına güveniyorum
Atma garip anam beni dağlar ardına
Kimseler yanmasın anam yansım derdime

3
Gesi bağlarında bülbüller öter
Ateşim yanmadan (anam) tütünüm tüter
Bana bir hal olmuş ölümden beter
Atma garip anam beni dağlar ardına
Kimseler yanmasın anam yansın derdime

4
Gesi Bağları’nda üç ırgat işler
Sıladan geliyor (anam) şu uçan kuşlar
Anneler doğurur ele bağışlar
Örtün pencereleri (anam) esmesin yeller
Dertli olduğumu (anam) bilmesin eller

5
Gesi Bağları’nın gülleri mavi
Ayrıldım yarimden (anam) gülemem gayri
Yardan ayrılanın böyle olur hali
Yas tutsun ellerim (anam) kına yakmayım
Kör olsun gözlerim (anam) sürme çekmeyim

6
Gesi Bağları’nda tokaştım taşa
Kardeş ekmeğini (anam) hakarlar başa
Girip çalıştığım emeğim boşa
Gel otur yanıma, hallerimi söyleyim
Halimden bilmiyor ben o yari neyleyim
7
Gesi’ye giderken yolum ayrıldı
Bindim arabaya (anam) başım çevrildi
Siyah saçım sağ yanıma devrildi
Atma garip anam beni dağlar ardına
Kimseler yanmasın anam yansın derdime
8
Tıkır tıkır merdivenden inmedim
Güle güle anam yar koynuna girmedim
Cahil idim kıymetini bilmedim
Atma anam atma , beni dağlar ardına
Kimseler yanmasın anam yansın derdime.

9
Kuruldu kazanım harenim yoktur
Söküldü sim saçım anam örenim yoktur
Kapıdan içeri girenim yoktur
Örtün pencereler anam esmesin yeller
Dertli olduğumu anam bilmesin eller.

10
Bana gül diyorlar neme güleyim
Ayrılık üzerimdeki, kime neyleyim
Bir mektup gönder gönlüm eyleyim
Neyleyim neyleyim hep alnımın yazısı
Gülmemiş bu .....da, anamın kuzusu.
11
Bulamadım kır atımın gemini
Süremedim anam gençliğimin demini
Ben sürmedim eller sürsün demini
Neyleyim .....da anam yar olmayınca
Domurcuk gül iken anam koklamayınca.
12
Çattım ocağıma hürmetim yoktur
Döktüm zülfü saçı anam örenim yoktur
Anamdan babamdan gelenim yoktur
Neyleyim neyleyim hep alnımın yazısı
Gülmemiş bu .....da anamın kuzusu.

13
Enginli yüksekli kayalarımız
Gam ile yoğrulu anam mayalarımız
Doğurmaz olsaydı analarımız
Neyleyim neyleyim hep alınım yazısı
Gülmemiş bu .....da anamın kuzusu.

14
Urganım atmadık dallar mı kaldı
Başıma gelmedik anam haller mi kaldı
Beni söymedik diller mi kaldı
Ne deyip ağlayım, anam alın yazgısı
Kader böyle imiş anam onmaz bazısı.
15
Şu görünen bahçe m’ola bağ m’ola
Şu dağın ardında yarim var m’ola
Oturup da beni yad eder m’ola
Atma anam atma beni dağlar ardına
Kimseler yanmasın anam yansın derdime.
16
Sac üstünde fısır fısır bazlama
Küçük iken ciğerlerim gözleme
Ben diyorum gelir diye gözleme
Örtün pencereler, anam esmesin yeller
Dertli olduğumu anam bilmesin eller.

17
Gesi bağlarında şıvga dalım yok
Derdimi söylesem anam dinler yarim yok
Herkes güler oynar sorgu sual yok
Ben gülsem oynasam anam yasak diyorlar
Yarını elinden anam alsak diyorlar.

18
Gesi’ye giderken yolum ayrıldı
Bindim arabaya başım çevrildi
Selvi saçım sol yanıma devrildi
Ölüm olmasın da anam ayrılık olsun
Bize sebep olan anam içten vurulsun
19
Mezarımı geniş açın dar olsun
Etrafı mor sümbüllü bağ olsun
Ben ölüyom ahbaplarım sağ olsun
El kadar alınımda türlü yazım var
Evvel bir başımdı, şimdi körpe kuzum var
20
Ateş alıp ısınmadım korunda
Güle güle anam yar gezmedim kolunda
Methim gezer elalemin dilinde
Atma anam atma, beni dağlar ardına
Kimseler yanmasın anam yansın derdime

21
Bülbül gelmiş gül dalına konuyor
Hangi dala yuva yapsa kuruyor
Herkesin yari yanında duruyor
Atma garip anam beni dağlar ardına
Kimseler yanmasın anam yansın derdime

22
Bülbülüm uçtu da kafesi durur
Ne güzel ellerin (anam) babası durur
Babasız yuvada evlat mı büyür
Örtün pencereleri (anam) esmesin yeller
Dertli olduğumu (anam) bilmesin eller
23
Yazmam gül yaprağı düremem gayri
Yalnızım evlere (anam) giremem gayri
Bana bir hal oldu diyemem gayri
Gel otur yanıma hallerimi söyleyim
Halimden bilmiyor ben o yari neyleyim
24
Gesi bağlarında kılarım namaz
Kılarım kılarım halka yaramaz
Haktan geldi bize bir ulu niyaz
Örtün pencereleri değmesin yeller
Bugün efkarlıyım gelmesin eller

25
Gesi Bağları’nın gülü olayım
Arayı arayı yari bulayım
Gül bülbülden başkasına sorayım
Gel otur yanıma hallerimi söyleyim
Halimden bilmeyen ben o yari neyleyim

26
Gesi Bağları’nda kamber tay olur
Anam andıkça aklım zay olur
Ayrılık dediğin birkaç ay olur
Örtün pencereleri esmesin yeller
Dertli olduğumu bilmesin eller
27
Şu dereden akan bulanık seller
Derdim içimdeki ne bilsin eller
Oturup ağlasam divane derler
Ne deyim ne ağlayım hep alnımın yazısı
Kader böyle imiş onmaz bazısı
28
Sandıktan basmamı giyesim geldi
Ciğerim anamı göresim geldi
Varıp iki elini öpesim geldi
Örtün pencereleri esmesin yeller
Dertli olduğumu bilmesin eller

29
Tandıra et vurdum yiyesim geldi
Ciğerim anamı göresim geldi
Açıp mezarına giresim geldi
Ne deyim ağlayım hep alnımın yazısı
Kader böyle imiş onmaz bazısı

30
Gesi Bağları’nda bir top gülüm var
Hey Allah’tan korkmaz sana bana ölüm var
Ölüm varsa bu .....da zulüm var
Atma garip anam beni dağlar ardına
Kimseler yanmasın anam yansın derdime
31
Gesi Bağları’nda geçilmez yastan
Dört yanım ıslandı yağmurdan yaştan
Sağ yanım ağrıdı soluma yaslan
Hep yalan mı oldu o geçen günler
Bahçede ötmez oldu bülbüller
32
Gesi Bağları’nda açılmış güller
Derdimi söylesem deli olmuş derler
Seni sevdiğimi bilmesin eller
Gel otur yanıma boyu posu güzelim
Gülemem ağlarım ah çekerim gezerim

33
Gesi bağlarında kaynar karınca
İçim kan ağlar anam yaşıtım görünce
Ben bu dertten iflah olmam ölünce
Hep yalan mı oldu anam o geçen günler
Bahçedeki ötmez oldu anam bülbüller.

34
Gesi bağlarında yiğitler gezer
Eller ne bilsin anam yüreğimi ezer
Yarim gitti hasreti beni üzer
Ben gülsem oynasam anam yasak diyorlar
Varını elinden anam alsak diyorlar.
35
Gesi bağlarının köpeği olsam
Koklayı koklayı anam anamı bulsam
Bulduğum yerde öpsem koklasam
Atma garip anam yazılara yabanlara
Keşke verseydin köyümüzdeki çobana.
36
Gesi bağlarında bülbüller öter
Anamın ekmeği burnuma tüter
El kadar verseler o bana yeter
El kadar alnımda türlü türlü yazım var
Evvel bir başımdı, şimdi körpe kuzum var.

37
Gesi Bağları’nda bir oylum kaya
Düşmüşüm sevdana ne diyon bana
Bir yüzük yaptırdım yadigar sana
Takın parmağına dar mı geliyor
Gurbete gitmesi zor mu geliyor

38
Gesi Bağlarında yolun sağında
Güller çiçek mi açar yavru bağrında
Yavrusu koynunda elin yanında
Yas tutsun ellerim kına yakmayım
Kör olsun gözlerim sürme çekmeyim
39
Gesi Bağlarında attım urganı
Üstüme örttüler gurbet yorganı
Benim anam çifte kessin kurbanı
Ne deyip ağlayım hep alnımın yazgısı
Kader böyle imiş onmaz bazısı
40
Gesi Bağlarında dikili taşlar
Benden selam söylen hey uçan kuşlar
Memlekette kaldı yaren yoldaşlar
Örtün pencereleri esmesin yeller
Dertli olduğumu bilmesin eller

41
Her boyadan bir boyalı taşım var
Yaşım küçük ne belalı başım var
Feleğinen döğüşecek işim var
El kadar alnımda türlü türlü yazım var
Evvel bir başımdı, şimdi körpe kuzum var

42
Anam kirmenini alsın eline
Tarasın yününü taksın beline
Gelsin baksın yavrusunun haline
Ben gülsem oynasam yasak diyorlar
Varını elinden alsak diyorlar
43
Başına bürünmüş el kadar astar
Asker babasını yavrular ister
Benim yarim diye yolunu gözler
Neyleyim .....da yar olmayınca
Domurcuk gül iken koklanmayınca
44
Gesi bağlarında ötüşen kuşlar
Hayıra çıkmadı gördüğüm düşler
Yıldan yıla meyva veren ağaçlar
Devşirdim çiçeği dalda ne kaldı
Gidiyom gurbete burda nem kaldı

45
Gesi bağlarında salkım söğütler
Anam yok ki versin bana öğütler
Gün görüp gidiyor benden kötüler
Neyleyim neyleyim hep alnımın yazısı
Gülmemiş bu .....da anamın kuzusu

46
Ocağımı çattım herenim yoktur
Söküldü sim saçım örenim yoktur
Kapıdan içeri girenim yoktur
Gel otur yanıma başımın tacı
Ayrılık ekmeği zehirden acı
47
Gesi bağlarında açıldı güller
Sevdiği yanımda sefada eller
Hep bize tokandı yaramaz diller
Ben gülsem oynasam yasak diyorlar
Varını elinden alsak diyorlar
48
Arı olsam her çiçeğe konarım
Yar yitirdim yana yana ararım
Var mı benim şu Gesi’ye zararım
Atma anam atma beni dağlar ardına
Kimseler yanmasın anam yansın derdime

49
Gesi dedikleri bir çatal dere
Ahbaplar içinde yüreğim yara
Çok emekler verdim vefasız yere
Örtün pencereler esmesin yeller
Dertli olduğumu bilmesin eller

50
Yine kalaylandı sofanın taşı
Silerim silerim gitmez gözümün yaşı
Benim çektiklerim bir soysuz yası
Meğer taşa biber ekilmez imiş
Kötülerin kahrı çekilmez imiş
51
Anam beni ne hal ile doğurdu
El kapısı hamur etti yoğurdu
Gücüm yeter yetmez işler buyurdu
Gurbet elde neler geldi başıma
Anam yok ki şu derdime katıla
52
Anam mendilimi düremiyorum
Yalnızım evlere giremiyorum
Anasız babasız duramıyorum
Neyleyim neyleyim hep alnımın yazısı
Gülmemiş bu .....da anamın kuzusu

53
Anam yok ki ağıdımı dinlesin
Babam yok ki şikayetim dinlesin
Şu cahil gönlümü kimler eylesin
El kadar alnımda türlü türlü yazım var
Evvel bir başımdı,şimdi körpe kuzum var

54
Gesi bağlarında gülüm duruyor
Hangi dala yuva yapsam kuruyor
Bülbül bile kadersizi biliyor
Ne deyip ağlayım hep alnımın yazısı
Onmaz imiş güzellerin bazısı
55
Yazmam gül yaprağı düremiyorum
Yalnızım evlere giremiyorum
Söktüm sim saçımı öremiyorum
Devşirdim çiçeği benim dalda ne kaldı
Gidiyom gurbete benim burda nem kaldı
56
Bellettim bağımı yemedim üzüm
Kaynattım pekmezi gelirim güzün
Garibe vermezler bir salkım üzüm
Neydeyim ağlayım alın yazısı
Kader böyle imiş onmaz bazısı

57
Bu yıl çiçek çoktur dallar götürmez
Dağlar diken olmuş kervan oturmaz
Benim bağrım yaz olmuş sitem götürmez
Eğil dağlar eğil yari göresim geldi
Siyah zülfümü yüzüne süresim geldi

58
Yüceden kaldırın gelin ölüsü
Elmalar donatın söğüt dolusu
Bana derler kadersizin birisi
Dertli diye çağırsınlar adımı
Yazmamınan bağlasınlar başımı
59
Yazmam gül yaprağı karanfil irenk
Aksine vuruyor devran-ı felek
Gesi bağlarında Leyla diyerek
Ah neyleyim şu alnımın yazısı
Onmaz imiş güzellerin bazısı
60
Bana gül diyorlar neme güleyim
Ayrılık serime düştü neyleyim
Anamdan doğalı ben de böyleyim
Gel otur yanıma boyu posu güzelim
Gülemem ağlarım ah çekerim gezerim

61
Çırpını çırpını yuvadan uçtum
Ağlayı ağlayı bu hale düştüm
Getirin anamı babamdan geçtim
Neyleyim neyleyim hep alnımın yazısı
Gülmemiş .....da, anamın kuzusu

62
Çıra yanmayınca ceviz mi kavlar
Ciğer yanmayınca gözler mi ağlar
Oturum ağlasam divane derler
Gel otur yanıma hallerimi söyleyim
Halimden bilmiyor ben o yari neyleyim
63
Gesi bağlarının yılanı olsam
Dolanı dolanı yanına varsam
Uyusam uyansam derdime yansam
Hep yalan oldu o geçen günler
Bahçede ötmez oldu bülbüller
64
Gesi bağlarını gördün mü bilmem
Toprağına bağdaş kurdun mu bilmem
Gizli sırlarıma erdin mi bilmem
Gel otur yanıma hallerimi söyleyim
Halimden bilmeyen ben o yari neyleyim

65
Gesi bağlarından geçemiyorum
Az doldur kadehi içemiyorum
Anamdan babamdan geçemiyorum
Ölüm olmasın da ayrılık olsun
Bize sebep olan içten vurulsun

66
Gesi’ye giderken yolun sağında
Güller açmış nazlı yarin bağında
Yeni değmiş on üç on dört çağında
Gel otur yanıma boyu posu güzelim
Dost düşman yanında güler oynar gezerim
67
Gesi’ye giderken yolum ayrıldı
Bindim arabaya başım çevrildi
Siyah saçım sağ yanıma devrildi
Eğil dağlar eğil yari göresim geldi
Siyah zülfünü yüzüme süresim geldi
68
Eşik arasında fenerim yitti
Feleğin ettiği gücüme gitti
Bana ettiğini kimlere etti
Atma garip anam beni dağlar ardına
Kimseler yanmasın anam yansın derdime

69
Ellerin mektubu gelir okunur
Benim yüreğime hançer sokulur
Bugün posta günü canım sıkılır
Atma garip anam yazılara yabana
Keşke verseydin köyümüzdeki çobana

70
Evereğin bayırına düzüne
Döndüm baktım karlar yağmış izime
Uyma dedim uydun eller sözüne
Sağ olanlar bir gün olur kavuşur
Küs olanlar bir gün gelir barışır
71
Gesi’nin etrafı tozlu yol m’ola
Salını salını gelen yar m’ola
Urgan atsam ölsem ölüm zor m’ola
Şimdi ben anladım onmadığımı
Daha çilelerimin dolmadığını
72
Gesi’nin evleri kemer kemerdir
Derdim içimde küme kümedir
Ağlamak dururken gülmek nemedir
Örtün pencereleri esmesin yeller
Dertli olduğumu bilmesin eller

73
Söktüm sim saçımı örenim yoktur
Kapıdan içeri girenim yoktur
Ağlasam sızlasam görenim yoktur
Doğurmaz olsaydın anam başım belalı
Bir murat almadım anamdan doğalı

74
Salkım söğüt gibi dallarım yerde
Gözlerim gözlerim gözlerim yolda
Götürün anama evleri nerde
Gurbet elde neler geldi başıma
Anam yok ki şu derdime katlana
75
Şu dağlara çıksam yolu arasam
Mendilim elimde döne döne ağlasam
Anam yok ki ben derdimi söylesem
Ne deyim ağlayım alın yazısı
Kader böyle imiş onmaz bazısı
76
Tel tel olur Kayseri’nin ovası
Yüzüne bakmadım karın doyası
Taze olur evlilerin boyası
Ne deyip ağlayım alın yazısı
Gülüp oynamıyor gelinlerin bazısı

77
Yüce dağ başına gelmesin eller
Bu gün efkarlıyım açmasın güller
Diz dize gelip de döktüğüm diller
Ne deyip ağlayım bu böyle olmaz
Kulların başına gelmedik kalmaz

78
Gesi bağlarından indi bir firek
Bu mektubu yazan dertli bir yürek
Gönderin anamı o bana gerek
Yaz yaz mektubu postaya bırak
Varamam yanına yollar pek ırak
79
Gesi’ye gidenin bağrı taş gerek
Atı saltanatlı bir kardeş gerek
Ağlamak dururken gülmek ne gerek
Yas tutsun ellerim kına yakmayım
Kör olsun gözlerim sürme çekmeyim
80
Sofraya oturdum gelin kız gibi
Gözüme bakarlar imkansız gibi
Ortadaki yemek acı tuz gibi
Gel otur yanıma hallerimi söyleyim
Halimden bilmiyor ben o yari neyleyim

81
Güğümlere su doldurdum ılımış
Benim kader ilk akşamdan uyumuş
Ne yapayım dostlar yazım bu imiş
Örtün pencereleri esmesin yeller
Dertli olduğumu bilmesin eller

82
Gesi bağlarını belleyen olsa
Şu cahil gönlümü eğleyen olsa
Beni de anama yollayan olsa
Gel otur yanıma hallerimi söyleyim
Halimden bilmiyor ben o yari neyleyim
83
Gesi bağlarında kaynar kum idim
Ben eller içinde yanan mum idim
Ibdı Allah, sonra senden umudum
Gel otur yanıma hallerimi söyleyim
Halimden bilmiyor ben o yari neyleyim
84
Merdivenden tıkır tıkır inerken
Yazması boynuma dolanır severken
Uyumuşum ak gerdandan emerken
Örtün pencereler değmesin yeller
Bu gün efkarlıyım gelmesin eller

85
Gesi bağlarında has nane biter
Bana bir hal oldu ölümden beter
Sevdiğim ettiğin canıma yeter
Yaz yaz mektubunu postaya bırak
Varamam yanına, yollar çok ırak

86
Gül koymuşlar menekşenin adını
Almadım .....dan ben muradımı
Ben ölürsem dertli koyun adımı
Atma garip anam yazılara yabana
Keşke verseydin beni köyümüzdeki çobana
87
Bu nasıl tecelli bu nasıl kader
Derdim içimdedir ne bilsin eller
Oturup ağlasam deli mi derler
Neyleyim, neyleyim hep alnımın yazısı
Gülmemiş bu .....da anamın kuzusu
88
Gesi bağlarında gül ile çayır
Ana ben ölüyom başını çevir
Kaynanam imansız, güveyin gavur
Ne diyeyim ağlayayım alın yazısı
Kader böyle imiş onmaz bazısı

89
Elimi atmadık dallar mı kaldı
Başıma gelmedik haller mi kaldı
Beni söylemedik diller mi kaldı
El kadar alnımda türlü türlü yazım var
Evvel bir başımdı şimdi körpe kuzum var

90
Gesi bağlarında gül ile susam
Tecellisi olmaz yerine küsen
Candan kimsem yok derdimi desem
El kadar alnımda türlü yazım var
Evvel yalnızdım şimdi kuzum var
91
Anam yok ki diye diye ağlasın
Babam yok ki kuşağımı bağlasın
Kardeş yok ki salacamda baş tutsun
Atma garip anam yazılara yabana
Keşke verseydin köyümüzdeki çobana
92
Bülbüle su verdim altın tasınan
Yolunu beklerim bir hevesinen
Günlerim geçiyor ah u zarınan
Örtün pencereler esmesin yeller
Dertli olduğumu bilmesin eller

93
Gesi bağlarında gül ile nergis
Sabahlar olmuyor sevdiğim sensiz
Cennetin köşkünde duramam sensiz
Ölüm olmasın da ayrılık olsun
Bize sebep olan Allah’tan bulsun

94
Gesi bağlarında bir tarla nohut
Anam ben ölüyom bir yasin okut
Küçük kardeşimi yarime büyüt
Örtün pencereler esmesin yeller
Dertli olduğumu bilmesin eller
95
Dağdan yuvarlandı kayalarımız
Gam ile yoğruldu mayalarımız
N’ola taş doğuraydı analarımız
Ne deyim ağlayım hep alın yazısı
Kader böyle imiş onmaz bazısı
96
Kuruldu kanadım kefenim yoktur
Kapıdan içeri girenim yoktur
Gurbette anamın haberi yoktur
Beklerim yolunu gelene kadar
Çekerim derdini ölene kadar

97
Kütür kütür kırdın felek dalımı
Kimselere diyemiyom halimi
Ben sana ne yaptım Allah’ın zalimi
Neyleyim neyleyim hep alnımın yazısı
Gülmemiş bu .....da anamın kuzusu

98
Gesi bağlarında dolanıyorum
Yitirdim yarimi aranıyorum
Bir çift selamına güveniyorum
Eğil dağlar eğil gülleriniz açtı mı
Benim sevdiceğim burdan geçti mi
99
Yağmur yağar ince elek tülbentten
Kurtar Allah beni gayri gurbetten
Ölmeyince kurtuluş yok bu dertten
Yol ver dağlar ben gideyim sılama
Sılam zümrüt yeşili buna nasıl dayana
100
Gesi bağlarında bir top gül idim
Yağmur yağdı güneş vurdu eridim
Evvel yarin sevdiceği ben idim
Gel otur yanıma hallerimi söyleyim
Halimden bilmiyor ben o yari neyleyim

Gesi Bağları Türküsü, S.Burhanettin Akbaş-Mehmet Özet, Kayseri, 2001

EpiLog
07-26-2010, 07:51 PM
AH BİR ATAŞ VER

Çanakkale Boğazı, Nara Burnu açıkları
4 Nisan 1953, Saat 02:15

Uzun ve yorucu bir seferden dönen Dumlupınar denizaltısı, Nağra Burnu açıklarında İsveç bandıralı Nabuland Şilebi ile Çarpıştı. Sessiz, soğuk ve bulanıktı gece. Başından aldığı şiddetli darbe ile Dumlupınar birkaç saniye içinde sulara gömüldü. Gemideki 81 kişilik mürettebattan sağ kalan 22 kişi, geminin arka bölümündeki torpido dairesine sığındı. Mahsur kalanların su yüzüne fırlattıkları telefon şamandırasıyla gemi ile irtibat sağlandı. Sağ kalan 22 kişiyi kurtarmak için herkes seferber oldu. Bu arada oksijeni idareli kullanmaları için, gereksiz yere konuşmamaları, şarkı türkü söylememeleri ve sigara içmemeleri konusunda uyarılar yapıldı. Ancak saatler süren kurtarma çalışmalarının sonunda, umutların tükendiği anda karanlıkta bekleyen 22 kişiye, herşey yine aynı sözcüklerle anlatıldı; konuşabilirler, türkü söyleyebilirler ve hatta sigara bile içebilirler. Şamandıradaki telefon hattının öbür ucundan, tüm Türkiye, denizaltıda tevekkülle ölüme yapılan hüzünlü ama başı dik türküsünü dinledi.

Ah bir ataş ver cigaramı yakayım
Sen salın gel ben boyuna bakayım
Uzun olur gemilerin direği
Ah çatal olur efelerin yüreği

Ah vur ataşı gavur sinem ko yansın
Arkadaşlar uykulardan uyansın
Uzun olur gemilerin direği
Ah çatal olur efelerin yüreği

Jön TüRk
07-26-2010, 07:53 PM
çok değerli bir paylaşım...

özellikle de günümüzde sanatında yozlaştığı bir zamanda sizlerden böyle değerli paylaşımlar görmek güzel.türküler en değerli sanat eseridir benim için.

EpiLog
07-26-2010, 07:53 PM
Gine Yeşillendi Niğde Bağları

Cumhuriyetten önceki yıllarda kaçak rakı imalatı üzümü bol olan Niğde'ye 5 km mesafedeki Fertek kasabasında yapılmakta idi. Fertek ile Niğde'nin Tepe Bağları iç içe bulunmakta ve eski oturak alemleri de bu civarda yapılmakta idi. Bu tarihlerde Niğde'de yetişen ve her birinin emrinde 8-10 kişi bulunan küçük beylikler bulunmaktadır. Gençlerden bir tanesi beylerden birinin kızına aşık olur ve bu olay da beyin kulağına gider. Bey, kızına aşık olan genci yakalattırıp hapishaneye attırır, beyinden merhamet dileyen gençte bu türküyü yakar.


Kaynak:
ERCAN,Ali, Kara Kaş Gözlerin Elmas ve Niğde Türküleri, s.31, Niğde İl
Basım Evi,Niğde,1965

Öğrt. Gör. Hakan Tatyüz

EpiLog
07-26-2010, 08:06 PM
Zeynebim (Zeynep Türküsü)

Zeynep bu güzellik var mı soyunda
Elvan elvan güller biter bağında
Arife gününde bayram ayında

Zeynep'im Zeynep'im allı Zeynep'im
Beş köyün içinde şanlı Zeynep'im

Zeynep'e yaptırdım altından tarak
Tara zülüflerin bir yana bırak
Zeynep'e gidemem yollar pek ırak

Zeynep'im Zeynep'im allı Zeynep'im
Beş köyün içinde şanlı Zeynep'im

Söğüdün yaprağı narindir narin
İçerim yanıyor dışarım serin
Zeynep'i bu hafta ettiler gelin

Zeynep'im Zeynep'im allı Zeynep'im
Beş köyün içinde şanlı Zeynep'im

Kangal'dan aşağı Mamaş'ın köyü
Derindir kuyusu serindir suyu
Güzeller içinde Zeynep'in huyu

Zeynep'im Zeynep'im allı Zeynep'im
Beş köyün içinde şanlı Zeynep'im

Zeynep'in alı var malı neylersin
Al yanak üstünde şalı neylersin
Bu yosmalık sende varı neylersin

Zeynebim Zeynebim allı Zeynebim
Beş köyün içinde şanlı Zeynebim

Mamaş'ın yolları dardır geçilmez
Soğuktur suları bir tas içilmez
Anadan geçilir yardan geçilmez

Zeynebim Zeynebim allı Zeynebim
Beş köyün içinde şanlı Zeynebim

***

Ahmet Şükrü Esen "Anadolu Türküleri"
adlı kitabında türkünün çeşitlemesini şu şekilde
aktarıyor, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları,
Emel Matbaacılık, 1986 - Ankara, s.111-112

Zeynep'e yaptırdım gümüşten tarak
Tara zülüflerin gerdana bırak
Varamam Zeynep'in yolları ırak

Zeynep'im Zeynep'im allı Zeynep'im
Akgöbek üstüne şallı Zeynep'im

Zeynep bu güzellik var mı soyunda
Elvan elvan güller kokar koynunda
Arefe gecesi bayram ayında

Zeynep'im Zeynep'im allı Zeynep'im
Akgöbek üstüne şallı Zeynep'im

Zeynep'e yaptırdım gümüşten zikir
Ne sende akıl var ne bende fikir
Ne İstanbul koydum ne Diyarbakır

Zeynep'im Zeynep'im allı Zeynep'im
Akgöbek üstüne şallı Zeynep'im

Zeynep'in giydiği karalı kutnu
Güzeller içinde Zeynep'im tatlı
Zeynep'i götürmüş bir dıvrak atlı
(Zeynep'i götürmüş bir kıvrak atlı okunabilir)

Zeynep'im Zeynep'im allı Zeynep'im
Akgöbek üstüne şallı Zeynep'im

Zeynep'in giydiği karalı basma
Güzeller içinde Zeynep'im yosma
Hele sevdiceğim selamın kesme

Zeynep'im Zeynep'im allı Zeynep'im
Akgöbek üstüne şallı Zeynep'im

Kemah'ın yolları dağdır geçilmez
Soğuktur suları bir tas içilmez
Anadan geçilir yardan geçilmez

Zeynep'im Zeynep'im şanlı Zeynep'im
Üç köyün içinde namlı Zeynep'im

Şimşirin yaprağı narindir narin
İçerim yanıyor dışarım serin
Gelmiyor yanıma inatçı yarin

Zeynep'im Zeynep'im şanlı Zeynep'im
Üç köyün içinde namlı Zeynep'im

Aşık Süleyman - Kangal

S-Beyaz
07-30-2010, 07:41 AM
payLasimin icin sağol

VesaiRe
07-31-2010, 04:51 PM
Suzan (Suzi) ve Kırklardağı Türkü Hikayesi


Diyarbakır'ın güneybatısında Dicle Nehri kenarında Kırklardağı vardır. Bu Kırklardağı'nın arkasında Kırklar Ziyareti vardır. Çocuğu olmayanlar buraya gelip dilek dilerler.
Bir Süryani zengin ailenin de hiç çocukları olmuyormuş. Kadın Kırklar Ziyareti'ne gelip dilek dilemiş adak adamış. Bir kızı doğmuş. Adını Suzi (Suzan) koymuşlar. Her yıl doğum gününde annesi onu süsler giydirir ve Kırklar'a ***ürerek bir kurban kestirirmiş. Suzan böylesine bin nazlarla büyüyüp güzel bir genç kız olmuş. Müslüman komşularının oğlu Adil'le birbirlerine aşık olmuşlar. Yine bir doğum yıl dönümünde annesi Suzi'yi hizmetçilerle beraber kurbanını kesmek üzere Kırklar Ziyareti'ne göndermiş. Arkalarından habersizce Adil de gelmiş. Hizmetçilerin kurban kesme telaşından yararlanan Suzi Adil'le beraber dağın arkasına dolanmışlar ve orada sevişmişler. Kırklar Ziyareti bu beraberliği bağışlamamış ve ziyaret Suzi'yi çarpmış. Kız On Gözlü Köprü'nün orada Dicle'de boğularak ölmüş. Suzi'nin ölümünden sonra Adil de aklını yitirmiş.



Kırklardağı'nın yüzü
Karanlık sardı düzü
Ben öleydim Suzi-Suzi
Ziyaret çarptı bizi


Köprü altı kapkara
Anne gel beni ara
Saçlarım kumlara batmış
Tarak getir de tara


Köprünün orta gözü
Sular apardı düzü
Ben öleydim Suzi-Suzi
Dicle ayırdı bizi

EpiLog
08-06-2010, 11:14 PM
Zehle Gelin Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/1831)

Yöre: Afyon

Afyonkarahisar’ın söz ve ezgi yönünden etkileyici ve duygulandırıcı türkülerinden biri de Zehle Gelin Türküsüdür.

Yaklaşık elli yıl önce yaşlı kadınlarımızın öyküsünü anlattığı ve ezgisini seslendirdiği, yıllarca dilde dile dolaşmış bu türkü, yöre halkını hüzüne boğan acıklı bir olay sonrası yakılmıştır.
http://www.nette68.com/r/660a55a9fa9a7.jpg (http://www.nette68.com/r/660a55a9fa9a7.jpg)

Afyonkarahisar’ın eski gelenek ve göreneklerine göre iki gencin evlenmeleri görücü usulüyle yapılmaktaydı. Yeni evlenen gelin evde bulunan eşini, anne ve babasının tutum ve davranışını haliyle bilemez.

Evlenen yeni bir gelin hamile kalınca aşerme devresine girer. Kendisinde bazı yiyeceklere karşı aşırı istek belirir, canı çeker. Hatta bu arzusu mevsiminde bulunmayan yiyecekleri dahi içerir ve onu yiyemediği sürece huzursuz olur. Bu durumu bilen etrafındakiler, hamile olanın hemen isteğini yerine getirmeye özen gösterirler.

Bundan tahminen doksan yıl önce ilimizde Zeliha adındaki bir kız davranışlarıyla çevresine kendini sevdirmiş. Halk ağzıyla Zehle diye hitap edilirmiş kendisine.

Evlenme çağına gelen Zehle’yi anne ve babası görücü usulüyle evlendirirler. Dediğimiz gibi gelin evdekileri kısa sürede tanıyamaz. Disiplinli, asabi bir kayınvalidesi olduğunun farkında değildir gelin.

Bir gün kaynanası kendilerine ait bağlarından asma yaprağı getirerek büyük bir ustalıkla sardığı ve pişirdiği yaprak sarmasını dolaba koyar ve bağa gider. Yaprak sarması akşam olunca birlikte yenilecektir.

Aşerme devresinde olan Zehle gelin çok lezzetli olan yaprak dolmasını evin içerisinde gide gele akşama varmadan bitirir. Tencerenin içinde birkaç tane daha kalmış dolmayı yerken üzerine kaynanası geliverir. Mutfakta gelinin dolmayı yediğini ve bitirdiğini görünce aniden sinirlenir, eline geçirdiği mısır sopası ile Zehle gelini dövmeye başlar.

Kaynana sopasına dayanamayan gelinin acıyla bağırmasına komşuları koşup geldiklerinde gelin kız bayılmış ve kanlar içinde yerde yatmaktadır.

Kaynanasının elinden gelini kurtarırlar ve yakınlarının yardımıyla odasına götürürler. Gerekli ilkyardım için kocakarı ilaçlarıyla tedaviye girişirler ama iş işten geçmiş, Zehle aldığı sopa bereleriyle düşük yapmış ve aşırı kan kaybından ötürü de ölmüştür.

Bu acıklı olay karşısında genç geline bu ağıt yakılmıştır.

Türkünün Sözleri

Biricik biricik tükenmez sandım
Anama babama duyulmaz sandım
Üç günlük gelini dövülmez sandım

Hep mi yedin Zehle gelin dolmayı
Bir incecik mayhoş ile sarmayı

Kapının önünde hasır yayılı
Hasırın üstünde Zehle’m bayılı
Arkasından kaynanası bağırı

Hep mi yedin Zehle gelin dolmayı
Bir incecik mayhoş ile sarmayı

Kaynatası almış keçi budunu
Kaynanası almış mısır odunu
Duymadın mı kaynananın adını

Hep mi yedin Zehle gelin dolmayı
Bir incecik mayhoş ile sarmayı

Yoğurdu var al mavili çanakta
Benleri var al kırmızı yanakta
Anam babam mahkemede konakta

Hep mi yedin Zehle gelin dolmayı
Bir incecik mayhoş ile sarmayı

Bağımızın yaprakları göğ idi
Zehle gelin bu vakitler sağ idi
Evimizde bir topacık gül idi

Hep mi yedin Zehle gelin dolmayı
Bir incecik mayhoş ile sarmayı

Dolma kazanında elim kırıldı
Duyan duydu duymayanlar inandı
Arzuhalim İstanbul’a dayandı

Hep mi yedin Zehle gelin dolmayı
Bir incecik mayhoş ile sarmayı

Alaaddin Anbanazlı

EpiLog
08-06-2010, 11:14 PM
Mezar Arasında Harman Olur Mu Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/2031)

Yöre: Afyon

http://www.nette68.com/r/660745162ca3c.jpg (http://www.nette68.com/r/660745162ca3c.jpg)

Osmanlı devrinde Afyonkarahisar (Karahisar-ı Sahip), Bursa iline bağlı bir sancak iken şehir merkezi, Karahisar kalesi etrafına yani kale ile Hıdırlık arasına toplanmıştır. Aynı zamanda şehir doğuya doğru gelişmektedir.

Şimdiki Kadınana İlkokulunun bulunduğu semt şehrin büyük mezarlığı idi. Bu mezarlığın ortasında patika yol bulunmaktadır. Halkın çoğu, işyerine veya evlerine giderken çoğu kez bu iki mezar arasındaki yoldan geçerlerdi. İki mezar arasında zaman zaman hadise olduğu için, ikindiden sonra bu yoldan geçen pek olmazdı.

O zamanlar Afyonkarahisar'da her mahallenin güvenliğini sağlayan efeler de bulunurdu. Semt halkının ırz ve namusunu korumak amacıyla, bellerinde silahlık, koltuk atlarında "yatıgan" ya da "kulaklı" adı verilen boyu uzun bıçaklar taşırlardı.

İki efe kavgaya tutuştuklarında birbirlerine karşı bıçağın sırtını vurmak suretiyle kendilerini savunurlardı. Kesinlikle bıçağı saplayarak karşısındakini yaralayıp öldürmezlerdi.

Afyonkarahisar defterdarlığından emekli 80 yaşında olan Hacı Mustafa Sağdıç, iki mezar arasında Kazım adlı efenin öldürülmesiyle ilgili olarak şunları söylüyor:

"Babam ve yaşlılardan edindiğim bilgiye göre; tahminen 1918 yılında bahsi geçen mezar arasında her nedense Kazım efe ile arkadaşı olan diğer efenin arası açılır ve iki mezar arasında karşılaşırlar, kavgaya tutuşurlar.

Türkünün sözlerinde adı geçen kaytan bıyıklı Kazım efe, Afyonkarahisar'da mertliği ve gözükaralığı ile tanınan ve sevilen bir kimsedir. Diğer efe ile kavgaya tutuştuğunda, Kazım efe yediği bıçak darbelerinin etkisi ile (diğer efe yatıganının sırtını değil yüzünü vurmuş Kazım efeye) gücünü kaybeder ve aldığı yaraların etkisiyle oraya yıkılır ve bir müddet sonra da ölür"

Bu olay üzerine Kazım efeye yakılan bu ağıt, aradan yıllar yılı geçmesine rağmen Afyonkarahisar'da halen "Kazım Türküsü" olarak çığırılmaktadır.

Öykünün Kaynağı: Hacı Mustafa Sağdıç, "Kaytanbıyıklar" lakabı ile anılmakta, Metli Mahallesi - Afyonkarahisar, Yaş: 80 (Bu bilgi 1993 tarihine aittir)

Türkünün Sözleri

Mezar arasında harman olur mu
Gama yarasına derman olur mu
Gamayı vuranda iman olur mu

Aslanım Kazım'ım yerde yatıyor
Gaytan bıyıkları gana batıyor

Mezar arasından atlayamadım
Döküldü cephanem toplayamadım
Bir tek düşmanımı haklayamadım
(Gama yarasını saklayamadım)

Aslanım Kazım'ım yerde yatıyor
Gaytan bıyıkları gana batıyor

Mezar arasında ganlı gasaplar
İnsan ahbabına gama mı saplar
Cenazem geçiyor bakın ahbaplar

Aslanım Kazım'ım yerde yatıyor
Gaytan bıyıkları gana batıyor

Mezarımın daşı gıbleye garşı
Üstünün toprağı gözümün yaşı
Benim gözel oğlum efenin başı

Aslanım Kazım'ım yerde yatıyor
Gaytan bıyıkları gana batıyor

EpiLog
08-06-2010, 11:16 PM
Ak Taş Diye Belediğim Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/1829)

Yöre: Doğu Anadolu

http://www.nette68.com/r/660ffc73b8d83.jpg (http://www.nette68.com/r/660ffc73b8d83.jpg)

Anadolu’da çocuk, ailenin devamı için şarttır. Ayrıca bu çocuğun oğlan olması ise daha bir güzeldir. Oğlan çocuğuna bir başka değer verilir.

Yüzyıllar önce Anadolu’nun bir yerinde bir Türk Beyi sevdiği bir kızla evlenmiş. Yıllar geçmiş beyin çocuğu olmamış. Zamanla Türk beyi bu yüzden yasa boğulmuş. Beyin anası bu durumdan yakınarak “A beyimiz yarın sen bu .....dan göçersen soyumuza kim belik edecek” demiş. Zamanla Bey’i karısının çocuğu olmuyor diye başka bir kızla evlenmek için zorlamışlar. Ancak Bey karısını seviyormuş. Karısı da bu töreye razı olmuş, hatta Bey’e yakışacak en iyi kızı kendisi aramış. Duygularını dışa vurmamış.

Zaman sonra Bey’in düğünü yapılmış. Bey evlendikten sonra Bey’in eski karısı da üzüntüden dağlara çıkmış. Kafası estiği gibi dere tepe gitmiş. Bir dereden geçerken uzunca bir ak taş bulmuş. Bu taşı kundağa sararak tanrıya bu taşa can vermesi için yakarmış. Tanrı kadının dileğini yerine getirerek ak taş’a can vermiş. Daha sonra bu olay halkın dilinde efsaneleşip türkü haline gelmiş.


Türkünün Sözleri

Ak taş diye belediğim
Tülbendime doladığım
Tanrıdan dilek dilediğim
Mevlam şu taşa bir can ver

Tarlalarda olur yaba
Savururlar gaba gaba
Merzifon'da Piri Baba
Mevlam şu taşa bir can ver

Yoldan geçen yolcu gardaş
Ben kimlere olam sırdaş
Kırşehir'de Hacı Bektaş
Mevlam şu taşa bir can ver

Bebeksiz oldum divane
Hep ağlarım yane yane
Konya'da ulu mevlane
Mevlam şu taşa bir can ver

Yüksekte şahin yuvası
Alçakta Avşar ovası
Gelsin yavrumun babası
Emzireyim nenni nenni

Bebek uyandı bakıyor
Sevinci içim yakıyor
Gözlerimden yaş akıyor
Emzireyim nenni nenni


Selahattin Sarıkaya - Doğu Anadolu

EpiLog
08-06-2010, 11:17 PM
Çöngün Fatma Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/1646)

Bundan yıllar öncesi,Afyonun Sandıklı ilçesinde yaşamış Fatma isminde bir köy kızı vardır.Genç yaşta anne ve babasını kaybeden Fatma, köyün ileri gelenleri tarafından büyütülmüş,ve genç kız olmuştur. Küçük yaştan beri her işe koşan Fatma, büyüyünce de etrafa yük olmamak için, çiftini kendi sürer,ekinini kendisi biçer,harmanını kendisi kaldırır. Dağdan yakacak odununu bile kendisi getirirmiş. Tez zamanda ünü çevre köylere kadar yayılmıştır Fatma'nın. Herkes bu kızı kıskanır olmuş. Fatma cesur mu cesur, çalışkan mı çalışkan beldesinde de çok sevilen birisi haline gelivermiş. Fatma Bayram ve düğünlerde, çok güzel oyunlar sergilermiş. Döne döne, çöke çöke oyunlar sergilediği için bu kıza, çevre halkı Çöngün Fatma derlermiş.

İşte böyle güle oynaya geçen günlerden sonra: Fatma yalnız yaşadığı için kendini güven altında tutmak, kötülere fırsat vermemek amacıyla iki kama taşırmış. Kama'ların birini ayağındaki yün çorabın içinde diğerini de belindeki kuşağın içinde saklarmış. Fatma'yı kıskanan çevre köylerin gençleri; Nasıl oluyor da bu kız kimseden korkmuyor. Şunu bir sıkıştıralım da görsün diye fırsat kollarlarmış.

Günlerden bir gün dağa odun kesmeye gittiğinde yakın köylerden üç delikanlı ormanın içinde, Kanlıdere mevkiinde Fatma'nın yolunu keserler. Alaycı ve tiksindirici sözlerle Fatma'yı sıkıştırmaya başlarlar. Fatma her ne kadar yalvarıp yakardıysa da bu gençlerden tatlılıkla kurtulamayacağını anlar. Çok güzel kullandığı kamasını belinden çıkararak en yakın delikanlıya atar. Kalbinden kamayı yiyen delikanlı oracıkta can verirken, diğer kamasını da çarığının arasından çıkararak ikincisini de vurur.

Bu vaziyeti gören delikanlıların üçüncüsü, oradan hemen kaçar. Köye gelip olayı, ölen arkadaşlarının ailelerine anlatır. Bu acı haberi alan köylüler öbek öbek dağın yolunu tutarlar. Olay yerinde iki kurbanın başında ağlayan Fatma, diğer adıyla Çöngün Fatma o anda köy tarafından gelen köylüleri görünce yaptığı işin kötü bir olay olduğunu, köylülerin yüzüne nasıl bakacağını düşünerek, baltasını ve ekmek çıkınını alır, ormana doğru giden yolda kayıplara karışır. O günden sonra Çöngün'ün izine rastlayan olmaz. O zamandan bu zamana türküsü söylenmekte,oyunu oynana gelmektedir.

Türkünün Sözleri

Çöngünün uykusu yoktur
Kimseden korkusu yoktur
Hep söylenenler bana
Benim günahım yoktur

Kalay'ı vurdum yere
Yıkılsın kanlı dere
Çok yalvardım olmadı
Geldik kanlı yere

Bilinmiyor - Afyon

EpiLog
08-06-2010, 11:18 PM
Derde Dermana (Gayrı Veda Edem) Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/1645)

http://www.nette68.com/r/66074e89a8713.jpg (http://www.nette68.com/r/66074e89a8713.jpg)

Yöre: Artvin

Noksani'nin kendi notlarından:

Doktora gidip böbrek hastalığına yakalandığımı anlayınca Artvin Hastanesine yattım. Orada bevliye mütehassisi olmadığından doktor İstanbul'u tavsiye etti. İstanbul'a gittim. Hastaneye yatıp ameliyat oldum.
Ertesi gün doktor taburcu olacağımı söyleyince arkadaşlara ve hastaneye veda edeyim diye bu destanı yazmaya lüzum gördüm.

Kaynak: Hodlu Noksani (http://net.nette68.com/yazi/1022) - Bekir Karadeniz

Türkünün Sözleri

Gayrı veda edem hasta haneye
Yolu düşürmesin derde dermana
Sağda solda yaslı yatar hastalar
Kulu düşürmesin derde dermana

Bin naz ile büyütmüştür anneler
Hasta düşer inil inil iniler
Arar da bulmaz derde çareler
Salı düşürmesin derde dermana

Attı kısmet Türkiye'de çok gezdim
Başımdan geçeni kalemle yazdım
Çekilmez kahrı var usandım bezdim
Eli düşürmesin derde dermana

Gönül ister yuvasını bulmayı
Dileğimdir kurtar mevlam cümleyi
Zulüm derler gurbet elde ölmeyi
Ölü düşürmesin derde dermana

Bu yalan .....nın sonu ölümdür
Genç yaşında derde düşmek zulümdür
Kıyma mevlam Noksan senin kulundur
Hali düşürmesin derde dermana

EpiLog
08-06-2010, 11:20 PM
Ferayi'dir Kızın Adı Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/1534)


http://www.nette68.com/r/660030290f822.jpg (http://www.nette68.com/r/660030290f822.jpg)

Şu bizim Milâs, tarih boyunca iki uygarlığa başkentlik etmiştir. İlkin Halikarnassos'tan (Bodrum'dan) önce Karya Krallığına; daha sönra da Menteşe Beyliğine.

Menteşe beylerinden Yakup'un oğlu İlyas, av meraklısı, dağlar sevdalısıymış. Silahını omuzladığı gibi, dağlara düşermiş. O dağ senin, bu dağ benim. Hani, bizim Muğla'mızın dağları da dağdır ha. Adam, avcı olmasa bile aç kalmaz Muğla dağlarında. Mevsimine göre çıntar (mantar) toplar, közde kebap edip yer. Mersindi, çilekti, geyik elmasıydı, haruptu, incirdi; doyurur karnını. Sözün akışını değiştirmiyelim; İlyas Bey'den anlatıyorduk: Bu İlyas Bey, bir ilkyaz günü Muğla dağlarında av ardında koşuyormuş. Göktepe dolaylarında olacak; ..... güzeli bir Yörük kızına rasgelmiş. Bilinir ki; Yörükler yazı yaylada, kışı yazıda (ovada) geçirirler. İlyas Bey; bu becene(ıssız) dağ başında bir güzeller güzeliyle karşılaşınca şaşırmış:

- İn misin, cin misin? diye sormuş. Kız:
- Ne in'im, ne cin! Sencileyin bir insanım.
- Peki, ne arıyorsun bu dağ başında?
- Kuzularımı, oğlaklarımı güderim. Ya sen?
- Ben mi? av avlayıp kuş kuşlardım ki; bugün bahtım karşıma seni çıkardı. Adın ne senin?
- Ferayi.
- Ferayi. Ferayi. Ferayi...
- Benim Türkmen adımı Beyenmedin yalım "galiba"?
- Yoo. Çok Beyendim de, Beyendiğimden, düşürmem adını dilimden.
- Ya senin adın ne? Neyin nesi, kimin fesisin?
- Adım İlyas. Yakup beyin oğlu.
- Ooo. Beyimizin oğlu beyimiz onurlandırmış obamızın konduğu yerleri. Ne mutluluk canımıza. Hadi, çadırımıza buyur da, bir tas ayran sunayım sana. Açsındır, çökelek çıkarayım.

İlyas Bey, Ferayi'nin sunduğu çökeleği bazlamaya sarıp yemiş, tas tas ayran içmiş. Bir yadan da, Ferayi'yle evlenmeyi kafasına koymuş, içini açmış:

- Benle evlenir misin Ferayi?
- Bunu anam-atamla konuşman gerek bey..

İlyas Bey dönmüş Milas'a. Anasına iletmiş kararını:

- Ana can, hep, benim evlenmemi ister durursun değil mi?
- Hemde nasıl! Hayrola, buldun mu yoksa gönlünün sultanını?
- Buldum ana. Senden dileğim odur ki; dileğimi bey babama açasın.
- Olur oğul. Kim ki gelinimiz olacak kız?
- Göktepe'de oba kurmuş Yörük kızı Ferayi.

Yakup bey, adamlarından birkaçını yanına alıp, varmış, Ferayi'nin obasına. Hoş-beşten sonra da çıkarınış ağzında baklayı:

- Gelişimiz şundandır ki; diye söze başlamış... "Bahçenizdeki gülü dermeye geldik, sizinle kardeşlik olmaya geldik... Oğlum bir Beyenmiş Ferayi'yi, ben iki Beyendim..."

Bey bu, sözü buyruktur. Ferayi'nin babası da mırın-kırın etmemiş:
- Civan oğlun İlyas'a kız vermek, obamıza şan verir, demiş.

Düğün hazırlıklarına tezelden başlanması kararlaştırıldıktan sonra konuklar daha oturmamışlar. Muştuyu İlyas'a ve halka vermek için, Milâs'a doğru yola koyulmuşlar.

Onlar obadan uzaklaşırken, Ferayi'nin ağabeyi Mıstık dönmüş sürüyü yaylatmaktan. Neler olup bittiğini sormuş babasına. Babası:
- Obamızın başına devlet kuşu kondu oğul! diye girmiş söze; "Yakup Beyoğlu İlyas Bey, bacın Ferayi'ye gönül koymuş ki; babası Ferayi'yi istemeye gelmiş..."

Mıstık:
- O İlyas olacak beyoğlu Ferayi'yi nerde görmüş? demiş ve "Anlaşılan Ferayi onunla yavuklanmadan (nişanlanmadan) görüşmüş. Ben bunu ar ederim. İlyas kendine başka kısmet arasın" diye eklemiş. Nice ısrar etmişlerse de, "nal" demiş, "mıh" dememiş Mıstık.

- Ferayi, bakmış ki başka yol yok; haber salmış İlyas Bey'e:
"- Beni falan gün Kanlı Kapuz'un (kanyonun) ağzında bekle. Ben çeyizimi sarı mayaya (dişi deveye) yükler gelirim. Ordan da kaçarız birlikte..." İlyas Bey, atlamış atına, kavil (buluşma) yerine doğru yola düzülmüş. Gelin görün ki; Mıstık sezmiş olan biteni. İzlemiş Ferayi'yi. Kanlı Kapuz'un başında yakalamış. "Demek İlyas'la kaçacaksın ha?" diyerek, çekmiş bıçağını, delik-deşik etmiş biricik bacısını. Sonra da kendini, kapusun kara derinliklerine atmış. İlyas bey kavil yerinde, çeyiz yüklü sarı mayayı başıboş görünce, yüreği ağzına gelmiş. Az sonra da Ferayi'nin, al kanlar içindeki ölüsünü bulmuş. Bunun üzerine İlyas Bey ne yapmış, bilmiyoruz. Bildiğimiz bir yey var: Halk usta, bu acılı öyküyü türküleştirmiş, ..... durdukça çığrılsın; sevenlerin arasına kimse girmesin diye:

Ferayidir gızın adı Ferayi de yandım aman
Esmer yarim de aman da Ferayi
Türkmen de gızı,katarlamış mayayı of yandım aman
Esmer yarim de aman da mayayı

Ninni ninna,ninni ninnana,nininih,ninaynam
Aman da aman Ferayi

Demirciler demir döğer,tuncolur öf yandım aman
Esmer yarim de aman da tuncolur
Sevip sevip ayrılması,gücolur öf yandım aman
Esmer yarim de aman da gücolur

EpiLog
08-06-2010, 11:20 PM
Yaz Gelende Çıkam Yayla Başına Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/1533)

Yöre: Erzurum

http://www.nette68.com/r/660c7c1a32d69.jpg (http://www.nette68.com/r/660c7c1a32d69.jpg)

Yaz gelende çıkam yayla başına,
Kurban olam kalem gibi kaşına,
Beni kınayanın gelsin başına,
Ağam nerden gider yolu yaylanın, Bingöl’ün hey!

Yayla yolları dumanlı olur. Boranlı olur. Karışık olur! Hele yolu bilmeyenler için. Garipler için, zor olur. Gözgözü görmez dumanlı yayla yollarında. Gurbetliğin burukluğu, bir yandan; sıla özlemi bir yandan. Bir de karanlıkyayla yolları. Kahrolur insan.
Düşler düşleri kovalar. Varıp sılaya götürür. Güllü kızın eline bir testi verip, çeşmeye indirir. çeşmenin suyu, yaylanın suyuna karışır. Kardan soğuk su, Buz gibi. Güllü kız, allı kız. Yedi düvelde şanlı kız. “Dumlu’dan filan ağanın kızı Güllü” dedin mi bilmeyen yok. Şundan ki, varsıl bir ailenin kızı Güllü. Güllü de tek çocuğu ailenin. O da yıllardan sonra .....ya gelmiş. Daha anasının karnında iken adaklar adayıp kurbanlar kesmiş babası. “Eğer oğlum olursa, yedi yıl saçına makas vurmam. Her yıl kurbanlar kesip sadakalar dağıtırım. Yook kızım olursa adını Güllü koyup güller gibi büyütürüm. Vakti zamanı gelince de yaşı kadar altın getirene veririm kızımı” deyip kavil etmiş.

Güllü kızın doğumu üç gün, üç gece davul zurnayla kutlanmış. Güreşler tutulmuş, ciritler atılmış. Dadaşlar sıra sıra dizilip bar oynamışlar. Bir yandan da danalar, koyunlar boğazlanmış. Kazanlar vurulmuş ateşe. Yenmiş, içilmiş.

Doğumuyla ünlenen Güllü kız, günden güne büyüyüp serpilmiş, uzun saçlı, uzun boylu, ahu gözlü bir kız olmuş ki, güzelliği dillere destan. Duyan duymayana, gören görmeyene anlatıyor. Ondört yaşın tüm güzelliği gelip çehresine yerleşince, sık sık kapısı çalınır olmuş evlerinin “Allah’ın emri, Peygamber’in kavli” diyen varıyor istemeye. Babası kısadan kesiyor. “Benim kızım adaklıdır. Yaşınca altın getirene gelin edecem Güllü’yü” diyor. O kadar! Güllü derseniz daha çocuk. İpi babasının elinde. Evliliği düşündüğü yok. Ama gelen gidenden de tedirgin. Babası kime verirse hayır diyemıyecek. Gelip gidenleri de anasından duyuyor Güllü. çoğunu da tanımıyor, biyor. Komşusu Ömer, kapısını çalana dek kimseye de ilgi duymuyor.
Ömer’in anasının kendini istemeye geldiğini duyunca içinde bir şeyler kıpır kıpır kıpırdamış Güllü’nün. Ömer’in bilmeyen kız var mı Dumlu’da! Ömer yakışıklı, uzun boy, kara kaş, kara göz, çam dalı gibi. Bir de yiğit ki Ömer dillere destan. Babasını küçükten yitirmiş; bir anası, bir kendisi. Üç beş dönümlük tarlalarını ekip dikip geçinip gidiyorlar. Herkesin dilinde Ömer’’n efendiliği, çalışkanlığı. Bir tek kişi çıkıp da “Ömer yaramaz. Ömer tembel. Yalancı. Korkak” diyemez. Ömer’in adını anan “Neme lazım. İyi çocuktur. Babasız büyüdü ya; el eline muhtaç etmedi anasını. Kimin de işi düşse bitirir. Yaşından büyük davranır Ömer. Olgun çocuktur” deyip övdüler Ömer’i.

Ömer şu. Ömer bu. Neyse ne! Ama, Güllü Ömer’in adını duyunca bir sevinmiş bir sevinmiş ki eh! “Allah vere babam terslemese. Verimkar olsa Ömer’e. Ömer yiğit çocuk” diye geçiriyor içinden. Derken anası getiriyor haberi yine. “Baban, yaşın kadar altın istedi. Yoksa vermem diyor. Ömer’in anası da ‘ne isterse yetirecem’ diyesiymiş. Nasıl bulur bunca altını bilmem. Tarla takımı satıp savsa neyle geçinirler. İşi zor Ömer’in”.
Ömer derseniz kafaya koymuş Güllü’yi. Yaşı kadar altın vız geliyor Ömer’e. Anasına güveniyor Ömer. Bir de bileğine. Anası, kenarda köşede biraz para biriktirmiş. “Ömer’im evlenirse ellerden geri kalmasın, babasız büyüdüğünü anlamasın” diye sandığının köşesine birkaç altın atmış. Ömer biliyor bunu. Bir de Bingöl yaylalarına güvenir. Bingöl yaylalarında iş çok. “Yeter ki Güllü’nün babası ‘he’ desin. Para kolay. çalışır, çabalar yetiririm parayı” diyor. Güllü’nün babasının şartı ortada. “Kim ki kızımın yaşı kadar altın getirirse kızımı ona veririm.” O kadar! Bunu bilip; bunu söylüyor. Güllü’nün yaşı ondört. Ondört altın gerekli yani. Ondört altın dile kolay. Yolda serpili değil ki toplasın insan. Bir ömür gerek. Sözün kısası, Ömer Güllü’nün babasının isteğine “evet” diyor. Anlaşıyorlar. Söz kesiliyor. Yüzüklerini takıyorlar. Güllü de sevinçli. Ömer de Güllü seviniyor, çünkü parası çok; aklı kıtın bir de isteyebilirdi. Babası da ona verebilirdi. Hiç değilse Ömer gönlünce biri. Ömer de sevinçli. “Nasıl olsa yetiririm altınları” diyor. Gün ola, harman ola. Allah’ın günü çok. Yeter ki Güllü beklesin.

İşlere öyle bir sarılıyor ki, kara saban dilleniyor elinde. Toprak lime lime oluyor. Vakti saati gelip ürün derleneceği zaman da kolları sıvayıp giriyor tarlaya. Anası bir yandan; kendi bir yandan. Güllü’yü de ancak kaçamak görüyor. Göz ucuyla bakışıp geçiyorlar. Güllü’nün gözleri yalvarılı. “Tez derle altınları” diyor sanki. Ömer daha çok çalışıyor. Daha çok terliyor. Ürünleri kaldırıp, altına çeviriyor. Topu topu beş altın oluyor elinde. Üçü üründen, ikisi de anasından. Geride kalıyor dokuz altın. Dile kolay. N’etsek ki! Beklemekle de olacak iş değil. Anasına açıyor konuyu: “Ana bu iş böyle yürümez. Bir çare düşünmek gerek. Tarlayı toptan icarlayıp, gurbete gideceğim ben. Bingöl yaylalarında iş çok. çalışır, çabalar yetiririm altınları. Tamamlamadan dönmem”.

Anası derseniz düşünceli: “Sen gidersen ben küçük n’aparım yalnız. Dayınlar hayırsız. Ölsem kulakları duymaz. Güllü dersen babası inat. Komaz ki yanıma gelsin. Sensiz n’aparım ben.” Ömer kararlı. İşin oluru yok! Bingöl yaylalarına varıp çalışması gerek. Altınları ondört’e tamamlamak şart. Güllü’nün babası inat. Yoksa vermez Güllü’yü. Ömer’in kafası karışık. Umudu Bingöl yaylalarında. “Gider Hasan’ı bulurum” diyor. “Hasan iyi çocuktur. Hemşehri canlısıdır Hasan. Nede olsa çocukluk arkadaşımdır. Bana da iş bulur. İyi para getirsin yeterki. Ne olsa yaparım. Ağaç keserim. çobanlık yaparım. Salcılık yaparım. Ne olsa yaparım. Yeter ki parası bol olsun”. Ömer bunları düşlüyor ya, Güllü habersiz. Anası haberi iletince, iki gözü iki çeşme Güllü’nün. “Dağlar adamı yutar. Dağlara güven olmaz. Karı var, tipisi var. Yaylası, boranı var. Eşkiyası, yabanisi çok olur dağların. Bingöl dağlarında az adam mı kaldı? Vazgeçsin Ömer. Ben bir ömür beklerim. Yetek ki gitmesin” diyor.

Ömer kararlı. Bir akşam üstü varıp Güllü’nün babasını görüyor. “Böyle iken böyle, ben gurbete gidiyorum. Altınları tamamilayıp geleceğim. Güllü’nün emaneti size. Anama da göz kulak olun” diyor. Sabahına da yola düşüyor. Şura senin, bura benim. Varıp Bingöl’e ulaşıyor. Sora sora Hasan’ı buluyor. Hasan kucak açıyor Ömer’e. çalıştığı yerde iş de buluyor.

İş de iş! Dağların tepesinden ağaç kesip, sal yapıyorlar. Murat Suyu’na kadar suyuna kadar indiriyorlar. Murat Suyu’nda, geceli gündüzlü yol alıp da aşağılara indiriyorlar ağaçları. Dile kolay. Sal üstünde gecelemek zor. Gün oluyor, sal bir kıyıya saplanıyor. Gün oluyor param parça dağılıyor. Tulumlarla ağaçları toplayıp, yeniden kuruyorlar salı. Bir de suyun nemi var. Küt küt öksürtüyor adamı. Ciğerlerine işliyor sabah soğuğu. Ama olsun. İyi para alıyor Ömer. Güllü’süne kavuşmanın başka yolu yok. Salın bir kenarına çekilip, tütünü sardı mı hep Güllü’yü kuruyor. Kuşağı altın dolup iniyor yayladan. Varıp Güllü’nün kapısına dayanıyor. Elini kuşağına atıp, çıkarıyor altınları. Tek tek sayıyor. Anasındakilerle ondört altın. Günler, aylar, yıllar hep bu düşünceyle geçiyor. Beşinci yılın sonunda altınları tamamlıyor Ömer, tek tek sayıyor. Tam dokuz altın. Beş de anasındakiler. Etti ondört. Bir sevinç, bir özlem. Bir yorgunluk. Hepsi karışıyor birbirine. Beş yıl, dile kolay. Arada bir gelen giden oluyor, haber alıp, haber iletiyor. O kadar!. Anasının, Güllü’nün sağlığından gayrı merakı yok zaten. Kışın karı, tipisi de vız geliyor. Tek düşüncesi Güllü, bir de ondört altın. Dönüşü, gelişinden hızlı oluyor Ömer’in. Atını da daha hızlı sürüyor. Dağ bayır, ova demiyor. Bir gecenin sabahına varıp ulaşıyor Dumlu’ya. Anasında bir sevinç, bir gözyaşı. Beş yılın özlemiyle sarılıyor oğluna. Oturup dertleşiyorlar. Olanı biteni anlatıyor anasına. Dağların doruğundan odun indirmenin güçlüğünü, karın tipinin adamı nasıl yuttuğunu bir bir sıralıyor. Sonra da çıkarıp altınları döküyor ortaya. “Sendekilerle tam ondört altın ana. çok rezillik çektim. Ama, rezilliğe değdi. Gayri babası direnemez Güllü’nün. Ağzını kitledim.”

Sabahı zor ediyor Ömer. Tezden varıp Güllü’nün babasını arıyor. Kuşağından altınları çıkarıp döküyor ortalığa. Tam ondört altın. çil çil. Güllü’nün babası sayıyor altınları. Sonra da elini sakalına atıyor, “Ben kızımın yaşı kadar altın isterim demiştim. O zaman ondört yaşındaydı. Aradan beş yıl geçti. Şimdi ondört yaşında değil. Artık ondokuz yaşında. Beş altın daha getirmen gerek. Yoksa Gülilü’yü alamazsın” deyince, Ömer’in başı dönüyor. Gözü kararıyor. Olduğu yere yığılıyor. Bir Güllü’yü düşünüyor; bir de Bingöl yaylalarını.

Yaylanın da yolları. Karışık olur yayla yolları. Hele karda tipide. Gözüne büyümüş Ömer’in. “Acaba borcum olsa, sonra ödesem” diyecek olmuş, Güllü’nün babası inat “Benim adağım var. Kızımı yaşı kadar altın getirene vereceğim. Ya beş altın daha bulursun, ya da Güllü’den olursun” deyip kestirmiş. Ömer kanatları kırık dönmüş eve. Başını ellerinin arasına alıp, dalmış düşünceye. Anası, daha da üzgün. Güllü’nün ağzını bıçak açmıyor. “Alsın kaçırsın beni” diyor. Ama Ömer kararlı. “Altınları tamamlayıp babasının ağzını kapatacağım. Yeter ki Güllü sabırlı olsun. Biraz daha beklesin” diyor.
çok geçmeden de hazırlanıp, Bingöl yollarını tutuyor. İyi. Hoş. Ama mevzim kış. Yayla yolları dumanlı. Kar diz boyu. Göz gözü görmüyor. Bu türkünün öyküsünü anlatanlar, Ömer’in anasının “illa ki yazı bekle de öyle çık. Yayla yolları kışın geçilmez. Adamı yutar. Gel vazgeç. Yüreğim razı değil” deyişini dinlemediğini söyler.

Ömer “er kalkan yol alır, er evlenen döl alır. Güllü’ye kavuşmanın yolu bu. Ben gidiyorum” deyip atlamış atına. Atlamış ya, yollar kötü. Kar, tipi, ayaz karışık. Şaşırıp kalmış Ömer. Acep yaylanın yolu nerden aşar ki? Her yer kar. Bir de duman var ki. Duracak gibi değil. Soğuk dondurur adamı. Sözün özü, düz yol belleyip, uçuruma sürmüş atını Ömer. Sürüş o sürüş. Aradan aylar geçip, karlar eridikten sonra bulunmuş Ömer’in cesedi. Haber anasına ulaşınca, kadın dizlerini dövmeye başlamış. Güllü deseniz, deli divane. Halk üzgün. “Yaz gelseydi de, yola çıksaydı” diyor kimi; kimi “hep Güllü’nün babası sebep. Kızını mal gibi satıyor. Beş altın da eksik olsaydı” diyor. Ama, Ömer’in öyküsünü, türküye dökmekten de geri kalmıyor. “Yaz gelen de çıkam yayla başına” deyip duygularını dillendiriyor halk.

Türkü Sözleri

Yaz gelende çıkam yayla başına
Kurban olam toprağına taşına
Zalim felek ağı kattı aşıma
Ağam nerden aşar yolu yaylanın (Bingöl'ün)

Hanım çıkmış soğuk pınar başına
Güneş vurmuş kemrinin kaşına
Henüz girmiş onüç ondört yaşına
Paşam nerden aşar yolu yaylanın (Bingöl'ün)

Göç göç oldu göçler yola dizildi
Sürmelenmiş ela gözler süzüldü
O zaman ki elim yardan üzüldü
Gülüm nerden aşar yolu yaylanın (Bingöl'ün)

Yaylanın kuzusu koçtan seçilmez
Suyu kardan soğuk olur içilmez
Anadan geçilir yardan geçilmez
Gülüm nerden aşar yolu yaylanın (Bingöl'ün)

Faruk Kaleli

EpiLog
08-06-2010, 11:22 PM
Bodrum Hakimi Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/2032)

Yöre: Milas

http://www.nette68.com/r/66083e09c948f.jpg (http://www.nette68.com/r/66083e09c948f.jpg)

İntihar eden Mefaret Hanım'ın öyküsü yarım asırdır filmlere konu oldu, türküsü Bodrum ve Milas yöresinin dilinden düşmedi ama kimse "gerçeği" bilemedi. Bodrum Hakimi, şimdi, Tolga Çandar'ın çıkardığı "Türküleri Egenin 2" albümüne adını verdi. İşte size birden fazla gerçeği olan yaşanmış bir öykü.

Bodrumlular erken biçer ekini
Feleğe kurban mı gittin
Bodrum Hakimi

Türkiye'nin ilk kadın hakimlerindendi Bodrum Hakimi. Tek görev yeri Bodrum değildi elbet, ama Bodrumlular onu öyle sevmişlerdi ki... Bu dürüst, gözüpek, "erkek gibi" hakim hanıma saygıyla karışık bir sevgi duyuyorlardı. Aslen nereli olduğu önemli değildi, "Bodrum Hakimi" idi o.

http://www.nette68.com/r/660779a24e3e7.jpg (http://www.nette68.com/r/660779a24e3e7.jpg)
"Mefaret Tüzün (Bodrum Hakimi) Tavşanlı 1906 - Bodrum 1954
Türkiye'nin ilk kadın hakimlerinden olan Tüzün, 24 Eylül 1951 yılında Bodrum'da göreve başladı.

Keşiflere at sırtında gidip gelen hakime hanım, cesurluğu ve girişimciliğiyle kısa zamanda yöre halkının sevgisini kazanmıştı. 1954'te kaybettiği nişanlısının ardından Tüzün'ün de beklenmedik ölümü, Bodrum'da büyük üzüntü yarattı. Bodrumlular, Hakim'e olan sevgilerini adına bir türkü yakarak yaşatmaya çalışmışlardır".

Bodrum'da iz bırakanlar takviminde böyle tanıtılıyor Bodrum Hakimi Mefaret Tüzün. Hakkında bundan fazlasını öğrenmek de pek mümkün değil zaten. Denediğiniz zaman resmi makamlardan da Bodrum'un yaşlılarından da aynı tepkiyi alıyorsunuz: "Niye soruyorsunuz? Geçmiş zaman, ne olmuşsa olmuş bitmiş işte, öğrenip de ne yapacaksınız?" Bodrumlular söz birliği etmişçesine 43 yıldır saklıyor Mefaret Hanım'ın ölüme götüren sırrı.

Mefaret Hanım'ın arkasından halkın yaktığı türküyü yıllar sonra seslendirip yeni albümüne alan , uzun süre bu sırrın izini sürmüş. Ama zar zor açtığı her kapının arkasında birbirinden farklı öyküler çıkmış karşısına.

Bunlardan bir tanesine göre, Hakim Hanım Bodrum'da bir gence idam cezası vermiş. Bunun üzerine çocuğun ağabeyi onu kaçırıp Turgutreis'in karşısındaki Çatal adalarında tecavüz etmiş. Bundan çok etkilenen Mefaret Hanım da dönüşte kendisini öldürmüş.

Anlatılan diğer öyküler ise ayrıntıları farklı olsa da Mefaret Hanım'ın ölümünün arkasında bir aşk olduğu yolunda. Bunlardan biri, "Bodrum Hakimi" filmine de konu olan öykü. Türkan Şoray'ın bütün azametiyle canlandırdığı muhteşem hakim hanımın hiçbir zor karşısında eğilmeyen başı sonunda bir aşka yenik düşüyordu. Ya sevdiği adama ölüm cezası verecekti, ya da... İkinci yolu seçti Bodrum Hakimi.

Şu Bodrum'un dağlarında ceylanlar dolaşır
Kara haber Mefaret Hanıma pek tez ulaşır

Bodrum'da sıkı sıkı mühürlenmiş ağızlardan yarım yamalak dökülenler ise, hakim hanımın sevgilisinin filmdeki gibi bir suçlu değil, Bodrum'un savcısı olduğu yönünde. Ama bu aşkın Mefaret Hanım'ı neden intihara sürüklediği konusunda rivayet muhtelif. Karşılıksız değildi aşkı besbelli. Ama herhalde evlenemeyeceklerdi. Ama neden? Savcı evli miydi, ya da önce evlilik vaadettiği Mefaret Hanım'ı sonra terk mi etti... Büyük olasılıkla Bodrumlular pek sevdikleri "hakim hanım"larına böyle gayrimeşru bir ilişkiyi yakıştırmak istemediklerinden susuyorlar bu konuda, takvimlerinde bile "nişanlısı" sıfatını kullanmayı tercih ediyorlar.

Mefaret Hanım'ın son gecesine ilişkin anlatılanlar ise daha da hazin. Milaslı Türk sanat müziği bestekarı Zeki Duygulu'nun konseri var o gece. Bodrumlular ciple Milas'ın yolunu tutuyor. Mefaret Hanım da aralarında. Ve o gece konserde bir şarkıyı tam üç kez çaldırıyor:

Uslu dur kadınım çıldırtma beni
Ben artık bildiğin o ten değilim
Bir başka yağmurla ıslak mendilim
Yeter artık ağlatma beni
Uslu dur kadınım çıldırtma beni
Dökülmüş yaprağım, sararmış güzüm
Çiğli kirpiklerle yaşlıdır gözüm
Bu gurbet ellerde ben bir öksüzüm
Yeter artık ağlatma beni
Uslu dur kadınım çıldırtma beni

Bu konser Bodrumlular'ın Mefaret Tüzün'ü son görüşü oluyor. Tolga Çandar o gece kendini asan hakim hanımın ölümünün Bodrum'da ne büyük bir üzüntü yarattığını annesinden dinlemiş. O zamanlar henüz çocuk olan annesi tarlada çalışırken gelen ve mola veren otobüsü ve üstündeki cenazeyi hiç unutmamış. Yıllarca ne bu öykü düşmüş dilinden ne de Bodrum Hakimi'nin türküsü.

Hakim Hanım'ın memleketi Kütahya Tavşan
Hakim Hanım sen eyledin bizleri perişan

Bu Kütahya konusu da ayrı bir muamma. Takvimde de türküde de Mefaret Hanım'ın Tavşanlılı olduğu söylense de bunun aslı yok gibi. Tavşanlı kaymakamıyla konuşan Tolga Çandar Hakim Hanım'ın bir süre Tavşanlı'da görev yaptığını, tıpkı Bodrum'daki gibi yöre halkı tarafından çok sevildiğini, giderken de gözyaşları içinde konvoylarla uğurlandığını öğrenmiş. Mefaret Tüzün'ün gerçekte Tekirdağlı olduğu sanılıyor.

Çandar, kendisini çocukluğundan beri derinden etkileyen bu kadının peşini bırakmamaya kararlı. Elinde Bodrum kaymakamlığından zar zor edindiği sararmış bir fotoğraf var. Hakim'in sevgilisi olduğu söylenen savcıyı aramış, bulamamış, akrabalarına sormuş, öğrenememiş, şimdi Adalet Bakanlığı'nda araştırmalarına devam ediyor. Bu arada da hiç olmazsa bir türküyle bu talihsiz kadına bir selam gönderiyor.

Türkü, Bodrumlular'ın yaktığı bir ağıt ama Milaslı radyo sanatçısı Nazmi Yükselen onu TRT repertuvarına girecek şekilde düzenlemiş ve 60'lı yıllarda plağa okumuş. İşin ilginç yanı, Tolga Çandar Yunan adası Kos'ta da dinlemiş bu türküyü. Hemen sormuş "bu ne?" diye, "karşıda yaşanmış bir öykü" demişler. Şimdi Tolga Çandar'ın sesiyle yeniden hayat buluyor "Bodrum Hakimi"nin öyküsü. Çok sade, tek bir bağlamayla, kırk yıl uzaktan yürekleri dağlamaya devam ediyor:

Nasıl astın Mefaret Hanım ipe de kendini
Altın makas gümüş bıçak ile doğradılar tenini

Türkünün Sözleri

Bodrumlular erken biçer ekini
Feleğe kurban mı gittin Bodrum hakimi
Nasıl astın Mefaret hanım kendi kendini
Altın makas gümüş bıçak ile doğradılar tenini

Hakim hanımın memleketi Kütahya Tavşan
Hakim hanım sen eyledin bizleri düşman
Nasıl kıydın Mefaret hanım kendi kendine
Çifte doktor gümüş bıçak ile doğradılar tenini

(Farklı Dörtlük)

Şu Bodrum'un dağlarında ceylan dolaşır
Kara haber Mefaret Hanım pek tez ulaşır
Hakim Hanımın memleketi Kütahya Tavşan
Hakim hanım sen eyledin bizleri perişan

Nazmi YükseLen

EpiLog
08-10-2010, 06:25 PM
Sefil Baykuş Ne Gezersin Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/1049)

Yöre: Kars/Kağızman

http://www.nette68.com/r/6606ce9f1250d.jpg (http://www.nette68.com/r/6606ce9f1250d.jpg)

Hani ya! Bülbül gibi şakıyan; aşkı gözlerden okuyan dillerin hani? Hey gidi onbeş yaşın Suna'sı hey! Toprağa girecek yaş mı bu !

Varıp türküye sorsan "Ey türkü nedir bu Sefil Baykuş öyküsü... Neyin nesi bu Suna kız". Türkü dillenir. Öyküler meseleyi.

Recep derler bir genç vardı, Kars'ın Kağızman'ında Recep'in babası Ağa Dede adlı bir rençberdi. Oğlunun okuma-yazma yaşına gelince, Hafız Lütfi Efendi'ye yolladı onu. Eskiden nerde şimdiki okullar. Varsa yoksa medreseler. İşte Recep'te gözlerini Hafız Lütfi Efendi'nin medresesinde açtı çevreye.. Sesi güzel olduğu için de hocası onu çok seviyordu. Recep oniki yaşına gelince, medresede ders vermeye başladı. İyi, hoş ama, Yaşının da ergenliğe geçiş dönemi: Öğrenciler arasında kızlar da var. Hele bunlar arasında emmisinin kızı Suna var ki, bir içim su.. Suna da onun yaşlarında, çocuk daha. Ama, Recep'in ilgisini anlıyor. İçten içten de boş değil Recep'e. Recep derseniz günden güne tutuluyor Suna'ya.

Uykuları kaçar oluyor, rahat, huzur hak getire. Medreseyi terkedip, dağlara düşüyor. Elinde sazı, çalıp; söylüyor. Yaktığı türküler de hep Suna'nın üstüne. derken, mesele Recep'in babasının kulağına gidiyor. Babası olgun adam..Varıp Sunâ nın babasına açıyor konuyu. "Valla kardeş durum böyleyken böyle bizim oğlan deli divana. Dağlara düştü. Suna der de başka birşey demez.... Allah kısmet etmişse, baş-göz edelim çocukları. Elin akıllısından, bizim delimiz iyidir" diyor.

Suna'nın babası dinliyor kardeşini. Sonra da: "İyi ya kardaşım. Anşa evdeyken, Suna'yı nasıl veririm. Elalem ne der. Büyüğü dururken, küçüğünü verdi. Törelere karşı geldi demezler mi? Suna olacağına, Anşa olsun" der. Recep'in babası ilkin hık-mık eder, sonra da: "Gençtir. Çabuk unutur. El kızı geleceğine, Anşa olsun" der. Eee devir eski devir, töreler baskın. Emmioğlu, emmi kızıyla evlenecek. Onunda ilkin büyüğü gelin olacak. Kim ne der. Haber Recep'in kulağına gelince, vurulmuşa döner... Ama, ağzını açıp da babasının kararına karşı gelmek ne haddine, boynunu büküp oturur. Suna derseniz, olanlardan habersiz. Ona kalsa, ömür boyu bekleyecek Recep'i. "Anşa evlenir giderse sıra bana gelir. Bende Recep'e varırım" hesap ediyor Suna. Ama, iş açığa çıkıp durumu öğrenince iki göıü, iki çeşme Suna'nın. Ağlamak için kenar köşe arıyor. Sonra da iki elinin arasına alıyor başını. Haykıra haykıra ağlıyor. Başka da birşey gelmiyor elinden. "Hayır Recep beni istiyor, ben de Recep'i" dese, kim dinler. Üstelik elaleme rezil olur. Babasının anasının da yüzüne bakamaz. Boynunu büküp bekliyor.

Uzun sözün kısası, Recep'le Anşa'nın düğünü yapılıyor. Başgöz olup çekiliyorlar evlerine. Ama, nerde Suna; nerde Anşa. Recep'in gönlü illaki Suna diyor. Kimseye belli etmek istemiyor. İçini türkülerle döküyor, dertli dertli çalıp, türküler yakıyor Suna'ya. Gece gündüz demeyip, dağ-bayır; ova yayla dolaşıp duruyor. Medreseyi de, hafızlığı da bırakıyor... Bir tek "Hıfzı" takma adı kalıyor hafızlığından. Türküleri de dilden dile dolaşmaya başlıyor. Duyan duymayana; bilen bilmeyene söylüyor. Kağızman'lı Hıfzı'nın türkülerini.

Suna derseniz içine kapanık. Arada bir ablasına gittiğinde görüyor Hıfzı'yı. O kadar!.. Onda da dertlenip dönüyor eve. İçine atıyor hep. Hıfzı, Suna'yı alsa kaçsa; töreler! Babasının, emmisinin şerefi. Bakıyor oluru yok, Sunâ sız yaşamak zor, çareyi gurbette anyor. "Alır başımı giderim. Olaki unuturum. Gözden ırak olan, gönülden de olurmuş" diye teselliyi gurbette aramaya çıkıyor. Babasına da geçimi sebep gösteriyor. "Baba bu geçimle iki ay baş edemez. Ben Anşa'yı alıp gurbete gidiyorum. Üç-beş kuruş biriktirir döneriz" diyor. Babası karşı koymak istiyorsa da Hıfzı kararlı. Çok geçmeden de yükünü sırtlayıp, yollara düşüyor. Şura senin, bura benim. Vara vara Çukurova'ya varıyorlar. Toprağı bereketlidir Çukurova'nın diye duymuştur. Gidip bir çiftliğe yerleşiyorlar. Ufak tefek işlerine bakıyorlar çiftliğin. Kendisi at arabasını sürüyor. Tarlaya gidip geliyor. Ekim dikimle uğraşıyor. Anşa da, çiftlikte yemek yapıyor, ortalığı temizliyor. İnek sağıyor. Geçinip gidiyorlar. İyi. Hoş. Ama, Suna aklından çıkmıyor Hıfzı'nın. Unuturum diye çıktığı gurbet, daha çok yakıyor içini. Rüyalarına giriyor Suna. Derdini bir tek kavalına anlatıyor. Anşa hiç bir şey anlamıyor. Ağzını açıp iki çift laf etmiyor zaten Hıfzı'yla. İki yabancı gibiler evde. Bunlar böyleyken, acaba Suna ne yapar? Suna ne durumdadır? Haberi Suna'dan verek.

Hıfzı Kağızman'dan çıkıp gurbet yoluna düşünce, Suna'nın içini de kurt kemirmeye başladı. Eriyip akmaya başladı Suna. Yanaklarındaki on beş yaşın pembeliği, yerini, limon rengine bıraktı yavaş yavaş. Sararıp soldu Suna. İlaçtı yatırdı boş!. . Kimse çare olamadı Suna'nın derdine. Bir de şu var; yaşlılardan bazısı ancak evlenirse iyileşir bu, diyor. İsteyeni de çok Suna'nın. Babası uygun birini kestirip, işini bitirdi. Kimse de Sunâ ya bir şey sormadı. Bir yandan, sırtı kesiliyor, düğün hazırlığı yapılıyor; öteki yandan derdine çare aranıyor Suna'nın. Küt küt öksürüyor, soğuk soğuk terliyor Suna. Kimsenin olmadığı yerlere çekilip için için de ağlıyor. O kadar. Bir tek rüyalarda teselli buluyor. Rüyalarında Hıfzı'yı görüyor hep. Kuş olup uçuyor Hıfzı. Gelip evin bahçesine konuyor. Sonra kocaman kanatlarını vurup iniyor aşağı kaptığı gibi havalara uçuyor Suna'yı. Suna da kollarını kanat gibi çarpıyor. O da Hıfzı'yla uçuyor. Dağları ovaları geçip, gözden kayboluyorlar. Sonra ılık bir ter basıyor yeniden. Açıyor gözlerini ağlıyor ağlıyor.

Uzun sözün kısası; ince hastalık yakıp kavuruyor Suna'yı.. Gün güne de eriyip akıyor. Bir deri, bir kemik kalıyor... Öte yandan düğün günü de gelip çatıyor... Bir yanda saz söz; bir yanda davul zurna. Yeniyor içiliyor. Buz gibi şerbetler dağıtılıyor... Gelinlik elbisesi de çok yakışıyor Suna'ya. Düğünün ikinci gecesinde Suna yataklarda.. Bakıyorlar olacak gibi değil, erteliyorlar düğünü. Suna'nın son yatağa düşüşü oluyor bu. Bir daha çıkamıyor yataktan. Hıfzı'nın adını sayıklaya sayıklaya, son nefesini veriyor. Evin şenliği, yasa dönüyor. Gelinlik elbiseleriyle koyuyorlar mezara Suna'yı. Başına da "Murad almamış gelin" diye yazıyorlar.

Suna'nın son nefesini verdiği gece, Hıfzı sabaha kadar uyuyamıyor. Kan ter içinde dönüp duruyor yatağında. Gözlerinde Suna'nın hayali. "tez gel" diye yalvarıyor. Gözlerini kapasa, rüyasında Suna. Sabahı iple çekiyor Hıfzı. Sabahın erkeninde kalkıp, Anşa'ya: "Tez hazırlan memlekete döneceğiz. Zaten gurbetin hayrı yok. Elimiz görüyor, cebimiz görmüyor. Hasretlik de cabası". Varıp çiftlik sahibine anlatıyor durumu. Tez elden yola çıkıyorlar. Şura senin; bura benim. Günlerce yol tepip, ulaşıyorlar Kağızman'a. Tez varıp Suna'yı soruyor Hıfzı. Ağlayarak durumu anlatıyorlar... Olduğu yere yıkılıyor Hıfzı. Başı ellerinin arasında, saatlerce ağlıyor. Sonra sazını alıp, Suna'nın mezarına gidiyor. Mezar taşına bir baykuş konmuş, figan etmektedir. Bir kenara da Hıfzı çekilir.... Vurur sazın tellerine.

Türkünün Sözleri

Sefil baykuş ne gezersin bu yerde
Yok mudur vatanın illerin hani
Küsmüş müsün selamımı almadın
Şeyda bülbül şirin dillerin hani

Ecel tuzağını açamaz mısın
Açıp da içinden kaçamaz mısın
Azad eyleseler uçamaz mısın
Kırık mı kanadın kolların hani

Bir kuzu koyundan ayrı ki durdu
Yemez mi dağların kuşuyla kurdu
Katardan ayrıldın şahin mi vurdu
Turnam teleklerin tellerin hani

Aç mısın yok mudur ekmeğin aşın
Odan ne karanlık yok mu ataşın
Hanidir güveğin hani yoldaşın
Hani kapın bacan yolların hani

Kara yerde mor menevşe biter mi
Yaz baharda ishak kuşu öter mi
Bahçede alışan çölde yatar mı
Uyan garip bülbül güllerin hani

Bunda yorgan döşek yastık var mıdır
Bu geniş .....da yerin var mıdır
Dalın tahta duvar önün yar mıdır
Yeşil başlı sunam göllerin hani

Körpe maral idin dağlarımızda
Dolanırdın sol u sağlarımızda
Taze fidan idin bağlarımızda
Felek mi budadı dalların hani

Gelinlik esvabı dar mı biçildi
Düğününde acı şerbet içildi
İlikle düğmele göğsün açıldı
N'oldu kemer beste bellerin hani

Alışmış kaşların var mı kınası
Ala idi o gözlerin binası
Kocaldın mı onbeş yılın sunası
Yok mudur takatın hallerin hani

Emmim kızı aç kapıyı gireyim
Hasta mısın halin hatırın sorayım
Susuz değil misin bir su vereyim
Çaylarda çalkanan sellerin hani

Yatarsın gaflette gamsız kaygusuz
Ninni balam ninni kalma uykusuz
Hem garip hem çıplak hem aç hem susuz
Felek fukarası malların hani

Her gelip geçtikçe selam vereyim
Nişangah taşına yüzüm süreyim
Kaldır nikabını yüzün göreyim
Ne çok sararmışsın hallerin hani

Civan da canına böyle kıyar mı
Hasta başın taş yastığa koyar mı
Ergen kıza beyaz bezler uyar mı
Al giy allı balam alların hani

Daha seyrangaha çıkamaz mısın
Çıkıp da bağlara bakamaz mısın
Kaldırsam ayağa kalkamaz mısın
Ver bana tutayım ellerin hani

Sen de Hıfzı gibi tezden uyandın
Uyandın da taş yastığa dayandın
Aslı hanım gibi kavruldun yandın
Yeller mi savurdu küllerin hani

Recep Hıfzı - Kağızma

EpiLog
08-10-2010, 06:28 PM
Ayşe'min Yeşil Sandığı Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/1048)

Yöre: Ürgüp

http://www.nette68.com/r/6604a79332a05.jpg (http://www.nette68.com/r/6604a79332a05.jpg)

Ayşe, yeni evli güzel bir gelindir. Eşi, yaşlı babasını ve güzel Ayşe'sini bırakıp askere gitmek zorunda kalır. Gelin ve kayınbaba birbirlerine çok düşkündürler, bir gün kayınbaba sinirlenip Ayşe'ye bir tokat atar, Ayşe beklemediği bu tokadı hazmedemez ve gidip intihar eder.

Kayınpeder de buna dayanamaz ve Ürgüp dağlarına düşer, daha kötüsü de aklını yitirir. Bir rivayete göre o da daha sonra ölür..


Türkünün Sözleri

Ayşemin yeşil sandığı
Daha elinin değdiği
Hiç aklımdan çıkmıyor
Kapılıp sele gittiği

Aman Ayşem mor menekşem
Dağlar başı duman Ayşem
İndim Ürgüp çöllerine
Geleceğim güman Ayşem

Kara çadır eğmeyinen
Göğsü sedef düğmeyinen
İnsan kendin sele m'atar
Kayınbaba dövmeyinen

Aman Ayşem mor menekşem
Dağlar başı duman Ayşem
İndim Ürgüp çöllerine
Geleceğim güman Ayşem

Kara çadırlar kuruldu
İçinde demler sürüldü
Ağlama sen gelin Ayşem
Kayınpederin vuruldu

Aman Ayşem mor menekşem
Dağlar başı duman Ayşem
İndim Ürgüp çöllerine
Geleceğim güman Ayşem

Ürgüplü Refik Başaran

EpiLog
08-10-2010, 06:31 PM
Duman Almış Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/1047)

Yöre: Elazığ/Harput

Harput Kalesi (http://www.nette68.com/meydan/konu/2200/harput%20kalesi%20(süt%20kalesi)%20efsanesi)

http://www.nette68.com/r/66035eff7efd5.jpg (http://www.nette68.com/r/66035eff7efd5.jpg)

Yılı belli değil, herhalde çok eski, Harput'un belli başlı mahallerinden (Hoca Ahmet Asım Efendinin konağının bitişiğinde) birisindeyiz. Burada mütevazi bir aile oturuyor.Bir ana bir oğul bir de gelin. Tanrı bu aileye iki de kız çocuğu vermiş. Birinin adı Nesibe diğerinin Pamuk. Doğrusu ikisi de güzel mi güzel. Fakat Nesibe çok şirin ve cazibeliydi.

Bir kış günü baba, satlıcana (zatülcenp) tutularak bir hafta içinde ölüyor. Gel zaman git zaman anaya da bir kısmet çıkarak Yılangeçiren köyüne gelin gidiyor. İhtiyar büyük ana Güllü bacı ise, oğlunun yuvasını bozmadan bu inci gibi torunlarına kanat açarak Harput'ta kalıyor. Kızları büyütüp yetiştirmeye çalışıyor...

Kızlar gerçi yetişiyorlar fakat evde ana baba baskısı olmadığından serbest, hoppa ve afacan olarak...
Nesibe büyüyüp geliştikçe güzelliği de o nisbette artmakta... Boyu, posu yerinde. Yüzünün hat güzellikleri kara kaşları, kara gözleriyle müstesna bir Harput güzeli... Onu kim görürse hayran olurmuş. Onun bu güzelliği az zamanda bütün şehre yayılmış, dillere destan olmuş...

Bu haliyle beraber, Harput gibi mutaassıp bir muhitte, serbestçe evinin damına çıkıp damdan ve pencereden gelip geçenleri seyretmeye ve kendisini satmaya başlayınca bütün Harput'un dedikodusu Nesibe'nin üzerinde toplanır.

Harput'un çölleri (İstanbul'da külhanbeyi, Diyarbakır'da perhas, Erzurum'da Dadaş ne ise Harput'ta da Çölle aynı anlamdadır.) Hiç dururlar mı. Nesibe'yi bir kerecik olsun görmek için takip ve tecessüler günden güne çoğalır, tazyikler başlar. Her gece sabahlara kadar pencerelerine, damlarına taş yığdırılmakla rahatsız edilirler. İşte bu hovardaların arasında başka Karali gilin (Kara Ali gil) Mustafa vardır. Elazığ Mebbusu Naci beyin küçük kardeşi Mustafa yakışıklı bir gençtir. Aynı zamanda iyi bir ailenin çocuğudur. Fesinin üstüne ince boyalı yazma sarar, mert, cesur, fakat hovardamı hovardadır. Aynı zamanda saz da çalarmış, Nesibi'nin gönlü de Mustafa'dadır. Fakat bunun karşısında Hüseynikli Hamdi Çavuş namında bir belalı vardır. (Jandarma sürvarisi ve yağız bir delikanlı) Görevine gidip gelirken Nesibe'yi görür, beğenir ve gönlünü kaptırır, Hamdi Çavuş bir taraftan kızı sıkıştırdığı gibi, bir taraftan da büyük anası Güllü bacıya müracaatla Nesibe'ye talip olur. Hamdi çavuş hem Nesibe'den hem de büyük anadan yüz bulamayınca tehdit ve müdahalelerini sıklaştırır. Güllü bacı daha da ihtiyarlamıştır. Bu durumdan biraz olarak Nesibe'yi evinden uzaklaştırmak ve Mustafa beye vermek için Yılangeçirende ki anasının yanına gönderir. Nesibe Mustafa'dan ayrılmak istemez, fakat mecburen ağlaya ağlaya anasının yanına gider. Fakat Hamdi çavuş Nesibe'nin gittiği yeri de öğrenerek oraya da musallat olur. Orada da gerek kız, gerekse de anasından yüz bulamayınca deliye döner ve elindeki martiniyle Nesibe'yi öldürür sonra da atına binip firar eder. Bu acı ve kötü haber Harput'ta yayılınca, Harput'un meçhul şair ve bestecisi (türkü yakıcısı) bu ezgiyi dile getirir.

Türkünün Sözleri

Duman almış mezarımın üstünü
Kömür gözlüm vah vah acep benden küstü mü
Ahbaplarım benden ümit kestimi

Konma bülbül konma mezar taşıma
Genç yaşımda (vah vah) neler geldi başıma

Bir taş geldi pencereye tak dedi
Güllü bacı (vah vah) Nesom burda yok dedi
İnanmazsan çıh yuharı bah dedi

Konma bülbül konma mezar taşıma
Genç yaşımda (vah vah) neler geldi başıma

Bir sazın var altı telden bağlama
Ben gidersem kömür gözlüm ağlama
Ölür isem ellere bel bağlama

Konma bülbül konma mezar taşıma
Genç yaşımda (vah vah) neler geldi başıma

Bir yazmam var düre düre eklerim
Ölene dek yar yolunu beklerim
Hiçe gitti şu benim emeklerim

Konma bülbül konma mezar taşıma
Genç yaşımda (vah vah) neler geldi başıma

Duman almış mezarımın üstünü
Kömür gözlüm acep benden küstü mü
Yoktur katillerin dini imanı

Konma bülbül konma mezar taşıma
Genç yaşımda (vah vah) neler geldi başıma

Ufacık taşlarla kala yapılmaz
On atlıyla Hamdi çavuş tutulmaz
Nesibe ölmekler Harput yıkılmaz

Konma bülbül konma mezar taşıma
Genç yaşımda (vah vah) neler geldi başıma

Uzun olur uzun yolun selvisi
Ben bilmezdim benim yarim hangisi
Kara kaşlı kara gözlü kendisi

Anonim - Harput

EpiLog
08-10-2010, 06:32 PM
Ordumuz Gitti Muş'a Dayandı Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/1046)

Yöre: Urfa

http://www.nette68.com/r/660c06bdf452c.jpg (http://www.nette68.com/r/660c06bdf452c.jpg)

Osmanlı Rus savaşları sırasında Urfa'nın Viranşehir mevkiinde çok kuvvetli nüfuz sahibi Milli aşiret reisi Hamidiye Paşaları'ndan İbrahim Paşa'dan devrin Padişah'ı bir ordu teşkil ederek Erzurum'a gelmesini emretmiş.

İbrahim Paşa da mahiyetindeki aşiretlerden ve diğer aşiretlerden Urfa'nın yerlisinden bir ordu kurarak Diyarbakır üzerinden Bitlis ve Muş oradan da ilgili yerlerine gitmek üzere yola çıkmışlar.

Muş'a geldiklerinde Urfa'lı ailenin bir tek çocuğu olan çavuş vurulmuş, o ara Urfa'ya göre hava da çok soğukmuş ve bu nedenle de çok acı çekmekteymiş. Birliklerini komuta eden Yüzbaşı da o ara başka bir göreve gitmiş ve daha dönmemiş. Durumun vahametinden dolayı yaşamaktan ümidi kesen Urfalı Çavuş "Ordumuz gitti Muş'a dayandı'' türküsünü yaparmış. Diliyle ifade edemediği duygularını türküye dökmüş. Bu savaşa katılan Urfa'lı birçok yiğit şehit olarak geri dönmemiştir.

Yöre Ekibi - Urfa

Ordumuz gitti Muş'a dayandı
Daşı toprağı kana boyandı
Bitlisi gördüm yüreğim yandı

Ağlama aney belki gelirem
Ölüm olmazsa seni görürem

Hasan kalası bir uca kala
Etrafı aney canlı kerbela
Yüzbaşım gitti gelmedi hala

Ağlama aney belki gelirem
Ölüm olmazsa seni görürem

Estege bindim oldum süvari
Bir anam vardır başı belalı
Bir çavuş düşmüş mavzer yaralı

Ağlama aney belki gelirem
Ölüm olmazsa seni görürem

EpiLog
08-10-2010, 06:34 PM
Vatana Doğru (Gönül Havalandı) Türkü Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/1025)

http://www.nette68.com/r/6602dad83e143.jpg (http://www.nette68.com/r/6602dad83e143.jpg)

Yöresi: Artvin

Noksani (http://net.nette68.com/yazi/1022)'nin Kendi Notlarından:

Askerlik zamanlarımdı. Zamanlar böyle gelip geçmekte ola dursun bayram geldi. Bazı arkadaşlar izine gitmek üzere hazırlık yapıyorlar. Ben de yeni geldiğim için izin verilmiyor. Bari bir mektup yazayım dedim.

Mektubu arkadaşlardan birine verdik. Fakat hazırlanıp yola çıkan arkadaşların gitmek üzere yolda gördüğüm zaman "Ben niçin gidemiyorum? Birşey demek en doğru olacak" diye bakalım ne dedim. 1 Temmuz 1951'de bu türküyü yazdım.

Türkünün Sözleri

Gönül havalandı uçmak isterim
Gel gönül gidelim vatana doğru
Gurbet ellerinden kaçmak isterim
Gel gönül gidelim vatana doğru

Dersini almışsın gönül atandan
Elimi çözdürdün felek vatandan
Ne beklersin gurbet elde yatandan
Gel gönül gidelim vatana doğru

Tutmazsın sözümü neyleyim seni
Müşküle atmazdın sevdiğim hani
Gelsin diye ısmarlamış yar beni
Gel gönül gidelim vatana doğru

Bilmem ki nedendir serime çöktü
Akşamdan düşünce belimi büktü
Talihim yüzüme pek hoyrat baktı
Gel gönül gidelim vatana doğru

Noksani derdini alem bilmesin
Durma git vatana eller gülmesin
Topladığın hayrı felek silmesin
Gel gönül gidelim vatana doğru

Hodlu Noksani (http://net.nette68.com/yazi/1022)

EpiLog
08-10-2010, 06:35 PM
Gül Ahmet Yiğit - Anamın Acer Gelini (http://net.nette68.com/yazi/1017)

Yöre: İç Anadolu

Gül Ahmet Yiğit'in Hayatı (http://net.nette68.com/yazi/736)

http://www.nette68.com/r/660f42a283268.jpg (http://www.nette68.com/r/660f42a283268.jpg)

Saygı değer dinleyenler arzu üzerine yine medinem ve acer gelin türküsünü sizlere söyleyecegim. Acer gelin biliyorsunuz benim başımda geçen bir aşk serüveninin hikayesi, 1977 yılında egitim enstütüsünden mezun oldum, öğretmen olarak göreve başladım. Okulu bitirdikten sonra anam dedi ki; kulağı çınlayasıca "Oglum, dedi Allah'a şükür devlet sana beş on kuruş para veriyor seni dedi evereyim sağıkan" dedi.

Ana dedim şu askerliğimi de edim gelim ondan sonra eversen olmaz mı dedim "yok oglum dedi belki ölür mölürüm bir gelin yüzü görim" dedi. Ee atadır kırılmaz peki ana dedim. Yalınız halina göre hasan ağa derler buldugun kız bana uygun cağrak olsun dedim. Anam fukara sevinmiş tabii hemen fistanını mustanını geydi, nere gidiyon ana dedimidi "oglum sana kız arıyacam" dedi. Bizim gavur dağını dipten başa gezer.

Öglen uzeriydi dudun dibinde oturdum birde çay demledim içiyordum "Ahmeet" dedi anam "hii" dedim "oğlum" dedi "sana bir kız buldum gözün aydın" kim imiş ana dedim, oğlum dedi filan köyde dedi davşan (Emine) İminenin kızı dedi. Yani kaynanam olcak kızın anasının lakabı davşan İmine olur. Ana dedim Allah yazmışsa bişey diyemem yalınız ayı mu kurt mu deyi bir laf var nasıl olsa ben yaşıycam şu kızı gidim bir görim dedim. Oğlum oyle güzel beşirikli ki dedi bana bir de iş belletti dedi oya örüyor dedi.

Ben hemen üstümü başımı geydim saçı muçu taradım bir pıskıllandım ki, kız görmeye gitmek kolay degil, arabaya bindim vardım. Selamun aleykum, aleykum selam hos besten sonra; yalınız benim gelecegimi kız duyuyor annem soylemiş benim pıskıllanmam süslenmem kızın yanında sıfır kalır. Köy yerinde o kadar cilayi boyayi nerde buldun ocaği batmiyasica, vallahi şöyle parmağınla yüzünü bir çizsen 640lık fiat traktörün karda yörür de izi kalır ya aynı öyle olur. Bir de köy yerinde tokalaşmak moda oldu kiznan oglan bena hos geldin diye tokalaştık ama Allah sizi inandırsın bir sesi var iki beygirin kişnemesini yan yana getir o kalınlıga ulaşmaz.

Allah'ın yarattığına çirkin denilmez ya mübarekte bir burun var patlıcandan uzun, birde son model amerikan kot pantolu geymiş ayağına. Tırnaklarını sormaya hiç gerek yok eger yazıda tarlada elinize geçse dört sene çapa
biletmezsiniz Evvelallah. Ben döndüm geldim anam "neyttin oğlum" dedi "hayırlı günler inşallah hayırlı habernen geldin" vallahi ana dedim aşıkların bir adedi var her şeyi sazınan söyler ben de dedim senin şu acer gelinini yani yeni gelinini sazımla söyleyim beğenip beğenmediğimi de dinle dedim, anama şöyle dedim.

Dokunmayın heç hatıra
Gören selavat getire
Burnu tam yarım metire
Anamın acer gelini

Sanmak lafın oldu meğer
Utansa boynunu eğer
Amerikan kotu giyer
Anamın acer gelini
Sıktırmalı pontil giyer
Anamın acer gelini

Güneş doğar bizi yakar
Sular hendeğinen akar
Sesi beygir gibi çıkar
Anamın acer gelini
Sesi boru gibi çıkar
Anamin bosta gelini

Sevmiyenin gülü solur
Kötüler arkada kalır
Müzeye hediye olur
Anamın acer gelini
Vallahi müzeye konur
Anamın acer gelini

Gül Ahmet sazın telledir
Masuğa bahçe gülledir
Kaynanıya iş belledir
Anamin acer gelini
Kaynanaya iş belledir
Anamın bosta gelini

GÜL AHMET YİĞİT (http://net.nette68.com/yazi/736)

EpiLog
08-10-2010, 06:36 PM
Gül Ahmet Yiğit - Kabak Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/1015)

Bir köye yeni bir imam gelir. Hocayı sırayla her ev misafir edecekmiş. İlk gittiği evde kabak varmış yemekte. İmam kabağı sevmezmiş ama ev sahibi üzülmesin diye "çok severim"demiş. Bu da yayılınca herkes kabak pişirmeye başlamış. Her gün sabah,akşam kabaktan bıkmış hoca.

http://www.nette68.com/r/66068cb6281c5.jpg (http://www.nette68.com/r/66068cb6281c5.jpg)


Bir gün "hocam bize bir ilahi oku demişler" Herkes cami avlusunda toplamış ve hoca da başlamış:

Yeni köye imam oldum
Yenice belamı buldum
Kabak yemeye mi geldim?
Olur mu ya Resulallah?

Akşam kabak,sabah kabak
Bana olan şu işe bak
Ne karın kaldı ne göbek
Otuz günde doksan tabak
Yenir mi ya Resulallah?

Kabak pişer tüte tüte
Hasret kaldım bala, ete
Kabak yeni köyden öte
Gider mi ya Resulallah

Yeni köyde yuttuk hapı
Kabak gezer kapı kapı
Kabaktan kaşığın sapı
Döner mi ya Resulullah?

Bir de cenaze olmuş. Hocaya birşey vermediler diye kafası bozulmuş, tabuta bir ki tane vurmuş. Delirdin mi hoca demişler neden vuruyorsun tabuta? Kurudu kuruyasıca, kalksın 1-2 kapı dolaşsın demiş ve birkaç dörtlük daha söylemiş:

Otuz günün arası ya
Söylemenin sırası ya
Ölüyodum veresiye
Olur mu ya Resulullah
Kurban olam pırasaya
Gelir mi ya Resulullah

İlk akşamdan kabak devşir
Anca yarına yetişir
Kurban olam Fatma Teyze
Bayram günü kabak pişir
Medet ya Resulullah

Gül Ahmet Yiğit (http://net.nette68.com/yazi/736)

EpiLog
08-10-2010, 06:38 PM
Yar Senin Elinden Hastayım Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/927)

http://www.nette68.com/r/66086ba7a4d71.jpg (http://www.nette68.com/r/66086ba7a4d71.jpg)

Aşık Reyhani'den Ercişli Emrah ile Selvi’nin Hikayesi (http://www.izleara.com/ercisli-emrah-ile-selvinin-hikayesi-asik-reyhani)

Yöre: Van/Erciş

Van'ın şirin ilçesi Erciş'te doğup büyümüş olan Emrah (http://net.nette68.com/yazi/926), gönlünü, güzeller güzeli Selvi Han'a kaptırmıştır.

Gözü, Selvi Han'dan özge bir şey görmez olur. Gelgelelim, o sıra, Şah Abbas Van'ı kuşatır. Kuşatmanın başladığı günlerde, Van Kalesi dışında bir bağ kurdurur. Yıllar geçer, Van'ı elegeçiremez. Bir gün, bir bilgesi Şah Abbas'a:

- Bu kentte Abdurrahman Gazi varken, sen bu kaleyi alamazsın, der. Şah Abbas:
- Kim ola ki bu Abdurrahman Gazi? diye sorar. Bilge:
- O, ermiş bir kişidir, der.

Şah Abbas; Abdurrahman Gazi'nin ermişliğini sınamaya kalkışır. Bir kuzu ve bir köpek kestirir; ikisinin de kızarttırıp Abdurrahman Gazi'ye armağan olarak yollar. Abdurrahman Gazi, kuzuyu alıkor ve ötekini Abbas'a geri götürmelerini söyler, Şah Abbas'ın adamları:

- Bu yaptığınız hem töreye aykırıdır, hem de Şahımız gücenir, diyecek olurlar. Bunun üzerine Şah Abbas, kuzu gibi kızartılmış köpeğe:
- Hoşt köpek, doğru sahibine! der,
Köpek canlanır ve koşa koşa Şah Abbas'ın otağına gider. Bunun üzerine Şah Abbas:
- Ko desinler Şah Abbas'ın bağı var, diyerek kuşatmayı kaldırır. Ancak Erciş'li Emrah'ın sevdiceği Selvi Han'ı da, kendi rızası olmaksızın İran'a götürür.

O günden öte, Emrah'a aşıklık görünür; elde saz, yol görünür. Emrah dolaşır da dolaşır... Aşkından türküler yakar.

Aradan yıllar geçer, Selvi Han'ın İran'a götürüldüğü yıl doğan kız çocukları gelinlik çağına geldiklerinde, Emrah da güçten kesilir; yatağa düşer. Son çare olarak hasta yatağında bir name (mektup) yazıp, sabah yeliyle sevdiceğine yollar:

Bad-ı saba, yarim hey Mevla'yı seversen
Eğlen hele bir dur seher yeli
Bir emanetim var sana vereyim
Götür nazl yare ver seher yeli

Sen seher yelisin esersin yakın
Her sabah her seher zülfüne dokun
Yarim uykusuzdur uyartma sakın
Uyana kadar dur seher yeli

Sen seher yelisin estin yüceden
Dokunursun pencereden bacadan
Selvim uykusuzdur dünkü geceden
Sağında-solunda gez seheryeli

Emrah'ındır kurdurayım sazları
Fikrime düşmüştür Selvi sözleri
Karadır kaşları, ela gözleri
Var murada sen er seheryeli...

Erciş'li Emrah; bu nameyi rüzgarla yolladıktan sonra; 'Şah eğer kendine layık bir şahsa son soluğunda olsun Selvi'mi bana getirir. Getirmezse, ben bu .....da murada ermedim; o da iki cihanda murada ermesin der.

Mektup menzile ulaşınca Şah Selvi'ye:
- Ey Selvi Han, madem ki Emrah ölüm döşeğinde, son dileğini yerine getirelim. Hadi, atla ata. Hem söyle; Emrah'a ne hediye götürelim? diye sorar. Selvi Han:
- Ey Şah'ım; bana yetiştirmiş olduğun bahçeden elma, ayva ile nar; bir de -Yüreği yangındır- Bulgarı dağından kar götürelim, cevabını verir.

Hediyeler alınır, atlara atlanıp, Erciş'in yolu tutulur. Tam Emrah'ın evine yaklaşıldığında Şah, Selvi'ye:
- Emrah eğer gerçek bir aşıksa, biz kapısını çalmadan geldiğimizi anlasın. Hem de, kendisine getirdiğimiz hediyeleri bilsin, der.

İşte o sıralarda, ecelle pençeleşmekte olan Emrah, yatağında şöyle bir doğrulup, anasından bağlamasını ister. Anası:
- Ay oğul, gittin gideceksin; bağlamayı n'edeceksin? deyince Emrah:
- Anacığım; gelinin gelmiştir; ver şu sazı hele de onlara bir sesleneyim der ve başlar çalıp çığırmaya:

Yar senin elinden hastayım hasta
Hastayı görmeye yar safa geldin
Elinden ayvası, koynunda narı
Canımın cananı yar safa geldin

Yar senin kaşların kemenin bendi
Melekler bürümüş, huridir kendi
Bir su ver içeyim, yüreğim yandı
Bulgan dağından kar safa geldi.

Eskiden görürdüm haftada ayda
Artık bundan sonra geldin ne fayda
Azrail göğsümde, canım hayhayda
Gözyaşı dökmeye yar safa geldin.

Emrah'ın sevdiği Selvi sen misin
Sağ eli sinemde gezdiren misin
Ağır cenazemi götüren misin
Namazım kılmaya yar safa geldin

Türkü bittiğinde Selvihan karalar giyinmiş bir halde odaya girer. Emrah Selbihan’ın geldiğini görür ve gözlerini Selvihan’a doğru çevirir. Uzun uzun bakışırlar. Selvihan, Emrah’ın elini tutmak için yanına yaklaşır. Fakat Emrah, o esnada ruhunu teslim eder. Bunu gören Selbihan feryat ederek çığlıklar atar. Selvihan’ın bu çığlıkları günlerce Erciş Ovasında yankılanır.

Emrah’ın naaşı mezara konulurken Selvihan cemaatin önüne geçer.”Ey cemaat edeceğim duaya âmin deyin” diyerek ellerini açar ve Allah’ın kendi canının da alması için dua eder, sonra da kendisini Emrah için açılan mezarın içine atar. Yanyana iki mezar açılır. Mezarlardan birisine Emrah’ı, diğerine de Selvihan’ı koyarlar.

Rivayete göre, o günden sonra Selvihan’ın mezarı üzerinde beyaz güller, Emrah’ın mezarı üzerinde ise kırmızı güller açmaya başlar. Yıllarca yörenin kızları bu gülleri kopararak niyet tuttular.

Ercişli Emrah
http://www.nette68.com/r/66067f90de96e.jpg (http://www.nette68.com/r/66067f90de96e.jpg)

EpiLog
08-10-2010, 06:39 PM
Ceviz Oynamaya Geldim Odana Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/886)

Yöre: Kayseri (http://net.nette68.com/yazi/47) /Bünyan

http://www.nette68.com/r/660ae12e68c36.jpg (http://www.nette68.com/r/660ae12e68c36.jpg)

Misket ayağından bir Bünyan türküsü vardır: "Ceviz Oynamağa Gelmiş Odama". Eskiden Kayseri'de bağlar çok gelişmiş. bugün de hala Bürüngüs, Gesi, Büngüs bağları meşhurdur. Bu bağlardaki ceviz ağaçları çuval çuval ceviz verirmiş. Köylü kış günleri boş vaktini nasıl geçirsin? Ceviz oynamak yok mu? Güzleri toplanan cevizler kışın torba torba köy odalarına getirilir ve ceviz oynanırmış. Ceviz o kadar bol olurmuş ki, oynandığı devirlerde cevizin binini bir liraya verirlermiş!

Bir köy odası, dışarda kar yağıyor, ocakta yavşan kökü veya gilik otu çıtır çıtır ses çıkararak koyu dumanlı alevler yanıyor. Odada iki üç topluluk var. Herkesin önünde ceviz torbası. Kiminin torbası iyice dolu, kiminin önünde de ancak bir kaç avuç ceviz kalmış. Oyun belki de horozlar ötene kadar devam edecek.

Umumiyetle ceviz oyununu 25-40 yaşlarındaki kimseler oynarlar. İhtiyarlar bu oyunları zevk ve merakla seyrederlermiş zira onlar da gençliklerinde ütmüş ve ütülmüşlerdir. Bir oturuşta üç beş bin ceviz kazanan oyuncu, usta sayılırmış. Bugün bu adet hemen hemen kalkmıştır.

İşte o zamanlar güzel bir köylü kızını, yaşça kendinden epeyce küçük henüz 12-13 yaşında yakışıklı, sevimli, toy bir delikanlıya nişanlarlar. Kız oğlanı son derece sevmektedir. Kızdan gelen haberle oğlan fırsatını bulup gizlice kızın evine girer. Ama ne var ki, oğlan, kızın bütün arzularına rağmen mahçubiyetinden dili tutulmuş gibi hiç bir şey söyleyemez. Ancak nişanlısının dizinin dibinde cebinden çıkardığı cevizleri bir birine vurmağa başlar. Sanki gel ceviz oynayalım der gibi... Oysa yetişkin kız; yavuklusundan başka şeyler beklemektedir. Ne yazık ki, delikanlı bunları anlayacak çağda değildir. İşte bu duygulanma ile kız utangaç sevgilisi gittikten sonra, ardından hislerini şöyle ifade eder;

Ceviz oynamağa gelmiş odama,
Nişanlında bu mu derler adama?
Dayanamam senin kara sevdana

Aman aman olmuyor
Eş eşini bulmuyor
Kara yağız genç oğlan
Niye gönlün olmuyor?

Aradan kısa bir zaman sonra kızın küçücük sevgilisini askere çağırırlar. Malüm ya, Anadolu'da ölen bir çocuğun nüfus kağıdını yeni doğan çocuğa uydurmak adettendir. Köylü için nüfus memuruna tekrar gidip kayıt yenilemek büyük bir külfettir. İşte kara yağız genç oğlan da böyle bir kadere uğramış.

Türkü Sözleri

Ceviz oynamaya geldim odana
Nişanlın da bu mu derler adama
Dayanamam senin kara sevdana

Aman aman olmuyor
Eş eşini bulmuyor
Kara yağız genç oğlan
Niye gönlün olmuyor

Asker bayrağını burca diktiler
Küçücük yarimi asker ettiler
Ben doymadan o yari de alıp gittiler

Aman aman olmuyor
Eş eşini bulmuyor
Kara yağız genç oğlan
Niye gönlün olmuyor

Asker oldu yarim gitti kışlaya
Ben beklerim yarim gelsin sılaya
Ben ölmeden o yari de bana yollaya

Aman aman olmuyor
Eş eşini bulmuyor
Kara yağız genç oğlan
Niye gönlün olmuyor

Adnan Türközü - Bünyan

EpiLog
08-10-2010, 06:40 PM
Ala Geyik Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/843)

Yöre: Çukurova (http://net.nette68.com/yazi/356)

http://www.nette68.com/r/6602fd5c17aab.jpg (http://www.nette68.com/r/6602fd5c17aab.jpg)

Tövbe ya... Tövbe ki, tövbe! Yalnız geyik avına mı tövbe. Yoksa dağların doruklarına, kırların yeşiline, havaya, suya mı bu tövbe? Tüm güzelliklere mi tövbe. Eee ne dersin. Bir kez ecel elini atmaya görsün. Gençlik, nişanlılık, yakışıklılık para eder mi? Sebep? Sebep dizi dizi. Kimini bir çukura düşürür; kimini bir kayadan uçurur. Kimi bir yağlı kurşuna göğüs verir, kimi yele sele gider. Sonra da türkülerin diline takılır, yıllar sonrasına taşınır olay.

http://www.nette68.com/r/66007ec69ab80.jpg (http://www.nette68.com/r/66007ec69ab80.jpg)

Öykümüz Toroslarda geçer. Toroslarda geçer ya, çukurun bitip, tepelerin başladığı; Güneyin bitip, Güneydoğunun başladığı kesiminde Torosların. "Gavurdağları" derler buradaki Toroslara. Düz ovayı geçip, Antep - Maraş yolunu tutanlar, bu dağlardan geçmek zorundadır. Zorundadır ya, geç geçebilirsen. Mübarek dağ değil, zulüm kalesi sanki. Alttan bakarsın sipsivri bir tepe. Sağına bakarsın dağ; soluna bakarsın dağ. Kıvrım kıvrım Gâvurdağı'nın tepesine tırmanmak zorundadır, bu dağı geçmek isteyenler. Bir yanından girilir dağın; döne döne tepesine gelinir. Yine döne döne inilir tepe aşağı doğru. İnilir ama sağı uçurum, solu uçurum. Sivri sivri kayalar var sağda solda. Başı döner insanın kayalara bakarken. Şöyle bir taş parçası alıp atsan aşağı, un ufak olur da, bir uçurumun dibinde dağılır kalır.

Sözün özü; şimdi yol yolak yapılıp, geçit olmuştur Gavur Dağları ama, vakti zamanında ala gözlü cerenler, çatal boynuzlu geyikler, kınalı keklikler, turaçlar cirit atarmış bu dağlarda. Kekliğin "Keklik Kayası" geyiğin "Geyik Dağı" varmış. Uçurumları, mağaraları da bir bir bilirmiş hayvancıklar.

Eee bir dağda keklik olur, ceren olur, geyik olur da, avcı el atmaz olur mu oraya? Adım başı bir uçurum olsa; ve de uçurumun sonu ölüm olsa, avcı avcılığını yapar. Düşer avının peşine. Düşer ya; eğer avcı gerdeğe girecek bir gençse; eğer nişanlısı onu gerdek odasında bekliyorsa, biraz dikkatli olmalı avcı değil mi? Ne gezer. Eğer öyle olsaydı, günümüze kadar gelen "Alageyik Efsanesi", dilden dile dolaşmaz, gönülden gönüle bir burukluk bırakıp gitmezdi.

Halil, dal gibi bir genç. Bir de atıcı ki ehh! İşi, gücü geyikler Halil'in. Sırtlandı mı tüfeğini omuzuna, ver elini Gavur Dağları. Bir gün, beş gün olsa neyse ne! Bir hafta, on gün dağda kaldığı oluyor Halil'in. Gelgelelim geride bir anası, bir de nişanlısı var Halil'in. Bir nişanlı ki, melek gibi. Halil'e de çok bağlı. Ödü kopuyor Halil dağa gidecek de gelmeyecek diye. Anası derseniz, hepten karşı Halil'in geyik avına gitmesine. Ne zaman ki Halil azığını hazırlayıp atın terkisine atar heybesini; anası yapışır yularına atın; "Ey oğul oğul. Gel vaz geç şu geyik avından. Yuva yıkanının yuvası olmaz. İflah olmazsın. Sonu iyi gelmez. Gel vaz geç. Bak baban da bu yüzden iflah olmadı. Ne yapacaksın bunca geyik postunu. Yüreğim razı değil. Atalar geyik avı tekin değil demiş. Bugün olmazsa; yarın bir iş gelir geyik avlayanın başına. Kurbanın olam oğul, terk et bu işi".

Halil'dir tutkun ava. Hiç durur mu? Atlar atma; atlar ya, anasını da kırmaya gönlü razı olmaz. "Ana, bu son olacak. Bir daha söz olsun geyik avına gitmek yok. " Bakar olacağı yok, ardından seslenir anası. "Oğul oğul. Madem ki inat ediyorsun. Bari yavru geyiklere, yavrulu geyiklere kurşun atma. Yuvalarını yıkıp, öksüz koma."

Bir yandan anası, bir yandan Zeynep. Ne kadar yalvarır yakarırlar ama boş. Caydıramazlar Halil'i geyik avından. Her seferinde "Bu son olacak. Tövbeler olsun artık geyik avına" der, sonra yine bildiğini okur Halil. Hele iyi bir av yapıp, yüklendi mi sırtına geyikleri, kınalı keklikleri; deyme keyfine. Köyün orta yerine bir ateş yakarlar. Bir ateş ki, dumanı gökleri tutar. Ne zaman ki alev biter, köz olur odun; atarlar geyikleri üstüne, bir şenlik, bir şölen. Bir hay hay, bir vay vay karışır gider birbirine. Tüm köylü birlik olup, çevirir ateşin etrafını. Güle eğlene yerler geyik etlerini. Yerler de bir yandan da Halil'in avcılığını övgülerler. "Bravo arkadaş. Şu koca Çukur'da yoktur senin gibisi" der kimi; kimi de "Zeynep sana helal olsun. İyi avcı olduğun ondan da belli" diyerek yarenlik eder Halil'le.

Ama her zaman rastgelmez Halil'in işi. Gün olur, dağ bayır dolaşır da, bir tek geyik vuramaz. Hele bir Alageyik var ki, aman aman!

Ne zaman ki, bu Alageyik çıksa karşısına, o gün hiçbir av yapamaz Halil. Alageyik dersen bir başka geyik. Kurnaz. Çevik. Canlıkanlı bir geyik bu Alageyik. Çıkar bir kayanın başına, "gel beni vur" der gibi döş verir Halil'e. Halil'dir yatar sipere. Tam nişanlar geyiği. Gez göz arpacık, demeğe kalmadan geyik kayıp! Bir de bakar ki, arkadaki kayaya geçmiş Alageyik. Döner Halil. Sürünerek yaklaşır. Yatar sipere. Ne mümkün! Kayalardan kayalara zıplar da sonunda kaybolur gider Alageyik. Halil fellik fellik kovalar Alageyiği. Sonunda yorgun düşer, uzanır bir ağaç gölgesine. Sözün kısası, Alageyiğe rastladığı gün tek kurşun atamaz Halil.

Böylesi günlerde, geyikler üstüne duyduklarını düşler bir bir. Bazı geyikler tekin değilmiş Cinler mi, periler mi geyik kılığına girer de dağdan dağa koşuştururmuş avcıları. Alageyiğe rastladığı gün Halil bu geyiğin de tekin olmadığını geçirir içinden. Bırakmayı düşünür avcılığı. Bırakmayı düşünür ya, av tutkusu kor mu tüfeğini duvara assın. Alageyiğin tekin olmadığına inanır aslında. İnanır ama, rastladığı zaman da kovup kovalamaktan geri durmaz. Önündeki kayadan kaybedip, arkadaki kayadan görünce Alageyiği, iyice inanır onun tekin olmadığına. Bir yandan da peşinden at kovar. Zeynep'in yalvarılarını en çok böylesi durumlarda ansır. Ve söylenir kendi kendine "Hele bir düğün olsun. Bırakırım avı. Zaten bu geyikler tuhaf yaratıklar. Anlamadım gitti."

Günlerden bir gün, Halil yine tüfeği omuzunda, atının sırtında tırmanmış kayalara. Bir de ne görsün, tam karşısındaki kayanın üstünde duruyor Alageyik. Yanında da bir yavru. Bir yavru ki, daha boynuzları çıkmamış. Tüyleri pırıl pırıl. Acemi. Ürkek.

Halil dar atmış kendini attan aşağı. Siperlemiş kayayı. Basmış tetiğe. Yavru debelenmeye başlamış. Tüfeğini Alageyiğe çevirmiş Halil bu kez. Çevirmiş ama, Alageyik zıplayıp kaybolmuş birden. Varmış, sırtlamış yavru geyiği, dönmüş köyüne. Dönmüş ya, anası açmış ağzını, yummuş gözünü. "Anayı yavrudan ayıran iflah olmaz. Bu son olsun, vazgeç oğul" diye yeniden yakarmış. Ne derse boş! Olan olmuş. Halil de pişmanlık duymuş aslında. Ama, ne gelir elden. Bu efsaneyi anlatanlar der ki, Halil epey bir zaman ava gitmedi. Ta ki, düğün gecesine dek. Davulların, zurnaların eşliğide gerdeğe girdiği geceye kadar, tüfeğine el sürmedi Halil. Sürmedi ama, gözü gönlü dağlarda. Kulakları geyik sesinde. İlk özlemi, Zeynep'ine kavuşmak, ikincisi de geyik avı. Bu iki özlem öylesine karışır ki bazen, koparıp atamaz birbirinden. Gün günü eskitir; özlem özlemi kamçılar. Ve gelir düğün gününe dayanır. Dayanır ki, bir yanda davullar zurnalar; öte yanda saz söz. Üç gün; üç gece sürer düğün. Erkekler bir yanda halay çekip lorke oynarken; kadınlar da kendi aralarında eğleniyorlar. Maniler söyleyip, oyunlar oynuyorlar. Dağdan taşınan odunlar, gece yığılır köy meydanına... Bir ateş yakılır; sinsin ateşi. Sonra da sinsin oynanır etrafında ateşin, güreşler tutulur.

Üçüncü günün akşamı, güvey tıraşı yapılır. Ağır ağır tıraş eder güveyi berber. Bir yandan da kabak kemane, debildek çalar çengiler. Güvey tıraş edilirken, töreler gereği herkes bir bahşiş karşılığı şişelerle kolonya serper seyircilere. Ama bu bahşiş dolgun bir bahşiştir. Güveyin yakınları, arkadaşları daha çok bahşiş atmak için yarışırlar birbirleriyle. Güveyin tıraşından sonra, sağdıçlar oturur berber koltuğuna. Onların tıraşı da törenle tamamlanır. Sonra güvey sağdıçların arasında düşer yola. Bir yandan da gençler "Atalım atalım" çeker. Karşıdan "Nereye" diye sorarlar "Herkesi sevdiğinin kucağına" diye yanıtlarlar. Hep birden silahlar çekilir, havaya kurşunlar sıkılır. Evin kapısına kadar böyle sürer bu. Sonra Halil'in sırtı yumruklanır, salınır içeriye. Gerdek odasının kapısında telli duvağıyla Zeynep ayakta beklemektedir Halil'i. Halil girer gerdek odasına; girer ya kulaklarında bir uğultu, gözlerinde bir karartı. Bir tek ses geliyor kulaklarına, geyik sesi! Hem de evin yanından geliyor ses. Halil durur. Kulak kabartır sesin geldiği yana. Basbayağı geyik sesi bu. Üç günlük yoldan duysa, tanır geyik sesini Halil. Bir durur. "Kör şeytan, kör gözüne lanet" der. Atar adımını içeri. Daha fazla gelmeye başlar geyik sesi. Dayanamaz, duvardaki tüfeğini kaptığı gibi fırlar dışarı. Zeynep'e de "şimdi gelirim" der. Ses yakından uzağa gitmeye başlar. Halil sesin peşinde. Ses Gavur Dağları'na doğru çekilir. Halil de peşinde. O gider ses uzaklaşır. Varır Gavurun Dağı'na ulaşırlar. Ulaşırlar ki, ne görsün Halil. Alageyik çıkmış bir kayanın üstüne, bakıyor Halil'e. Ayın şavkı vurmuş ki pırıl pırıl derisi. Bir de alaylı bakıyor ki Halil'e. Atar bir kayanın siperine kendini Halil. Nişanlar tüfeğini. Tam tetiğe basacak, fırlayıverir Alageyik. Kayıp! Sonra yeniden sesi gelir yakından. Varır Halil. Bakar çıkmış bir kayanın tepesine Alageyik. Kaya da kaya! Üç bir yanı uçurum. Gözü kararır Halil'in. Uçurumu görecek durumda değil. Yeniden yumulur yere. Basar tetiğe. Alageyik yığılır kalır kayanın üstüne. Halil'de bir heyecan, bir sevinç. "Hem Zeynep'e kavuştum, hem de ava", diye geçirir içinden. Bir koşu geyiğin yattığı kayaya yönelir. Tam yanına gelir Alageyiğin, atar elini ki tutsun geyiği, Alageyik fırlar ayağa. Fırlamasıyla da çifteyi sallaması bir olur Halil'e. Tüfek bir yandan, Halil bir yandan boylar uçurumun dibini.

Gerdek odasında da Zeynep bir bekler, iki bekler, bakar geleceği yok Halil'in. Koşar tüfeğin asılı olduğu duvara bakar. Tüfeğin yerinde yeller esiyor. Fırlar allı duvağıyla dışarı Zeynep. Fırlar da anlatır durumu sağdıçlara. Herkeste bir merak, bir telaş. Nerdeyse gün ağaracak, Halil yok ortalıkta. "Gerdek gecesi güvey kalır mı dışarda. Mutlaka başına bir iş geldi" derler. Köy gençleri gruplar halinde düşerler dağ yoluna. Şu tepe senin, bu tepe benim. Adım adım.

Derler ki, köy gençleri ve al duvaklı Zeynep, Halil'in düştüğü uçurumun kenarına ulaştıklarında, Halil'in sesi bir inilti gibi geliyordu uçurumun dibinden. "İp salayıp çekelim yukarı" derler. Diyene kalmaz ses seda kesilir Halil'de. Zeynep'tir bir al duvağına bakar, bir uçurumun dibinde yatan Halil'e. "Sensiz ..... haram bana" der, bırakır kendini Halil'in yattığı uçurumun dibine.

O gün, bugündür bir ses gelir kayalıklardan. Uğuldar uğuldar bir türkü olur. Bu ses geyik avına tövbeler eden Halil'in yanık sesidir der duyanlar.

Bu efsaneyi, dilden dile; kulaktan kulağa ulaştıranlar birşey daha derler. Uçurumun dibindeki iki sevgilinin mezarlarının üstünde, her yılın ilkbaharında, aynı günlerde, tam seher vakti tanyeri ağarırken iki tek çiçek açar. Bu çiçeğin biri kırmızı, duvak renginde, öteki mavi açar. Tam çiçekler boylanıp, birbirine kavuşacakken, ötelerden bir geyik uçarak gelir, çiçekleri yer. Bu her yıl böyle sürer gider. Çiçekler kavuşamaz birbirine.

Türkünün Sözleri

Ben de gittim bir geyiğin avına
Geyik çekti beni kendi dağına
Tövbeler tövbesi geyik avına

(Bağlantı)
Siz gidin kardaşlar kaldım burada
Aman anam burada
Siz gidin avcılar kaldım burada
Aman anam burada

Ben giderken kaya başı kar idi
Yel vurdu da erim erim eridi
Ak bilekler taş üstünde çürüdü

Bağlantı

Urganım kayada asılı kaldı
Esbabım sandıkta basılı kaldı
Nişanlım sılada küsülü kaldı

Bağlantı

Kayanın dibine çadır kursunlar
Çifte davul çifte zurna vursunlar
Nişanlımı kardeşime versinler

Bağlantı

Aziz Şenses - Çukurova

EpiLog
08-10-2010, 06:41 PM
Yozgat Sürmelisi Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/841)

Yöre: Yozgat

Yozgat şehri 1760 yılı başlarında Bozok Yaylasının, yeşillik, etrafı ormanlarla çevrili içinde binbir çeşit kuşun ötüştüğü bir sahada kurulurken; Yozgat halkı o zaman yarı göçebe ve sürülerini besleyerek hayvancılıkla uğraşır, hayatlarını bu yoldan sağlarlardı. Bu ozanların çoğunluğunu Sorgun ilçesindeki ozanlarımız oluşturmaktadır.

http://www.nette68.com/r/6600220e266ec.jpg (http://www.nette68.com/r/6600220e266ec.jpg)

Bozok yaylasında otlayan bu sürülerin birini de Sürmeli Bey adında bir Türkmen Yörüğü otlatırdı.
Halk tarafından sevilen bu yanık sesli halk ozanı elinde kavalı, sırtında sazı Yozgat'tan Akdağmadeni'ne uzanan ormanların içinde sürüsünün içinde dolaşırdı. Bazen bir çamın dibine rastlanır. Sazının tellerini konuşturur bazen bir derenin kenarında kavalını çalar, aşık olduğu gönlünün sevgilisini düşünürdü.O sevgili ki güzelliği Bozok yayla'sına yayılmış, ahu gözlü, sürmeli kaşlı, ay yüzlü bir dilberdi. Babası bir Türkmen beyi idi ve çok sert bir adamdı. Sürmeli Bey, ailesini salarak, babasından sevdiğini istetir, mağrur adam, kızını bir çobana vermeye yanaşmaz. Araya beyler, ağalar girer ama boşuna, bir türlü gönlü olmaz kızın babasının ve iki sevgili birleşemezler.

Üzüntüsünden sürüsünü bırakan Sürmeli Bey alır sazını eline beşçamlar mevkiinde kendine bir dergah kurar. Aşkını, yanık türküleriyle dağlara ağaçlara anlatır. Küser otağına, obasına ve Akdağlar'a kadar uzanan çamların arkasında onu bir daha gören olmaz. Dertli kavalına üflediği, işli sazına söylettiği nameler kalır geriye. O gün bu gündür dillerde yankılanır Sürmeli Bey'in türküleri.

Sürmeli Kızın Öyküsü

Sürmeli Yozgat'ta yaşanmış Türk Halk Edebiyatının en güzel örneklerinden birisidir. Yozgat Sürmelilerinin ortaya çıkışı 19. yy. sonlarında İkinci Cihan Harbinin sona erdiği dönemdir. Hepsi 96 beyittir.

Sürmeli güzel gözlü sevgiliye bir hitaptır. Eskiden genç kızlar dışarıya çıkarken gözlerine sürme çekerlerdi ve gözleri daha alımlı olurdu. Bol feracelerinin içinde sadece gözleri görünürdü kızların.

Yozgat Sürmelileri yaşanmış öykülerin getirdiği birer sevda, hatta karasevda türküleridir. Bu bir anlık sürmeli gözlere bakış, yüreklerde büyük aşklara kara sevdalara başlanmış olur kor düşen yürekler sessiz sessiz yanar, ateşini genişletir ve ağızlardan sürmelinin sözleri olarak dökülür. Söylenen sözlerde acı vardır, hasret vardır, gurbet vardır. Sürmelileri dinlerken bu kadar duygulanmamızın sebebi bu sürmeli öykülerinde yakaladığımız duyguların kendimizde de bir yeri, bir acısının olmasındandır. Kısaca kendi aşklarımızı, hasretimizi buluruz Yozgat Sürmelilerinde.

Sürmeli Beyin en tanınmış türküsü ;

Of ooof !
Yozgat seni delik delik anam delerim
Kalbur olur toprağını anam elerim
Vay vay anam sürmelim

Eğer sürmelini yitirirsen anam
Koyun olur peşin sıra melerim
Vay vay anam sürmelim

Of oof ! Çamlığın ardında bir yuva yaptım
Yuvamın içinde sürü otlattım
Ben sürmelimi gurbete attım
Vay vay anam sürmelim

Yozgat türkülerinde hasret, sevda ve hepsinden daha çok yayla ve yayla ile ilgili konular işlenmiştir. Yozgat’ı en iyi anlatan “Türkü Yozgat Sürmelisi”dir. Sürmeli Türküsünden bir dörtlük şöyledir.

Dersini almış da ediyor ezber
Sürmeli gözlerin sürmeyi neyler
Bu dert beni iflah etmez del eyler
Benim dert çekmeye dermanım mı var

EpiLog
08-10-2010, 06:41 PM
Kütahya'nın Pınarları Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/840)


http://www.nette68.com/r/660c4baeeb9d8.jpg (http://www.nette68.com/r/660c4baeeb9d8.jpg)

Bundan 100-120 yıl önce Kütahya'da bir ailenin genç yakışıklı, sözü dinlenir, temiz kalpli bir oğulları varmış. Orta halli bir ailenin de güzel, boylu poslu uzun saçlı bir kızları varmış. Kız biraz hoppa olduğu, ele, avuca sığmadığı için arkadaşları ona "deli düve" ismini vermişlerdi (düve: buzağı doğurma zamanı gelmiş yeni ineklere bazı yerlerde düve denirmiş). İşte genç yakışıklı delikanlı deli düveye aşık olmuş. O zamanlar deli düve adı dillere destandır. Genç, deli düveyi ailesinden ister, fakat kızı vermezler. Kızla genç gizli gizli buluşurlar. Bunu duyan kızın ailesi razı olur ve kızla genci evlendirirler. Fakat gençlerin saadetleri uzun sürmez, bu kızın güzelliğini duyan gören zamanın delikanlıları kendilerini reddeden kızın kocasını hem kıskanır hem de ona kin bağlarlar.

Aradan hayli zaman geçer bu genç ve güzel gelin bazı delikanlılar tarafından tehdit edilmeye başlanmıştır. Delikanlılar "kocandan ayrılacaksın yoksa seni dağa kaldırırız, kocanın da gözlerini kör ederiz" diye kıza haber salmışlar. Genç kadın önceleri aldırmaz ve kocasından saklar, onu sevdiği için bir türlü kötülük etmelerine razı olamaz ve delikanlılara şöyle haber yollar " Ne olur, kocamı rahat bırakın. Ona dokunmayın ne isterseniz yapayım" der. Bunu haber alan gençler kadını kaçırmaya karar verirler. Aracı kadına "biz istediğimizi çeşme başında söyleyeceğiz. Oraya kadar gelsin" derler. Bunu duyan gelin meraktan çatlayacak bir duruma geldiğinden çeşme başına gider. Çeşme başına giden delikanlılar tuzak kurarak kadını kaçırırlar. Kadın bu sırada çığlık atar o sırada kadının kocası olan Asalıoğlu sesi duyarak koşarak gelir. Kadının kocası ile diğer gençler arasında kanlı bir kavga olur ve Asalıoğlu ölür. Gençler kızı dağa kaldırmıştı öte yandan oğullarını kanlar içinde yattığını gören gencin ana ve babası saçlarını başını yolarlar.

Türkünün Sözleri

Kütahya'nın Pınarları Akışır,
Devriyeler Kol Kol Olmuş Bakışır.
Asalı'ya Çuha Şalvar Yakışır,

Aman Aman Vehbi Öyle De Böyle Olur Mu.
Ah Ben Ölürsem ..... Sana Galır Mı.

Salın Gelip Musallaya Dayandı,
Gar Beyaz Vehbim Al Kanlara Boyandı.
Seni Vuran Oğlan Nasıl Dayandı,

Aman Aman Vehbi Öyle De Böyle Olur Mu.
Ah Ben Ölürsem ..... Sana Galır Mı.

EpiLog
08-10-2010, 06:42 PM
Atatürk Kırşehir'de Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/839)

Yöre: Kırşehir

http://www.nette68.com/r/66041be3a56a0.jpg (http://www.nette68.com/r/66041be3a56a0.jpg)


Atatürk, Kurtuluş Savaşında kendisine büyük destek veren Kırşehir'e ikinci kez 1 Şubat 1934 tarihinde gelmiştir. Atatürk'ün yanında Kılıç Ali, Prof. Afet İnan, Falih Rıfkı Atay, Ruşen Eşref Ünaydın, bazı komutanlar ve diğer arkadaşları bulunuyordu. Kendisini Kaman yakınlarında Kırşehir Valisi Nazım Bey ile oluşturulan heyet karşıladı. Kırşehir halkı tarafından coşkuyla karşılanan Atatürk, vilayette bir çok incelemelerde bulundu. Atatürk'ü karşılayan Kırşehir halkı hep bir ağızdan şu dörtlüğü söylüyordu:

Hoşgeldiniz Gazi Paşa
Düşmanları vurdu taşa
Milletinle ordun ile
Kemal Paşa binler yaşa

O zamanki adı "Memleket Hastanesi" olan kentin tek hastanesini ziyaret ettikten sonra ders dinlemeye bir okula giden Atatürk, bir çocuğa bazı sorular sormuş, Atatürk'ün şiir konusundaki sorusuna çocuk, aşağıdaki şu dizelerle yanıt vermiştir. Çocuğun okuduğu şiirden çok duygulanan Atatürk, cebindeki altın kalemi çıkartıp okulun öğretmenine hediye etmiştir.

Atam bu vatan minnettar size
Safalar getirdin Kırşehrimize
Çalışıp övünmeyi öğrettin bize

Bize emanetin fermanımız var
Gökte dalgalanan bayrağımız var

Düşmanlar sarmıştı yurdu her yandan
Çıkmadık bir umut kalmıştı candan
Şarkta güneş gibi doğdun vatandan

Nice şehit düşüp yatanımız var
Gazi Paşa gibi bir Atamız var

Al bayrağım kararmıştı solmuştu
Hain düşman yurdumuza girmişti
Asırlardır millet cahil kalmıştı

Şimdi kalem tutan ellerimiz var
Okuyup söyleyen dillerimiz var

Madenler işlenir cevher üretir
Esnaf sanatkarlar alır tüketir
Gayrı hiç kimseye olmayız esir

Yerli mallarını yapanımız var
Bizler eker biçer harmanımız var

Kimimiz dülgeriz kimimiz saraç
O Avrupa değil mi bizi koyan aç
Biz artık onlara olmayız muhtaç

Malımız satılır alanımız var
Derdimize derman bulanımız var

EpiLog
08-10-2010, 06:43 PM
A Cemile'm Cemile'm Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/837)

Yöre: Savaştepe

Çalıtlı köyünden olan Cemile, biraz oynak ve yolsuzca, fakat güzel bir kadındır. Bu türkü 1928'de sevdalıları tarafından çıkarılmıştır; kaili malum değildir.

Türkünün Sözleri

A Cemile'm Cemile'm
Nedir senin hallerin
Deniz dalgası gibi
Sallanıyo şalvarın

Şu dağların taşları
Cemile'nin gaşları
Yil geldikçe sallanıyo
Cemile'min saçları

Garafil oyamadım
Dadına doyamadım
Cemile'm senin sıcak
Sarmana doyamadım

Cemile'm suya gide
Gördüğüne el ide
Orta boylu Cemile'm
Sevdiğin harap ide

EpiLog
08-10-2010, 06:44 PM
İzmir'in Kavakları Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/805)

Yöre: İzmir



http://www.nette68.com/r/66078c08e63fb.jpg (http://www.nette68.com/r/66078c08e63fb.jpg)

Çakıcı Efe Ege Bölgesinde halkın dilinde dilden dile efsaneleşen bir kahramandır. Osmanlı’nın son zamanlarında devlet iradesinin iyiden iyiye kaybolduğu yıllarda (1800-1900) halk kendi kahramanlarını, kendi kurtarıcılarını çıkarmıştır. Kimileri bu boşluktan yararlanarak zalimlikler yapmışlar kimileri de adalet dağıtan güçlü yürekli halk kahramanı olmuşlar. Bu devirde Ege Bölgesinde’de Efelik çok meşhurmuş.

Çakıcı Efe de İzmir, Denizli, Aydın civarında hüküm sürmüş bir Efe’dir. O zamanlarda yaşadığı bölgede o kadar güçlenmiş ki Osmanlı ile egemen olduğu bölge konusunda resmi anlaşma yolları bile aramıştır. Çakıcı çoğu zaman dağlarda, kimi zamanda halkın yanına inerek zalimi durdurmuş, adalet dağıtmış, zenginden alıp fakir vermiştir. Bu sebeple halkın gönlünde de taht kurmuştur. Cesur hareketleriyle halkın gözüne girmiştir. Kimi zamanda düşmanla işbirliği yaptığı söylentisi çıkmışsa da halk onu hep sevmiş ona yapılan bu türküyle ismi ölümsüzleşmiştir.

Türkünün Sözleri

İzmir’in kavakları,
Dökülür yaprakları.
Bize de derler Çakıcı.
Yar fidan boylum Yakarız konakları.

Servim senden uzun yok,
Yaprağında gözüm yok.
Kamalı aa zeybek vuruldu.
Yar fidan boylum Çakıcı’ya sözüm yok.

Ekrem Güyer - İzmir

EpiLog
08-10-2010, 06:45 PM
Osman Efe Türküsünün hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/838)

Yöre: Isparta

http://www.nette68.com/r/6603867889690.jpg (http://www.nette68.com/r/6603867889690.jpg)

Osman Efe aslen Isparta'nın Kösnük köyündendir. Edinilen bilgilere göre; 1. ..... Savaşı'ndan önce yaşamış, dürüst, atılgan ve çok namuslu bir kişiymiş.

Afyonkarahisar ilimizin Gedik Ahmet Paşa Medresesinde okumuştur. "Molla Ahmet" türküsünün kahramanı Bulcalı Molla Ahmet ile aynı medresede tanışmış ve yıllarca arkadaşlık yapmıştır.

Osman Efe, medrese tahsilini tamamladıktan sonra Afyonkarahisar’ın Şuhut ilçesine yerleşir. Kısa sürede din adamı (Hafız) olması nedeniyle yöre halkına kendini sevdirmiş ve orada evlenmiştir.

Bir gün Ermeninin birisi "Osman Efenin bana borcu var, vermiyor" diyerek haciz memurunu kandırarak, birlikte efenin evine girmek ister. Osman Efenin güzel hanımının boynunda takılı altınları almak isteyince, Osman Efenin hanımı vermemek için direnir ve aralarında tartışma çıkar.

Osman Efe o sırada harmandadır. Kendisine durumu bildirmek için haber salınır. "Evine Ermeniler girdi ve hanımının altınlarını almak istediler" sözlerini duyan efe, hemen koşarak evine gelir. Tüfeğini alır ve ilk önce evine baskın yapan Ermeniyi ve sonra da haciz memurunu öldürür. Zaptiyelerden kaçmak için dağa çıkar.

Osman Efenin birçok olayları olduğu söylenir. Şuhut'ta ve Sultandağı'nda ekibi ile pek çok kez zengin evlerini basarak, elde ettiği ganimeti fakir fukaraya dağıtır.

Isparta ile Afyonkarahisar arasında eskiden pazar kurulurmuş. Bu pazarda zengin esnafın, malını halka çok yüksek fiyatla sattığını haber alan Osman Efe, bir gün ekibi ile pazarı basar. O sırada akşam yaklaşmakta olduğu için esnaf mallarını toplamıştır ve pazar dağılmaktadır. Osman Efe, malların bağlarını çözdürtür ve orada ne kadar fakir fukara varsa onlara, top top kumaşları elindeki martinini ölçü kabul ederek üçer boy olmak üzere dağıtır. O arada Osman efe ekibine seslenerek "şurada fakir kızım var, üç metre de ona kumaştan kesin gönderiverin" der. O günden sonra pazarın adı “Osman Pazarı” olarak kalır.

Osman Efe, buna benzer pek çok olaya karıştığı için; yörede olan bütün benzeri olayların Osman Efe ve ekibi tarafından yapıldığı düşüncesiyle, hiç ilgisi olmayan olaylar da Osman Efenin üzerine yıkılıyor. Türküde geçen "Her gelen kurşunlar Osman'a değer" sözü bundan kaynaklanmaktadır. Aslında Osman Efe, haksızlıklara göğüs geren, Allah korkusunu içinden çıkarmayan, dürüst ve namuslu bir kişi imiş.

Zaptiyeler Osman Efe ve ekibini bir türlü ele geçiremeyince, hile yoluyla yakalamaya çalışırlar. Bir gün efeyi tuzağa düşürmek için, bir yörük kadınına para verip kandırarak Osman Efeyi evine davet etmesini isterler. Yörük kadını da ısrarla efeyi çadırına çağırır. Israra dayanamayan Osman çadıra girdiğinde Yörük kadını un helvası yaparken helvayı kızgın tavayla birlikte efenin yüzüne fırlatır. O anda kendini toparlayan efe, durumu anlar ve yüzündeki yanıklara da aldırış etmeden hemen oradan uzaklaşarak tekrar dağa kaçar.

Başka bir gün zaptiyeler gene hile yoluna başvurarak Osman Efeyi yakalarlar. Ekibi de dağılan Osman Efe hapse atılır.

Hapishanede mahkumlar, yaz gününün belirli saatlerinde hapishane bahçesine çıkarılmaktadır. Osman Efeden öç almak isteyen Ermeniler, paralı adam tutarak hapishaneye yakın olan caminin minaresinden silahla ateş ettirerek bahçede gezinmekte olan Osman Efeyi vurdurturlar.

Bu olay üzerine Osman Efeye bu ağıt yakılmıştır.

Türkünün Sözleri

Akşehir'den çıktım saat beş idi
Kır atımla martin bana eş idi
Öldürdüğüm hain yüzonbeş idi
Süpürün damları Osman geliyor
Kır atına binmiş arslan geliyor

Gece ile gündüz benim kararım
Yoktur din kardeşe benim zararım
Elimde martinim düşman ararım
Düştüm bir ırmağa ağlar giderim
Kızılırmak gibi çağlar giderim

Yüce dağ başında mangal kömürü
Konya Valisinden aldım emri
Arkadaşlar Allah size versin ömürü
Kefenim koynumda der Osman Efe
Kaçamak yolların bul Osman Efe

Konya damlarına attım postumu
Bilemedim düşmanımı, dostumu
Selam söylen anam bana küstü mü
Okundu fermanım üç günüm kaldı
Nişanlımın koynunda müşkülüm kaldı

Konya damlarını yardım da çıktım
Katillik fermanın aldım da çıktım
Kefenin koynuma sardım da çıktım
Kefenin koynumdadır Osman Efe
Kaçamak yolların bu Osman Efe

Osman'ın bindiği yaldızlı eğer
Her gelen kurşunlar Osman'a değer
Osman'ın anası boynunu eğer
Açıl kördumanlı dağlar kaygılardayız
Garip bülbül gibi ahuzardayız

Yüce dağ başında bir ulu leylek
Leyleğin ağzında bir kanlı değnek
Osman dedikleri bir civan zeybek
Ellerim kelepçek, dal boynum lale
Lalenin yerleri pek güzel ala

EpiLog
08-10-2010, 06:46 PM
Kara Koyun Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/783)

Yöre: Reşadiye

http://www.nette68.com/r/6604894e52d7b.jpg (http://www.nette68.com/r/6604894e52d7b.jpg)

Bu türkü bir yörük çobanının tabiatla nasıl bağ kurduğunun hikayesidir. Çobanlarla otlattıkları sürüleri arasında gerçekten de bir bağ vardır. Ama bu bağ nasıldır, nicedir bilinmez. Bu bağı, bazen tatlı bir bakış, bazen candan bir okşama, bazen bir avuç taze yem, bazen de bizim hikayemizde olduğu gibi içli ve anlatımlı bir kaval sesi oluşturur. Yörük çobanlarından biri ile oymak beyinin kızı arasında içten içe yanık bir sevgi vardır. Çoban ölçer, tartar, kendini bilirliğinden bu sevgisini açıkça söyleyemez; kız, düşünür taşınır, kendi anlayışına göre babasının kişiliğine yakıştıramaz böyle bir dedikoduyu. Böylece çoban kavalıyla sevgisini sürüsüne anlatır; ve sonunda Yemen, Mısır Valisi koca Sinan Paşa tarafından Kız da o büyüleyici sesten kendine pay çıkararak heyecanlı günler yaşarlar. Kız artık kavalın dilini iyice çözmüştür.

Günlerden bir gün sürü yayladayken hırsızların hücumuna uğrar. Hırsızlar çobanın elini kolunu bağlar, sürüyü alıp gitmek isterler. Fakat sürü bir türlü yerinden kalkmaz. Onca çaba bunca gayret, sürüyü yerinden oynatamaz. Çoban der ki, "Ben kaval çalmadıktan sonra sürüm imkansız bir yere gitmez, çözün kollarımı ben sürüyü kaldırayım." Ellerini kollarını çözerler çobanın. Çoban kavalını eline alır, başlar yanık yanık öttürmeye. Sürü hemen kalkar, yavaş yavaş yürümeye başlar. Bu arada çadırda uyuyan yörük beyinin kızı da kaval sesini duyar. Duyar ya bu seferki havadan çobanın tehlikede olduğunu anlar ve etrafı uyarır. Yörükler hep birden sürünün bulunduğu yere koşarlar. Bunu gören hırsızlar hemen kaçarlar.

O günden sonra, köylüler, kızın, çobanın kavalının sesinden, çaldığı havadan anlamasını, kızla çoban arasında gizli bir ilişki olduğuna yorarlar.

Bu en çok kızın babasını düşündürür. Çağırır çobanı yanına. "Kavalının sesi pek yanık, kızımı da bununla mı kendine bağladın?" der. Çoban da "Bilmem, belki de öyledir. Ben sürülerimi bununla otlatır, bununla idare ederim. Gerekirse susamış sürülerimi bir damla su içmeden bile su başında bekletirim." der. Bunun üzerine ihtiyar yörük beyi "Ben senin sürüye tuz yalatayım, sen suyun başına götür. Eğer su içirmeden sürüyü su başında bekletebilirsen ben de sana kızımı vereceğim" der.

Çoban sürüsünden emindir. Yalnız bir karakoyun var pek heyecanlı, toy, bir tek ondan korkuyor. Sürüye hiç su vermeden üç gün tuz yalatırlar. Çoban sürüyü alır dağdan aşağı dereye doğru sürer. Sürü büyük bir iştahla suya doğru koşuşurken çoban birden çaldığı havayı değiştirir. Bunun üzerine sürü olduğu yerde durur. Ne var ki çobanın korktuğu başına gelir. Karakoyun durmaz suya doğru yol alır. Bu sırada çoban çaldığı havayı daha da yanıklaştırır. Bu, onun karakoyuna yalvarması, ondan isteğine uymasını istemesidir. Bu olay karşısında, yörük beyi ve oba halkı da heyecanlanır. Hava hızlanıp yanıklaştıkça karakoyun yavaşlamağa başlar. Durur, bir geriye döner, bir suya bakar. Kavalın sesi ona susuzluğunu unutturur. Geriye sürünün yanına döner. Bu iş oymak beyini de duygulandırmıştır. "Kızımı sana verdim gitti, bundan sonra bir yastıkta kocayın yörük" der.

Bu olaylar sırasında karakoyunun emlak kuzusu ölür derler. Sebebi de susuzluk ve bolca verilen tuzdur. Çoban bu ölüme pek üzülür. İşte bu anlatılanlar türküde ve ezgisinde pek sanatlıca işlenmiştir.

Türkünün Sözleri

Karakoyun koyunların beyidir
Ak kuzu da yüreğimin yağıdır
Yerimiz sorarsan Kumalar dağı'dır
Meleme koyun meleme vaz geç kuzundan
Çok analar ayrı düşer kızından

Koyun seni yaylalarda güdeyim
Seni alıpta elimde yedeyim
Kuzun öldü ben Allaha ne deyim
Meleme koyun meleme vaz geç kuzundan
Çok analar ayrı düşer kızından

Korkar oldum şu dağların kurdundan
Koyun geldi kuzu gelmez ardından
Ben de bıktım bu ananın derdinden
Ağlama koyun meleme vaz geç kuzundan
Çok analar ayrı düşer kızından

EpiLog
08-10-2010, 06:50 PM
Hem Okudum Hem De Yazdım Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/782)


Yöre: Çorum Türküsü

Yavru yitmeye görsün bir kez. Bulunmaz. Değil dağların koyağı, ırmakların kaynağı, yaylaların çimeni, ovaların çiçeği, hiç bir şey, hiç bir kişi geri getiremez onu. Ehh ana yüreği bu. Dayanması zor. Dağlara düşüp araması doğal; ne ki giden geri gelmez. Şundan ki, yiten candır. Alıp yerine koyamazsın. Nefesin sonu çıkmaya görsün boğazdan bir kez. Dönüşü olmaz. Ama, ağlamak, dövünmek, türkülere sığınmak da insanların kendi elinde.

Türkümüze öykü olan olay, 1930'larda Çorum'un Osmancık ilçesinin Hacıhamza kasabasında geçer. Kasabada köklü bir aile yaşar o yıllarda. Bu ailenin de Mehmet Bey adlı bir oğlu vardı. Mehmet Bey, geniş omuzlu, kaytan bıyıklı, iri kıyım bir delikanlıdır. Çevresindekilere yaptığı iyiliklerden ötürü de herkesin saygısını, sevgisini kazanmıştır. Yeni evlendiği eşiyle de çok iyi anlaşmaktadır. Hele eşi ona nur topu bir oğlan çocuğu doğurduktan sonra da daha mutlu olmuştur. Bir çocuk ki gözleri yumuk yumuk. Uzun, upuzun saçlar, tombiş bilekler. Anası bir yanını kendine benzetiyor; babası bir yanını. Bak Mehmet diyor karısı "çenesi, kafa yapısı, ağzı sana benziyor, gerisi bana" Mehmet Bey: "Ya parmakları" diyor. "Bak bak serçe parmaklarında eğrilik var. Tıpkı seninkiler gibi. Ama uzunluğu da bana benziyor parmakların". Çocuk daha bir mutlu ediyor aileyi. Evin havası birden değişiyor. Gelenler, gidenler çoğalıyor. Dosta ahbaba teller çekiliyor. "Bir oğlumuz oldu" diye. Uzaktan mektuplarla kutlayanlar. Sözün özü; evde bir şenlik, bir şölen. "Aaaa... İzmir'den Nurettin Amcalardan tel geldi. Kutluyorlar. Bu da Adana'dan Niyaz'lerden geliyor. Bu tel de Çorum'dan, ama tebrik teli değil. Bak hele Mehmet neymiş? "Şey Hükümet teli bu. Bir iş için çağırıyorlar. Gitmek gerek. Hükümet işi ihmale gelmez. Tez zamanda gitmeli' diyor Mehmet Bey. Vakit öğleyi geçkindir. Ama olsun Hükümetin çağrısı gecikmeye gelmez. Tez elden gitmeli. Varıp anlamalı işin aslını. Adamlarına seslenir. İki at eyerlemelerini söyler. Karısına da "İşim biter bitmez dönerim. Hem yavruma da ufak tefek bir şeyler alırım. Sana da giyecek gerekli. Elbiselerin bol geliyor üstüne. Gelen gidenimiz olur bu günlerde.

Ele güne karşı ayıp olur. Bir kaç elbiselik alırım. Anamı da unutmamak gerek. İlk torunu kadının. Nasıl da yoruldu gebeliğinde senin. Meraklanmana gerek yok. Çorum ne çeker ki. Akşam Osmancık'a varırız. Sabahın erinde oradan çıksak, karanlık çökmeden tutarız Çorum'u.

Mehmet Bey bir yandan bunları söylüyor; bir yandan da kucağına aldığı oğlunu seviyor. Kokluyor, öpüyor, bağrına basıyor. Bırakamıyor çocuğu kucağından. Ş aha kalkıyor, demeye kalmadan, silahlı iki kişi atlıyor yola. Saç-sakal birbirine karışmış, iki dağ adamı bunlar. Yolun dar boğazı. Yana yöne kaçacak yer yok. Ancak geri dönülebilir. Mehmet Bey de ona davranıyor. Ama, daha atını dönderir döndermez iki kişi de orada peydahlanıyor. "Canınızı seviyorsanız davranmayın. Kurşunu yersiniz yoksa. Boşaltın ceplerinizi, atlarınızı da bırakıp, koyulun yola" diye ünlüyorlar. Mehmet Bey bakıyor kaçış zor. Teslim olup, parasını silahını, atları vermek de işine gelmiyor. Gurur meselesi yapıyor. Bir anda atıyor kendini yere, silahına sarılıyor. Adamı da atıyor attan. Seyip kalan atlar, kişneyip tepiniyorlar. Aynı anda da kurşunlar vızılamaya başlıyor. Mehmet Bey bir ağacı siperlemiş kendine, basıyor tetiğe. Adamı da sol yanından ateşliyor silahını. Vuruşma epey sürüyor. Mehmet Bey'in de adamının da kurşunları azalıyor. Daha dikkatli kullanmak zorunda kalıyorlar kurşunlarını. Çok geçmeden onlarda bitiyor. Eşkıya azgın. Bir iki kez yine teslim çağrısını yapıp, basıyorlar kurşunu ardından. Mehmet Bey'den bir "Ah" sesi yükseliyor. Yığılıp kalıyor bir kenara. Adamı derseniz ağır yaralı yıkılıyor yere. Neden sonra ayıkıp bir bakıyor ki sağ yanında yatıyor Mehmet Bey. Cansız. Üstü başı kan içinde. Kendisi de yaralı. Cepleri boşaltılmış. Silahları da yok yanlarında.

Haber Hacıhamza kasabasına ulaşınca, anasını, karısını, hısım-akrabasını bir ağıt tutuyor. Kimi beşikte yatan üç günlük yavruya üzülüyor; kimi Mehmet Bey'in yiğitliğini dillendiriyor. Kişiliğini övüyor. Sonra tüm bu duygular, bir türküye dil oluyor. Hacıhamza kasabası da Osmancık ilçesi de dar geliyor Türküye. Yankılanıyor, yankılanıyor.

Türkünün Sözleri

Hem okudum hem de yazdım
Yalan ..... senden bezdim
Dağlar koyağını* gezdim
Yiten yavru bulunmuyor

Kurşun gelir sine sine
Merhem koyun yaresine
Öldürmüşler Mehemmed'i
Haber verin annesine

Seni vuran dağlı mıydı
Kurşunları yağlı mıydı
Düşman seni vurur iken
Senin kolun bağlı mıydı

El yazıya el yazıya
Duman çökmüş Gölyazı'ya
Kurban olam kurban olam
Beşikte yatan kuzuya

El veriyor el veriyor
Orta direk bel veriyor
Döndüm baktım sol yanıma
Mehemmedim can veriyor

Atalardan aldım söğüt
Derelere diktim söğüt
Hep kırılsın Avşar eli
Mehmet gitti babayiğit

Karalı bayrak kaldırdım
Çifte davullar dövdürdüm
Kınamayın komşular
Kademsiz gelin getirdim

Ali Ciyez - Çorum

EpiLog
08-10-2010, 06:51 PM
Hasan Dağı Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/770)

http://www.nette68.com/r/34dc014554a2.jpg (http://www.nette68.com/r/34dc014554a2.jpg)

Yöre: Adana/Çukurova

Büyük bir halk şairi olan Karacaoğlan'ın hayatı (http://net.nette68.com/yazi/719)üzerine yapılan araştırmalarda kesin bir bilgi yoktur. Son yıllarda yapılan araştırmalarda ve şiirlerinde yapılan incelemelerden onun 1606 da doğmuş 1670 yılında ölmüş olduğu tahmin edilmektedir. Her nekadar doğduğu yer bilinmiyorsa da öldüğü ve mezarının bulunduğu yer bellidir. Kendisinin Güney Anadolu'da yaşayan Türkmen aşiretinden olduğu daha doğrusu İçel'li olduğu muhakkaktır.Şiirlerinden anlaşıldığı kadarıyla kendisi pek çok yer gezmişaşkı ve tabiat sevgisini yaşadığı hayatı çağının konuşma dili ile öz türkçe olarak işlemiş ve anlatmış bir halk şairidir.
Bugün kesin olarak bilinen bir şey varsa o da mezarının İçel'in Mut İlçesi'ne bağlı Karacaoğlan Köyü'ndeki Karacaoğlan tepesinde Karacakız tepesi ile karşı karşıya olduğudur.

Mezar 1997 yılında anıt mezar haline getirilerek Kültür Bakanı İstemihan Talay tarafından ziyarete açılmıştır. Karacaoğlan aynı zamanda tarihte heykeli dikilen bilinen ilk ozandır. İçel'in Mut İlçesine Heykeltraş Prof.Hüseyin GEZER tarafından yapılan heykeli 8 haziran 1973 günü dikilmiştir.Yörede onun şiirlerinden pek çoğu halk arasında söylenir bazıları türküleştirilmiştir.

Çeşitli kaynaklara göre Kozana bağlı Feke İlçesi'nin "Gökçe" köyünde "Mamalı"da "Binbuğa"da "Erzurum"da "Zobular"da "Gökçeli"de "Varsak da hatta "Belgrad"da doğduğu öne sürülmüştür. Fakat kanımızca en sağlam ve eski kaynak Akşehirli Ahmet Hamdi Efendi'nin hatıra defteri olup inandırıcı delillere da-yanmaktadır. Hamdi Efendi Varsak köyünde 1876 da hatıra defterine şu satırları kaydetmiştir: "Malum ola ki Karacaoğlan Varsak karyesinde .....ya gelüp babası Türkmen aşiretinden Kara İlyas fakir-el hal olmağla sayd-ü şikarla taayyuş eder olup 1013 (M .1604) tarihinde Kozan dere-beylerinden Hüsa m Beyin sayıl namıyle tut-kap asker devşirdiği hengamda İlyas dahi tutulup götürülerek orada gaip olduğu için lakapları Sayıloğlu kaldığı ve el- yevm karyei mezbur hanedanı Sayılzade Mehmet Efendi'den anlaşılmıştır. Karacaoğlan'ın ismi Hasan olup öksüz büyümüş. Vechen karayağız ve fakir çocuğu olduğu için buna Karacaoğlan denülüp böylece anıldığı. Karacaoğlan delikanlı iken munis ve zeyrekliği hasebiyle ol vaktin karye ağalarından serdengeçti Osman Ağa Karaca Oğlan'ı evlatlık şekliyle diğer fakir bir aile kızıyle teehhül ettirmiş ise de kız hor ve çirkin olduğundan Kara caoğlan babası gibi Sayıl askerliğine tutulacağını anlayup yirmi dört yaşında Varsak'tan firar-la mekanın gaip ederek encam Maraş'ta Zülgaroğlu (Zülkadir olacak) Hüsam Bey' in himayesinde altı sene teehhül ümidiyle kalıp teehhül ümidi münkesir olunca ora-dan müfarekatla yine geşt-i diyara başlayıp on dokuz sene sonra vatanına gelmişse de fazla barınamayıp elli beş yaşında Tarsus tarikıyla tekrar geşt-i diyara der-ban oldu-ğu (1)" kayıtlıdır. Han Mahmut adli halk hikayesinde ve diğer bazı anlatımlarda Karacaoğlan'ın Tarsus'ta Karaca Kız adındaki bir yörük beyi'nin kızına aşık olduğu vermedikleri için kızın arkasından da Karacaoğlan'ın Kırklar mağarasına bazı kaynaklara göre de Eshab-ı Kehf Mağarasına çekilerek orada öldüğü rivayet olunur. İshak Refet Işıtman ise 1933 yılında yayınladığı Karacaoğlan adlı eserinin 33. sayfasında "Şairin menkıbeleri arasında Karaca Kız adlı birisini sevdiği söylenir ve ölünceye kadar bu sevginin devam ettiği fakat birbirlerine kavuşamadıkları en sonunda Karacaoğlan'ın bir tepeye Karaca Kız'ın da onun karşısındaki bir tepeye gömüldükleri anlatılır. Bu tepeler Çukurovada imiş" demektedir. Bizim görüşümüze göre buradaki Çukurova'dan Çukur Köyü'nün anlaşılması gerekir. Zira Çukur köyü (şimdi Karacaoğlan) Karaca Kız ve Karacaoğlan Tepeleri'nin düzlüğündedir. Fuat Köprülü'nün araştırma yaptığı dönemlerdeki ulaşım imkanları dikkate alınırsa Mut İlçesi dahi belli çevre dışında bilinmezken Çukur köyünün bir araştırmacı için bilinmesi elbette mümkün değildir. Esasen şimdiki Çukur (Karacaoğlan) köyü 1286 yıllarında Sarıkavak beylerinden Hacı Kadir ağa zamanında eski yerinden nakledilmiştir. Karacaoğlan tepesinin birkaç kilometre kuzey batısına düşen eski Çukur içme ve kullanma sularını sarnıçlardan sağlayan bir kıraç yayladır. Sarıkavak beylerinin yaylası olan bu köyün 8 kilometre kadar doğuya nakledilmesinin bir de hikâyesi vardır. Rivayete göre köyün çobanı sürünün içinden bir tekenin sık sık ayrılarak sakalı ıslanmış şekilde geriye döndüğünü görür ve merakla takip eder. Görür ki şimdiki köyün hemen yakınında bir kaynak vardır ve teke tesadüfen bulduğu bu kaynaktan iç güdüsüyle şaşırmadan gidip suyunu içtikten sonra dönmektedir o Bundan sonra sadece yazları oturulan eski Çukur su kaynağına yakın yerde yeniden iskân sahası haline getirilir. Köy devamlılık kazandıktan sonra halk Karacaoğlan mezarını adeta ziyaretgâh haline getirmiş ona evliyalık izafe etmiş tepenin adına zamanla Erenler Tepesi de denmeye başlanmıştır.

Türkünün Sözleri

Hasan Dağı çatal matal
Arasında güller biter
Bir yar sevdim bana yeter
İki seven del'olmaz mı

Hasan Dağı Hasan Dağı
Senden yüce dağ olmaz mı
Seni yaylayan güzelin
Al yanağı bal olmaz mı

Şu karşı beyaz damlar
Hani sana giren canlar
Sevip sevip ayrılanlar
Yanıp yanıp kül olmaz mı

Hasan Dağı'nın yılanı
Akar dolanı dolanı
Küçücükten bir yar sevsem
Sarsam belini olmaz mı

EpiLog
08-10-2010, 06:52 PM
Bir Cigara İç Oğlan Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/750)

Yöre: Siverek

http://www.nette68.com/r/660ae7b846920.jpg (http://www.nette68.com/r/660ae7b846920.jpg)

Dillerden düşmeyen türkülerimizden birisi de "Bir Cigara İç Oğlan" dır. Bu türkü de Siverek'e ait yer adları, yörenin şivesi ve deyimleri bulunduğu için başka yörelere mal edilmesi mümkün olmamıştır.

Siverek'in meşhur mevkiilerinden Hacı Pınar düzünde dükkanı olan Bakkal Mahmud'un güzel mi güzel bir kızı vardır.

Olayın yaşandığı dönemde Siverek'te bulunan Süvari alayında askerlik görevini yapan bir genç Hacı Pınarındaki Bakkal Mahmud'un dükkanının önünden geçerken, babasına yardım için dükkanda bulunan kızı görünce mıhlanır kalır.

Gözü kızdan başka birşey görmez olur. Kız da bunun farkına varır. Asker bundan sonra sık sık alışveriş bahanesi ile oradan gelir gider. İki genç birbirine vurulmuşlardır. Gençlerin tavırları komşularının da dikkatini çeker. Kizin babası da işin farkına varır. Asker kızı babasından ister. Ancak bu yabancı gence verecek kızı yoktur babanın. Kız derdini türküye döker ve oğlana "Şimdi söyleyeceklerini duyunca üzülmemesi için", "Bir cigara(sigara) iç oğlan" iç ki üzüntün biraz azalsın, "Gel kapıdan geç oğlan", "Beni sehen(sana) vermezler" boşuna uğraşma beni sana vermezler der. Bu sevdaya dayanamazsın ,erimeni ve yıkılmanı istemiyorum. "Bu sevdadan geç oğlan" diye sevdiğinin umudunu kesmesini ister. Oğlan ise, içindeki sevda ateşini "Hacı Pınar'ın düzü, felek ayırdı bizi" deyip kızı vermeyen anne babayı feleğe benzeterek sitemini dile getirir. "Bakkal Mahmud'un kızı, yaktı yandırdı bizi" dizeleriyle bu sevda ateşinin yüreğini yakıp kavurduğunu dile getirir. Kız ise oğlanın kendisine de sitem ettiğini sanarak "Oğlan seni seviyem, kimselere demiyem" diyerek oğlana sevdalı olduğunu belirtir. "Anam babam vermiyor da onlara edemiyem" sözleriyle, istemeyenin kendisi olmadığını, anasının babasının vermediğini ve onlara da gücünün yetmediğini anlatmaya çalışmaktadır.

Nihayet babasının kızı vermeyeceğini anlayınca kızla anlaşarak kaçmaya karar verirler. Sözleştiği bir gece kızı atına attığı gibi kaçırır ve kendi memleketine götürür. Araya yıllar girer. Çoluk çocuk derken barışırlar. Daha sonra Şanlıurfa'nın Ceylanpınar ilçesine yerleşirler. Hayatlarının sonuna kadar burada yaşarlar.


Türkünün Sözleri

Bir cigara iç oğlan
Gel kapıdan geç oğlan
Beni sehen vermezler de
Bu sevdadan geç oğlan di gel gel

Oğlan seni seviyem
Kimselere demiyem
Anam babam vermiyor da
Onlara edemiyem di gel gel

Hacı Pınar'ın düzü
Felek ayırdı bizi
Bakkal Mahmud'un kızı da
Yaktı yandırdı bizi di gel gel

Kekliğim avla beni
Dağlara salma beni
Gece yanında uyut
Gündüzler bağla beni di gel gel

EpiLog
08-10-2010, 11:45 PM
Ayılana Gazoz Bayılana Limon Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/748)

Yöre: Edirne

http://www.nette68.com/r/66024846f1895.jpg (http://www.nette68.com/r/66024846f1895.jpg)


Deli Selim'in bestelerinden olan bu Türkçe Çingene havası, 1930-1940 yıllarının kanto melodilerindendir. Ezginin çeşitlemesi Fehmi Ege'nin meşhur Ebegümeci Kantosu'nun da son kısmında koda olarak yer alır. Ayrıca melodilerdeki benzerlikler için "Çalış Çabala" ve "Yek Çay Diklom" adlı şarkılara bakınız.

Notada * iminin olduğu yerden itibaren bir ölçülük ek yapılıyor. Bu türden melodi ilaveleri ve abartılı nağme icralarına Çingene müziğinde "keriz atma" adı verilir.


Türkünün Sözleri

Oynamaya geldik oynamaya
Düğün dernek göbek atmaya
Limoncu derler adıma
Kimseler doyamaz tadıma

Ayılana gazoz bayılana limon
Ayılana gazozu da bayılana limon

Zincirimi doladım boynuma
Altınları dizdirdim de gerdanıma
Limoncu dediler benim adıma
Kimse de gelemez yanıma

Ayılana gazoz bayılana limon
Ayılana gazozu da bayılana limon

Başörtümü doladım da belime
Herkesi baktırdım kendime
İlvancı derler adıma
Kimse de gelemez yanıma

EpiLog
08-10-2010, 11:46 PM
Sakarya Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/695)

http://www.nette68.com/r/6607d16bb8bee.jpg (http://www.nette68.com/r/6607d16bb8bee.jpg)

Necip Fazıl (http://www.nette68.com/meydan/konu/3747/Necip%20Fazıl%20kısakürek%20-%20Hayatı), “Sakarya Türküsü”nü 1949 yılında trenle bir Ankara dönüşü, bozkırlar arasından yol boyunca kıvrıla kıvrıla akışını seyrettigi Sakarya nehrinin verdigi ilhamla yazmış.

Şiirde bireysel istiraplar yerine toplum sorunları ön plandadır. Sosyal bir ülkü dillendirilir. Şiirin konusu, Türk milletinin 1949 yılındakı durumudur.

Sakarya Türküsü’nü kaleme aldıktan sonra toplumcu bir şair oldu. yıllarca nesillerin dilinden düşmeyen Sakarya Türküsü, onun sosyal boyutlu dev eseridir..

SAKARYA TÜRKÜSÜ

İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya:
Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.

Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.

Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir:
Oluklar çift, birinden nur akar, birinden kir.

Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kainat:
Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!

Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne?
Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine:

Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.
Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?

Rabb'im isterse, sular büklüm büklüm burulur.
Sırtına Sakarya'nın, Türk tarihi vurulur.

Eyvah, eyvah, Sakarya'm, sana mı düştü bu yük?
Bu dâvâ hor, bu dâvâ öksüz, bu dâvâ büyük!..

Ne ağır imtihandır, başındaki Sakarya!
Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?

İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal;
Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal,

Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan:
Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan!

Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân;
Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!

Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu?
Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?

Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna?
Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?

Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?
Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir!

Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;
Sakarya, kandillere katran döktü geceler.

Vicdan azabına eş kayna kayna Sakarya.
Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!

İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su:
Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.

Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek:
Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?

Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl!
Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!

Sakarya, saf çocuğu, mâsum Anadolu'nun,
Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!

Sen ve ben, gözyaşıyle ıslanmış hamurdanız;
Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!

Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;
Aldırma, böyle gelmiş, bu ..... böyle gider!

Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz:
Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber kılavuz!

Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya:
Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!

Necip Fazıl Kısakürek

EpiLog
08-10-2010, 11:47 PM
Sunam Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/690)


http://www.nette68.com/r/6607011809a8d.jpg (http://www.nette68.com/r/6607011809a8d.jpg)

Suna köyün en güzel kızıdır. Köyün zenginlerinden Mehmet Ağa (Mehmet'i attım, emin değilim) sevmektedir Suna'yı. Suna da boş değildir Mehmet Ağa'ya, evlenirler haliyle. Lakin Mehmet Ağa'nın bir kötü huyu vardır, her akşam içmektedir. Evliliğin ilk akşamı Mehmet Ağa içip eve gelir, kapıyı çalar. Suna bakar kocası sarhoş, alır içeri, yemeğini yedirir, pijamalarını giydirir yatırır. Bu böyle 1-2 ay devam eder. Sonunda bir gün Suna'nın canına tak eder.

Mehmet ağa o akşam gene sarhoş gelir kapıyı çalar. Suna açmaz. Mehmet ağa gene çalar, Suna'dan ses yok. Yarım saat çalar, kapı açılmaz. 1 saat çalar, yok. Çalmaya devam eder. Suna sonunda dayanamayıp kapıyı açar. 1 saatten uzun süredir kapıyı çalmakta olan Mehmet Ağa, Suna'yı karşısında görünce "bizde kapıyı geç açan karıyı makbul saymazlar" der, çeker vurur Suna'yı ve oracıkta sızar kalır. Sabah şafak vakti uyanır Mehmet Ağa, bakar çok sevdiği karısı yerde yatıyor, ölmüş. Hiçbir şey hatırlamamaktadır. "şafak söktü yine, sunam uyanmaz" diye başlar ağıt yakmaya.

Türkünün Sözleri:

Şafak söktü gine sunam uyanmaz
Hasret çeken gönül derde dayanmaz
Çağırırım sunam sesim duyulmaz
Uyan sunam uyan derin uykudan

Çektiğim gönül elinden
Usandım gurbet elinden
Hiç kimse bilmez halinden
Uyan sunam uyan derin uykudan

Bunca diyar gezdim gözlerin için
Niye küstün bana el sözü için
Dilerim Allah'tan sızlasın için
Uyan sunam uyan derin uykudan

Çektiğim gönül elinden
Usandım gurbet elinden
Hiç kimse bilmez halinden
Uyan sunam uyan derin uykudan

Haydar Telhüner - Erzurum

EpiLog
08-10-2010, 11:48 PM
Kiraz Aldım Dikmeden Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/622)

Yöre:Bolu/Mengen

Bolu'nun bir köyünde köyün zenginlerinden birinin Halime isimli güzel bir kızı vardır.Güzelliği dillere destan bir kız..Bütün köyün delikanlıları ona tutkundur. Ama Mehmeti sevmiştir.. İki genç vakit buldukça buluşurlar gelecekteki günlerini hayel ederler.

Taşbaşı denilen yer, üç başı uçurum bir dağ başı. Onlar hayal kuradursunlar bir gün acı haber gelir..Babası Halimeyi şehirde oturan zengine verecektir..

Gençler yalvarırlar yakarırlar ama boşadır..Babası kararlıdır..Halime gelinliğini giyeceği yerde Mehmetle buluşup Taşbaşına giderler.Ertesi gün iki sevgilinin cesetleri bulunur..Babası çok pişman, köy halkı üzgün ama vakit çok geçmiştir artık..

Türkünün Sözleri

Kiraz aldım dikmeden
Halimenin dallarını bükmeden
Bir armağan ver bana
Halime'mem ben gurbete gitmeden

Tompalacık Halimeme Taşbaşına gel
Ben gidiyorum Bolu'ya düş peşime gel

Ocak başında kaldım
Halimeme ince fikre daldım
Kapılar açılırken
Halime'm seni geliyor sandım

Tombalacık Halimeme Taşbaşına gel
Ben gidiyorum Bolu'ya düş peşime gel

EpiLog
08-10-2010, 11:50 PM
Abdalın Geydiği Hırka (Şıpka) Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/493)

Yöresi: Çankırı

Şıpka, Rumeli'de Tuna boyunda önemli bir kalemizdi. Geçen yüzyılda Ruslarla yapılan savaşlarda Şıpka önemli savaşları ile ün almıştır. Bu türkü, bu savaşlara katılanların ağzından söylenmiştir.

Abdalın geydiği hırka
Asker olmuş fırka fırka
Kelle gider gitmez Şıpka

Oynaşır suda balıklar
Karadeniz dalgalı

Koç yiğitler askere gidiyor
Nişanlıların başı sevdalı

Atları saldık ormana
Yiğitler döndü aslana
Sılada ağlıyor ana

Oynaşır suda balıklar
Karadeniz dalgalı

Koç yiğitler askere gidiyor
Yavukluların başı sevdalı

EpiLog
08-10-2010, 11:50 PM
Vay Vay ..... Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/590)

Yöre: Kırşehir (http://net.nette68.com/yazi/430)

Neşet Ertaş (http://net.nette68.com/yazi/711)bu türküyü, ilk sevdiğinin öldüğünü öğrendiğinde yaktığını ancak adını söylemek istemediğinden -M- ile başlayan çeşitli sözcüklerle ifade ettiğini anlattı.


http://www.nette68.com/r/660e1b9fa266e.bmp (http://www.nette68.com/r/660e1b9fa266e.bmp)

Türkü Sözleri

Bugün bana bir hal oldu
Yardan kara haber geldi
Bu haber bağrımı deldi
Bir de duydum Menom öldü

Sevdiydik birbirimizi
Açamadık sırrımızı
Babalar haldan anlamaz
Duysa öldürürdü bizi

Büyümüş gelinlik olmuş
Hasretinden rengi solmuş
Gizli dertten hastalanmış
Bir de duydum Menom ölmüş

Yalandır bu ..... yalan
Var mıdır muradın alan
Cennet yüzünü görmesin
Sevenlere mani olan

İnsanoğlu hiç mi idi
Öksüz sevmek suç mu idi
Biz de murada erseydik
Garip olmak suç mu idi

EpiLog
08-10-2010, 11:51 PM
Bir Yıldız Doğdu Yüceden Türküsünün Hikayesi

Yöre: Niğde (http://net.nette68.com/yazi/109)

http://www.nette68.com/r/660d84c2fb0fb.jpg (http://www.nette68.com/r/660d84c2fb0fb.jpg)

Bir yaz mevsimi koyunculuk yapan bir grup yaylaya çıkar. Bu grup içinde sözlü olan iki de genç vardır. Gençler yaylada rahatça buluşabilecekleri için seviniyorlardı. Çünkü köyde evleri yakın olduğu için komşuların görme tehlikesi vardı.

Bir gün iki sevgili gündüzden bir buluşma yeri tespit ederler ve derler ki; bu gece şu kayanın dibinde buluşalım. Gece olur ve oğlan erken saatte kayanın dibinde ayın inmesini ve sevgilisinin gelmesini bekler. Şans bu ya; ay iner inmez arkasından yörede "Sarı Yıldız" adı verilen Şafak Yıldızı doğar ve ay ışığından hiç de farkı olmayan yıldızın şavkı her yeri aydınlatır. Bu yüzden kız da kendisini bir gören olur diye sevgilisinin yanına gelemez. Oğlan da o gece sevgilisi ile buluşmasına engel olan sarı yıldıza bu türküyü söyler.

Türkünün Sözleri

Bir yıldız doğdu yüceden
Aman bir yıldız doğdu yüceden
(Yar yar yar yar yar yar aman)
Şavkı vurdu pencereden
(A leyli leylim)
Kavlimiz var dün geceden
Aman kavlimiz var dün geceden
(Yar yar yar yar yar yar aman)
Niye doğdun evler yıkan
Beller büken yıldız dön

Sarı yıldız tekerlendi
Aman sarı yıldız tekerlendi
(Yar yar yar yar yar yar aman)
Bal dudaklar şekerlendi
(A leyli leylim)
Şimdi kızlar şikarlandı
Aman şimdi kızlar şikarlandı
(Yar yar yar yar yar yar aman)
Niye doğdun evler yıkan
Beller büken yıldız dön

Nurettin Bayhan

EpiLog
08-10-2010, 11:52 PM
Ben Köyüme Dönüyorum Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/621)

Yöre:Malatya/Arapgir

http://www.nette68.com/r/6603cbc0e8695.jpg (http://www.nette68.com/r/6603cbc0e8695.jpg)

Anadolu insanının kaderi gurbete çıkması..Burada ekmek parası kazanmak bu da zor olan bir olay, gurbette anadan, yardan eşten dosttan arkadaştan evinden köyünden ayrı kalmak zor gelir. İnsanın birde işi iyi gitmezse parada kazanamazsa iş iyice zor olur alır kağıdı kalemi eline yazar şiir olur, hikaye olur saza dokunur türkü olur...

Türkünün Sözleri

Gurbet elde çoktur para
gel cepte metelik ara
yettin artık gurbet cana
ben köyüme dönüyorum

Kuru yerde yattım kaltım
gurbet artık senden bıktım
hiç gülmedi kara bahtım
ben köyüme dönüyorum

gurbet senin elin büyük
benim için işler çürük
benim çarığımda delik
ben köyüme dönüyorum..

Haşim Koç

EpiLog
08-11-2010, 04:32 PM
Deniz Üstü Köpürür Türkünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/623)

Yöre: Muğla/Ula

http://www.nette68.com/r/660dc5d658f43.jpg (http://www.nette68.com/r/660dc5d658f43.jpg)

Şu Ula 'nın düğündür hani..
Erkekler oğlan evinde yiyip içip yan gelirler; kız evinde de eğlence gırla gider. Bağda üzüm toplayan bahçede sebze çapalayan tarlada tütün kıran kızlar..düğün günü güzellik suyuna batıp çıkmış gibi olurlar. Düğünlerde giyip saçlarını tarayan kızlar, huri-melek kesiliverirler.
Tef vurup çümbüş çaldı mı; kendinizi düğünde değil periler ülkesinde sanırsınız. Kızlar salınır da meydan kız görür.

Bu yüzden Datça'lı Durmuş:
Senin çocuk kara-mara ama hayli şirin yahu! diyenlere, ğögüsünü gere gere şu karşılığı verir:
-Eee ne olsa O'nun anası Ula'lıdır.
Demesi o ki Datçalı Durmuş'un Ula'nın havası-suyu güzellik ılıcasından daha etkilidir. Ula köylülerinin köyleri oğullarını ortaokulda okusun diye kızlarını yorgan-dikiş öğrensin diye Ula'ya yollamanın yolunu ararlar.
Çaydereli Osman, dayısıoğlu Nasuh Çavuş'un gelin almasında Ula'ya geldi, kız evinde çalgı-çengi sürüp gidiyordu. İlçenin en güzel kızları halka olmuş "ay alaylar bulaylar"-Temeli de süzgün alaylar oyununu oynuyorlardı.

Osman hayat(avlu) kapısının yanındaki duvarın üstüne dikilip oynayan kızlara göz gezdirdi. Gözleri bir kızın üzerine mıhlandı kaldı. Hay bakmaz olsaydı! Osmanın gönlü ırmak olup Balcıların kızı Gülayşe'ye akıverdi. bakışlarını Koparamıyordu, sanki herkez Osmanın kime nasıl duygularla baktığını seziyordu.. Osman ne gözlerine söz geçirebiliyordu nede gönlüne..artık gönlüne kendi beyni değil Gülayşe buyruktu. Gülayşe ona bakmış gülümsemişmiydi ne! osman, gelin alayıyla birlikte Çaydereye dönerken "içimde bulgur kaynıyor" kafamda kireç söndürülüyor dediği zaman Çifçilerin Mehmet Osman mı anlamsız konuşuyor ben mi anlamıyorum demekten kendini alıkoyamadı..O günden sonra Osman Ulu düğünlerine çağrılmayan konuğu olmuştu. Çizmelerini parlatıyor atına atlıyor soluğu Ula düğünlerinde alıyordu. Çoğu düğünlerde Gülayşe görmüyordu gördü mü içinin tüm denizleri köpürüyordu. Yine böyle bir düğünde Gülayşeye "gel Ayşe" diyecek cesareti için bir kaç şişe rakıyı su gibi içti..Ayşemi dönüyor ..... mı?

Derken biri ilişti koluna;" Gel be dost derdin var anlaşılan gel bizim meclisimize"
Ula gençlerinin kurduğu sofra hasırın üstündeydi..Herkez dostça bakıyordu kendisine..merbalaştıktan sonra..bir kaden sundular ona da..
-Merakımı bağışla Osman arkadaş Ula düğünlarini kaçırmayışının sebebi ne ola ki?
O güne dek bağlamayı eline bile almamış olan Çaydereli birden irkildi, yeniden doğmuş gibi oldu.Selverin elinden bağlamayı aldı ve Ula türküsü olarak günümüze kaldı..Kuşkusuz yarına da kalacak..

Türkü Sözleri

Deniz Üstü Köpürür Ah Yarim Rinna Nay Rinna Rinna Nay,
Gemilere Binsem Götürür Ah Yarim Ah.
Benim Sana Yandığım Ah Yarim Rinna Nay Rinna Rinna Nay,
Bir Güzelden Ötürü Ah Yarim Ah.


Diz Üstüne Diz Koydum Ah Yarim Rinna Nay Rinna Rinna Nay,
Gül Yastığa Baş Koydum Ah Yarim Ah.
Seni Gelecek Diye Ah Yarim Rinna Nay Rinna Rinna Nay,
Sol Yanıma Boş Koydum Ah Yarim Ah.

Şerafettin Civelek - Ula

EpiLog
08-11-2010, 04:34 PM
Drama Köprüsü (Debreli Hasan) Türküsü Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/492)

Yöresi: Trakya

Drama Köprüsü türküsü, Debreli Hasan’ın türküsüdür. Bu türkü özellikle Ruhi Su tarafından okunduktan sonra haksızlığa karşı direnenlerin ve başkaldırının türküsü olarak söylenmiş ve çok sevilmiştir. Peki kimdir Debreli Hasan?

Onun uzun yıllar (1870-1922) Drama-Serez ve Sarısaban arasında bir halk kahramanı eşkıya olarak yaşadığı belirtilir. Zenginden alıp fakire vermesiyle halkın gönlünde taht kurduğu ve Drama köprüsünü yaptırdığı söylenir.

http://www.nette68.com/r/6606d69c0a741.jpg (http://www.nette68.com/r/6606d69c0a741.jpg)

Dönemin yönetimine ters düşüp eşkıya durumuna düşen böyle halk kahramanlarının köprü-yol gibi yapılar yaptırmaları öteden beri vardır. Bunlara örnek olarak, Sandıkçı Şükrü’nün Rize fenerini yaptırması, Çakırcalı Memet Efe’nin köprü ve yol yaptırması, Burdur’da Kaz Ahmet Efe’nin köprü yaptırması örnek olarak sayılabilir...

Drama, Yunanistan’ın kuzeyinde Makedonya’da bir il merkezidir bugün. Kent, Angiti ırmağının en büyük kolunun ve Drama ovasının kuzeyindedir. Tütün, pamuk ve pirinç merkezi olarak bilinir. 1922’den sonra Türkler’in göç etmesiyle, Anadolu’dan gelen Rum göçmenlerle Drama’nın nüfusu ikiye katlanmıştır. Drama kenti, Selanik’e demiryolu, Kavala limanına da karayolu ile bağlıdır.

Kesin tarihler veremesek de Debreli Hasan 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında yaşamış; hatta 1922’den sonra Türkiye’ye göçtüğü söylenen bir halk kahramanıdır. Bize öyle geliyor ki, özellikle o bölgeden Anadolu’ya göç eden Türkler Debreli türküsünü de o bölgenin bir anısı gibi yanlarında taşımış ve nazar boncuğu gibi belleklerine dikmişlerdir.. Her zaman ve her ortamda türküyü seslendirerek özlemlerini gidermişlerdir.

Debreli Hasan’ın benzeri eşkıyadan farkı, kalabalık bir grubunun olmayışıdır. Karakedi lâkabıyla tanınan bir kızanı olduğu söylenir. Sevilmesinin ana nedenlerinden biri, fakir fukaranın sıkıştığında yanı başlarında Debreli Hasan’ı bulmalarıdır. Şöyle bir öykü anlatılır ve bu tür öyküler Debreli Hasan ve benzeri eşkıyaya yakışır. Dağlı bir genç düğün masrafları için danasını kent pazarında satmak üzere yola düşer. Debreli Hasan çıkar önüne. Nereye gittiğini sorunca, genç durumu anlatır. Debreli Hasan gencin evlenmesi için gerekli parayı verir ve danasını köyüne götürmesini söyler.

Debreli Hasan’ın Çakırcalı Memet Efe’yle aynı dönemlerde yaşadığı bilinir. En azından belli bir zaman dilimini paylaşmışlardır. Çakırcalı’nın 1911 yılında öldürüldüğü bilindiğine göre, en azından eşkıyalık yaptıkları uzunca bir süre çakışmaktadır. O dönemin tüccarları mallarını deve kervanlarıyla taşırlardı, eşkıya da onlar için korku sebebiydi. Bazen de güven. Çünkü kurallar bilindikten sonra böyle güçlü ve erdemli eşkıya, tüccar için bölgelerin güven sağlayıcısı oluyordu. O dönemde halk arasında şöyle bir söz dolaşırdı:

Debreli’den geçsen Çakırcalı’dan geçemezsin!

Kısacası Rumeli Türklerinin gönlüne yerleşmiştir efsanesiyle Debreli Hasana.

Türkünün Sözleri

Drama köprüsü Hasan dardır geçilmez
Soğuktur suları Hasan bir tas içilmez
At martinini Debreli Hasan dağlar inlesin
Drama mahpusunda Hasan Kara kedi dinlesin

Mezar taşlarını Hasan koyun mu sandın
Adam öldürmeyi Hasan oyun mu sandın
At martinini Debreli Hasan dağlar inlesin
Drama mahpusunda Hasan dostlar dinlesin

Drama köprüsü Hasan dardır daracık
Çok istemem Yanko Corbaci bin beş yüz liracık
At martinini Debreli Hasan dağlar inlesin
Drama mahpusunda Hasan Kara kedi dinlesin

Drama köprüsünü Hasan gece mi geçtin
Ecel şerbetini Hasan ölmeden mi içtin
At martinini Debreli Hasan dağlar inlesin
Drama mahpusunda Hasan dostlar dinlesin.

EpiLog
08-11-2010, 04:36 PM
Ayran Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/491)

Yöresi:Isparta/Eğirdir

Gurbet ellerinde eğlendim kaldım
Güzel cemalini görünce durdum
Gelin bu ayranı taze mi yaydın
Hüdanın aşkına doldur ayranı
Canım ayranı, güzel ayranı

http://www.nette68.com/r/660a481f9222a.jpg (http://www.nette68.com/r/660a481f9222a.jpg)

İyi hoş doldursun ayranı ya, sen kimsin? Köylük yerde bir genç kız her isteyene bir tas ayranı uzatırsa ne olur, adı nereye çıkar? Demezler mi; falancanın kızını gördüm, bir yabancıya tası doldurup ayran verdi. Aralarında bir şey var, elin yabancısına yoksa verir mi ayranı? Hem köyün geleneklerine de ters düşmez mi? Hem de genç bir kız! Yok canım, bu işin içinde bir iş var mutlaka.

Cemile güzelliği dillere destan bir kız, Aziz köyün yakışıklı gençlerinden. Eh göz görüp gönül de sevince, her şey tamam gerisi büyüklerin bileceği iş. Üç-beş emmi dayı; köyün muhtarı imamı, bir de Aziz’in babası varıp istemişler Cemile’yi. Kız evi nazevi derler, olacak o kadar naz. Araya bir kaç görüşme daha girer, sonunda iş tamam. İş tamam da daha askerliğini yapmamış Aziz. Bugün yarın derken, nişanlarının haftası askerlik çağrısı gelmiş. Aman yaman daha yeni nişanlandım hiç olmazsa bir iki ay geçsin dese kimse dinlemez. Günü gelince vurmuş sırtına çantasını, dost ahbap helâlleşmiş, varmış Cemile’nin yanına. “Üç yıl çabuk geçer bak. Büyük seli hatırla beş yıl oldu, dün olmuş gibi. Esat emmi öleli dört yıl oldu. Demem şu ki günler tez geçiyor; bir göz açıp kapayınca burdayım gönlünü ferah tut” demiş. Bekleyeceklerine söz verip ayrılmış Cemile ile Aziz. Kara trenin düdüğü ile ilk kez köyünden ayrılmış Aziz. Sık sık mektup yazmış köyüne, içindekileri dökmüş mektuplarına. Anasına babasına, dolaylı olarak da nişanlısına selamlarını, özlemlerini iletmiş.

Aziz askerdeyken, kötü bir haber yayılmış asker ocağına; “Uzakdoğu’da savaş patlamış, bizi de savaşa çağırıyorlarmış”. Kimi “Yok canım yalan söylüyorlar .....nın bir ucundaki kavgadan bize ne” dese de, “Bizim sözümüz varmış, onlar savaşa girerse biz yardım edeceğiz, biz girersek onlar yardıma gelecekmiş. NATO mu, ne diyorlar işte onun için” diyormuş kimileri. . Derken Aziz’in kura günü gelip çatmış. Adı cepheye gidecekler arasındaymış. Bir yandan üzülür ölürse yaban ellerde ölecek, hem ne için savaştığını da bilmeyecek. “Yurduma düşman saldırmadı, arıma, namusuma dil uzatan olmadı peki bu savaştan bize ne” der “Acep oraların havası nasıl olur, kaç gün de gidilir” diye kendi kendine düşünür durur. Çok geçmeden de cephede bulur kendini. Gecesi gündüzü yok savaşın Aziz gününü ayını şaşırıyor, tek amacı ölmemek ve bir an önce Cemile’sine kavuşmak.

Demokrat Partinin “Altın çağı” denilen bu dönem 1947 de ki yabancı sermayeyi teşvik kanunu 1951 de sermaye bölüşümünü daha da kolaylaştırıcı doğrultuda yapılan değişiklik ve Kore savaşına bir tugay asker göndermesiydi. ABD’nin isteği ve NATO’ya üye olmak için Tuğgeneral Tahsin Yazıcı emrinde 5 bin asker Kore’ye gönderilmişti. Türkiye savaşı standart 5 bin kişiyle sürdüreceğine söz verdiği için eksilmeler oldukça asker göndermeye devam etmiş ve savaşın Türkiye’ye faturası 717 ölü 5247 yaralı 229 esir 167 kayıp olmuştu. Bu da ABD’den sonra en fazla kayıp veren ülkenin Türkiye olduğunun göstergesiydi.

Her taraftan ateş yağmakta tam bir cehennem misâli. Bu arada şarapnel parçalarından biri de gelip Aziz’i buluyor ki, hem de yapayalnız. Düştüğü yerde kalıyor. Aziz eli yüzü paramparça esir kampına götürülür. Canı kurtuluyor kurtulmasına ya Aziz eski Aziz değildir artık. Radyo bültenlerinde kayıp listeleri okunur, birliğine gelemeyenler arasında Aziz’in de adı vardır. Cemile vurulmuşa döner. Herkes birbirini avutmaya çalışsa da Aziz’in artık dönmeyeceğine çünkü onun öldüğüne inanırlar. Ama Cemile hiç ümidini kesmemiştir, “Aziz ölmedi, ölse künyesi bulunurdu” diye diye aradan yıllar geçer ve tek bir haber çıkmamıştır Aziz’den. Günlerden bir gün Cemile çeşme başında yayığı almış önüne ayran yapıyormuş. Başını kaldırdığında bir atlının yoldan sapıp çeşmeye doğru geldiğini görmüş. Cemile kafasını önüne eğip göz ucuyla da yabancıya bakmış. Yüzü gözü yara bere içinde olan yabancı Cemile’den bir tas ayran istemiş. Cemile de yabancıyı terslemiş, çünkü yabancı ayranı sözle değil türkü çağırarak istemiş. Cemile de ayran vermek istemediğini yine türkü ile yanıtlamış. Karşılıklı türkü düeti başlamış. Türkünün sonunda yabancının Aziz olduğunu anlamış Cemile. Anlıyor da ayran yayığını bir yana, bakracı bir yana atıp boynuna sarılmış Aziz’in. Yılların özlemini bir türküyle dillendirip, iki sevgilinin kavuştuğu bu türkünün sözlerine bakalım...

Ayran Türküsü

Aziz:
Uzak yollardan da kıvrandım geldim
Tatlı dillerine eğlendim kaldım
Gelin bu ayranı tazemi yaydın
Hüda’nın aşkına doldur ayranı

Cemile:
Uzak yolların vefası mısın
Ak alnımın da sen cefası mısın
Yaydığım ayranın kahyası mısın
Anamdan habersiz vermem ayranı

Aziz:
Bunca yıldır gurbet elde dururum
Çeker silahımı seni vururum
Ya ayranı alırım ya da ölürüm
Gel kız kerem eyle doldur ayranı

Cemile:
Ayranı atlarıma yüklerim
Götürür de dağ başına dökerim
Gurbet elde yârim vardır beklerim
Ondan başkasına vermem ayranı

Aziz:
O nedir ki yer altında paslanmaz
O nedir ki suya düşer ıslanmaz
O nedir ki etin kessen seslenmez
Ya bunun cevabın ya da ayranın

Cemile:
O altındır yer altında paslanmaz
O güneştir su altında ıslanmaz
O ölüdür etin kessen seslenmez
Bilirim bunları vermem ayranı

Aziz:
Tepsiye koydum da binliği tozu
Ortadan kaldırdık hele Aziz’i
Bir kaşık ayranı ver hala kızı
Hüda’ nın aşkına doldur ayranı

Cemile:
Tepsiye koydum binliği tozu
Ortadan kaldırdım hele Aziz’i
Sana feda ettim iki ala gözü
Getir kabını da doldur ayranı

İsmail Altıntaş - Eğridir (http://net.nette68.com/yazi/491)

EpiLog
08-11-2010, 04:37 PM
Ela Gözlü Nazlı Yarim Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/478)

Yöre: Adana (http://net.nette68.com/yazi/356)/Ceyhan

http://www.nette68.com/r/6602f1a4de5dd.jpg (http://www.nette68.com/r/6602f1a4de5dd.jpg)

Gönlü yaralı bir ozan Ferrahi. Dediği gibi bir yar uğruna yanıp yakılmakla geçmiş ömrü. 1934 yılında Ceyhan'ın Kıvrık köyünde doğmuş. Asıl adı Mehmet Ali Metin. Saz vurmaya küçük yaşlarda başlamış. Çevrenin sevilen bir genci olmuş Söz erliği, yanında çalıştığı ağanın kızına sevdalanmasıyla başlıyor. Ağa önceleri kızım Ferrahi'ye vermeye razı olu yor ama sonraları çevrenin dedikodularının etkisiyle bundan cayıyor.

Türkülerinden de anlaşıldığı gibi ağa kızının adı Emine'dir. İki gönlün bir olması engellenince, alır başım çıkar sıladan. Başlar gurbet ellerde sazıyla çile doldurmaya. Bundan sonra Ferrahi'nin öyküsü daha da yanıktır. Otuz yaşlarındayken bir Aşık için en önemli şeyini, sesini kaybeder. Sazıyla kalır bir başına. Bir ara evlenir ve bir kızı olur. Adım Emine koyar. Küçük Emine beş yaşından sonra babasının sesi, soluğu olur. Baba çalar, küçük Emine söyler. 1960 doğumlu olan Emine'nin söyledikleri yalnızca babasının türküleri değildir. Daha o zamandan dağarında yüz elli türkü vardır. Böylece baba-kız geçim derdini birlikte yüklenir, birlikte paylaşırlar. Yurdumuzun çeşitli yörelerinde yapılan Aşıklar Bayramları'na katılırlar.

Kubbede kalan bir hoş seda diye boşuna dememişler. İşte Ferrahi'yi artık yaşatanlar da radyolarımız Halk Türküleri dağarında bulunan bu türküler oluyor. Çünkü Ferrahi'nin dolmak bilmeyen çilesi 1969 yılının 26 Nisan günü aramızdan ayrılmasıyla tükendi. Usta aşık ardında bir bir çok koşma, güzelleme gibi türküler bırakarak göçüp gitti. Son senelerinde iki Aşıklar Bayramı'na katılmıştı. Her ikisinde de kızı Emine'yle birlikte birincilik ödülü aldı. 1967 Yılında Konya'da Mihri Hatun türkü ödülünü, ertesi yıl da yine Konya'da Köroğlu ödülünü aldılar.


Türkünün Sözleri

Ela Gözlü Nazlı Yari
Görem Dedim Göremedim
Boş Kalmıştır Kavil Yeri
Varam Dedim Varamadım

Gönlümün Gülü Nerede
Engeller Durmaz Arada
Yarim İle Ben Murada
Erem Dedim Eremedim

Şeker Kaymak Tatlı Dili
Kınalamış Nazik Eli
Bağındaki Gonca Gülü
Derem Dedim Deremedim

Şahinim Yok Çıkam Ava
Ne Yaptımsa Aldım Hava
Kuşlar Gibi Ben Bir Yuva
Kuram Dedim Kuramadım

Derdin Nedir Bana Anlat
Ben Kimlere Edem Minnet
Dediler Ki Bağın Cennet
Girem Dedim Giremedim

Mehmet Ali Esas Adım
Ferrahiyi Pirle Kodum
Gurbet Elden Gelmem Dedim
Duram Dedim Duramadım

Aşık Ferrahi-Nida Tüfekçi

EpiLog
08-11-2010, 04:39 PM
Hoş Gelişler Ola Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/470)

Yöre: Kars



Azerbaycanlı besteci Mehmet Türkel Bey tarafından, Azerbaycan halkı adına büyük önder Atatürk'e ithaf edilen bu eser, ilk kez 6 Ekim 1924 yılında Atatürk'ün Kars'a geldiği an, Kars tren garında karşılama töreninde okunmuş ve oyun olarak da oynanmıştır.

http://www.nette68.com/r/660124da9589f.jpg (http://www.nette68.com/r/660124da9589f.jpg)

Bu ziyareti haber alan mahalli müzisyenler ve oyuncular bir araya gelerek karşılama töreninde O'na oynanmak üzere bir oyun hazırlarla. Bunun üzerine oyunun sözlerini gazeteci Mehmet Türker yazar. Mahalli müzisyen Tağı Bey (Tağı Oşenyüzen)'de bu sözleri şimdiki şekli ile besteler. Başta Tağı Bey olmak üzere o dönemin diğer folklorcuları Kars Garında ki karşılama töreninde ilk olarak Gazi Mustafa Kemal Paşa'ya oynarlar. Paşa duygulanır. Oyunun söz yazarı ve bestecisini ödüllendirir.

Besteci Tağı Bey müthiş bir geçim sıkıntısı çekmekte buna fazla dayanamayarak intihar ettiği söylenir. Evinde Ata'nın verdiği 500 liralık çek bulunur. Ata'nın imzası olduğu için yaşadığı onca sıkıntıya rağmen o çeki bozdurmağa kıyamadığı söylenir.

Bu eserin daha sonra Türkiye'nin her köşesinde sevgiyle benimsenerek okunduğu biliniyor. Muzaffer Sarısözen, Kars yöresi derlemeleri sırasında yöre ekibinden dinleyerek TRT arşivine kazandırmıştır.

Hoş Gelişler Ola Mustafa Kemal Paşa
Askerin Milletin Bayrağınla Çok Yaşa

Arş Arş Arş İleri İleri Arş İleri
Marş İleri Dönmez Geri, Türkün Askeri
Sağdan Sola, Soldan Sağa
Al Da Bayrağı Düşman Üstüne

Cephede Süngüler Ayna Gibi Parlıyor
Azeri Türkleri Bayrak Açmış Bekliyor

Arş Arş Arş İleri İleri Arş İleri
Marş İleri Dönmez Geri, Türkün Askeri
Sağdan Sola, Soldan Sağa
Al Da Bayrağı Düşman Üstüne

Parlayan Yıldızın Alemi Tenvir Eder
Cumhuriyet Bayrağın Semalar İçre Süzer

Arş Arş Arş İleri İleri Arş İleri
Marş İleri Dönmez Geri, Türkün Askeri
Sağdan Sola, Soldan Sağa
Al Da Bayrağı Düşman Üstüne

Kars-Yöre Ekibi-Muzaffer Sarısözen

EpiLog
08-11-2010, 04:42 PM
Biter Kırşehir'in Gülleri Biter Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/469)

Yöre: Kırşehir (http://net.nette68.com/yazi/590)

Biter Kırşehir'in Gülleri Biter Türküsü şurdan (http://www.sirinkirsehir.net/video/biter-biter-kirsehirin-gulleri-biter.html) dinleyebilirsiniz..

Toroslardan zorla çıkartılıp Orta Anadolu'da iskana tabi tutulan göçer Türkmen aşiretleri, oba oba yollara düşmüşlerdir. Aşağıdaki şiirde de belirtildiği gibi, Türkmenlerin başlıca sığınacağı yer yine Kırşehir yöresidir.

http://www.nette68.com/r/66042187a094e.jpg (http://www.nette68.com/r/66042187a094e.jpg)

Şiirde geçen 'cebel' kelimesini Ozan Dadaloğlu (http://net.nette68.com/yazi/803) hakkında araştırma yapan bir çok yazar 'Gavurdağları üzerinde bir yerleşim alanı" diye açıklamışlardır. Ahmet Z. Özdemir 'Avşarlar ve Dadaloğlu' adlı eserinde gerçekçi bir yaklaşımla bu görüşün yanlış olduğunu, Arapçada olduğu gibi, burada 'cebel' isminin dağ anlamına kullanıldığını belirtmiştir.

Şiirin tamamına bakacak olursak; Akdağ, Bozok, Yozgat, Kırşehir, Köpekli Dağ, Şalgösteren, Niğde, Bor, Kayseri, Erciyes, Kaman, gibi İç Anadolu kentleri ile yine bu yöre dağlarının adları geçmektedir. Dadaloğlu'nun Cebel dediği yer de Kırşehir ilinin kuzeybatısındaki ünlü Kervansaray dağlarıdır. Kırşehir'den itibaren Çoğun yol ayrımına kadar olan düzlük, oldukça verimli olup çayır, çimenliktir. Buralar geniş kavaklıklarla söğüt ağaçlarıyla, bağ ve bahçeleriyle yemyeşildir. Biraz ileride ise al yeşil bahçeleriyle Kaman görünmektedir. Diğer yanıbaşında Türkmenlerin bir kaç kez kırıma uğratıldığı ve sürgün edildiği ünlü Malya ovası vardır. Dadaloğlu da Kırşehir'in bir simgesi hâline gelen bu ünlü şiirini Türkmenlerin bir kolu Avşarların Uzunyayla'dan Keskin'e uzanan bölgeye yerleştirildikleri günlerde söylemiştir.

Çıktım yücesine seyran eyledim
Cebel önü çayır çimen görünür
Bir firkat geldi de coştum ağladım
Al yeşil bahçeli Kaman görünür

Şaştım hey Allah'ım bu işe şaştım
Dolandım Akdağ'ı Bozok'a düştüm
Yozgat'ın üstünde bir ateş seçtim
Yanar oylum oylum duman görünür

Biter Kırşehir'in gülleri biter
Çağrışır dalında bülbüller öter
Ufacık güzeller hep yeni yeter
Güzelin kaşında keman görünür

Atladım da düştüm karşıki bağa
Vardı alnım değdi yeşil yaprağa
Bir nazar eyledim Köpekli Bağ'a
Üstte Şalgösteren boran görünür

Gönül arzuladı Niğde'yi Bor'u
Her daim artmakta yiğidin zarı
Çifte bedestenli koca Kayseri
Erciyes karşında yaman görünür

Dadaloğlu'm der ki zatından zatı
Çekin eyerleyin gökçe kır atı
Göçmek değil bizim ilin muradı
O yare gitmemiz güman görünür

Bugün nerede ise Kırşehir’in bir “milli türkü” sü haline gelen “Biter Kırşehir’in gülleri biter” parçası Kırşehir abdalları tarafından bu günlere taşınmış olup, aslı Dadaloğlu’na aittir.

http://www.nette68.com/r/66060dd94aa24.jpg (http://www.nette68.com/r/66060dd94aa24.jpg)

Türkünün Sözleri

Biter Kırşehir'in gülleri biter efendim
Şakıyıp dalında bülbüller öter

Gülüm amman amman amman
Sebep amman amman amman
Birtanem aman
Aynam düştü yerlere
Karıştı gazellere
Tabiatım kurusun
Bakarım güzellere

Güzelleri çoktur hep yeni yeter efendim
Kaşının üstünde keman görünür
Gülüm aman aman

Gülüm amman amman amman
Sebep amman amman amman
Birtanem aman
Aynam düştü yerlere
Karıştı gazellere
Tabiatım kurusun
Bakarım güzellere

Gün be gün eylerim ah ile zarı efendim
Elimden aldırdım gül yüzlü yari

Gülüm amman amman amman
Sebep amman amman amman
Birtanem aman
Aynam düştü yerlere
Karıştı gazellere
Tabiatım kurusun
Bakarım güzellere

Arzum sende kaldı koca Kırşehir efendim
Kervansarayların duman görünür

Gülüm amman amman amman
Sebep amman amman amman
Birtanem aman
Aynam düştü yerlere
Karıştı gazellere
Tabiatım kurusun
Bakarım güzellere

Dadaloğlu Şiirleri (http://net.nette68.com/yazi/804)

EpiLog
08-11-2010, 04:44 PM
Arda Boylarında Kırmızı Erik Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/447)


http://www.nette68.com/r/6600610f493a1.jpg (http://www.nette68.com/r/6600610f493a1.jpg)

Tekirdağ'ın Kayı köyünden genç bir kız ve bu kızın bir sevgilisi vardır. Fakat kızın ailesi istemeye geldiklerinde kızlarını bu gence vermezler. Aynı köyden bir başka genç ile kızlarını evlendirmeye karar verirler. Düğün günü gelip çatar ve kına gecesi geline kına yakılır. Gelin bu evliliğe karşı olduğu için ertesi gün sabaha karşı herkes uykuda iken kendini denize atar. Halk arasında genç kızın arkasından sevgilisinin de kendisini öldürdüğü söylenmektedir.

Türkünün Hikayesi

Arda boylarında kırmızı erik
Halime'nin ardında on yedi belik

Ah anneciğim ah anneciğim yaktın ya beni
Şu genç yaşta denizlere attın ya beni

Alıverin feracemi anneciğim diksin
O gıymatlı İsmail’ e kendisi gitsin

Ah anneciğim ah anneciğim yaktın ya beni
Şu genç yaşta denizlere attın ya beni

Uy uyan Recebim senin olayım
Ardalar aldı ya nerde bulayım

Arda boylarına ben kendim gittim
Dalgalar vurdukça can teslim ettim

Ah anneciğim ah anneciğim yaktın ya beni
Şu genç yaşta denizlere attın ya beni

EpiLog
08-11-2010, 04:46 PM
Ağlarsa Anam Ağlar Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/431)

Yöre: Ula

http://www.nette68.com/r/660f14795f0c4.jpg (http://www.nette68.com/r/660f14795f0c4.jpg)

On dokuzuncu yüzyılda İmparatorluğumuzdan ayrılmak isteyen küçük devletler yer yer ayaklanmalar çıkarırlardı. Bunlardan birisi de Karadağ idi. Anadolu Türk gençleri bir yandan çöllerde, bir yandan Balkanlarda uzun yıllar kanlarını akıttılar. Bu türkü Karadağ'a giden gencin ağzından söylenmiştir.

Türkünün Sözleri

Martinimi yağladın mı
Karadağ’ı boyladın mı
Yalınayak başı kabak
Nöbetlerde ağladın mı

Kara çadır is mi tutar
Beylik martin pas mı tutar
Ağlar ise anam ağlar
Osmanlılar yas mı tutar

Mehmet Demirci

EpiLog
08-11-2010, 04:47 PM
İstanbul Sen Bir Han Mısın Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/429)

Yöre: Kütahya

http://www.nette68.com/r/660574dd0dbc0.jpg (http://www.nette68.com/r/660574dd0dbc0.jpg)

Ethem Paşa İstanbul'a tevliyet almaya gitmiş.
Orada güzellere takılmış yedi sene Kütahya'ya dönmemiş. O zamanın kültürlü hanımlarından biri olan güzel eşi Esma Hanım bir şiir yazmış. Bu şiir zamanla türkü haline gelmiş.

Türkü Sözleri

A İstanbul (Beyim Aman) Sen Bir Han Mısın
Varan Yiğitleri (De Beyler Aman) Yudan Sen Misin
Gelinleri Yarsız Goyan (Bi Danem) Sen Misin
Gidip De Gelmeyen (De Beyler Aman) Yari Ben Neyleyim
Vakitsiz Açılan (Da Beyler Aman) Gülü Ben Neyleyim

A İstanbul (Beyim Aman) Issız Kalası
Taşına Toprağına (Da Beyler Aman) Güller Dolası
O Da Bencileyin (Aman) Yarsız Galası
Gidip De Gelmeyen (De Beyler Aman) Yari Ben Neyleyim
Vakitsiz Açılan (Da Beyler Aman) Gülü Ben Neyleyim

Kütahya-Hisarlı Ahmet-Mustafa Hisarlı

EpiLog
08-11-2010, 04:50 PM
Boş beşik Türküsünün hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/428)

Yöre: Elazığ

http://www.nette68.com/r/660c75beb1c70.JPG (http://www.nette68.com/r/660c75beb1c70.JPG)

Türkmenlerin anlattıklarına göre, bundan 350-400 yıl kadar önce Toroslar’da Avşar boyunun oymakları göçer olarak yaşarlardı.

İşte o sıralar bir oymak beyinin oğluyla başka bir oymak beyinin kızı dillere destan bir düğünle evlenirler. Bunların tam yedi yıl çocukları olmaz. Ondan dolayı aileler de halk da çok üzgündür. Çünkü bu Türkmenler’de çocuk çok önemli, çocuksuzluk çok kötüdür.
Günler gelir geçer, yedi yılın sonunda gelin ay parçası gibi bir erkek çocuk .....ya getirir. Çocuk üç aylıkken bu Avşar oymağı başka bir yurda (yaylaya) göçmeye karar verir.

Bebek, sarılıp sarmalanarak güzel bir kundak yapılır. Kundaktaki bebek görkemli bir mayanın (dişi deve) üzerine yerleştirilir.

Deve kervanı gece ormanlık alanda ilerlerken nasıl olmuşsa bebek kundağıyla birlikte çam dalına takılıp kalmış. Bu arada gelin, arada bir bebeği yoklamak ister ama kayınbabasından hicabeder (utanır), bunu ona söyleyemez. Çünkü bu Türkmenler’de “gelinlik etmek” diye bir gelenek var. Bu geleneğe göre gelin kız, büyüklerinin yanında konuşmaz, sesinin duyulmasını istemez. Bu, bir saygı gereği olarak görülür.

Konalga yerine varılıp denkler çözülmeye başlayınca, bebeğin birlikte olmadığı görülür. Herkes, geri yol boyu bebeği aramaya koyulur. Bu arada güneş doğmuş, gökyüzünde kara kara kartallar belirmeye başlamış.

Onlar araya dursun koca bir kartal çam dalında asılı kalan bebeği çoktan parçalamıştır. Onu arayanlar ancak bez parçalarını bulurlar.


Söyleyen: Gelin (Bebeğin Annesi).

Deveyi deveye çattım
Yuların’ üstüne attım
Kayınbabamdan hicabettim
Yoklamadım bebek seni
Nenni nenni bebek nenni

Deve de deveden yüce
Deveyi yüklettim gece
Yoklamadık ağ bebeğim
Yurda varıp konmayınca
Nenni nenni bebek nenni

Ağ devenin mayaları
Çiyde yürür develeri
Çok m(u) ağrıttı bebeğim
Karakuşun soyaları

Bu ağıdın, aynı konuyu anlatan bir söylenişi de Yürek oymağında, Antalya-Elmalı yolunda geçer.

Elmalı’dan çıktım yayan
Dayan hey dizlerim dayan
Emmim atlı kendim yayan
Bebek beni del’eyledi
Yaktı yaktı kül eyledi

Kol bezin dalda bulduğum
Adını Ali koyduğum
Yedi yılda bir bulduğum
Bebek beni del’eyledi
Yaktı yaktı kül eyledi

Gökte yıldızlar ışılar
Kuzgunlar üleş bölüşür
Çadırda düşman gülüşür
Bebek beni del’eyledi
Yaktı yaktı kül eyledi

Deve var deveden yüce
Deveyi yüklettik gece
Nic’ edeyim aman nice
Bebek beni del’eyledi
Yaktı yaktı kül eyledi

Tuzladan aldım tuzunu
Akdağ’a serdim bezini
Kargalar oydu gözünü
Bebek beni del’eyledi
Yaktı yaktı kül eyledi

Ala kilime sardığım
Yüksek mayaya koyduğum
Yedi yılda bir bulduğum
Bebek beni del’eyledi
Yaktı yaktı kül eyledi

Havada kuzgun dolaşır
Kuzgunlar üleş bölüşür
Kara haber tez ulaşır
Bebek beni del’eyledi
Yaktı yaktı kül eyledi

Kayın anam samur kürklü
Develeri kahve yüklü
Yad-yaban değil Yürüklü
Bebek beni del’eyledi
Yaktı yaktı kül eyledi

Çadırı çebiç kılından
Pazvantı çıkmaz kolundan
Kurtulamam el dilinden
Bebek beni del’eyledi
Yaktı yaktı kül eyledi

Ak memeden sütler akar
Kavim kardeş yola bakar
Yasımız obayı yıkar
Bebek beni del’eyledi
Yaktı yaktı kül eyledi

Deveyi deveye çattım
Yuları boynuna attım
Bebeği dağlara attım
Bebek beni del’eyledi
Yaktı yaktı kül eyledi

Tabancamın ipek bağı
Babam bir aşiret beyi
Kanlım oldu çiçek dağı
Bebek beni del’eyledi
Yaktı yaktı kül eyledi

EpiLog
08-11-2010, 04:50 PM
Maraş'tan Bir Haber Geldi (Meyrik) Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/427)

Yöre: Kahramanmaraş

Meyrik, Pazarcık ‘ın Damlataş Köyü’nün “Kantarma Obası”nda veremden ölen ve üzerine ağıtlar yakılan güzel bir gelindir.

http://www.nette68.com/r/660d1e05d17d8.jpg (http://www.nette68.com/r/660d1e05d17d8.jpg)

Meyrik evlenmeden önce verem hastalığına tutulmuştur. Teyzesinin oğlu Hasan’la evlendirilir. Evliliklerinin daha 3.ayında Meyrik hastalanır ve Kahramanmaraş Devlet Hastanesi’ne kaldırılır. Çok geçmeden köye Meyrik ‘in ölüm haberi gelir. Kadınlar toplanır, ağıt yakarlar. Olayın en ilgi çekici yanı “Meyrik Türküsü”nün ağıt olarak , o anda irticalen Meyrik Gelin’in hem teyzesi hem de kayınvalidesi tarafından söylenmesidir. Yıl 1970’tir.

Daha sonraları 1971 yılında Aşık Mahzuni Şerif köye gelerek Meyrik Türküsü’nü besteler. Halen Türk Halk Müziği’nin en sevilen türkülerinden biri olan bu yanık türkü, birçok sanatçı tarafından söylenmiştir, söylenmeye de devam etmektedir.

Türkünün Sözleri

Maraş'tan Bir Haber Geldi (Meyrik)
Maraş'tan bir haber geldi
Dediler ki Meyrik öldü oy oy
Keşke Meyrik ölmeseydi
Kesileydi elim kolum oy oy

Oy Meyrik Meyrik Meyrik
Ben kurbanam sana Meyrik
Ben hayranam sana Meyrik (vay)

Doktor yarayı kesiyor
Gene Meyrik kan kusuyor oy oy oy
Dediler ki Meyrik öldü
Anası kime (bana) küsüyor oy oy oy

Oy Meyrik Meyrik Meyrik
Ben kurbanam sana Meyrik
Ben hayranam sana Meyrik (vay)

Şu Meyrik'in acısına
Çarşaf serin gecesine oy oy oy
Keşke Meyrik ölmeseydi
Sabır onun kocasına (anasına) oy oy oy

Oy Meyrik Meyrik Meyrik
Ben kurbanam sana Meyrik
Ben hayranam sana Meyrik (vay)

Kadir Kurtyol - Maraş

EpiLog
08-11-2010, 04:51 PM
Çoban Kızı Suya Gider Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/357)

Yöre: Urfa

Çoban kızı bir köy ağasının çobanının kızıdır. Ağanın da yetişmiş bir oğlu vardır. Ağanın oğlu bu çobanın kızına aşık olmuştur. Kızın ise aşktan haberi yoktur. Bir gün kız, testiyi omzuna almış pınardan gelirken ağanın oğluyla karşılaşır.

http://www.nette68.com/ur/c7e04241f1.jpg (http://www.nette68.com/ur/c7e04241f1.jpg)

Oğlan kıza tebessüm ederek bakar. Kız bu tebessümden bir şey anlamaz. Bu karşılaşmalar bir kaç kere tekerrür eder. Oğlan bir türlü kıza içini açamaz. Açamadığının sebebi de kızın babası çok cesur, mert ve yiğit bir kişidir. Acaba istesem verir mi diye tereddütte kalır. Bir gün pınar başına erkenden gider, bir tarafa saklanır. Kız gelenci bir türküyle kıza meramını anlatır. Demek ki o saate kızın babası da koyunlarını pınara yakın bir yerde yayarken oğlanın kızına söylediği bu türküyü işitir. Bakar kız da ona mukabelede bulundu. "Anam duysa, babam beni öldürür" dediğini de işitir. Çoban akıllı, mert, cesur ve yiğit bir kişi olduğu için bu iki gencin arasındaki sevgiyi dinleyip anladıktan sonra iyi düşünüp el alemin diline düşmemek için ağasının yanına gider. Kızıyla ağanın oğlunun arasında geçen aşk macerasını anlatır ve kızını ağanın oğluna vermeye hazır olduğunu söyler. Ağa da çok alicenap bir kişi olduğundan bu gençleri birleştirmeye karar verip Allah'ın emriyle çobanın kızını oğluna alır. Böylece bu iki genç bu türkü vasıtasıyla birleşmiş ve muradlarına kavuşmuş olurlar.

Türkünün Sözleri

Çoban kızı suya gider
Su destisi elinde vay vay
Sudan gelir yaş eteği belinde
Benim yarim ..... alem dilinde vay vay

(Bağlantı)
Çoban kızı ben korkmanam senin çoban babaydan
Çoban kızı ben korkmanam senin çoban dayından

Çoban kızı suya gider
Su destisi doldurur vay vay
Sudan gelir gül benzini soldurur
Ay duysa babay beni öldürür vay vay

Mahmut Güzelgöz – Urfa

EpiLog
08-11-2010, 04:52 PM
Aman Adanalı (Adana'nın yolları taştan) Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/356)

Yöre: Adana (http://net.nette68.com/yazi/478)/Çukurova

Aman Adanalı Türküsünü şurdan (http://www.nette68.com/videolar/video/738/Zara%20-%20Aman%20Adanalı) dinleyebilirsiniz..

http://www.nette68.com/ur/7a51f60798.jpg (http://www.nette68.com/ur/7a51f60798.jpg)

19.yüzyılının sonlarında Adanalı Yiğenizade Sadi Bey'e, Erenköylü Ruhiye Hanım aşık olur. Bir türlü kimseye aşkını açamaz. Bunun üzerine "Aman Adanalı" diye türküler söyler. Türkü dilden dile dolaştıkça bu gizli aşkın söylentisi de dillerde dolaşır.

Saraya kadar ulaşan bu aşk hikayesinden, Ruhiye Hanım'ın babası Tersane Nazırı Muhittin Paşa'nın da haberi olur. Çevreye yayılan dedikodulardan rahatsız olan Tersane Nazırı, kızını evinden dışarı çıkartmaz ve bir süre sonra da saraydan gelen telkin üzerine Kuleli Askeri Lisesinde öğretmen olan Sadi Bey ile kızını evlendirir.

Düğün, Erenköydeki konağın bahçesinde yapılır ve sabaha kadar "Aman Adanalı Türkü (http://net.nette68.com/yazi/35)'sü" söylenir.
Sonrada türkü notaya uyarlanarak günümüzdeki şeklini alır..

Türkünün Sözleri

Adana’nın yolları taşlık
Yok cebimizde beş para harçlık
Elden gitti kahpe de gençlik

Ağam Adana'lı paşam Adana'lı
Evde duramıyom sana dadanalı
Sebebim sen oldun şişman delikanlı
Hey güllü hele hele güllü
Kız güllü hele hele güllü
Peştemalı püsküllü peştemalı sümbüllü

Adana'nın bayırına
Ağam at güverdim çayırına
Anam babam hayırına

Ağam Adana'lı paşam Adana'lı
Evde duramıyom sana dadanalı
Sebebim sen oldun şişman delikanlı
Hey güllü hele hele güllü
Kız güllü hele hele güllü
Peştemalı püsküllü peştemalı sümbüllü

Adana'nın yolları taştan
Sen çıkardın beni baştan
Hem anadan hem kardaştan

Ağam Adana'lı paşam Adana'lı
Evde duramıyom sana dadanalı
Sebebim sen oldun şişman delikanlı
Hey güllü hele hele güllü
Kız güllü hele hele güllü
Peştemalı püsküllü peştemalı sümbüllü

Cahit Öztelli'nin "Evlerinin Önü" adlı araştırmasında
aynı türkü şu şekilde verilmektedir

Adana'nın yolları taştan
Aman sen çıkardın beni beni baştan
Hem anadan hem kardaştan

Ağam Adanalı canım Adanalı
Ben sana yanım kibar delikanlı
Hey hey hey hey
Hey güllü hele hele güllü
Peştemalı püsküllü

Adana'nın yolları iki
Taşrada kaldı kunduramın teki
Bizim evde kaynana iki
Aman biri sansar birisi de tilki

Ağam Adanalı canım Adanalı
Ben sana yanım kibar delikanlı
Hey hey hey hey
Hey güllü hele hele güllü
Peştemalı püsküllü

EpiLog
08-11-2010, 04:58 PM
Üsküdar’a Gider İken Türküsünün Hikayesi (Katibim) (http://net.nette68.com/yazi/355)

Yöre: İstanbul

http://www.nette68.com/ur/8e2a1d5210.jpg (http://www.nette68.com/ur/8e2a1d5210.jpg)

İstanbul radyosunun yılarca sinyal müziği olan Katibim Türküsü, Kırım harbi içinde, Abdülmecid zamanında çıkmıştır. İkinci Mahmut devrinde askerlere Avrupai kıyafetler giydirilmiş ancak sivil memurlar bu konuda serbest bırakılmışlardır. Abdülmecid, İstanbul içindeki her memura setre ve pantolon giydirdi, mutaassıp kesim de bu olayı dillerine dolayıp "Gavur mukallitliği" dediler ve pantolonla sokağa çıkmayı iç donuyla çıkmakla bir tuttular, özellikle de genç - eli yüzü düzgün katipler büsbütün dile düştüler. Kırım harbinde müttefikimiz olan İngilizlere Selimiye kışlası hastane olarak tahsis edilmişti. İngiliz ordusundaki İskoç alayını kısa eteklerle gören halk bu askerlere "donsuz asker" lakabını takmıştı. Bu alay şarka hareket ederken, bir İskoçyalı bestekar bu birlik için bir marş besteledi. Bir İstanbul külhanisi de Selimiye Kışlasının Üsküdar yolu üzerinde olmasından esinlenerek ve "donsuz asker"ler için yazılan marşın müziği kullanarak katiplerle dalga geçmek için "Üsküdar'a giderken..." türküsünü yazdı. Daha sonraları çalgılı küçük konsol saatleri çıktı. Bu saatler ilk olarak Türkiye'ye İskoçya'dan geldi ve İskoçlar bu saatlere aynı marşın müziğini koymuşlardı. Bu saatler İstanbul'da "Katibim Türkülü Saat" adı altında satıldı ve neredeyse almayan kalmadı.

Türkü Sözleri

Üsküdar’a Gider İken Aldı Da Bir Yağmur,
Kâtibimin Setresi Uzun Eteği Çamur.
Kâtip Uykudan Uyanmış Gözleri Mahmur.

Kâtip Benim Ben Kâtibin El Ne Karışır,
Kâtibime Kolalı Da Gömlek Ne Güzel Yaraşır.

Üsküdar’a Gider İken Bir Mendil Buldum,
Mendilimin İçine De Lokum Doldurdum.
Kâtibimi Arar İken Yanımda Buldum.

Kâtip Benim Ben Kâtibin El Ne Karışır,
Kâtibime Kolalı Da Gömlek Ne Güzel Yaraşır.


Nuri Halil Poyraz-Muzaffer Sarısözen

EpiLog
08-11-2010, 04:59 PM
Hoppur Hoppur Hopluyor Türküsü (http://net.nette68.com/yazi/346)

Yöre: Aksaray

Bu türkü, HAGEM'ce 1991 yılında Aksaray'da yapılan saha araştırmasında Folklor Araştırmacısı Filiz Meydan tarafından köy kadınlarından derlenmiş olup, türkü köy kadınlarının seslerinden notaya alınmıştır.

http://www.nette68.com/r/660688d95e87c.jpg (http://www.nette68.com/r/660688d95e87c.jpg)

Hoppur Hoppur Hopluyor

Hoppur hoppur hopluyor
Kızlar çiçek topluyor
Hovarda erkeklerin
Namusunu yokluyor

Adalara gel
Adalar kalabalık modalara gel
Adalar adalar adalara gel

Haydin kızlar hoplayın
Kırdan çiçek toplayın
Hovarda erkekleri
Aranıza sokmayın

Adalara gel
Adalar kalabalık modalara gel
Adalar adalar adalara gel
Adalar kalabalık modalara gel

Haydin kızlar gidelim
Kırdan çiçek direlim
Sevenle sevmeyene
Bir top çiçek verelim

Adalara gel
Adalar kalabalık modalara gel
Adalar adalar adalara gel
Adalar kalabalık modalara gel

Köy Kadınları

EpiLog
08-11-2010, 05:05 PM
Piroğlu - Çapanoğlu (http://net.nette68.com/yazi/345)

Yöre: Aksaray (Ortaköy/Sarıkaraman)

http://www.nette68.com/ur/689fd6251d.jpg (http://www.nette68.com/ur/689fd6251d.jpg)

Aksaray ili Ortaköy ilçesi Sarıkaraman'da oturan Piroğlu, Bab-ı Âli'nin tayin ettiği bir Türkmen beyidir. Belli başlı görevi, Anadolu'nun doğusundaki maden ocaklarından gelen kurşun ve bakırı İstanbul'a sevketmek, vergi toplamaktır.

Üsküdar'daki Valide Sultan Vakıflarına bağlı oldukları için, Saray Türkmenleri, Haremeyn Türkmenleri diye anılırlar. Her yıl halkta topladıkları vergiler, Piroğlu tarafından bu vakfa gönderilir. İstanbul'da Surre Alayları tertiplenir, Mekke, Medine'ye gönderilirdi.

1837 yılında Orta Anadolu'yu dolaşan İngiliz seyyahı W. J. Hamilton, yazdığı eserinde Piroğulları hakkında şu bilgiyi vermektedir. "Sarıkaraman'a varmadan önce küçük bir çaydan geçtik. Bu su biraz aşağıda Kızılırmağa dökülüyormuş. Saat birde Sarıkaraman'a vardık. Beyin konağından başka köydeki evler sadece birer kulübeden ibaretti. Türkmen beyinin adına Piroğlu deniliyor. Bu bey de aşiretin ekseri erkekleri gibi uzun boylu, yakışıklı bir adamdı."

Yine 1770 tarihli bir fermanda Karaman Eyaletine bağlı aşiretlerden Hamza Hacılı, Karabağlı, Armıtlı, Atçeken, Ezerin, Küşte, Danişmendli, Şerefli, Boynuinceli, Karaca Kürd, Silsipür Ceridi, Afşar, Avcı, Acem Türkmenleri, Çimli Arap, Süleyman Hacılı, Hotamış, Çapan, Tekbeğ ve Kolukısa diye anılan aşiret ve cemaatlerin boy beyleri ve oymak kethüdaları ile "Kurutlu ve diğer on üç oymağın aşiret beyi olan Piroğlu" denilmektedir.

XVII. yüzyıl sonlarında Orta Anadolu Bozok sancağında yaşayan Türkmenlerin reisi Çapanoğulları, bölgenin en önemli ayanlarındandır. Bölgedeki diğer ayanlar başta olmak üzere Piroğlu'yla da egemenlik konusunda sürtüşme içindedir. Osmanlı, bölgeye bir müfettiş göndermiştir. Çapanoğlu'nun hakim olduğu bölge halkından Çapanoğlu hakkında bir soru sorulduğunda halk, "Çok kurcalama altında Çapanoğlu çıkar" deyip konuşmak istememiştir. Piroğlu'nun hakimiyetindeki halka Piroğlu hakkında soru sorulduğunda "Ben de Piroğlu'na muhtacım, Piroğlu'na misafirim" deyip konuşmaktan kaçınmıştır. Çapanoğlu ve
Piroğlu, bölge müfettişinin emriyle Kırşehir'e çağrılmış, bölgede huzursuzluk çıkarmamaları için uyarılmıştır.

Bu şiir Piroğlu - Çapanoğlu atışmasını dile getirir.


Piroğlu - Çapanoğlu

(Piroğlu)
Ben bir Piroğluyum aslanım derdim
Alaylar bağlayıp ordular kurdum
Aşiret beyiyim beratım aldım
Benim kim olduğum bil Çapan Ağa

(Çapanoğlu)
Çapanoğlu derler Bozok elimiz
İstanbul'da söyleniyor namımız
Akdağ yaylağımız Irmak salımız
Benim kim olduğum bil hey Piroğlu

(Piroğlu)
Tavlamızda küheylanlar beslenir
Duldamızda koç yiğitler yaslanır
Kından çıkmaz ise kılıç paslanır
Benim kim olduğum bil Çapan Ağa

(Çapanoğlu)
Ulu kervanlardan bac'ım alırım
Yedi düvele de korku salarım
Alaylar bozarım ordu yararım
Benim kim olduğum bil hey Piroğlu


(Piroğlu)
Piroğlu da eder sen etme telaş
Uğratma yolunu obayı dolaş
Çok kelle keserim ederim traş
Benim kim olduğum bil Çapan Ağa

(Çapanoğlu)

Haddeden geçirir kaddin bükerim
Otuz iki dişlerini çekerim
Bir vuruşta al kanını dökerim
Benim kim olduğum bil hey Piroğlu

EpiLog
08-11-2010, 05:07 PM
Bey Mustafa Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/344)

Yöre: Aksaray

Aksaray ili, Taşpınar köyünün ileri gelenlerinden Ahmet Ağa, kapısında sürüleri yayılan, zengin, yörede hatırı sayılan bir kişi idi.

http://www.nette68.com/ur/4b9108255d.jpg (http://www.nette68.com/ur/4b9108255d.jpg)

Oğlu Mustafa, iyi ata binen, pehlivan yapılı, yiğit, cesur bir delikanlıdır. Bir sonbahar günü İstanbul'a kasaplık sürü götürmüş, koyunları satıp paraları heybeye doldurduğunu gören bazı kişiler, Mustafa'nın yoluna tuzak kurmuşlar, çıkan çatışmada Mustafa, yanındaki çobanlarla birlikte soyguncuları analarından doğduklarına bin pişman etmiş, kaçanların ardısıra Mustafa "Yozlarımı sattım bir heybe sarı lira ile köyüme dönüyorum, göbeğinde atan varsa yoluma çıksın." diye bağırmayı da ihmal etmemiştir.

Atına atlayıp köyüne dönen Mustafa, yöredeki Çerkezlerle arkadaşlık kurmuş, eşkıyalığa başlamış, o günden sonra adı "Çerkez Mustafa, Eşkıya Mustafa, Bey Mustafa" olarak anılmıştır.

Mustafa ve arkadaşları, Kızılırmak üzerindeki Kesikköprüde geçen yolcu ve kervanları defalarca soymuşlar. Köprünün doğusundaki taşlı derede hükümet kuvvetleriyle çatışmaya girerek, bir müfrezeyi yaralamışlardı. Yakalanıp Kırşehir'de birkaç ay hapis yatan Mustafa, Çerkezlerle anlaşmazlığa düşmüş, onlardan ayrılıp köyüne dönmüştür.

Bir düğün dönüşü Uzartık çeşmesinde atını sularken, burada su dolduran Tokrazlı köyünde bir kızı görüp aşık olmuş, kimin nesi olduğunu sormuş. Kızın adı Urhuya (Rukiye) imiş. Kız başka birisine sözlü olmasına rağmen, o da Mustafa'ya aşık olmuş. Aşağıdaki mısralar, Urhuya tarafından söylenmiştir:

Mustafa'mın kekilleri gıvrışır
Delikanlılar Mustafa'yla yarışır
Gel kaçalım kardeşlerim barışır
Alnı top kekilli civan Mustafa'm

Açar bakar kapaklıca aynası
Mustafa'm da bu yerlerin ayvası
Tenasip yaratmış onu Mevlası
Hasretine dayanamam Mustafa'm

Taşpınar'da gece yanar çıralar
Hiç aman vermiyor dini karalar
Varam gidem geçilmiyor dereler
(...) burda al Mustafa'm

Geceleri yatamıyom meraktan
Çulha şalvar zıbın durur bacaktan
Saramadım kuluncundan kucaktan
Aşkın beni del-ediyor Mustafa'm

İbrişimde sarığının sırması
Sicim gibi bıyığının burması
Ne zor imiş hasiretlik çekmesi
Iratma yolları tez gel Mustafa'm

Bir müddet sonra Mustafa kızı kaçırır. Kızın akrabalarının kalabalık olmasından çekinen Mustafa, Urhuya'yı kızkardeşinin evine götürür. Araya komşular girer. İki taraf anlaşırlar ve iki aşığın nikahları kıyılır.

Mustafa'nın üvey anaları Urhuya'ya rahat vermezler. Mustafa'nın evde olmadığı bir gün kardeşleri Urhuya'yı ağlayarak Tokarız'a baba evine götürürler. Bir müddet sonra Urhuya Mustafa'ya gelip beni alsın diye gizlice haber gönderir. Mustafa yanına iki arkadaşını alıp Tokarız köyüne gider. İki arkadaşı köyün çıkışında beklerken, Mustafa Urhuya'yı almak için sözleştikleri yere varır. Haberdar olan Urhuya'nın kardeşleri ve yakınları, Urhuya'yı bir eve kilitleyip bir erkeğe kadın elbisesi giydirirler, kendileri de pusuya yatarlar. Kadın kılığına giren adamı gece karanlığından Urhuya zanneden Mustafa'yı yakalayan kadının kardeşleri, Mustafa'yı götürüp ıssız bir yerde öldüresiye döverler. Öldüğü kanısına varıp ölüsünü yakmak isterler. İçlerinden birisi karşı çıktığı için vazgeçerler.

Ertesi sabah çift sürmeye giden köylüler, onu alkanlar içinde ağır yaralı bulur. Başından ayrılmayan atını da alıp köyüne getirirler. O günün şartları içinde tedavi etmeye çalışırlar. Aldığı yaraların iyi olmaması sonucu Mustafa ölür. Mustafa'nın ölümünü duyan Urhuya da köyün altındaki bir ağaca kendisini asar.

Mustafa'yı öldürenler yakalanır, sürülür, onlar da ailece perişan olurlar. 1875'li yıllarda olduğu söylenen bu olay, yörede büyük üzüntüye neden olmuştur. Halk bu olaya ağıtlar yakarak düğünlerde, toplantılarda "Bey Mustafa" türküsünü dile getirirler.

Ortaköylü mahalli sanatçı Aşık Kör Mustafa'nın sazı ile çalıp söylediği Bey Mustafa Türküsü:

Çamur tutmaz Tokarız'ın bayırı
Yaz gelince göğermez mi çayırı
Sana derim insanların gavuru
Alınan avladı düşmanlar bizi

Evde çıktım bir ceran'ın avına
Zalim düşman sen getirdin oyuna
Buna da can derler kafir sen kıyma
Alınan avladı düşmanlar bizi

Bineydim kır atımın üstüne
Alayıdım martinimi destime
Geleyidin zalim düşman üstüme
Alınan avladı düşmanlar bizi

Tava tava ilacımı pişirin
Etlerimi lime lime deşirin
Belki ölmem bir tabibe düşürün
Alınan avladı düşmanlar bizi

Kestiler dizimi al kanım akar
Oydular gözümü kolumu kırar
Şu benim halim cihanı yakar
Alınan avladı düşmanlar bizi

Koyaklarda kar kalmadı eridi
Düşmanlar da kol kol oldu yürüdü
Bey Mustafa'm şu illerde bir idi
Alınan avladı düşmanlar bizi

Gecenin yarısı tüfek atılır
Bey Mustafam kavgalara tutulur
Zalim düşmanlardan nasıl kurtulur
Alınan avladı düşmanlar bizi

Geceleyin bu iş geldi başıma
Kafir düşmanlar da düşmüş peşime
Felek ağu kattı tatlı aşıma
Alınan avladı düşmanlar bizi

Haçça (Hatice) bacım al atımı bağlasın
Atım kişnedikçe babam ağlasın
Analığın oğlu var beni neylesin
Alınan avladı düşmanlar bizi

Ak odama çıktım inemez oldum
Sağıma soluma dönemez oldum
Çuha şalvarımı giyemez oldum
Alınan avladı düşmanlar bizi

Çok sık biter Taşpınar'ın ormanı
Düşmanlarım yaman yazmış fermanı
Kalkamıyom yok dizimin dermanı
Alınan avladı düşmanlar bizi

Kadir Mevlam bana olsun duacı
Ağıl ağıl satılmamış öğeci
Kırk kama yedim de zehirden acı
Alınan avladı düşmanlar bizi

İbrahim Hakkı Konyalı'nın "Âbideleri ve Kitabeleri İle Niğde, Aksaray ve Ortaköy Tarihi" adlı eserinin üçüncü cildinin 3043-3044 sayfasında yayımladığı Oğuz Demir Tüzün'ün Bey Mustafa Türküsü:

(Mustafa)
Hasan Dağı bu dağların yücesi
Peşimizde insanların cücesi
Çözülmüyor aşk bahrinin hecesi
Yeşil gözlüm hasret fazla sürmesin

(Kız)
Yeşil orman kekliklerin düneği
Arap atı sevdiğimin bineği
Kale gibi Taşpınarda konağı
Kara gözlüm hasret fazla sürmesin

(Mustafa)
Kıratıma binip martinimi alınca
Kınalı ceylanın kayadaki yolunca
Dağ lalesi yaylalarda solunca
Yeşil gözlüm hasret fazla sürmesin

(Kız)
Sürülerin kaplamış ovaları dağları
Namını bilirler Anadolu beyleri
Gönül ferman bilmez yırtar ağları
Kara gözlüm hasret fazla sürmesin

(Mustafa)
Bursa Konya Engür bizim yolumuz
Ele bakar Niğde bizim kolumuz
Anam yoktur nice olur halimiz
Suna boylum hasret fazla sürmesin

(Kız)
Turnalar geçiyor çöllere doğru
Her ana doğurmaz sen gibi yavru
Düşmanın çok olur korusun Tanrı
Kara gözlüm hasret fazla sürmesin

(Mustafa)
Kıratımla ulaştığım yerlerde
Destan oldum bağrı yanık dillerde
Gözüm vardır yen-açılan güllerde
Suna boylum hasret fazla sürmesin

(Kız)
Yiğitlik zorcadır sürdürmez eller
Araya girerler kahbe deniler
Bir şey olur mezarcığım iniler
Kulaç kollum hasret fazla sürmesin

(...)

(Kız)
Yaylalara bakar Uzartık'ın çeşmesi
Gönül tutuşturur aşıkların koşması
Canlar yakar yiğitlerin düşmesi
Kara gözlüm hasret fazla sürmesin

EpiLog
08-11-2010, 05:08 PM
Çingene Kızı (Çeşmenin Başında) (http://net.nette68.com/yazi/343)


Yöre: Aksaray

http://www.nette68.com/ur/b043fa7a24.jpg (http://www.nette68.com/ur/b043fa7a24.jpg)

Delikanlı, Çingene kızına aşık olmuş. Kızı babasından istemiş, vermemişler. Delikanlı yıllarca onlarla birlikte dolaşmış. Bir gün yine kız yüzünden aralarında kavga çıkmış. Delikanlı çingenelerden birini yaralamış. Sonra da orada bulunan bir kısrağa binip, kaçmış. Çingenelerin en kabadayısı da bir ata atlamış, başlamış kovalamaya. Yetişince ateş etmiş. Vuramamış. Delikanlı da ona ateş etmiş, vurmuş. Sonra yine Çingene kızını aramaya başlamış. Bu türküyü o sırada söylemiş.

Kaynak: Evlerinin Önü - Cahit Öztelli

Türkünün Sözleri

Çeşmenin başında söylenen sözler
Beni del'eyledi kaşınan gözler
Öndeki kızlar alttaki gelinler
Hiçbiri benzemez benim yarime

Yaprak gazel olmuş durmuyor dalda
Eller güzel almış bize ne fayda
Bu ayda olmazsa doğacak ayda
Ölürüm de alırım yar seni hey

Aşağıdan gelen ceran avcısı
Ne de pek zorumuş yarin acısı
Selvi Sanem'in küççük bacısı
Ölürüm de alırım yar seni hey

Kaldırma başını dursun dizimde
Arzumanın kaldı ala gözünde
Böyle kaş olur mu Çingen kızında
Ölürüm de alırım yar seni hey

Odasına vardı fincan elinde
Saatin kordonu ince belinde
Ben yari yitirdim Dersim yolunda
Ararım ararım bulamam seni

Varın söyleyin güneşe erken doğmasın
Nazlı yar yoldadır benzi solmasın
Baharın yeli de yare değmesin
Ararım ararım bulamıyorum

Arayı arayı da yaylada buldum
Dolanı dolanı da köyüne vardım
Ararım ararım bulamıyorum

Seyyit Küçükbezirci

EpiLog
08-11-2010, 05:10 PM
İlhan Bey Dedikleri Oldu Bir Paşa (http://net.nette68.com/yazi/342)

Yöre: Aksaray

1...... Savaşı sonunda, Fransızlar Güney illerimizi ellerine geçirmek için asker çıkardılar. Halk, çeteler kurarak düşmana karşı çıktı. Maraş ve Gaziantep halkı kahramanca savundu yurtlarını. Bu savaşlar sırasında İlhan Bey, Molla Bey çetelerinin başında, ölümü hiçe sayarak döğüştüler. Kürt Uşağı aşireti de çok yardımlarda bulundu. Ankara Hükümeti bu bölgeye çeteleri yönetmek için Kılıç Ali'yi gönderdi. Cumhuriyet Döneminde de önemli hizmetleri olan Ali Kılıç, komutan durumundaydı. Bu savaşların olaylarını, kahramanlarını halk, türküleriyle dile getirdi.

Ama aydın bir sanatçı bu savaşların destanını hala yazmadı. Bu savaşların epeyce türküleri vardır.

Kaynak: Evlerinin Önü - Cahit Öztelli


Türkünün Sözleri

İlhan Bey dedikleri de oldu bir paşa
Nüfuzu geçiyor dağlara taşa
Ben de imdat gidiyom Koca Maraş'a
Yetiş Kürt Uşağı Antep yanıyor

Dağların aslanı İlhan Bey gelsin
Anneler de böyle yavru doğursun

Mulla'nın altında doru kadana
Fransız kurşunu geçmez adama
Yetiş Kürt Uşağı Antep yanıyor

Dağların aslanı İlhan Bey gelsin
Anneler de böyle yavru doğursun

Netmeli de benim ağam netmeli
Tomatiğe fişekleri itmeli
Almalı cepheyi hücum etmeli
Yetiş Kürt Uşağı Antep yanıyor

Dağların aslanı İlhan Bey gelsin
Anneler de böyle yavru doğursun

Bizde de soydular çulu çuvalı
Böyle de oldu mu ..... duralı
Soramadım çete Mulla'm nereli
Yetiş Kürt Uşağı Antep yanıyor

Dağların aslanı İlhan Bey gelsin
Anneler de böyle yavru doğursun

Ali Kılıç der ki İlhan Bey'i göreyim
İki kızım var birini vereyim
Yetiş Kürt Uşağı Antep yanıyor

Dağların aslanı İlhan Bey gelsin
Anneler de böyle yavru doğursun

EpiLog
08-31-2010, 06:33 PM
Hayladı Da Yusuf Oğlan Hayladı Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/311)
Yöre: Niğde (AKSARAY/ORTAKÖY)

1940'lı yıllarda Şereflikoçhisar'ın Dadılar Köyünde Nuh adında bir eşkiya varmış. Nuh'un astığı, astık,kestiği kestik, hırsız, ırz düşmanı birisiymiş. Her köyde adamı varmış, adamları köylerden öküz koyun gibi malları çalar Nuh'a verir, geri kurtarmak içinde haraç verirlermiş.

Şereflikoçhisar ile Ortaköy'ün köyleri bir birine çok yakındır. Bizim köyde Nuh'un kolculuğunu yapan Ortaköy'ün Satansarı köyünden gelen Aptal Nafiz adıyla tanınan birisi de bizim köyün malını Nuh'a verirmiş. Babamdan çok korktuğu için ve muhtar olduğu için babamın öküzlerini veremezmiş. Babam birgün Nuh ile karşılaşır.

- Ulan Çolak Ali senin öküzlerden vergimizi alamadık neden der.
Babam da gırgırına:
- Köyün Kılıbaş Mevkiinde sizin aşağı ve yukarı yolunuz üzerinde 20'şer dönüm 2 tane tarlam var. Öküzler orda yayılır götür der.

Nuh bir gün babamın öküzlerini çalıp giderken öküzün biri bizim köyün arazisini geçerken duraklamış. Nuh varıp öküzün sırtına vurunca öküz bir çifte atmış Nuh olduğu yere düşüp bayılmış. Öküzler dönüp gelmişler bir daha da götürememiş.

Nuh'un bu kötü huyları devam ederken Ortaköy'ün Gökler köyünden evli bir kadını gözüne kestirmiş, oysa Nuh kendisi de evliymiş. Göklerköyü halkı durumu bildiği için kadına göz kulak oluyorlarmış. Nuh, Keziban ismindeki bu kadını kaçırabilmek için 2 yıl Gökler köyüne sık sık uğramış fakat fırsat bulamamış.

Bir ara Keziban'ın kocası Abdurrahman, birisini vurarak hapse düşmüş. Köylü yine Keziban'ı koruyormuş. Bir yaz günü köylü yabana iş görmeye çekilirken Keziban'ın kocası Abdurrahman'ın amcasının oğlu Hüseyin'e silah vererek Kezibanı beklemesini söylemiş. Yanında iki kadın ve Keziban'ın tarlada çalışmaya giden kayınbiraderinin çocuğunu da bırakmışlar.

Nuh bizim köyden Hacı Niyazi, kendi köyü Dadılar'dan öksüz dede ve 2 kişi daha yanına alarak bir yaz günü halk bağda, tarlada çalışırken köyü basar Hüseyin'i bağlayıp kadınlarında çok çaba sarfedilmesine rağmen Keziban'ı kaçırırlar.

Babam dahil Ortaköy'ün ve Ş. Koçhisar'ın köylerinin muhtarları Nuh'u Ankara'ya şikayet etmiş. Bir binbaşı gelerek, muhtarlardan ve halktan aldığı bilgiler üzerine Nuh'u mahkemeye vermiş. Daha sonra Nuh Ankara'ya mahkemeye giderken kamyondan düşerek ölür. Nuh'un ölümünden sonra Keziban'ı, kaçırdıklarında yardımcılık yapan öksüz dede alır. Keziban hala sağ ve Ortaköy'ün Yenimahalle de oturur. Keziban'ın eski kocası Abdurrahman daha sonra başkasıyla evlenmiş o da Yenimahalle'de oturur.

Nuh'un Keziban'ı kaçırması üzerine bizim köyden dayımın kızı Kara Fadime bu türküyü yakar. Olay başka köylerde olmasına rağmen türkü bizim köyde yakılıp yayılmış. Dayımın kızı Kara Fadime Ortaköy'ün karşı mahallesinde ikamet eder.

Türkünün öyküsü Cihan Emel Demiryürek, Ali Demiryürek ve Ayşe Ateş'den derlenmiştir. Türküyü yakan Fadime Koyuncu'dur.

Kaynak: Öyküleriyle Halk Türküleri (Notalı) - Hamdi Tanses

Türkünün Sözleri

Hayladı da Yusuf oğlan hayladı
Kaynım karısının çocuğu ağladı
Emmioğlu bozbelleri boyladı
Dağme dayım dağme çoktur kederim
Avrat üstü imiş benim kaderim

Bilal'ların bahçasında gül ireyhan ekili
Top top olmuştu Keziban'ın kekili
Hüseyin oğlan da şu odanın vekili
Dağme dayım dağme çoğtur kederim
Avrat üstü imiş benim kaderim

Yokardan da doğar ikindinin günü
N'ettin Kezibanım al fike donu
Allah versin Hapistane ömürü
Dağme dayım dağme çoktur kederim
Avrat üstü imiş benim kaderim

Kapınıza kara kilit astılar
Gece kollayıp gündüz bastılar
Hapisteki nazlı yari bana kestiler
Dağme dayım dağme çoktur kederim
Avrat üstü imiş benim kaderim

Göler (Gökler) ile Dadılar'ın arası
Arasına da bozdumanlar durası
İyci oldumu Keziban'ın yarası
Dağme dayım dağme çoktur kederim
Avrat üstü imiş benim kaderim

Melek bacım dedim sıktım kolundan
Aşamadım şu Musluğun belinden
Dayım beni kurtar Nuh'un elinden
Dağme dayım dağme çoktur kederim
Avrat üstü imiş benim kaderim

Ortaköy yolunu arşınlamalı
Gelen atlıları karşılamalı
Hiç durmada koca Nuh'u kurşunlamalı
Dağme dayım dağme çoktur kederim
Avrat üstü imiş benim kaderim

Fadime Koyuncu - Niğde

EpiLog
08-31-2010, 06:36 PM
Çamlığın Başında Tüter Bir Tütün Türküsünün Hikayesi (ZİYA'NIN TÜRKÜSÜ) (http://net.nette68.com/yazi/310)

Yöre: Yozgat

"At Üstünde Kuşlar Gibi Dönen Yar
Gendi gidip ehbabları kalan yar" nakaratıyla söylenen Ziya Türküsünün Hikayesi şöyledir;

http://www.nette68.com/ur/6d4cbff8ec.jpg (http://www.nette68.com/ur/6d4cbff8ec.jpg)

Ziya yakışıklı bir delikanlıdır. Yozgat'ın Karacalar Köyündendir.
Aynı köyden Fikriye adlı kızı sever ve nişanlanır. Fikriye'nin babası Karacalar Köyü imamı Ali Hocadır. Ali Hoca Kızıltepe Köyüne imam olur. Ziya sık sık nişanlısını görmeye at sırtında gider. İki tarafta birbirini oldukça sevmektedir. Ziya bir gün ekin sularken üşütmüş ve karın ağrısından şikayet etmektedir. Doktora gider ama fayda bulamaz, bir hafta içinde ölür. Bir başka söylentiye göre, Ziya Bey yakışıklı, at düşkünü, çok iyi atan binen, iyi cirit oynayan bir yiğittir. İki köy arasında oynanan ciritte attan düşer orada ölür. Fikriye, nişanlısının ani ölümü karşısında duyduğu acıyı ve kederi şiire döker böylece Ziya Türküsü ortaya çıkar. Ağıtın tamamı 30 kıtadır. Yozgat'ta çok sevilen ve söylenen bir türküdür.


ZİYA TÜRKÜSÜ

(Fikriye'nin Söylediği Şekliyle)

Çamlığın başında tüter bir tütün;
Acı gormiyenin yürüğü bütün
Ziya'nın atını pazara tutun
Gelen geçen Ziyam ölmüş desinler.

At üstünde guşlar gibi dönen yar,
Gendi gidip ehbabları yanan yar.

Benim yarim yaylalarda oturur
Ak elini soğuk suya batırır
Demedim mi yarim ben sana
Çok muhabbet tez ayrılık getirir.

At üstünde guşlar gibi dönen yar,
Gendi gidip ehbabları yanan yar.

Ham meyveyi koparttılar dalından
Ayırdılar beni nalı yerimden
Demedimmi nazlı yarim ben sana
Çok muhabbet tez ayrılık getirir.

At üstünde guşlar gibi dönen yar,
Gendi gidip ehbabları yanan yar.

EpiLog
08-31-2010, 06:38 PM
Acı Doktor (Bak Bebeğe) Türküsünün hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/309)

Yöre: Kahramanmaraş/Afşin

http://www.nette68.com/ur/5ba65f59ef.jpg (http://www.nette68.com/ur/5ba65f59ef.jpg)

Emrah; Mahzuni Şerif 'in ikinci hanımı Suna'dan doğma en büyük oğludur. 1964 yılında Hacıbektaş'da Sefer Ulutaşlar'dan Bahriye Hanımın evinde .....ya geldi. O ev bugünde olduğu gibi duruyor.
Emrah dördüncü ayını doldurduğunda Mahzuni, Hacıbektaş'tan Berçenek köyü'ne geldi ve ardından askere gitti. Mahzuni askerdeyken hanımı Suna oğulları Emrah ile birlikte Zeynel (Mahzuni'nin Babası) amcamlarda kaldılar.
Emrah bakımlı, temiz giyimli, uysal ve beyaz tenli bir çocuktu. Onu köyde kucağına alıp sevip öpmeyen kalmazdı. Birgün Emrah hastanıp ateşler için de kaldı. Biz onu hayvanlarla, o zamanlar iki Çocuk Doktorunun bulunduğu Elbistan'a yetişdirdik. Doktor tarafından hiçte iyi karşılanmamıştık.
Bu olayı tabiki mektupla askerdeki Mahzuni'ye bildirdik. İşte tüm Türkiye'nin tanıdığı ''Acı doktor bak bebeğe / Berçenekten yaya geldim'' türküsü o günkü olaya aittir.


Acı Doktor (Bak Bebeğe)

Berçenek'ten yaya geldim
Amman doktor bak bebeğe
Beşiğini elden aldım
Yandım doktor bak bebeğe

Yıkık yuvam kara yasta
Yalvarırım eşe dosta
Annesi bebekten hasta
Amman doktor bak bebeğe

Kuru soğan yağsız aşım
Yırtık bağrım açık başım
Bir şey değil vatandaşım
Amman doktor bak bebeğe

Allah için bir merhem çal
Öldürür beni bu vebal
Param yok ceketimi al
Amman doktor bak bebeğe

Mahzuni Şerif çobandır
Meskenim dumanlı dağdır
Bebektir amma insandır
Amman doktor bak bebeğe

EpiLog
08-31-2010, 06:41 PM
Yemen Ağıdı (Burası Muş’tur Türküsü) (http://net.nette68.com/yazi/257)

Yöre: Muş

Osmanlı Yemen topraklarını ülkesine kattıktan sonra buradaki hükümranlığını sürdürmek için çok şehit vermiştir. Yemen merkezden uzak olsa da kutsal toprakları elde tutma uğruna bir çok şehit verilmiştir.

http://www.nette68.com/r/6606f556264f3.jpg (http://www.nette68.com/r/6606f556264f3.jpg)

Müslüman toprağı olmasına karşın, Yemen İngilizlerle işbirliğine giderek Osmanlıya karşı savaş açmıştır. Beş cephe de birden çarpışan Osmanlı kuvvetleri Anadolu’dan asker sevki yapmaktadır. Çarpışmalar o kadar, şiddetli olmaktadır ki aileler Yemen’e cepheye giden evlatlarının artık geri dönmeyeceğini bilmektedirler.

Bir çok aile cepheye gönderdikleri çocuklarından bir daha haber alamamışlardır. Hatta bazı askerler yıllar sonra savaş bitse de bu topraklardan geriye dönememişler, sağ kalabilenler orada yaşamlarını devam ettirmişlerdir. Bu acıyla Yemen Türküsü o devirlerde halkın dilinden düşmemiş etkilerini ve izlerini günümüze kadar bu türküyle taşımıştır.

Türkü Sözleri

Havada bulut yok bu ne dumandır.
Mahlede ölü yok bu ne figandır.
Ana ben ölmedim bu ne şivandır

Aho yemendir gülü çemendir
Giden gelmiyor acep nedendir.
BURASI HUŞTUR YOLU YOKUŞTUR
GİDEN GELMİYOR ACEP NEDENDİR

Kışlanın ardında redif sesi var
Bakın çantasına acep nesi var
Bir çift kundurası bir al fesi var.

Kışlanın önünde üç ağaç incir
Kolumda kelepçe boynumda zincir
Zincirin yerleri ne yaman sancır

Kışlanın önünde sıra söğütler
Zabitler oturmuş asker öğütler
Yemene gidecek bu koç yiğitler

Kışlanın ardını duman bağladı
Analar babalar kara bağladı
Yemene gidene herkes ağladı.

Kışlanın ardında yüzüyor kazlar
Ayağım ağrıyor yüreğim sızlar
Yemene gidene ağlıyor kızlar.

Aho yemendir gülü çemendir
Giden gelmiyor acep nedendir.

Kışlanın ardında bir kırık testi
Askerin üstüne sam yeli esti
Gelinlik tazeler umudu kesti.

Aho yemendir gülü çemendir
Giden gelmiyor acep nedendir

Düriye Keskin

EpiLog
08-31-2010, 07:00 PM
Yandım Hudey Türküsünün Hikayesi (Türkmen Gelini) (http://net.nette68.com/yazi/256)

Yöre: Erzincan

http://www.nette68.com/r/66046dc1be6f1.jpg (http://www.nette68.com/r/66046dc1be6f1.jpg)

Seferberlik yıllarında askere alınanlar, ya çok uzun yılar sonra döner, yada hiç dönmezlermiş. Hele bu gidilen yer Yemen ise, geri dönme ihtimali hemen hemen hiç olmazmış.Çünkü gidenlerin çok azı sağ olarak geri dönüyormuş. Erzincan’dan bir delikanlı, uzun yıllar sevdiği kızla nihayet evlenir.Gelinle bir hafta bile birlikte kalmadan,askere alınarak yemene gönderilir. Bunun üzerine hem gelin, hem de kendisi çok üzülür, ama; Çare yoktur, vatan hizmetine gidilecektir.

Askere giden delikanlıdan uzun bir zaman haber alınamaz. Bunun üzerine kendisinin öldüğüne kanaat getirilir. Bir süre sonrada bu delikanlının babası,oğlunun hanımını, yani gelinini kendisiyle evlenmeye ikna eder ve geliniyle evlenir.
Aradan birkaç sene geçer. Delikanlı bin bir türlü meşakkat!ten sonra askerliğini bitirerek Erzincan'a döner, köyüne gider. Evine varır ki, hanımı ev damında hamur yoğuruyor. Hanımı kendisini görünce şaşkınlık geçirir ve ağlamaya başlar. Delikanlı hanımına, sevineceği yerde neden ağladığını sorar. Hanımı iki gözü iki çeşme,durumu olduğu gibi delikanlıya anlatır. Delikanlı bu durum karşısında, beyninden vurulmuşa döner. Delikanlının başına gelenlere köy halkı da çok üzülür. Bu acıklı durumu;Delikanlının ağzından, aşağıdaki türkü ile dile getirirler.

Türkü Sözleri

Ev damına girdim aney,yandım hudey diley diley
Elleri hamur.
Gözünden akıyor bir sulu yağmur oy
Baba nerden aldın aney yandım hudey diley diley
Sen bu gelini

Odasına girdim kahve büşürür oy
Kınalı parmaklar aney yandım hudey diley diley
Fincan düşürür
Seni gören aşık aklın şaşurur oy
Baba nerden aldın aney, yandım hudey diley diley
Sen bu gelini

Odasına girdim namaz’a durmuş oy
Kaşları gözleri aney, yandım hudey diley diley
Kendine uymuş
Seni gören aşık aklın şaşurmuş oy
Baba nerden aldın aney, yandım hudey diley diley
Sen bu gelini

Keten köynek giymiş yakası nazük oy
Koluna yapturdum aney, yandım hudey diley diley
Altun bilezük
Öpmeye kıyamam sevmeye yazuk oy
Baba nerden aldın aney, yandım hudey diley diley
Sen bu gelini

Bacasından çıkmış ayvanın dal’ı oy
Yüzüne de vurmuş aney,yandım hudey diley diley
Yazmanın alı
İşte görünüyor .....nın halı oy
Baba nerden aldın aney, yandım hudey diley diley
Sen bu gelini
Elleri kınalı aney, Yandım hudey dily diley
Taze gelini

EpiLog
08-31-2010, 07:01 PM
Kesik Çayır Biçilirmi Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/245)

Yöre: Konya

Meram bağları, Meram çayırları tanıktır, böylesi yiğit her anaya kısmet olmaz. İnadına mertti, inadına yiğit, inadına yağızdı.

http://www.nette68.com/ur/3a3f8506ce.jpg (http://www.nette68.com/ur/3a3f8506ce.jpg)

Konya'nın valisi o yıl Meram'da otururdu hep. Meram o zamanlar da en saygıdeğer yeriydi şehrin, Mevlevi dedeleri Meram'daydı, çelebiler hepten Meram'daydı. Ve Vali paşanın yâveri, genç yâveri Meram'dan çok az inerdi Konya'ya. Bütün oralar bu genç adamı, o da bütün oraları tanırdı, iyi tanırdı.

Yâver, fesini sola doğru devirdi. Güz demiydi. Serindi ama o yanıyordu. Korkmuyordu. Oysa Kocamış bir gece yollara düşmüştü "Dutlu"dan Meram'a doğru, akşam namazından sonra. Korkmuyordu.

"Sırtıma sepken yağıyor."
"Yanuben yorgun gelirim."

demiş elin oğlu zamanında. Yâver işte bu hâl idi. Konya severdi bu delikanlıyı; O da Konya'yı. Ama Konya'dan daha çok sevdiği bir şey bir kişi, bir hatun kişi vardı. Meram'a ilk zamanlar sık gelirdi. Aslı Konaya'lı değildi.

Sevdiceği bir Mevlevî çelebisinin kızıydı. Düşünün, Allah etmesin dile düşerlerse ötesi yoktu bu işin. Allah etmesin dile düşerlerse, Musalla mezarlığında selviler hüzzam makamından bir şarkıyla başlayıverirlerdi. Allah etmesin, gençti. Konya'nın delikanlısı zaten pek hayır okumuyordu adının üstüne. Allah etmesin. Ama yine de kotkmuyordu işte.

Sevdiceği bir Mevlevî çelebisinin kızıydı. Gelirken- giderken bir şeyler olmuştu. Bir şeyler olmuştu çünkü. Loraslarından kalkan ebabil kuşları, kanatlarında "Günaydınlar" getirdilerdi bir gün. Ebabil kuşlarının gözleri kahverengiydi, sol ellerinin üstünde bir "Ben" vardı ebabil kuşlarının.

Bu gece onunla buluşacaktı. İlk buluşmaları değildi bu şüphesiz. Ama Meram'ın o ördekbaşı ve şili çayırları o "incecik" çayırları tanık olsun ki en mutlusuna gidiyordu buluşmalarının.

Yâver fesini sol yana devirdi ve bıyıklarını burdu. Eli-ayağı yanıyor gibiydi. Kerpiç duvarı aşmıya çalıştı. Ceketi tozlandı, aldırmadı, hemen şöyle silkiverdi eliyle, ince çayırlar ayağına dolaştılar aldırmadı.

Çelebi kızı, Zerdalinin altına vardı. Gözleri apaydınlıktı, kahverengiydi.
Yâver yanına gelince, oturuverirdi çayırların üstüne. Yâver o cesaretsiz elleriyle çelebi kızın elini tutacak oldu, edemedi. Oturdu.

Konya pul pul dirildi gözbebeklerine. Yalnız Konya değil .....lar onundu. Anasını hatırladı, bir zaman sonra, memleketini hatırladı, sonra kalkıp gitmek istedi, niye istedi bilmem, gidemedi.Oturdu.

Derken efendim sekiz iklimden ipil ipil bir batı rüzgarının seranadı başladı. Kız konuşuyordu. Çelebi kızı. Derken efendim, Dere tarafından bir bülbülü vurdular, ne hacetti, kız konuşuyordu, yâver öldü öldü dirildi.

Konuştular. Kızın elleri yâverin ellerinde serindi. Uzun uzun konuştular. Aşktı bu dost. Sevgiydi. Ne Konya vardı önlerinde, ne zerdali ağaçları, Ne Meram, ne paşa, ne çayırlar ve ne de sekiz taraflarından sekiz kara binayla onları gözetleyen sekiz Konya uşağı.

Derken efendim, yâver "Haydi hoşçakalasız" diyecekti, diyemedi. Derken efendim sekiz karabina sekiz kurşun kuştu yâverin suratına. Derken efendim, yâver "gidem" dedi, gidemedi. Önce sallandı sağ ayağının üzerinde üç kez. Sonra sa yanına devrildi. Kıpırdayamadı bile. Sekiz Konya delikanlısı için sanki bir şey olmamıştı. Dere yöresine doğru "Konyalı" yı çağıraraktan yürüdüler.

Sabah yakındı. Çelebi kızı ölü sevgilinin üstüne eğildi. Öylece kaldı.
Gün ışığında ölü yâveri ve çelebi kızını "incecik" çayırların üstünde buldular.
Paşa, vali paşa, yâverin anasına yanık künyesini gönderdi yarıntesi günü.

"İnce çayır biçilir mi
Sular ayaz içilir mi
Bana yardan vaz geç derler
Yâr tat'lolur geçilir mi"

Sonra arkasından, mezar taşı olsun garibin diye bu türküyü yakıverdiler. "İnce çayır biçilir mi?" Biçtiler bile.

"Aman ben yandım, paşam ben yandım,
Ellerin köyünde vuruldum kaldım."


Türkü sözleri

Kesik Çayır Biçilir Mi
Soğuk Sular İçilir Mi
Bana Yardan Geçti Derler
Seven Yardan Geçilir Mi

Aman Desinler Desinler
Şeker Yesinler
Şu Kız Şu Oğlana
Yanmış Desinler

Ankara'nın Tren Yolu
Gahi Eğri Gahi Doğru
Canım Benim Anadolu
Gideyim Mi Senden Gayrı

Aman Ben Yandım
Yandım Yandım Yandım
Ellerin Memleketinde
Eylendim Kaldım

EpiLog
09-22-2010, 02:00 PM
Aksaray Develisi Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/255)


Yöre: Aksaray

1900'lerde, Temmuz güneşinin Anadolu'yu yakıp kavurduğu günlerde, Konya 'ya yakın köylerden birindeyiz. Bir evin temelleri yeni bitmek üzere. İri yan bir adam koca elleriyle güneşe inat, koca koca taşlan yontup, temeli yükseltmek için ha bire çalışmakla meşgul. Bir yandan da çamur isteyip, amelelere daha sıkı çalışmalarını tembih ediyor. Dört beş amele, bir ustaya çamur ve taş yetiştirmekte güçlük çekiyorlar. Etraf an kovanı gibi. Taş ve çekicin işlemenin ve işlenmenin verdiği hazla çıkardıkları ses, dalga dalga çevreye yayılıyor. İri yan koca elli adam bir terini siliyor, bir temele taş koyuyorken, gözü tulumbanın başında, su içme bahanesiyle oyalan ameleye takılır. Gümbür gümbür bir ses ile amelenin yüreğini oynatır. Amele hemen küreğini alıp çamur karıştırırken, ''Ne sert bir adam'' diye düşünür.

Oysa bilmez ki, kaba saba adam diye tasvir ettiği kişi ne kadar ince ruhludur!..

Oysa bilmez ki, taş kıran kerpiç kesen o eller, kanun üzerinde dolaşırken, al yazmalı körpecik köylü kızının kınalı narin ellerinden farksız olduğunu!..

Nerden bilsin ki o koca elli adamın Gökmen Hasan Hüseyin Ağa olduğunu. Nerden bilsin ki, Gökmen Hasan Hüseyin Ağa'nın Konya'da namı olduğunu, Konya oturaklarının değişmez siması olduğunu.

Ve yine bilmez ki, geleli daha birkaç gün olmasına rağmen, yüreğinin sıla hasretiyle çarptığını. Konya'yı, tozlu Aksinne'sini.

Külahçı sokağının karşısındaki alçacık da köhne kerpiç evini.

Muhabbetin pervasızca sunulduğu, günlerin haftaların kısaldığı Konya oturaklarını, "Şabab oğlan" türküsünü, ihvanını, yaranını özlediğini, kanun tellerin nağme olup gezinmeyi arzu ettiğini nerden bilsin ki?!..

O koca elli adam, Gökmen Hasan Hüseyin Ağa, bir yandan terini siliyor, bir yandan yonttuğu taşı itina ile yerine yerleştiriyor.

Taş yontarken çekicin çıkardığı ses sanki akşam yakacağı türkünün, dillerden düşmeyecek türkünün, çığ çığlık habercisi idiler.

Derken, güneş kızgınlığını yitirip gece ülkesine yolculuğunu hızlandırınca, işi bırakırlar.

O koca elli, ruhu kanun telinde dolaşan adam, Gökmen Hasan Hüseyin Ağa, bulgur aşını yedikten sonra bir 'Kalıp carası' yakar.

Başını aktaşa koyar, uzanır. Sigara dumanının adında Emmiler türküsü yankılanırken uyuya kalır.

Rüyasında yaranı, kadınlar pazarında bir ara bekçilik yapan ''Gavur İmam'ı'' görür. Asıl adı Hüseyin olan Gavur İmam, o sıralar bir camide imamlık yapmaktadır. Her günkü gibi yatsı namazını kıldırıp, caminin kapısını kilitlemiş, başında sarığı, sırtında cüppesi, elinde şak şak tespih ile ağır ağır evine giderken birden irkilir!. Kulak kabartır?! Bir saz dövünmektedir uzaktan!.. Gavur İmam olduğu yere mıhlanır. Bir süre evi dinler. Evet! Evet! Artık şüphesi kalmamıştır, bir oturaktır bu. Olanca haşmetiyle dışarıya taşan ahenk onu cezbeder, eli gayri ihtiyari kapının tokmağına gider. O da ne?!.. Kapı açıktır, dalar. Bu bir bağ evidir. Daha iyi duyabilmek için, gider, pencerenin altına çöker. Şuh zil sesleri arasında, yanık yanık türkü söyleyen Gökmen Hasan Hüseyin Ağa'yı tanır;

Eremedim vefasına .....nın
Bülbül konmuş sarayına Konya'nın

Bunu duyan Gavur İmam, artık dayanamaz, kapıyı tıklatır, kapı açılır, içeri girer. Bir oturak kadını zarif, kıvrak hareketlerle, ayaklan adeta yere basmamacasına zil dövmektedir. Dem, nargile ve ahenk birbirlerine sinmiş; içeriyi tatlı bir sarhoşluk kaplamıştı. Gavur İmam, hemen kapının yanına çöktü ve terbiyeli sesiyle dövünmeye başladı;

Eremedim vefasına .....nın
Bülbül konmuş sarayına Konya'nın;

derken herkes onu fark etti. Başında sarık, sırtında cüppeyle onu görünce şaşırdılar, fakat şaşkınlıktan kısa sürdü; tanımışlardı.

Hoşgörüsü ve muhabbet ehli olmasıyla tanınan Gavur İmam'dı. Türkü bitti, ara verdiler.

Oyuncu kadın boşalan kadehleri testideki kaçak rakıyla tazeledikten soma, bir kadeh de Gavur İmam'a uzattı. Gavur İmam içmedi. O muhabbetten, zaten sarhoşlamıştı. Bunun üzerine oyuncu kadın, eline koca bir döğme gümüş tabaka alarak sigara sardı ve meclistekilere tek tek ikram ederek yaktı.

Saatler çabucak geçmişti. Ortalık ağarmaya başlayınca, Gavur İmam'ın aklı başına geldi. Bir süre düşündü, soma ani bir kararla sırtından cüppesini, başından sarığını ve saltasının cebinden camiinin anahtarını çıkarıp, kendisine kapıyı açan gencin eline verdi ve kulağına şöyle fısıldadı;

''Bunları camiye götür, cemaatten birine ver, Gavur İmam artık gelmeyecek, Eremedim vefasına .....nın türküsünü çağıracak de!''

Gökmen Hasan Hüseyin Ağa yatsı ezanlarıyla uyandı. Kendini hala oturakta zannediyordu. Fakat yüzüne çarpan serin yel, ona rüya gördüğünü hatırlattı. O ne biçim rüyaydı öyle? Hem öyle bir türküsü de yoktu. İçinden yakılmamış türküyü okumak geldi, salıverdi sesini;

Eremedim vefasına .....nın
Bülbül konmuş sarayına Konya'nın

Aksaray'dan Bakırtolu'na yol gider
Sürmelenmiş ela gözlü yol gider

Uzamışsın hay sevdiğim dal gibi
Gelip geçen selam vermen el gibi

Beyler besler merrak için tazıyı
Kadir mevlam böyle yazmış yazıyı

Devem yüksek atamadım urganı
Susadıkça ver ağzıma gerdanı

Saçım uzun ben saçımı tararım
Var mı benim Konyalıya zararım

Ağzından dökülen sözlere kendisi de şaşırdı. Tuhaf duygular içindeydi. Bir an ürperdi. Kalktı, yatmak üzere ahır sekisine doğru yollandı. Döşeğini serdi, soyundu, yattı ve uyudu.

Bu gün Hacı Fettah Mezarlığında uyuyan Gökmen Hasan Hüseyin Ağa'nın bu türküsü, yıllarca dillerden düşmemiş, oturak alemlerinin baş köşesine oturtulmuş, sazların iniltisinde nağmeleri dolanmış, sıla hasreti, yar hasreti çekenlerin, .....nın vefasına eremeyenlerin gönlünde günümüze kadar ulaşmıştır.

Kaynak Kişiler: Mazhar Sakman; Hüseyin Çağıllar
Kalıp cağara: Eskiden hazır sigaraya verilen İsim
Seki : Konya köy evlerinde ahırın yanındaki büyük oda

EpiLog
09-22-2010, 02:01 PM
Burçak Tarlası Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/254)

Yöre : Yozgat

Yozgat'ın köylerinden birinden bir genç askere çağrılır, İstanbul'a sevkedilir. Yozgatlı genç, yakışıklı bir Anadolu çocuğudur.İstanbul'da hafta iznini geçirdiği sıralarda, genç bir kızla karşılaşır, kızın da ilgisini çeker.Niksarlı kızın kendisine ilgi duyduğunu farkeder ve onunla tanışır.Gel zaman git zaman genç, kızın hem kendisini sevdiğini hem de kızın ailesinin zengin olduğunu hemen anlar. Konuşmalar ilerledikçe kendisinin de zengin olduğunu, çiftliklerinin, sürülerinin, arazilerinin olduğunu mütevazi bir şekilde dile getirir.Kız da,zengin bir kocaya varmak istediğinden ve şehir hayatında yetiştiğinden "çiftlik hayatının ona bir peri masalı" gibi geldiğinden bu yalanlara çabucak kanar.
Gel zaman git zaman, iki gönül birleşir. Kız babasını oğlan da,şehirli gelin istemeyen anasını ikna eder.En sonunda İstanbul'da düğün edili ve kız delikanlı ile beraber, zengin ümitler ve yaldızlı hayallerle, uzun bir yolculuktan sonra Yozgat'a, oradan da köye varır...Yolda delikanlı, "Şu kadar tarlam var.Elini sıcak sudan soğuk suya sokmuyacam" gibisinden yalanlarına devam etmiştir. Ancak zengin kız, duvarı tezekli, iki gözlü, toprak bir evin karanlık odasına gelince gerçeğin sert ve acımasız yüzüyle karşılaşır. Ama gönül vermiştir delikanlıya, sevmiştir...Evliliğine karşı çıkan babasınına da karşı çıkmış,oğlanla evlenmiştir. Geri dönmek olmaz.

Nihayet ertesi gün olur.Genç kız,uyurken kaynanası gelir ve onu uyandırır.Şaşkındır...Daha hava aydınlanmamışken,kaynanasının kendisini uyandırıp "Hadi tarlaya" demesi ona garip gelmiştir....
Şaşkınlığını attıktan sonra diğer bir acı gerçeği anlar.Köylerde,evin tüm bireyleri çalışmaktadır.Kadınlar tarlada ot biçmeye,erkekler çift sürmeye,çocuklar davar gütmeye gitmektedir.Çaresiz kaderine boyun eğer ve burçak tarlasına gitmeye başlar.

Artık önünde yeni bir hayat vardır,genç gelinin...Bu hayatı sözlere döker ve türkü olup dilden dile dolaşır...Hakkında halk oyunları düzülür...


Türkünün Sözleri

Sabahınan kalktım sütü pişirdim
Sütün kaymağını yar yar yere daşırdım
Kaynanamdan korktum aklım şaşırdım

Aman da kızlar ne zor imiş burçak yolması
Burçak tarlasında yar yar gelin olması.
Eğdirme fesini yavrum, kalkar giderim
Evini başına yandım yıkar da giderim.

Sabahınan kalktım ezan da sesi var
Ezan sesi değil de yar yar burçak yası var
Sorun şu deyusa yar yar, kaç tarlası var

Aman da kızlar ne zor imiş burçak yolması
Burçak tarlasında yar yar gelin olması.
Eğdirme fesini yavrum, kalkar giderim
Evini başına yandım yıkar da giderim.

Elimi salladım değdi dikene
İlahi kaynana ömrün tükene
İntizar ederim burçak ekene

Aman da kızlar ne zor imiş burçak yolması
Burçak tarlasında yar yar gelin olması.
Eğdirme fesini yavrum, kalkar giderim
Evini başına yandım yıkar da giderim.

Elimin kınasın ezdirmediler
Gözümün sürmesin süzdürmediler
Burçak tarlasında gezdirmediler.

Hazırlayan ve kaleme alan : Eren Fehmi EROĞLU

EpiLog
09-22-2010, 02:02 PM
Aşan Bilir Karlı Dağın Ardını(Telli Senem İle Yazıcı Oğlu Osman Ağa) (http://net.nette68.com/yazi/253)


Yöresi :Sivas/Divriği

http://www.nette68.com/r/66001874e8056.jpg (http://www.nette68.com/r/66001874e8056.jpg)

Her biri bilinmez bir mezar şimdi.Mezar taşları ürpertir,ürkütür insanı.Ama beni,o hassas melteme bile dayanamayacak kadar hafif vucutları,yüreklerinin çektikleri,katlandıkları ve yaşadıkları dillere destan, ateş dolu, acı dolu hayatları daha çok ürpertmiştir hep.Mezar taşlarından daha fazla.“Sen ne güzel bulursun gezsen Anadolu’yu” demiş ozan.Demişya! Ne yürekten demiş,ne Doğru demiş.Anadolum benim.Günde bin güzellik görüp, birine vurulduğumuz.Gam ile dert ile yogrulduğumuz.Gök gözlü,güneş yüzlü,derin sözlü,yarım özlü. Ekmek’ini el ile paylaşan, çarşambasını sel alan, sevdiklerini el alan.Kor yürekli, demir bilekli,başı bulutlarda yiğitlerin, vefalı, sadık,vefakar,örük saçlı, uzun boylu yapalakların,tuğ sunaların, toraşamların, gül yüzlü güzellerin, ceylanların,efsanelerin, lav gibi fişkıran yüreklerin, düğünlerin, halayların, türkülerin, ağaların, beylerin, ozanların, ve dillere destan aşıkların diyarı anadolum. Anadolum benim.Kerem ile Aslı’sı var,Ferhat ile şirin’i var, Leyla ile Mecnun’u var,Elif ile Mahmut’u, Sürmeli bey’i, Şah İsmail’i, Sümmani’si var. Dil hangi birine döner,yürek hangi birine katlanır.Ve kalem hangi birini yazabilir. Yazıpta başedebilirki.

İşte Senem ile yazıcı oğluda bu yürek yangınlarını çekmiş binlerce kor yığınından sadece ikisi.

Tülü mayalar, kırk atlar koçlar, taylar kuzular, gökce gelinler ve koç yiğitlerden kurulu yörük kervanı Binboğa dağlarının üstünden aşıp, güneş’in kızıla boyanıp battığı Tanır yaylasına doğru ince bir çizgi gibi, bir uçtan bir uca süzülüp geçti. Günlerdir at üstündeki aşiret mensupları yorulmuşlar, bunalmışlardı.Ama yol bitmiş sınırın hemen yanıbaşındaki konak yeri Yapalak görünmüştür. Akşamüstü yaylaya ulaşınca kervanın en önünde giden tülü mayadan yaşlı bir yörük beyi sıçrayip indi.Arkasinda uzanan kervana dur etti ve bagırdı. “Konak yerimiz buradır.At lar baglana, denkler çözüle tez elden çadırlar kurula ALLAH hayıra getire dedi”Yigitler atlarından, gelinler tülü mayalarından indiler.Birkaç genç kadın, yörük beyinin indiği devenin yedeğindeki al bir at’tan, genç bir kızı incitmekten korkar gibi tutup indirdiler yere.Altına kilim serildi.Üstüne gölgelik çekildi hemen. Bağdaş kurup oturdu genç yörük kızı yere.Omuzunun bir ucundan bir ucuna fişeklik çevriliydi.Belinde gümüş saplı bir hançer takılıydı.İran ipeğindendi tüm giysileri. Samur saçları başındaki yeşil berenin içinde toplanmış, kenarlarından taşmıştı.Uzun boylu, beyaz tenli, simsiyah gözlü, ceylan bakışlı, bakanın bir daha baktığı, gürenlerin yüreklerini yaktığı bir ahuydu bu. Ne Tanır, ne Binboğalar nede bu küçük Yapalak, böyle bir güzele çadır açmamış,böyle bir ceylana raslamamışlardı.Yayla böyle bir güzel görmemişti.

Tez elden çadırlar kuruldu.Atlar kuzular koyunlar çayır’a salındı.Beyin siyah çadırından geniş obası kuruldu.Tüfekler, sazlar asıldı çadır direklerine.Ay orta yere gelip dolandı.Mehtap bir uçtan bir uca ışığıyla doldu yapalak’a.Yörükler meydan yerinde yaktıkları, gökyüzüne uzanan bir ateş yığınının başında, geceye teslim ettiler ilk günlerini.

Ertesi sabah hemen duyuldu Tanır’a yörüklerin gelip yerleştikleri.Adettendi, yerli halk gelip hoşgeldiniz derdi.Birkaç ay
kalıp sonra gidecek olan bu göçebe yörükleriyle kardeş gibi geçinirlerdi.Hoşgeldine gitmek bölgenin ağasına düşerdi.Ağa yanına bölge büyüklerini toplar,kadın’ını yanına alır, gider yeni misafirleriyle tanış olurdu. Yine öyle oldu. Tanır’ın şanlı Bey’i Yazıcı oğlu köyünün büyüklerini çağırıp, başlarınada oğlu Osman’ı katıp hoşgeldine gönderdi yörük içine. Atlayıp atlarına, vardılar yörük yaylasına yerliler.Yörükler hürmetle yürekten karşıladılar gelenleri.Koşup ağaya haber verdiler.Kara çadırından önce ak saçlı yörük beyi,ardında o ahu gözlü, fidan boylu ceren çıktı.Bir hançer gibi dikildi karşılarına.Başı yularda iki eli böğründe Daha buyrun diyemeden, ziyaretcilerin başında atın üstünde bir kartal gibi duran yemyeşil gözlü, kartal bakışlı çınar gibi heybetli Osmana takıldı gözleri. Bir yıl gibi sürdü ikisi içinde bu bakışlar. Bakıştılar.

Buyrun dedi yörük bey’i.Yanında hala,yere saplı bir hançer gibi duran kıza döndü.Senem dedi: Atı tut kızım.Koştu Senem adetleri gereğince, gelen kafilenin bey’i ile hanım ağasının atının yularına sarıldı.Kadında Osmanda indiler atlarından. Tam kafile yörük illeri gelenekleri gibi halka tutup oturdular.Hoş geldiniz edildi.Kahveler, katıklar içildi, konuşulup tanışıldı. Ama iki genc’in aklı ve gözleri bir an bile ayrımadı birbirlerinden. İşte diyordu Senem! Kendimi kollarına teslim edebileceğim, erim, erkeğim diyebileceğim çınar gibi bir yiğit.İşte diyordu Yazıcı oğlu Osman’a.Yazıcı oğlu Osmanda; Baba evine götürebileceğim, övünç duyup yaslanacağım, bir ahu diyordu kendi kendine.

Akşama kadar kalındı yörük yaylasında.Geniş sofralar yazıldı yere, koyunlar kızartıldı, katıklar yayıldı,yenildi içildi.Ama Senem le Osman bir kere düşen bir kor yığını gibi, bakıp durdular birbirlerine.Akşam yörüklerden ayrılıp Tanır’a dogru yola çıktıkları zaman,Osman yüreğinden bir parçanın yapalakta kaldığını hissetti.Senem yüreğinden bir parçanın kopartılıp alındığını, içinden bir şeylerin eksildigini sandı. Günler akıp geçti.Ne Senem nede Osman unutamadılar birbirlerini.Bir bahane bulup yeniden gidemedi Osman yörük çadırına.Senem obadan dışarıya ayak atamadı.

Ama seven yürek neler etmezki, her şeyin çaresi bulundu.Bir yörük kadını yardım etti bey kızına Bey oğlu atlayıp atına Seneme koştu.Ay ışığında her buluşup konuşmalarında daha çok yandı yürekleri,Daha çok sevdiler, daha çok bağlandılar birbirlerine.

Sevda bu. Çaresi olmazsa sarartıp soldurur, öldürür adamı.Senem de Osman da aynı ateşte kavruldular.Senem seviyordu ama çaresizdi.Biliyorduki babası oba dan dışarı kız vermezdi.Töreler böyleydi.Osman düşündü, bir yörük kızını eve almazdı babası. Kaçalım dediler bir gün. Yok dedi Senem. Kaçalım dedi oğlan yok dedi Senem. Ben böyle bir ateşle yana yana ölürümde kaçmam.Kaçıp yere yıkmam başını babamın.Babamın başını yere yıkamam. Başka çare yok. Kaideleri yıkacak, iki sevdalıyı birbirine kavuşturacak, ağır kuvvetli Yörük beyine bir dünür kafilesi gerekti.

Bir yiğit sararıp solar erir giderde,bir bey kadını hatun ana’sı hissetmezmi.Gayrı sordular, Osman anlattı.Bir tek oğlanın derdine çare bulmak,onu bu dertten bu acıdan kurtarabilmek için kaideleri bir bir yıktı babası.Etraf çevrelerden ağalar toplandı.Dünür kafilesi ve hediyeler hazırlanıp varıdı yörük ağasına. Bir sevinç bir umut düştü içine senemin,bir sevinç doldurdu içini Osman ağanın.Ne kaldıki aha bugün olsa yarın kavuşuverirler.Birbirlerine yakışan nazarlık bir çift olular. ALLAH'ın emriyle dediler kızını istediler.ALLAH yazdıysa biz ne edek velakin obamızın kanunları vardır. İhtiyarlarımıza soralım, bir kaç gün izin verin düşünelim,iletiriz kararımızı.İsteriz ki kızımız oğlunuza kurban ola,böyle bir beyin gelini ola.Ama töreler dediler.

Umut içinde döndü dünür kafilesi.Bir yangın düştü içine yörük beyinin.Ama ölürde törelerini yıkmaz, aşiretin dışına kız vermezdi.Fakat bu çevrenin en güçlü adamı dünür geliyor.Vermezlerse basarlar obayı alır kaçırırlar kızı.Onlar basmadan biz kaçmalıyız dedi oba yaşlılarına. Hemen o gece çadırlar söküldü, sürü toplandı, kervan hazırlandı.Ve Senem içi kan ağlıyor.Bir ölüden farksız.Tüm oba yiğitlerinin arasında çekilip gittiler Yapalaktan.Bir gecede toplandılar gittiler.

Ertesi gün tüm Tanırlılar boş buldular yaylayı.Bin yerinden hançerlenmiş gibi inledi yıkıldı , bir ölüden ferksız oldu Osman. Her yana haberler salındı, sözcüler gönderildi.Aylar yıllar sürdü bu arayış.Ama ne yörük kervanının izine raslandı, nede Senemden bir haber alındı.

Yıllar geçti aradan yandı yıkıldı Osman, ama Senemden bir haber alamadı.Talih’i her gün biraz daha karardı.Bir düğünde bir gözünü kaybetti.Değen saçmalarla birlikte anası babası öldü.Günler yel gibi geldi geçti.Onun içindeki yangın geçmedi unutamadı Senem’i.On yıl, yirmi yıl, elli yıl, atmış yıl geçti, bir haber gelmedi Senemden.

Sonra bir yaz günü evinin önünde oturup çocuklarıyla oynarken; Köyün çerçicisi bir ermeni vardı.O geldi koşarak yanına. Ağam dedi! Ağam kurban olam haberler neki haberler.Desem yıkılırmısın yoksa sevinirmisin. Eski bir yaraya tuz mu atarım. Anlat dedi Yazıcıoğlu.Anlat hele ne istersin.Haberin hayırlıysa tarla veririm, değilse çek git.

Kozan’daydım dedi ermeni çerçi, mal satardım. Açmış oturmuştum metamı, buğday almış kumaş verirdim.İki büklüm bir ihtiyar geldi yanıma.Saçları ak, gözlerinin feri sönmüş bir ihtiyar kadın.Oğuk dedi nerelisin.Tanırlıyım ana dedim. Osman ağayı bilirmisin dedi.Bilirim elbet dedim.İnsan köyünün ağasını bilmezmi?

Kuşağından bir çıkını çıkarttı.Aha bu lapatan’ı elime tutuşturup, Osman ağaya söyle Senem ananın selamı var, yüreği yüreğinle birdir.Kimseye yar olmamıştır.Bir yayla kızı gibi sevmiş bir yayla kızı gibi sadık kalmıştır de,Ama gayrı her şey geçti.gelip aramaya, arayıp sormaya de. Ağam selam yerde kalmazmış getirdim sana, Gayrı sen bilirsin dedi ermeni
çerçi. Yüreğinde yetmiş yıl evvelin koru yeniden yandı.Osman Ağanın içinde kaynar bir şey aktı.Altınlar tarlalar verdi ermeni çerçiye.At hazırlattı, yanında iki adam düştü kozanın yoluna. Osman Ağa Senem le buluştumu bunu bilmiyoruz ama, Maraş'ta Tanır da. Toros'larda,Avşar illerinde ne zaman bir düğün kurulsa;Önce osman ağanın aldığı haberden sonra söylediği türküyü söyler kadınlar erkekler.Yankıları Torosların Binboğaların ötesine doğru yanık bir ses, yanık bir yürek. Nerede bir gece toplantısı olsa, yaşlılar genç'lere Senem ile yazıcıoğlu Osmanın sevdalarını anlatırlar hep.

Türkü sözleri

Aşan Bilir Karlı Dağın Ardını
Çeken Bilir Ayrılığın Derdini
Bülbül Kaça Aldın Gülün Nargını
Gül Alıp Satmanın Zamanı Değil

Yaprak Gazel Olmuş Duruyor Dalda
Vefasız Güzelden Bize Ne Fayda
Bu Ayda Olmazsa Gelecek Ayda
Ölürüm Vazgeçmem Sevdiğim Senden

Selvinin Dalları Boyundan Uzun
Yavrular Gözüme Bir Salkım Üzüm
Ölmeden Görseydi O Yari Gözüm
Koyun Kuzu Kurban Olur O Zaman

EpiLog
09-22-2010, 02:03 PM
Menteşeli Menteşeli Türkünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/252)

Yöre: Konya

Türkünün güftesi kadın hocalarımızdan Alime Hoca (1860-1943)'ya aittir. Alime hoca kocası ölmüş, damadı Galatalı Mahmut ve oğlu Alişan’ı da Osmanlı Rus harbinde (seferberlikte) Elazığ’da şehit vermiş şehit analarımızdandır. Şehit anası Alime hoca torunları, gelini ve yaşlı haliyle kalakalmıştır. Konya’nın Uluırmak mahallesi Maraş sokak’ta yaşamıştır. Kadınlara vaaz vererek, mevlid okuyarak ve kadın hoca olarak çalışmış torunlarını yani şehit çocuklarını büyütmüştür. Yoklukla, fakirlikle yani yiyecek yok yakacak yok v.s. ağır kış şartları ile çok büyük zorluklar çekmişlerdir. Menteşeli türküsünü Menteşoğullarından (Muğla-Aydın yöresinden) bir komşusuna itafen yazmıştır.

Türkünün Sözleri

Menteşeli Menteşeli
Kül oldum derde düşeli
Üç yıl oldu yar gideli
Kaldım evlerde yalnız

Loras’tan bir bulut ağdı
Sulu sepken karlar yağdı
Hep yolcular hanlarda kaldı
Kaldım evlerde yalnız

Derviş olsam giysem hırka
Kimsem yokki versem arka
Gönderdiler şanlı şarka
Çekilmez derdim yalnız

Erbişim teldenmidir
Muhabbetin candanmıdır
Bu ayrılık sendenmidir
Tükenmez derdim yalnız

Evleri var içli dışlı
Çelenleri huma kuşlu
Annem ağlar gözü yaşlı
Kaldım evlerde yalnız

Cahit Öztelli "Evlerinin Önü" adlı araştırmasında
aynı türküyü şu şekilde aktarıyor

Menteşeli Menteşeli
Del-oldum aşka düşeli
Üç gün oldu yar gideli
Tükenmez derdim yalınız (yalınız)

Loras’tan bir bulut ağdı
Sulu sepgen karlar da yağdı
Yolcularım hanlarda kaldı
Kaldım evlerde yalınız (yalınız)

Derviş olsam geysem hırka
Kimsem yok ki versem arka
Götürdüler Şam'a ve Şark'a
Kaldım çöllerde yalınız (yalınız)

EpiLog
09-22-2010, 02:04 PM
Penceremin Altında Zerdali Dalımısın Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/244)

Yöre: Çankırı/ Çerkeş

Bu türkünün hikayesi Çankırı'nın Çerkeş kazasının Hacı Bey köyünde yaşanmıştır. Altı çocuğuyla beraber yoksul bir hayat süren, bütün umutları toprağa bağlı bir aile vardır. Bu ailenin Gülbahar isimli bir de güzel kızları vardır. Henüz on beş yaşında olan Gülbahar'ın gönlünde köyün zenginlerinden bir ağanın oğlu Murat yatmaktadır. Murat bu sevgiden habersizdi.

Gülbahar her gün testisini alır çeşmeye gider.Gider ama düşüncesiyle Murat'ı da beraberinde götürür. Testisini doldurur. Penceresinin önündeki zerdali ağacını sular,ama bu işleri yaparken hep Murat'ı düşünmektedir. Bir gün çeşme başında Murat'ı gördü. Heyecanını gizleyemedi Gülbahar. Elleri titriyor, yüzü durmadan renk değiştiriyordu. Murat dayanamadı sordu.

Beni sevdiğini söylüyorlar köyde doğrumu bu?

Gülbahar bu sefer daha da heyecanlandı, bir şey diyemeden kaçamak bir bakışla Murat'ın yüzüne baktı, hızla oradan uzaklaştı. Bakış o bakış Murat'ında içine bir ateş düşmüştür. Her gün çeşme başında buluşmaya başlarlar. Murat'ın babası bunu duyar. Oğlunun bir fakir kızıyla ilgilenmesini istemiyordur. Komşu köyden bir kızla Murat'ın nikahını kıydırır. Bütün umudunu yitiren Gülbahar ekmekten aştan kesilir. Günlerce ağzına bir şey koymaz. Artık her şeyin bittiğine kanaat getirir ve kendisini, büyük bir umutla beslediği zerdali ağacına asar. Çünkü davul zurna sesleri köyün sessizliğini yıkmıştı, gelin geliyordu. Her şeyden habersiz Murat pek düşünceliydi. Haberi duyunca beyninden vurulmuşa döndü. Kendisine ve insanlara .....ya lanet ediyordu. Çok geçmeden aklini kaybetti. Bir daha da eski haline gelemedi.

Türkünün Sözleri

Penceremin altında da a beyim
Zerdali dalı mısın?
Düşkün düşkün duruyonda a beyim
Benden sevdalımısın?

Hep kara leylide bakışır aman
Kaşları gözlere yakışır aman.

Penceremin altında da a beyim
Kitap açmış okuyor.
Perçemine yağ sürmüşte a beyim
Yel estikce kokuyor.

Hep kara leylide bakışır aman
Kaşları gözlere yakışır aman.

Pencereden bakıyor da a beyim
Şeker olmuş akıyor.
Bu sevda nasıl sevda a beyim
Beni candan yakıyor.

Hep kara leylide bakışır aman
Kaşları gözlere yakışır aman.

EpiLog
09-22-2010, 02:06 PM
Ne Haldayım Ala Gözün Süzenler Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/157)


Yöre: Şarkışla

Ne haldayım ala gözün süzenler,
N'olur suna boylum gör beni beni,
Eşinden ayrılıp yaslı gezenler,
Her sabah, her akşam der beni beni.

http://www.nette68.com/ur/d87de869e7.jpg (http://www.nette68.com/ur/d87de869e7.jpg)

Der ya! İnsan eşinden ayrılır da "Vay beni beni!" diye yakınmaz mı. Dövünüp yakınmakla kalmaz insan, az buçuk şairliği aşıklığı varsa; saza söze döker içini. Tıpkı Hüseyin gibi.

Hüseyin Sivas'ın Şarkışla İlçesi Sarıkaya Köyü'nde 1907 yılında doğmuş. Ana babasını da küçükken yitirmiş. Köyde okul olmadığı için okuyamamış. Ama okuma yazmayı köydeki Abdullah ve Ali Efendi'den öğrenmiş Hüseyin. Askere gidene dek hiç ayrılmamış köyünden. Ne zaman ki askerliğini yapmış dönmüş köye, hısım akraba bir olup dengince biriyle evermişler Hüseyin'i. Şehriban, aynı köyden. İyi, güzel. O da Hüseyin gibi yoksul.

İyi ama, geçim zor. Tarla, takım hak getire. Şu kapı senin, bu kapı benim. Irgatlık, çobanlık karın doyurmuyor ki. Üç günlük yiyecek çıkıyor, sonrası yok. Birgün karısına "Bak hanım, ikiydik üç olduk. Bu geçim geçim değil. Bir şeyler yapmak gerek. Ben gurbete çıkıp iş tutmak istiyorum. Üç beş kuruş biriktirir de birkaç dönüm tarla edinirsek, bir güvenimiz olur. Eker biçer, geçinir gideriz". Karısı ık-mık etmiş ilkin, bakmış ki Hüseyin kafasına takmış bir kere. "Yolun açık olsun. Sağlıkla git, sağlıkla gel" demiş. Hüseyin karısıyla vedalaşıp, tutmuş gurbetin yolunu. Şurası senin, burası benim derken, varıp Çukurova'ya ulaşmış. Ulaşmış ya, ha deyince iş bulamamış. Maraş, Adana, Antep ve Hatay'da cem'lere katılmış, kemane çalmış. Tarlada kazma vurmuş, küncü çekmiş, pamuk toplamış. Bakmış oluru yok, üç kuruş kalmıyor elinde. Dönüp Ankara'ya gelmiş. İlkin, Ali İzzet Özkan'la halkevlerinde, okullarda konserler vermiş. Ama yetersiz. Ekmek aslanın ağzında. Sokaklar işsiz dolu. Bir hemşehrisinin kaldığı otele yerleşmiş Hüseyin. Oteldekilerin çoğu gurbetçi. Çoğu da işsiz. Hazırdan yiyorlar. İlkin ufak tefek günlük işler bulmuş Hüseyin. Boğaz tokluğuna çalışıyor neredeyse. Elinde avucunda bir şey kalmıyor. Üç kuruş biriktirir bir yana atmaktan öte, geçim sıkıntısına girmiş bir de.

Sıla özlemi bir yandan; geçim derdi bir yandan. Bir de yalnızlık sarmış ki duygularını. Eh!.. Yüzbinlik bir kent; bir tek de Hüseyin. Yollar sokaklar insan seli. İnsanlar şen, insanlar şakrak. Bir tek Hüseyin garip. Boynu bükük Hüseyin'in. Efkarını kemanesiyle paylaşıyor sık sık. Tek dostu elinden düşürmediği yanından ayırmadığı kemanesi. Arada bir de kalabalıklara çalıyor kemanını. Yayı bir çekişi var ki, iliğine işliyor insanın. Ayşe'yi de böyle bir günde, bir salonda kemane çalarken tanıyor. Arada görüşüp konuşuyorlar.

Bir gün yine Ayşe ile birarada iken dalıp gidiyor Hüseyin. Köyünü düşlüyor, bir de hayalindeki on dönümlük tarlayı. Bir on dönümlük tarla var ki gönlünde. Şöyle güzelinden, sulusundan. Taşı eksen bitirir cinsinden. Sözün özü, karma karışık Hüseyin'in kafası. Bir dalıyor. Kayboluyor. Gidiyor köyüne. Elleri dolu dolu. Karısı, hısım akrabası bir güzel karşılıyor. Sarmaş dolaş. Giysilik kumaşlar, pabuçlar, urbalar. Tarlalardan tarla beğeniyor. On dönüm. Ama tarla! Taşı eksen bitirir cinsinden. Kolları sıvıyor. Bir ekin ekiyor. Bir ekin ki, o yörede görülmemiş. Boy dersen, insan kayboluyor içinde. Başaklar koca koca. Bir gür, bir iştahlı ki, gören maşallah demeden geçemiyor. Çok yoruluyor Hüseyin. Ter alnından şıpır şıpır damlıyor. Ama olsun. Emek olmadan, yemek olmazmış. Böyle demiş atalarımız. Olsun! Ter olsun. Ter iyidir. Ter malı helaller.Ter... Ter diye inlerken Hüseyin, birden öylesine "Ter" diye bağırıyor ki, Ayşe; "Ne o Hüseyin hasta mısın? Kendi kendine konuşup duruyorsun. Hem, hiç bu kadar terlemezdin. Bir şeyin mi var?" diyor.

Gün o gün; saat o saat! Sımsıcak bir dostluk kuruluyor aralarında, artık yüzbinlik kentte yalnız değildir Hüseyin. İçini döküyor Ayşe'ye. Candan, içten bir dost edinmiştir Hüseyin artık.

Dostluk öylesine gelişiyor ki, gün geliyor Hüseyin onsuz; o Hüseyin'siz olamayacağını anlıyor. Uzun sözün kısası evleniyorlar. İyi ama Hüseyin evli zaten. Köyde bekleyeni var. Ama gönül ferman dinler mi? Kimbilir, gönül mü ferman dinlemedi, yoksa Hüseyin aradığını bulduğu için mi başka şeyi düşünemedi, orası kayıp! Bir de şu var ki, köyünde evlenirken hiçbir tercihi olmamıştı Hüseyin'in. Yani, "Şu kız mı, bu kız mı?" dememişti. "Dengi dengine" demişti yakınları, o kadar! Görüşmediği, huyunu suyunu bilmediği biriyle evlendirilmişti Hüseyin. Bütün bunları bir yana itmiş miydi, Yakınlarından, köyünden kopmuş muydu Hüseyin?. İşte orasını biliyoruz işin. Eğer köyünden yakınlarından, karısından kopsa, öyküsünü sunduğumuz türkü olmayacaktı bugün.

Yakınlarını, karısını, köyünü birbir anlatmış Hüseyin Ayşe'ye. Ayşe de hiç birine olmaz dememiş. "Senin köyün benim köyüm. Senin hısımın, benim hısımım sayılır Karınla da, bacı kardaş gibi geçinip gideriz. Seninle olduktan sonra her güçlüğü yenerim ben" der. Eee devir eski devir. "Arkadaş sen resmen evlisin. Bir daha evlenemezsin. Yasaktır diyen yok.

Çok geçmeden birlikte köye dönmüşler. Dönmüşler ya, Ayşe Ankara kızı. Ne de olsa konuşması, giyinişi, davranışı değişik. İyi, hoş! Öyle kendini beğenmiş cinsinden değil. Zaten öyle olsa, kalkar alıştığı çevreyi bırakıp, köyün şartlarına razı olur muydu? Olurdu olmazdı! Sorun o değil. Asıl sorun, kentte doğmuş büyümüş kızın, köy şartlarına tez zamanda uyamaması.

Almış ortalığı bir dedikodu: "Hüseyin'in Ankaralı avradı çarşaf giymiyor. Hüseyin'in avradı ite, köpek diyor. Hüseyin'in avradı aşağı, Hüseyin'in avradı yukarı. Bir iki olsa, neyse ne! Gün yok ki yeni bir dedikodu gelmesin Hüseyin'in kulağına. Özellikle eski karısının yakınları, akrabaları sürekli dedikodu yayıyor köyde. Hüseyin'i de, Ayşe'yi de tedirgin ediyor.

Doluya koymuş almamış, boşa koymuş dolmamış. "İnsan çeşit çeşittir" demiş. "Kısım kısımdır" demiş. "Her insan doğduğu, büyüdüğü yerin şartlarıyla oluşur" demiş. Ama dinleyen kim. Her önüne gelen veryansın ediyor Hüseyin'in Ankaralı karısına. Hüseyin'se duygulu bir insan. Sanatçı yanı da var biraz. Kemanesi dinlenir, sözü sohbeti yerinde. Ama, ne etmişse alamamış dedikoduların önünü. Uykuları kaçar olmuş. Hayal meyal düşlerle uyanır olmuş. Uyanmak için, uyumak gerek. Uyuyamıyor ki Hüseyin. Giriyor yatağa, çıkıyor yataktan. Kirpik kirpiğe değmiyor. Hayal mi, düş mü karmakarışık duygular içinde.

"Bu böyle sürüp gidemez, bir şeyler yapmak gerek" diyor ve kararını veriyor. "Haydi Ankara'ya gidiyoruz. Ananı babanı göresmişsindir. Aylar geçti göremedin onları" diyor Ayşe'ye. Ayşe itiraz edecek oluyor. "Değmez o yolu çekmeye. Hele yaz olsun. Gidip gelmesi kolay olur" diyorsa da Hüseyin kararlı. Artık bu huzursuzluğa bir son verecek. Kalkıp düşüyorlar yola. Karaözü'ne gelip, biniyorlar trene. İkinci istasyona geldiklerinde, Hüseyin bir elinde kemanesi, bir elinde su testisi iniyor aşağı. Su doldurup geleceğini söylüyor. İniş o iniş. İki dakika. Üç dakika geçiyor Hüseyin yok. Tren usul usul hareket ediyor, yine ortalıkta yok. Ayşe, bir bekliyor, iki bekliyor, sarkıyor pencereden çevreyi gözetliyor.

Hüseyin yok! Arka kapılardan binmiştir deyip oturuyor yerine. Aşağıda Hüseyin, trenin hareketiyle çıkıyor gizlendiği yerden. Alıyor kemaneyi eline. Oturuyor bir taşın üstüne. Basıyor tellerine kemanın, basıyor ki, kızgın, öfkeli, özlemli. Yalvarıyor mu, bir şeylere baş mı kaldırıyor, orası kayıp!

İnsan kısım kısım, yer damar damar,
Kaşların lamelif, gözlerin kamer,
İnce bel üstüne olayım kemer,
Yakışır güzelim, sar beni beni.

Ve avuçlayıp yüreğini, koyuyor ortaya. Köle olup satılmaya razı. Ama ayrılmak gelmiyor içinden Hüseyin'in. Ayrılmak gelmiyor ya, Ayşe'yi trene bindirip Ankara'ya gönderen de kendisi. Oturup ağıdını yakan da.

Ne diyelim. Diyeceğimiz şu; kara tren almış götürmüş Ayşe'yi Ankara'ya. Hüseyin de dönmüş köyüne. Dönmüş köyüne ama, hali hal değil Hüseyin'in. İçine kapanmış. Kimseyle konuşmuyor. Eski neşesi bitmiş Hüseyin'in. Bir tek dostu kemanesi. Çekiyor döşüne, çalıyor, söylüyor. O kadar! Gün günden de eriyip akıyor. Rengi soluyor. Benzi atıyor. Çok geçmeden de, genç yaşta göçüp gidiyor .....dan. Ardında tümü de özlem dolu, sevgi dolu bir kucak türkü kalıyor Hüseyin'in.


Ne haldayım ala gözün süzenler
N'olur suna boylum gör beni beni
Eşinden ayrılıp yaslı gezenler
Her sabah her seher der beni beni

Konuşursan sohbet olam dil olam
Değmen bana yana kül olam
Sen bir bahçıvan ol ben bir gül olam
Uzat ağ ellerin der beni beni

Gözüm görmez oldu kanlı yaşlardan
Yatamıyom hayal meyal düşlerden
Sevdiğim üstünde uçan kuşlardan
Her seher vaktinde sor beni beni

İnsan kısım kısım yer damar damar
Kaşların lamelif gözlerin kamer
İnce bel üstüne olaydım kamer
Yakışır güzelim sar beni beni

Hüseyin'im der üstadımı bulayım
Değmen bana yana yana öleyim
Sevdiğim kapında kölen olayım
Müşterim bulursan ver beni beni

Aşık Veysel

EpiLog
09-22-2010, 02:08 PM
Kar mı yağdı Kütahyanın Dağına Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/156)

Yöre: Kütahya
http://www.nette68.com/r/660563dd6e28b.jpg (http://www.nette68.com/r/660563dd6e28b.jpg)

Bundan yıllar önce o yılki kazancı kötü olan bir aile ılıcaya (Kütahya'ya 25km uzaklıkta bulunan kaplıcalar) gidemeyeceklerini anlayınca bir çare ararlar ve sonunda evlerinin çatı kiremitlerini satıp dönünce tekrar alırız diyerek, Ilıca'ya gitmeye karar verirler. Biraz da yazın son dönemi olan güze denk gelir herhalde ki Ilıca'ya giderler. O devirde şimdiki gibi vasıta çok olmadığından, bir atlı araba veye fayton birilerini götürdüğünde dönerken de başkalarını getirdiği gibi, başkalarından da bizi falan gün götürüver diye sipariş alırlarmış.

Bilhassa Ilıca şehir merkezine en uzak kaplıca olduğundan oraya giden bir aile şehire 2-3 ay gelmezmiş. Bu olayın kahramanı aile de biraz zamanı uzatırlar ve Kütahya'ya döndüklerinde karşıdan bakarlar dağlar karla kaplı " eyvah yandık! " çığlıklarıyla bir an önce evlerine koşarlar. Kapıyı açtıklarında tüm eşyalarının ( yatak, yastık, yorgan,kilim,minder,giyecekler v.b.) kar sularından perişan hale geldiğini görüp otururlar ve başlarlar ağlamaya

Kar mı yağdı
Kütahya'nın dağına aman
Ateş düştü
Ciğerimin aman, bağına hey!
Diyerek ağıt yakarlar. Bu ağıt zaman içinde dilden dile dolaşarak türkü haline gelmiş ve Kütahya folkloründe birinci zeybek oyunu olarak yerini almıştır.

Türkünün Sözleri

Kar mı yağdı Kütahya'nın dağına
Ateş düştü ciğerimin bağına
Gül donatmış şalvarının ağına

Kayırma sevdiğim gün böyle kalmaz
Yanar yüreğimin ateşi sönmez

Çubuğum yok yol üstüne uzatsam
Dermanım yok yar yolunu gözetsem
Menendin yok seni kime benzetsem

A dağlar ey dağlar laleli dağlar
Elleri koynunda bir gelin ağlar

Melek misin yeşil donlar giyersin
Cellat mısın tatlı cana kıyarsın
Çocuk musun el sözüne uyarsın

Açıldı çiçekler gelmedi yazlar
Elleri koynunda bir gelin ağlar

Kaynak: Ahmet Akincan

EpiLog
09-22-2010, 02:09 PM
Sarıkamış´ta Ölenlerin Ağıtı (http://net.nette68.com/yazi/146)


Yöre: Tomarza/Sarıkamış

http://www.nette68.com/ur/38ceed8ab1.jpg (http://www.nette68.com/ur/38ceed8ab1.jpg)

Avşarlar,Ceritler,Tecirliler,Bozdoğanlar,Mürseloğu lları ve öteki Türkmen boyları ve oymakları 1865 yılında iskân edildiler. O tarihe kadar göçebe bir yaşam süren bu Türkmenler bundan böyle artık nüfus kütüklerine geçerek resmen Osmanlı vatandaşı oldular.
1914 yılında Birinci ..... Savaşı başlayınca, devlet seferberlik ilan ederek bu Türkmenleri de askere çağırdı. Güçlü, yiğit bu delikanlılar Kafkas cephesine gönderildiler.

http://www.nette68.com/ur/5ce15237f0.jpg (http://www.nette68.com/ur/5ce15237f0.jpg)
Enver Paşa yönetimindeki Osmanlı ordusu daha Kars’a ulaşmadan Allahüekber dağlarında,Soğanlı dağının eteğinde Şenkaya’ya yakın Bardız Deresi’nde, Çil Horoz dağında,Çakır Baba’da donarak şehit oldular.

http://www.nette68.com/ur/7e81957731.jpg (http://www.nette68.com/ur/7e81957731.jpg)

Asıl donma zirveye yakın yerde Taht yaylalarında oldu.
Daha savaşa başlamadan Şubat 1915’te doksan bin asker şehit oldu.Sağ kalanlar Ruslar tarafından esir edildiler.Bunlar Gediksatılmış köyündeki esir kampına konuldu
İşte bu esir kampındaki askerler şehit olan arkadaşlarının ardından yürekleri dağlayan,yanık bir ağıt yaktılar.Bu ağıt o günden bu güne söylene geldi.

Sarıkamış’ta var maşın
Urus yığmış ağır koşun
Bizim uşak açık, çılpak
Dağlarda buyudu kışın

Sarıkamış için meşe
Urus yaktı hep ateşe
Bizi koydu eli bacğlı
Nere gitti Enver Paşa

Sarıkamış al kan oldu
Zalım Urus murat aldı
Kimsesiz kız,dul gelinler
Kara giyip saçın yoldu

Enver Paşa hücum dedi
Yarıldı Moskof’un ödü
Zalım Allahüekber dağı
Neçe yiğit aslan yedi

Sarıkamış saza döndü
Dağları gülzara döndü
Serçe canlı Ermeniler
Hepisi şahbaza döndü

Soğanlı’da soğan olur
Kar,tipisi boran olur
Urus’u bozgun görenler
Anasından doğan olur

Bardız Deresi kan çağlar
Analar ciğerin dağlar
Çil Horoz dağı salında
Neçe nişanlılar ağlar

Çadırlar dağa kuruldu
Hücum borusu vuruldu
Bir Sarıkamış uğruna
Doksan bin fidan kırıldı

Allah(hü)ekber başı duman
Olduk Urus’a perişan
Kör olasın Hakkı Paşa
Sen eyledin bizi pişman

Allah(hü)ekber Kars’ın dağı
Mübarek şehit yatağı
Allah(hü)ekber’de söndü hep
Doksan bin evin ocağı

Allahüekber kar,boran
Tırmandık dağlara yayan
Gökten ateş dökülse de
Yılar mı hiç Ali-Osman

Allahüekber yan yatar
Kırazmış da güneş batar
Allah(hü)ekber’in döşünde
Neçe bin şetiler yatar

Yaşa babamoğlu yaşa
Kan bulaştı çatık kaşa
Biz Urus’u alt edterdik
Sebep oldu Enver Paşa

Aşağıdan ses geliyor
Figan bağrımı deliyor
Kör olasın Enver Paşa
Gelinleri el alıyor “(l)

(1) Bu ağıtın öyküsü 1939 Toklar-Tomarza doğumlu Çetin Önal’dan alınarak Araştırmacı Yazar Emir Kalkan tarafından Kayseri ve Yöresi Ağıtları,Kültür Müdürlüğü Kayseri 1992 kitabında yayınlanmıştır.Bu kaynaktan da Ahmet Z.Özdemir’in hazırladığı Öyküleriyle Ağıtlar II,Kültür Bakanlığı Kültür Eserleri Dizisi 303 sayılı ve 2001 tarihli eserde yer verilmiştir.

EpiLog
10-08-2010, 09:19 PM
Pencereden Bir Taş Geldi (Mamoş) Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/142)

Yöre: Elazığ

Elazığ’ın koca Mustafa Paşa mahallesinde oturan Bekir hoca’nın genç ve güzel bir karısı vardır. Bekir hoca Harput’ta namusuyla ve iyiliğiyle tanınan yumuşak başlı temiz bir insandır. Karısı ise gençliğin verdiği tecrübesizlikle evli olduğu halde komşularından, soylu bir aileden olan genç, yakışıklı Mamoş (Mehmet) ile ilişki kuracak kadar toydur daha. Mamoş’la Bekir hoca’nın karısı arasındaki sevgi gittikçe alevlenir. Etrafta bunu sezmeye başlamıştır. Fakat sevdalılar buna rağmen her şeyden habersizdirler. Fırsat buldukça buluşur, konuşur, sevişirler. Bekir hoca bunun neye varacağını hesaplamaktadır.

Bir gün karısına Harput’a gideceğini ve akşam dönmeyeceğini söyler. Bu fırsattan yararlanan genç kadın Mamoş’u eve davet eder, yerler içerler, eğlenirler. Bekir hoca ise Harput’a gitmemiştir. Karanlık basınca eve gelir ve sessizce kapıyı kendi anahtarıyla açar, sevdalıların bulundukları odaya gelir. İçerden onların eğlenceli çığlıklarını duyar, tabancasını çekerek odaya girer. Girer girmez tabancasını ateşler Mamoş’u kalbinden, karısını da ağzından vurarak öldürür. Bu olaydan sonra Bekir hoca zaptiyeye teslim olur. Adli bir heyetin eve gelip olayı yerinde incelemelerinden sonra duruşma
sonunda Bekir hoca beraat eder.

İçli olan türkünün hikayesinde de böylece bir ders yatmaktadır

MAMOŞ TÜRKÜSÜ

Pencere'den bir taş geldi,
Ben sandım ki Mamoş geldi
Uyan Mamoş, uyan uyan,
Başımıza ne iş geldi

Eyvah Mamoş, eyvah eyvah
Tabip getir yarama bak

Penceresi yeşil yaprak,
Mamoş giyer kara kapak
Kör olasın Bekir hoca,
Yatağımız kara toprak

Eyvah Mamoş, eyvah eyvah
Tabip getir yarama bak

Pencere'nin önü çardak,
Rakı içtik bardak bardak
Körolasın Bekir hoca
Koymadın ki murat alak

Eyvah Mamoş, eyvah eyvah
Tabip getir yarama bak

Evlerinin ardı kavak,
Yağmur yağar ufak ufak
Kör olasın Bekir hoca,
Ağzımdaki kurşuna bak

Di kalk Mamoş di kalk, di kalk
Başımıza yığıldı halk

Dışkapıyı araladın,
Ah bahtımı karaladın
Kör olasın Bekir hoca,
Mamoş'uda yaraladın

Di kalk Mamoş di kalk, di kalk
Başımıza yığıldı halk

Mamoş paltonu tutayımmı?
Hayrın için satayımmı?
Mezarında boş yer varmı?
Ben'de gidip yatayımmı?

Eyvah Mamoş, eyvah Mamoş
Tabib getir imdada koş

Fikret Memişoğlu

EpiLog
10-08-2010, 09:20 PM
Ekinler Ekilirken Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/75)

Uşak Türküsü

http://www.nette68.com/r/660e69609a776.jpg (http://www.nette68.com/r/660e69609a776.jpg)

Keziban, Çukurova'nın en güzel kızıydı. Üstelik, güzelliği, tek özelliği de değildi Keziban'ın. Dürüsttü. Eline çevikti. İki kişinin topladığı pamuğu toplar, üç kişinin biçtiği ekini biçerdi öz başına.

Apo da, kara yağız bir Çukurova delikanlısıydı. Ekmeğini pamuktan çıkarmakla birlikte, taşı sıksa suyunu çıkarırdı. Fakirdi ama, yaşamını sürdürmek için emeğinden başka şeye gereksinmezdi
Kader ağlarını ördü ve Keziban'ı çıkardı Apo'nun karşısına. Apo, işin sonunu bilmiş gibi, sıktı kendini. "Tek dur be deli gönül, Keziban kim, sen pamuk ırgatı Apo kim? Bırakırlar mı onu sana" dedi, dedi ya; sevdaya derman mı olur, gönüle ferman mı olur?

Sevdi Apo. Hem de, Çukurova yiğidinin sevmesi. Yüreğinde yanardağlar patlıyordu. O, düşmanın dizlerini titreten bakışları Keziban'a çevrildi miydi, ilk yaz yelleri gibi okşayıcı kesiliyordu. Düşünde düşüncesinde sarı sarı veriyordu sarı Keziban'ı. Sarınca da, tüm bedeni cennet suyunda yıkanmışa dönüyordu.

Gün geçtikçe, Keziban'ın da gönlü uyanmaya başladı ve ilk yazda iki sevgili ilk kez, kem gözlerden uzakta buluştular. Gün, nöbeti aya bırakmaktaydı. Konuşmadan, uzun süre bakıştılar.

Gözleri, birbirlerine en güzel aşk destanları anlatıyordu. Susuşlarının bir anında, ikisi birden, bilinmez bir güçten buyruk almış gibi, ellerini birbirlerine uzattılar. Duyguları, ellerinden birbirlerine aktı.
Bir süre sonra sözleşmiş gibi, aynı anda kalktılar. Gözgöze geldiler. Dönülmez bir göz andı içişti bu...
O geceden sonra zaman, durmaksızın aşklarını büyütmeye durdu. Arasıra buluşuyorlar, birbirlerine daha susamış olarak ayrılıyorlardı.

Artık elleri havada, dilleri duadaydı. Kendilerini birbirlerine bağlaması için Tanrı'ya yakarıyorlardı.
Bir gece, yine buluştular. Gözleriyle mi, sözleriyle mi ne; ..... durdukça birbirlerinin olmayı kararlaştırdılar. Zati, kutsal vuslatlarına az kalmıştı. Hele şu ekinlerin ekilmesi bitsindi. Ertesi gece el-ayak çekildikten sonra yine buluşmak üzere ayrıldılar. İkisinin de içinde orman yangınları vardı...

Uzun süredir, Keziban'ın çevresinde alıcı bir kuş gibi dolaşmakta olan ağaoğlu Şaban bey, sürdü atını karanlıkta. Ardından adamları. Kuşattılar Keziban'ın kulübesini. Tabanca kurşunları delik deşik etti gecenin karanlığını. Ortalık ayağa kalktı. Gözdağı vermekti kurşunların amacı.

Şafak sökerken, eli-ağzı bağlanan Keziban, Şaban'ın atının tersine bindirilmişti. Şaban sürdü atını, şafağın aksi yönüne. Adamları havaya birkaç el daha ateş etttikten sonra, onlarda izlediler beylerini

O günden sonra, Apo iflah olmadı, yayla - yazı (ova) demeden tüm Çukurova'yı dolandı durdu. İzini bile bulamadı Keziban'ın! Rastladığı her çiçeği kokladı, hiç biri Keziban gibi kokmuyordu...

Sonunda, acısından bir türkü yaktı Apo. O gün, bugün düşmez Anadolu halkının dilinden.

Türkünün Sözleri

Ekinler ekilirken
Dibine dökülürken
Kız saçından üç tel ver
Kefenim dikilirken

Ekinler çorak oldu
Yakınlar ırak oldu
Yarim gitti gelmedi
Kalbime merak oldu

Dereler akmaz oldu
Yar yüzüme bakmaz oldu
Yolladığı karanfiller
Burnuma kokmaz oldu

Ali Kıran - Uşak

EpiLog
10-08-2010, 09:21 PM
Nenni (Bebeğin Beşiği Çamdan) Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/74)


Yöre : Bayburt

http://www.nette68.com/ur/5ad509015c.jpg (http://www.nette68.com/ur/5ad509015c.jpg)

Seferberlik ilan edilir. Bayburtlular yerlerini yurtlarını terketmek zorunda kalırlar. Osmanlı zamanında Şam'da, Yemen'de Fizan'da askerimiz vardır. Seferberlikten kısa bir süre önce asker olan Bayburtlu bir delikanlı Şam'a gider. Bu arada hanımı hamiledir. Aynı zamanda hanımı amcasının kızıdır.

İç Anadolu'ya göç eden Bayburtlular tekrar Bayburt'a dönmek için yola koyulurlar. Dönüş sevinci bayram havasındadır. Bu arada delikanlının hanımı doğum yapar. Doğumdan sonra kayınvalide, kayınpeder, gelin ve beşiğe konulan bebek yola koyulurlar. Bayburt'a dönüş bebekle ayrı bir mutluluktur. Sıkıntılı geçen yolculukta kayınvalide vefat eder, yolda bir yere defnedilir. Dönüş sevincinin yerini acı ve gözyaşı almıştır. Tekrar yola koyulurlar.

Kayınpeder olan amca önde, gelin ve beşiği deveye bağlanan bebek arkada yola devam edilir. Çamlıbele varırlar, sık çamların arasında yürümek zorunda kalırlar. Bu esnada bebeğin beşiği çam ağacının dalına takılır. Gelin kayınpederine söyleyemez; çünkü kayınpeder amca çok sert bir adamdır. Örf ve adetlerine bağlıdır. Bayburt adedinde eskiden gelinler bürük çekerler kayınpederler ve büyüklerinin yanında konuşmazlarmış. Gelin de korku ve saygıdan bir türlü söyleyemez çocuğunun dalda takılı kaldığını.

Bir süre sonra mola verirler. Kayınpeder devenin yanına gelir, bakar beşik de yok bebek de. Geline sorar, gelin konuşamadığı için işaretlerle beşiğin ağaca takıldığını anlatır. Geriye dönerler beşiği bulurlar fakat bebeği bulamazlar. İçin için yanar yürekleri, anne kahrolur bu beyit ve koşmayı söyler. Yanan ana yüreğiyle...

Türkünün Sözleri

Bebeğin beşiği çamdan
Yuvarlandı düştü damdan
Beş babası gelir Şam'dan
Nenni de nenni de nenni de bebek

Kızlar gelin çaydan geçek
Çay bulanık nerden içek
Bebek ölmüş nere gidek
Nenni de nenni de nenni de bebek

Bebek beni deleyledi
Yaktı yıktı kül eyledi
Her kapıya kul eyledi
Nenni de nenni de nenni de bebek

Çamlıbelden çıktım yayan
Dayan dizlerim de dayan
Emmim atlı ben de yayan
Nenni de nenni de nenni de bebek

Bebeğin beşiği bakır
Yerinden kalkmıyor ağır
Ben sallarım tıngır mıngır
Nenni de nenni de nenni de bebek

Çizmemi çektim kıçıma
İndim çamlığın içine
Bunda bebeğin suçu ne
Nenni de nenni de nenni de bebek

Kara çadırın kazığı
Gelir gavurun yazığı
Memelerim yol azığı
Nenni de nenni de nenni de bebek

Deveyi deveye çattım
İpini boynuna attım
Dün gece yavrusuz yattım
Nenni de nenni de nenni de bebek

Binali Selman - Bayburt

EpiLog
10-08-2010, 09:22 PM
Ağ Gelin Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/69)


Yöre : Kayseri

Bir ağıt olan "Ağ Gelin", Kayserinin bir çok yerinde bilinmekle beraber, özellikle Avşarlar arasında çok sevilerek söylenip dinlenmektedir. Kızlar gelin giderken kınalarında bu ağıt söylene gelmiş; bir çok genç kız annesinin sıcak bağrından ayrılırken bu ağıt ile ağlatılmış, bu ağıt ile erinin evine yollanmış. Bu ağıt gönüllerde sevgi olmuştur. Öyle ki bu sevgi Ağ gelini, halaya bile yakıştırmıştır. Çoğu köyde halay tutanlar halaya başlamadan önce davul ve zurnacıdan mutlaka ağ gelini çalmalarını ister. Bir ağırlamaya veya hareketli halaya geçmeden önce, zurna eşliğinde çalınan bu havanın ezgisine; dizili olan oyuncular Ağ gelinin türküsünü söyleyerek, aynı zamanda sağa-sola doğru çok yavaş bir şekilde sallanarak halaya hazırlanırlar. Dadaloğlu’na da dayandırılan bozlak şeklindeki bu türkünün bitiminden hemen sonra ise hızlı bir halaya geçerler.

Ağ Gelin’in Develi’de yaygın bir efsane şeklinde anlatıldığını belirten Kadir Özdamarlar, taş kesilme motifine uygun olan bu ağıtın öyküsünü şu şekilde anlatmaktadır.

"Koçgun devri adı verilen 1603-1607 yıllarındaki isyan ve soygun hareketlerinde Develi’de etkilenmiştir. 1603 yılında ünlü eşkıya Tavil mehmet’in yine Han Mehmet adındaki eşkiyanın yaptığı kötülükler ile aşiretler arasındaki kanlı çatışmalar meşhurdur.

Ağ gelin efsanesi de bu kötü günlerin izlerini taşımaktadır. Efsanenin halk tefekküründeki gelişimi şöyledir:

Develi’den bir Türkmen obası Erciyes’in güney eteklerinde bir yaylaya çıkarlar. Bu obada ahlaki ve fiziki güzelliğinden dolayı Ağ (Ak) Gelin adı verilen bir gelin vardır. Kocası ve iki çocuğu ile beraber mutlu yaşarlarken kocası gurbete çalışmaya gitmiştir. Develi çevresinde yaşayan bir eşkıya güzelliği ile şöhret bulan Ak Gelin’e göz koymuştur. Sahipsizliğinide anlayınca bir gece obayı basarak kaçırmak ister.

Namus timsali Ak Gelin olayı anlar, gece karanlığında iki çocuğunu ve küçük sandığını yanına alarak, karışıklıktan da faydalanarak gizlice Erciyes’e doğru kaçar. Erciyes’in ortalarında öyle bir yere gelir ki ilerisi uçurum gidilmez. Geriye dönse eşkıya. Gözyaşları ve çaresizlik içerisinde ellerini açar ve Allah’a yalvarır:

-Allahım! Beni ve çocuklarımı ya taş et, ya da kuş.

Duası kabul edilir. İlk defa taş et dediği için onlar taş kesilir. Güneş doğunca oba sakinleri ve eşkıya; Ak Gelin, iki çocuğu ve çeyiz sandığının hayretle ve şaşkınlıkla taş kesildiğini görürler.

Günler sonra obaya dönen kocası olayı annesinden öğrenir. Koşarak ailesinin taş kesildiğini görür. Uzaklardan bir ses duyar:

-Yiğidim namusunu bir eşkiyaya çiğnetmedim. O eşkiyadan ahtımı koma.

Bu ses Ak Gelin’in sesidir. Delikanlı taş kesilen ailesine bakarak:

-Alırım ahtını, koymam Ak Gelin diye haykırır. "

Türk milletinin gönlünün sesi olan Dadaloğlu, Ağ Gelin türküsünde de kendini göstermiştir. Dadaloğlu tarafından söylendiği belirtilen Ağ Gelin’in, Kaman’da söylenen bir hikayeside şu şekildedir. Ağ Gelin’in gerçekte Hamitli Cerit kızı olduğu, aynı zamanda da Dadaloğlu’nun karısı olduğu belirtilmektedir. Dadaloğlu eve gelmemiş, karısına bakmamış. O da aşiretine dönmüş. Hamit’e yerleşmiş. Dadaloğlu Uzun yıllar karısını arayıp sormayınca O da evlenmiş. İş işten geçtikten sonra Dadaloğlu çıkıp gelmiş. Yanmış yıkılmışoba oba gezip çalıp söylemiş. Kaman’da Mamalı Değirmeni’nde bir bağ evinde öldüğü söylenen Dadaloğlu’nun Tomarza İlçesi Dadaloğlu Kasabasında da mezarı bulunmaktadır.

Türkünün Sözleri

Ağ gelin de indim ola yayladan Ağ gelin sürmelim oy.
Kaşı değil gözü beni ağlatan Ağ gelin sürmelim oy.
Bu güzellik sana kadir mevlâdan Ağ gelin sürmelim oy.
Ölürüm de ahtımı koymam sende Ağ gelin sürmeli sevdiğim.

Sarı yazma pek yakışır güzele Ağ gelin sürmelim oy.
Sarardı gül benzim döndü gazele Ağ gelin sürmelim oy.
Ben gidiyom da sen yârini tazele Ağ gelin sürmelim oy.
Ölürüm de ahtımı koymam sende Ağ gelin sürmeli sevdiğim.

Bir taş attım karlı dağın ardına Ağ gelin sürmelim oy
Düştü mola Ağ gelinin yurduna Ağ gelin sürmelim oy
Senin ile şu beylerin derdine Ağ gelin sürmelim oy
Alırım ahtımı koymam sende Ağ gelin sürmeli sevdiğim

Ağ gelin de oturmuş çorap örüyor Ağ gelin sürmelim oy
Çorabın üstüne güller deriyor Ağ gelin sürmelim oy
Zalim anan uzaklara veriyor Ağ gelin sürmelim oy
Alırım ahtımı koymam sende Ağ gelin sürmeli sevdiğim

Irmak kenarında biter yosunlar Ağ gelin sürmelim oy
Yosunun üstünde bizi yusunlar Ağ gelin sürmelim oy
İkimizi de bir mezara kosunlar Ağ gelin sürmelim oy
Ağ gelin de biri yari desinler Ağ gelin sürmeli sevdiğim

Ağ gelin oturmuş taşın üstüne Ağ gelin sürmelim oy
Taramış zülfünü kaşın üstüne Ağ gelin sürmelim oy
Bir selamın gelmiş başım üstüne Ağ gelin sürmelim oy
Alırım ahtımı koymam sende Ağ gelin sürmeli sevdiğim

Ağ Gelin’in Develi Varyantı:

Sabahtan uğradım ben bir güzele
Güzel ağlatmadı güldürdü beni
Ben güzelden böyle vefa ummazdım
Ak göğsün üstüne kondurdu beni
Ağ gelin, sürmelim, sen bilin

Şahin gibi yükseğinden uçarken
Keklik gibi engininden geçerken
Ab-ı kevser ırmağından içerken
Susuz pınarlarda kandırdı beni
Ağ gelin, sürmelim, sen bilin

Ağ gelin indim ola yayladan
Kaşın değil gözün beni ağlatan
Satın mı aldın güzelliğin Mevla’dan
Alırım ahtımı da koymam seni
Ağ gelin, sürmelim, sen bilin

Erciyes’e ekin ektim yel aldı
Onbeşinde bir yar sevdim el aldı
Alırım ahtımı koymam seni
Ağ gelin, sürmelim, sen bilin

Yüce dağ başında yayılır yılan
Göç gitmiş ailesi çadırı viran
Var mı bu .....da sevdiği olan
Alırım ahtımı koymam seni
Ağ gelin, sürmelim, sen bilin

Sana diyorum sana çanlı kilise
Verin evrakları gitsin polise(!)
Kadir Mevlam seni bana verirse
Alırım ahdımı de koymam seni
Ağ gelin, sürmelim, sen bilin

Bir taş attım karlı dağın ardına
O da düştü ağ gelinin yurduna
Bizim ilen şu beylerin derdi ne
Hiç çareler bulunmuyor derdime
Ağ gelin, sürmelim, sen bilin

Bir taş attım gümbürdesin gölünüz
Ben gidiyom viran kalsın iliniz
Alırım ahtımı koymam seni
Ağ gelin, sürmelim, sen bilin

EpiLog
10-08-2010, 09:22 PM
Almanya Hasreti Tükü Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/68)

Yöre: Kırşehir

1960 yıllarında başlayan Almanya'ya işçi göçü, burada kalan anne-baba ve taze gelinlerin yıllarca hasretlik çekmesine neden olmuş, çocuklar babalarının geleceği günün hayalini yüreklerinde taşıyıp durmuştur. Osmanlının son yıllarında imparatorluğun uzak diyarlarına savaşmaya giden Anadolu'nun yiğit gençleri, yüzyıl sonra ekonomik nedenlerle Avrupa'ya işçi olarak çalışmaya gitmeye mecbur bırakılmıştır.

Hacıbektaş'ın Büyük Burnağıl köyünden İsmail Oktay, 1973 yılında kaçak işçi olarak Almanya'ya çalışmaya gider. Bu sırada kızı Fidan nişanlanır. Bir müddet sonra düğün günü gelir çatar. Oturma izni olmadığından baba İsmail, kızının düğününe gelemez. Babasız düğün, büyük kızı Zekiye'ye çok dokunur. Kız kardeşi Fidan gelin giderken bu ağıdı söyler.


Almanya Hasreti

Babamın yaşı da oluyor elli
Evine vardım da yerleri belli
Kurbanlar olayım yiğit pederim
Bir fotoğraf gönder elleri güllü

Ağlamaktan açamadım gözümü
Eller verdi Fidan'ıyın sözünü
Kurbanlar olayım yiğit pederim
Sensiz gelin ettik Fidan kızını

Kuzeye de evimizin kapısı
Mermer gibi bey babamın yapısı
Eskiden hal hatır soran dostların
Şimdi bize düşman oldu hepisi

Fidan Oktay

EpiLog
10-08-2010, 09:23 PM
Cemalim Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/64)

Yöre: Ürgüp

Türkü, öldürülen Cemal'e, karısı Şerife tarafından yakılmıştır. Şerife, 90 yıldan fazla yaşamış, 30 Kasım 1993 günü vefat etmiştir. 14-15 yaşlarında Cemal'le evlenmiş, mutlu geçen birkaç yılı Cemal'in öldürülmesiyle sona ermiş, bu hadiseden sonra bir oğlu ile ortada kalmıştır. Bu hadisenin oluş şekli ve ona yakılan ağıtı/türküyü bana, Şerife'nin daha sonra evlendiği Hayrullah'tan olan oğlu İsmet Aksoy göndermiştir. Cemal'in öldürülme hadisesi ve türkünün tam metni şöyledir:

Ürgüp'ün Karlık köyünün eşrafından ve varlıklı bir ailesinden olan Cemal, kalleşlikle öldürülür. Herkesçe sevip sayılan Cemal'in ölümüne yanmayan kalmaz. Eşi Şerife acılarını yaktığı ağıtla hafifletmeye çalışır. Yetim kalan oğlu Mustafa da, birkaç yıl sonra hasat zamanı bir atın tepmesi sonucu ölmüştür.

Ağıt, Şerife'nin ikinci kocası Hayrullah'ın sonraki yıllar Refik Başaran'a "Herkese bir türkü okudun ama, bana okumadın." diye sitem etmesi üzerine Cemal türküsünü plağa okur. Cemal Hayrullah'ın aynı zamanda amcasıdır. Onun öldürülüşü Şerife kadar Hayrullah'ı da etkiler. Şerife'nin türkünün her çalınışında gözünden iplik iplik yaşlar akıtmasını, Cemal'i bir türlü unutamamasını daima anlayışla karşılamıştır.

Cemalim Türküsü

Şen olasın Ürgüp dumanın tütmez
Kıratım acemi konağı tutmaz
Oğlum da pek küçük yerimi tutmaz

Cemalim Cemalim algın Cemalim
Al kanlar içinde kaldım Cemalim

Ürgüp'ten de çıktığımı görmüşler
Taşkadı'nın pınarına inmişler
Beni öldürmeye karar vermişler

Cemalim Cemalim algın Cemalim
Al kanlar içinde kaldım Cemalim

Cemal'in giydiği ketenden yelek
Al kana boyanmış don ile gömlek
Bize nasip değil ecelnen ölmek

Cemalim Cemalim algın Cemalim
Al kanlar içinde kaldım Cemalim

EpiLog
10-08-2010, 09:24 PM
Ormancı Türküsünün Hikayesi (http://net.nette68.com/yazi/57)


Yöre: Muğla / Gevenes Köyü (Gevenes köyünün bugünkü adı Çaybükü'dür)

Muğla'nın Yatağan ilçesine bağlı Gevenes köyünde Mustafa Şahbudak adın da, 1922 yılında bir efe doğar. Babası ağadır, dolayısıyla Mustafa da bir ağa çocuğudur. Mustafa hiddetli bir kişiliğe sahiptir. http://www.1turk.net/r/4805a705fc66.jpg (http://www.1turk.net/r/4805a705fc66.jpg)
Köy Muhtarı Tevfik Cezayirli en yakın canciğer arkadaşıdır. Herke bu ikilinin arkadaşlığına gıpta ile bakar Neredeyse her akşam köy kahvesinde bu iki arkadaş dama maçı düzenlerler iddialı ve dostça yapılan bu karşılaşmalar, kahvedekiler tarafından ilgi ile izlenir. Çünkü bu olayların mükafatını, izleyiciler almaktadır. 1946 yılı, Temmuz ayının sıcak bir gününde bu arkadaşlığa kan damlar, öfke seli karışır. Uğursu hadise cezaevinde sonuçlanarak, elli beş yıldır söylenegelen bir drama dönüşür.

Sıcak bir temmuz günü Mustafa Şahbudak, her zamanki gibi yine köy kahvesi ne gider. O sırada kahveye Muhtar Tevfik Cezayirli'yi görmeğe, Yatağan ilçe Milli Eğitim Müfettişi ile tahsildar gelmiştir. Muhtar olmadığı için misafirleri her zaman olduğu gibi, Mustafa Şahbudak ağırlama görevini üstlenir. İki misafiri alıp yemeğe götürür. Döndüklerinde Muhtar'ı kendilerini bekler görürler. O gün iki misafirden izin isteyip, yine dama tahtasının başına otururlar. Oyunun yarısında orman memuru, Mehmet İn, çıkagelir.
http://www.1turk.net/r/481285626aaf.jpg (http://www.1turk.net/r/481285626aaf.jpg)
Mehmet, sarhoştur. Bir gün önce, komşu olan Çiftlik köyünde yangın olmuştur. 1946 seçimlerinin evrakları Yatağan'a gönderilecektir. Seçim evrakını Yatağan'a, köy bekçisinin götürmesi zorunludur. Ormancı ise, yangın evrakının bir an önce ilçeye götürülmesi için, bekçiyi Muhtar'dan ister. Muhtar:
-Olmaz, daha acil olan seçim sonuçlarının ulaştırılması gerekiyor. Bekçiyi gönderemem der. Bunun üzerine Ormancı ile Muhtar arasında, bir tartışma başlar. Muhtar en sonunda:
-Ayıp ediyorsun Mehmet, bize müsaade et, der.

Ormancı kahveye girip tekrar geri döner, gelir. Dama masasını bir yumrukta darmadağın eder. Mustafa Şahbudak, bu davranışa tahammül edemez ve Ormancı'ya bir tokat atar. Olayın büyüyeceğini anlayan köylüler, adamı alıp sakinleşmesi için kahvenin arka tarafına götürürler. Ormancı oradan bağırarak küfürler savurmaktadır. Küfürler Mustafa Şahbudak'ın tahammül sınırını daha da zorlar. Yerinden kalkar, Ormancı'nın üzerine yürür. Ormancı Mehmet'in, kamasını çıkarıp Mustafa Şahbudak'ın sol kolunun pazısından yaralar. O zaman, Mustafa Şahbudak Ormancıyı korkutmak için, belindeki tabancayı çıkarır, yere doğru ateş eder. İşte ne olursa, o an olur!

Muhtar, Ormancı'nın ikinci kez kama vurmaması için elini tutar. Fakat, Mustafa Bey tetiği çoktan çekmiştir... Ormancı bunun üzerine kaçmaya başlar. Mustafa Şahbudak kaçmasın diye, bir el daha ateş eder. Bu ateş de öldürmek için değil, kaçmasına engel olmak içindir. ikinci atış üzerine Mehmet in, yere düşer.

Arka cebinde tabaka olduğu için, ona hiç bir şey olmaz. Bu arada ne yazık ki, Mustafa Şahbudak, kaza kurşunu ile dostu Tevfik'i vurur. O günlerin imkansızlıkları içerisinde Tevfik'i, tahta bir sal üzerinde Muğla devlet hastahanesine götürürler. Tevfik, çok kan kaybetmektedir. Mustafa, Doktor Veli Bey'e:

Babamın selamı var, bu adamı iyileştir. der.
Veli Bey:
-O ölecek, önce senin kolunu saralım. der. O sırada Tevfik eliyle işaret edip Mustafa'yı yanına çağırarak:
-Ben ölüyorum hakkını helal et. der.
Mustafa:
-Hayır, sen ölmeyeceksin! derken ağlamaya başlar. Aslında orada herkes efelerin ağlamadığını bilir. Ancak Mustafa, arkadaşının bu durumuna dayanamamıştır.
Gerçekten de biraz sonra Tevfik, hayata gözlerini kapar. Mustafa, en yakın arkadaşını öldürdüğü için polise teslim olur, Bu olay üzerine dört yıl ceza yer. Ceza. evindeyken her gece Tevfik rüyasına girer. Ancak Ormancı'ya kini gittikçe artar. Bu acı olaydan sonra köyde kalamayacağını anlayan Ormancı, tayin ister.
Kavaklıdere Orman Müdürlüğüne atanır. Aslen Marmarislidir. Emekliliğinden sonra oraya yerleşir. Doksanlı yılların başında, kendi memleketi olan Marmaris'te ölür.

http://www.1turk.net/r/48b311277d36.jpg (http://www.1turk.net/r/48b311277d36.jpg)

Mustafa Şahbudak cezaevinden çıktıktan sonra, anılarla dolu o köyde yaşayamayacağını anlayıp, Muğla merkeze yerleşir.

Çok sevdiği, günlerini birlikte geçirdiği arkadaşını Muhtar Tevfik Cezayirli'yi tek
kurşunla öldürdüğünde arkada yirmi beş yaşında bir eş ve üç çocuk bırakır. Muhtar'ın eşi Pembe, bu acıya dayanamayınca birkaç yıl sonra aklı dengesini yitirir. Oğlanın biri İzmir'e yerleşir. Diğer oğlanla kız, köyde evlenirler ve hayatlarını orada sürdürmeye devam etmekteler.

Yıllardır her şeyi unutmaya çalışan Mustafa'ya bir gün arkadaşları, Tahir Usta adında bir değirmenciden bahsederler. Bu değirmenci, annesinin akrabasıdır. Değirmenci Tahir Usta aynı zamanda türkü de bestelemektedir. İşte Gevenes köyünde yaşanan bu acı olay da bu kişi tarafından bestelenmiştir. Düğünlerde okunan, herkesin diline düşen türkü ''Ormancıdır.'' Bir gün, radyodan duyduğu bu türkü ile unutmak istediği olayları, tekrar yaşar gibi olur. Radyoyu kapatır, bu türküden çok incinmiştir.

Ormancı türküde Ormancı adı ile, Mustafa Şahbudak ise ''Bay Mustafa" adı ile yer almıştır.

Ormancı Mehmet'in bir anlık sarhoşluğunun musibetini, yıllarca pişmanlık
duyarak ve memleketinde barınamayarak ödedi demek yanlış olur.
Çünkü o türkü yaşadığı müddetçe kötü adam olarak anılacaktır ve tarihe öyle geçecektir.


Türkü Sözleri

Çıktım Belen kahvesine baktım ovaya
Bay Mustafa çağırdı, dam oynamaya,
Ormancı da gelir gelmez, yıkar masayı,
Söz dinlemez Ormancı, çekmiş kafayı
Aman Ormancı, canım Ormancı
Köyümüze bıraktın yoktan bir acı

Gevenes' in ortasında, değirmen döner,
Değirmenin suları, dağından iner,
Ormancı'ya atılan kurşun, Tevfik' e döner,
Tevfik' in feryatları, yürekler deler,
Aman Ormancı, canım Ormancı
Köyümüze bıraktın yoktan bir acı

Gevenes' in suları hoştur içmeye,
Üstünde köprüsü var, gelip geçmeye,
Tevfik' imi vurdular, hiç mi hiç yere,
Yazık ettin Ormancı, köyün iki gencine
Aman Ormancı, canım Ormancı
Köyümüze bıraktın yoktan bir acı